DAVUTOĞLU KİMİN ADAMI?


Başta muhalefet partileri olmak üzere bazı çevreler, Davutoğlu’nun başbakanlık ve AKP genel başkanlığı görevlerinden alınmasını demokratik bulmamışlar.  Biraz daha ileri giderek “Serok Ahmet”ten bir demokrasi kahramanı yaratmaya çalışmaktalar. “Serok” sıfatını kendi kendine almıştır Diyarbakır gezisinde. Yoksa ona bu sıfatı veren başkaları değil.
Ha, unutmadan da söyleyelim... Aynı Diyarbakır gezisinde temsil ettiği Türkiye Cumhuriyeti yasalarını hiçe sayarak kentimizin resmi adını bir yana bırakarak feodaliteyi çağrıştıran “Diyarbekir” sözünü kullanmıştır. Anlaşılacağı üzere bu gezide açılımcılık, feodaliteyi hortlatma vardı.
Her zamanki gibi liberallerin kuyruğuna takılan TBMM’de temsil edilen muhalefet partileri, “Serok Ahmet”in görevden el çektirilmesinin antidemokratik olmadığını söylemekteler. Peki, bu doğru mudur?
Davutoğlu, bulunduğu görevlere nasıl geldi? Önce bu sorunun yanıtını verelim. “Hoca”nın siyasal geçmişi yok! AKP’ye önce Abdullah Gül’ün dış politika danışmanı olarak katıldı. Daha sonra TBMM dışından dışişleri bakanı oldu. 2011 seçimlerinde de milletvekili seçildi. Bugün Türkiye’nin başındaki bütün belaların gelmesinin mimarıdır kendisi. “Stratejik Derinlik” saçmalığıyla BOP’un oyuncağı olmuş bir dış politika oluşturmuş, bu da Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmiş. “Komşularla sıfır sorun” diyerek ortaya çıktı, sonunda “sıfır komşulu” bir Türkiye kaldı geride. Ergen çocuk hayalleriyle dış politika oluşturmaya çalıştı. Sonunda yalnızlaşan bir Türkiye var. Buna da “Değerli Yalnızlık” adını koydu hazret.
Davutoğlu’nu en büyük hayali, Osmanlıyı yeniden diriltmek. Bu nedenle de “Yeni Osmanlıcılık” hayaliyle ABD projelerinin hizmet eri oldu ne yazık ki...
RTE, cumhurbaşkanı seçilince AKP genel başkanlığı ve başbakanlık boş kaldı. Sözden çıkmayan, Erdoğan’ın dediklerini yapacak, kısacası sahibinin sesi olabilecek birine gereksinim vardı. Bu konuya en uygun Davutoğlu bulundu ve bu görevlere RTE’ce getirildi. Yani anlaşılacağı üzere bu görevlere seçilmedi Davutoğlu, atandı. Şimdi bu göreve geliş demokratik mi? Değil... O zaman görevden gidiş nasıl demokratik olacak? Liberallerin kuyruğundaki muhalefet bu adamcağızın göreve geliş biçimini neden eleştirmediler zamanında? Unutulmasın ki, bir kişi nasıl gelirse bir göreve öyle ayrılır o görevden. Davutoğlu’nu RTE getirdi, RTE de götürdü.
Gelelim yazımızın başlığına... Davutoğlu’nun gidişine en çok üzülen kim?
Dünyaca ünlü Amerikan merkezli dış politika dergisi Foreign Policy: “Amerika Ankara’daki adamını kaybetti.” diyerek Davutoğlu’nun kimlerin işine yaradığını açıkça söylemiş.
Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada ise: “Başbakan Davutoğlu, ABD’nin iyi bir ortağıydı.” denmiş.
Şimdi akla şu soru gelmekte: ABD’nin Davutoğlu aşkı nedendir? Anlatalım... Davutoğlu’nun uyguladığı dış politika, a’dan z’ye ABD çıkarlarına hizmet etti. “Hoca”nın stratejik derinliği, Ortadoğu’yu alt kimlikler savaşına sürükledi. Başta Türkiye olmak üzere tüm komşuların güvenliği tehlike altına girdi.
Davutoğlu’nun görevden alınmasıyla bir dış politika değişikliğinin olacağı olasıdır. Halkımız “Her şerden bir hayır çıkar.” der. Davutoğlu’nun gidişiyle Türkiye’nin Suriye ile barışma iradesi dünden daha güçlü olacaktır. Rusya ile ilişkilerin düzelme olasılığı düne göre daha çok artmıştır. Suriye ve Rusya ile ilişkilerin düzelmesi, tüm bölgede olumlu rüzgârların esmesine neden olacak. Bu da Türkiye’nin lehinedir.
Davutoğlu’nun gidişine ABD üzülüyorsa biz sevinmeliyiz. Çünkü Türkiye’nin çıkarları Amerika ile çatışmakta. ABD’nin çıkarına olan Türkiye’nin aleyhinedir. ABD  çıkarlarına hizmet eden biri Türkiye’nin başından gidiyorsa bu, hayırlıdır.
Davutoğlu’nun peşinden ağlayan muhalefete gelince... Onlar gözyaşlarıyla ABD’ye yalvarmaktalar. Demekteler ki: “Davutoğlu gitti, ama biz varız ABD’ye hizmet için. Bizi görün!”
Türkiye, ABD’den uzaklaşarak Avrasya’ya yaklaşmakta. Olması gereken yere doğru gitmekte Türkiye. Bu durum AKP’nin iradesiyle değil; tarihin, koşulların ve halkın zorlamasıyla olmakta. Unutulmasın ki dünya ülkeleri arasında ABD karşıtlığının en yüksek olduğu ülke, Türkiye.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       8 Mayıs 2016



YOL MU, YOL ARKADAŞI MI ÖNEMLİ?


Başbakan ve AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, her iki görevinden de tereyağından kıl çeker gibi çekilip olması gereken yere gönderildi. Bu durum karşısında Davutoğlu’nun açıklaması ilginçti. Kendince bir şeyler söyledi.
Derin felsefi(!) sözler ettiğini sanan biri Davutoğlu. İdealist görünmeye çalışmakta. RTE’nin görevinden el çektirmesi karşısında da yüreğe dokunacağını sandığı sözler etti. Doğaldır ki yüreğe dokunacak sözleri, yüreği olanlar anlar. Davutoğlu, ilkokul müsamerelerine çıkan çocuklar gibi. Yaptığı işi de bu ciddiyetle (!) yapmakta. Sürekli ağzı kulaklarında... Her sözünde din sömürüsü var.
“Refik ve hedef önemliyse hepimizin muhasebe yapması gerekiyordu. Refiklerimin de benim de. Cumhurbaşkanımız dâhil, siyasi tecrübesine güvendiğim dostlarımla istişareler neticesinde, AKP’nin birliği, devamı için refikin değişmesindense genel başkanın değişmesi fikri bende hâsıl oldu.” demekte Davutoğlu. Bu sözleriyle “refik”in hedeften, yoldan daha önemli olduğunu belirtmekte erken ergen psikolojisinin egemen olduğu müsamere çocuğu.
“Refik” sözcüğünün TDK Büyük Sözlükteki anlamı “arkadaş, dost”. Davutoğlu, demek istiyor ki “Benim için ideallerim, gittiğim yol önemli değil, önemli olan arkadaşlarımdır.”
Ünlü şairimiz Tevfik Fikret: “Hak bellediğin yolda yalnız gideceksin.” demekte. Yani önemli olanın yanındakiler değil, hak bellediğin yolundur. Eğer davanın doğruluğuna inanıyorsan amacına ulaşmak için tek başına da olsan yolundan, davandan dönmeyeceksin. Buradan anlaşılacağı üzere Davutoğlu’nun gittiği yol hak yol değil. Değil ki yoldan vazgeçerek “refik”leriyle yürümek istemekte. Aslında Fikret’in bu özdeyişi, devlet adamı olmanın, vatanseverliğin de ilkesini ortaya koymakta.
Hz. Ali: “Hakikatin hatırı, dostun hatırından üstündür.” demekte. Bu sözle hakikatin yanında yer almanın erdemi anlatılmakta. Diyelim ki dostumuz hep yanlış işler yapıyor, onun bu yanlışlarını onaylamak zorunda mıyız? Yanlış olduğunu bile bile dostumuz diye birine boyun eğmemiz mi gerekmekte. Dostumuzun hatır var diye tüm toplumun geleceğini ilgilendiren haklı bir yoldan dönecek miyiz?
Davutoğlu gibi görevlerine arkadaş sandığı kişilerce atananlar ne Fikret’i ne de Hz. Ali’yi anlayabilir. Bu iki büyük bilgeyi anlamak için erdemli ve cesaret dolu bir yürek, derin bir ulus sevgisi, aydınlık bir beyin, özgür bir akıl gerekmekte. Kula kul olmayı düşünce ve ideal sanan kişilerin bilgeleri anlaması olanaksız. Davutoğlu’nun hakikatin peşinde koşması için kırk fırın ekmek yemesi gerek. Bu da olanaksız.
Doğru yolunuz varsa zaten o doğru yolda doğru insanlarla yolunuz kesişir. Yanlış yoldaysanız, doğru kişilerle karşılaşıp dost olmanız çok zor. Davutoğlu’nun “refik”lerinin doğru mu eğri mi olduğuna gelince... Bu kararı da siz verin!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                        7 Mayıs 2016


MEHMETÇİĞİ TANIMAYAN YCHP’Lİ ŞAŞKIN


Kılıçdaroğlu’nun Abdüllatif Şener’in Türkiye Partisi’nden transfer edip genel başkan yardımcısı yaptığı Yasemin Öney Cankurtaran, partisinin Antalya İl Başkanlığında konuşmuş.  Yasemin Hanım, bu konuşmasında, “Mehmetçiğin operasyon taktiğini İsrail’e, Güneydoğu’yu da Gazze’ye” benzetmiş.
Yasemin Hanım, ne Mehmetçiği tanıyor ne de Gazze’yi biliyor. Mehmetçiği, Gazze’de çoluk çocuk demeden Filistinlileri katleden İsrail askerine benzetmek hem bilgisizlik hem aymazlık hem de art niyetliliktir. YCHP’nin Türkiye Partisi kurucusu olan genel başkan yardımcısı, işgal ettiği koltuğun, görev aldığı partinin tarihsel önemini, geçmişini de bilmemekte. Mehmetçiği, dünyada farklı kılan özelliklerin farkında değil. Atatürk’ün ve Kurtuluş Savaşı kahramanlarının kurduğu bir partinin yöneticisinin bilgisizlik içinde böyle bir açıklaman yapması kabul edilemez.
Cankurtaran: “Türkiye’de bir iç savaş yaşandığını ileri sürerek “Savaşı kimin çıkardığının da belli olmadığını” söylemiş. Türkiye’de bir iç savaş yaşanmıyor. Türkiye, ABD-İsrail’in saldırısına karşı kendini savunuyor. ABD-İsrail, bu saldırıda PKK ve IŞİD’i kullanmakta.
Yasemin Öney, savaşın olduğunu görüyor da savaşı kimin çıkardığını bilmediğini söylüyor. Bu durum, Türk siyaseti açısından talihsizliktir. Devleti yönetmeye talip olan bir partinin yöneticisinin siyasal olaylardan bu kadar habersiz olması düşünülemez.
Ey Yasemin Öney, sen nerede yaşıyorsun? Ortadoğu’yu kan gölüne kimin çevirdiğinin farkında değilsen, o koltukta ne işin var? ABD yöneticilerinin Ortadoğu’daki müttefiklerinin, kara güçlerinin PYD/PKK olduğunu defalarca söylediğini de işitmeyip okumadın mı? Öldürülen PKK militanlarının ellerinde bulunan ABD malı silahlardan da mı haberin yok? Bütün bunlardan habersizsen sen, ne iş yaparsın?
Bak Yasemin Hanım, koltuğunu işgal ettiğin parti Mehmetçiğin işgal güçlerine karşı savaşını yönetmek için kuruldu. CHP’nin ilk genel başkanı Atatürk de bir Mehmetçikti. Mehmetçik yalnız Türklerin değil, tüm dünyanın saygısını kazanmış bir askerdir. Öncelikle CHP ve Cumhuriyet tarihini öğrenmelisiniz. Öğrenmelisiniz ki, oturduğunuz koltuğu hak ediniz. Ayrıca şu yazıyı da (Mehmetçik http://adiladalet.blogspot.com.tr/2014/08/mehmetcik.html) okuyunuz, belki Mehmetçik hakkında az da olsa bilgi sahibi olursunuz.
Türkiye’yi saldırgan bir devlete benzeterek bölücü örgütü ve onun arkasındaki güçleri aklamaya çalışan birini, CHP’ye yönetici yapmak Kılıçdaroğlu’nun bir başarısı(!) olsa gerek. Dersimli Kemal; CİA’nın yan kuruluşunun haber elemanı TR 705’i, Atatürk’e “kefere” diyen ve oğlu Ensar Vakfında ders veren Bekaroğlu’nu genel başkan yardımcısı yapmıştı. Şimdi de Mehmetçiği, İsrail askerine benzeten şaşkın aymazı buldu kendine yardımcı. Bekleyelim, görelim bakalım, Dersimli Kemal Atatürk’ün kemiklerini sızlatmak için daha ne marifetler gösterecek?
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           13 Nisan 2016

“RUS DEVLETİ İLE GÖRÜŞÜYORUZ”


10 Nisan 2016 Pazar... Aydınlık Gazetesinin manşetinde, başlıktaki tümce var. Şimdi bu sözü, “Kim söyledi?” diye herkes düşünmekte. Siyaseti, sığ düşünsel kalıplara sıkışarak ve emperyalist yönlendirmelerle yapanların aklına ilk gelen kişiler ya RTE ya da Davutoğlu’dur. Zayıf bir olasılıkla da Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu gelir akıllara.
TBMM’de temsil edilen muhalefet partileri mi? Kimsenin aklının köşesinden geçmez. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ya da Demirtaş... Bu liderlerin Türkiye’nin yaşamasal çıkarlarını korumak adına bir girişimde bulunacağını kimse düşünmez bile. Tıpkı iktidarda bulunan AKP yöneticilerini düşünmedikleri gibi... AKP yöneticilerini, koşulların dayattığı zorunluluk ve halkın yükselen öfkesi sıkıştırmadıkça Türkiye’nin lehine karar alarak girişimlerde bulunması neredeyse olanaksız.
Okurların meraklanıp heyecanlandıklarını sanıyorum. Evet, bu tümceyi söyleyen kim? Bu tümceyi söyleyen Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek. Nerede mi söylemiş? Antalya’da... Rus uçağının düşürülmesinden sonra bozulan Türk-Rus ticaret ilişkilerinin mahvettiği Antalya, açıklamanın yapıldığı yer. Hem turizm gelirleri hem de tarım ürünleri dışsatımı neredeyse sıfırlandı bu güzel ilimizde.
Sayın Perinçek, Antalya’da önce turizmciler ve üreticilerle bir dizi görüşmeler yapıyor. Sorunları yerinde dinliyor. Oradaki ekonomik felaketi tüm ayrıntılarıyla birinci ağızlardan öğreniyor. Sadece öğrenmekle yetinmiyor vatansever bir devlet adamının sorumlu davranışıyla gerekeni yapmak için kolları sıvayarak Türk_Rus ilişkilerinin düzelmesi için çaba harcıyor.
Perinçek, Antalya’da düzenlediği basın toplantısında: “Antalya, Türkiye’nin Rusya’ya açılan kapısıdır. Antalya’da yaşanacak sarsıntı, bütün Türkiye ekonomisini etkileyecek boyuttadır.” diyerek konunun önemine dikkat çekti. Özelikle turizmin canlanacağı, yaş sebze ve meyve üretiminin çoğalacağı bahar mevsiminde böyle bir açıklama Türkiye ekonomisi açısından büyük bir önem taşımakta.
“Perinçek; Suriye, Lübnan, Irak, İran ve Azerbaycan gibi bölge ülkelerinin Rusya’yla birlikte hareket ettiğini anımsatarak ‘Rusya dostluğu zorunludur. Vatan Partisi olarak yapıcı bir çalışma içindeyiz. Hem Rus devleti ile görüşüyoruz hem de Türkiye’yi yönetenlerin derhal harekete geçmeleri için çaba gösteriyoruz. Bazı sonuçlar almaya başladık.’diye konuştu. (Aydınlık Gazetesi, 10 Nisan 2016)” diye sürdürmekte manşetteki haber. Bu sözler ve Vatan Partisi’nin Türk-Rus ilişkilerinin düzelmesi için yaptığı girişimler örnek olmalı hem iktidar hem de muhalefet partilerine.
Popülist yaklaşımlarla siyaset yapanlar, ne yazık ki ülke çıkarlarını unutmaktalar. Türkiye’nin ve Türk halkının çıkarlarının nasıl savunulacağını Perinçek’in yukarıdaki açıklamalarından öğrenmeliler. Vatanseverlik, sorumluluğu gerektirmede. Halkına karşı sorumlu olmayanlar, siyaset yapmayı salı günleri yapılan grup toplantılarında kendilerini mahalle kahvesinde sanmaktalar. Bu nedenle de laf atıştırmayı, birbirlerine bolca hakaret etmeyi siyaset yapmak olarak görmekteler. Ortalığı toza, dumana kaplatarak gerçekleri gözlerden saklamaktalar. Böylece de bu partilere oy veren yurttaşlar aldatılmakta.
Vatan Partisi’ne verilen oyların boşa gideceğini söyleyen güdümlü medya bülbülleri, öngörüsüz siyasetçiler, ABD ve AB sözcüsü politikacılar, dönekler, liberaller, PKK severler, kişisel çıkar peşinde koşan zavallılar... Şimdi görüyor musunuz kimlerin verdiği oyun boşa gittiğini? Türkiye’nin hiçbir sorununa çözüm bulamayan partilere verilen oyların nasıl da boşa gittiğini, bir işe yaramadığını anlıyor musunuz? Yüz altmış bir bin oyla Türkiye’nin en büyük sorunlarını tek tek çözümleyen Vatan Partisi’ne verilen oyların ne kadar değerli olduğunu fark ettiniz mi acaba?
Önce AİHM’de “Ermeni Soykırımı” yalanı çürütüldü. Şimdi Türk-Rus ilişkileri onarılmakta. Yarın bölücü ve gerici anayasa girişimi ortadan kaldırılacak. Bütün bu sorunlar, TBMM’ye girmeden çözümlemekte Vatan Partisi. Türkiye’nin sorunu çok... Bu nedenle de Vatan Partisi’ne gereksinmemiz çok fazla. Düzen partilerinden çözüm beklemek, Türkiye’yi zora sokmakta, Türkiye’nin birikimleri ve insan gücü boşu boşuna harcanmakta. Bu nedenle AKP, CHP, MHP ve hatta HDP’ye oy veren vatanseverler; emeğinizi yanlış yerde, boşuna harcamayın! Gelin Vatan Partisi’ne Cumhuriyet’imizi yeniden kuralım, Türkiye’nin sorunlarını Atatürk’ün izinden giderek çözelim.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           11 Nisan 2016



KILIÇDAROĞLU, AKP’Yİ YİNE KURTARDI


AKP’ye yakın Ensar Vakfı’nın Karaman’daki yurtlarında kalan kırk beş çocuğa cinsel tacizde bulunulması kamuoyunu ayağa kaldırdı. AKP yöneticileri önce olayın üzerini örtmeye çalıştılar. Pis koku, her yanı kaplayınca olayı örtmek olanaksızlaştı. Bunun üzerine yandaş, yobaz Vakfı aklamaya çalıştılar. “Olay, münferittir.” sözleriyle Vakfı, işin içinden sıyırma gayretleri görüldü. Ne yazık ki AKP’nin bu konudaki utangaç savunmaları bir işe yaramadı. Halktaki tepki çığ gibi büyümeye başladı.
Davutoğlu, mülteciler konusunda AB ülkeleri ile “Kayseri pazarlığı” yaptığını söylese de Türkiye’nin bu konuda büyük bir kazık yediği ortaya çıktı. Kamuoyu, mültecilerle ilgili homurdanmaya başladı. Türkiye’nin bir mülteciler ülkesi olmakta olduğu apaçık ortada. AKP, bu konuda da sıkıştı. Neredeyse savunmasız kaldı.
Terör örgütünün Güneydoğu kentlerini bomba deposu durumuna getirmesi ve bunun sonucunda her gün şehitler vermemiz, AKP iktidarına fatura edilmeye başlandı. Bu durumun “açılım” siyasetinden kaynaklandığını tüm kamuoyu bilmekte. Bu konuda fatura, hükümete kesilmekte halkımızca. Terörün azmasını, AKP’liler halka anlatamaz duruma gelmişlerdi. Şehit cenazelerinden homurtular, isyanlar yükselmeye başladı.
Ekonomik sıkıntılar artmaya, işsizlik çözümsüz bir toplumsal sorun durumuna gelmeye başladı. Ekmek savaşımının ayak sesleri işitilmeye başlandı.
AKP hükümeti, kıdem tazminatı konusunda köleci yasaları devreye sokmak üzereydi. Bu konuda emek cephesinin sert direnişte bulunacağı çok açık. Çalışanların onlarca yıllık emeğini bir kalemde yok edecek bir düzenlemenin insanların gözünün içine baka baka yapılması çok zor. Bu nedenle puslu bir ortam gerekmekte ki bu işi çaktırmadan yasalaştırmalı.
Tam da AKP tecavüz, taciz, çocuk istismarı, Kayseri pazarlığı, ekonomik bunalım, kıdem tazminatı, terör... derken elli milyon yurttaşımızın kimlik bilgileri sızdırıldı. Bu yurttaşlarımızın hepsinin seçmen olduğu düşünüldüğünde olayın ne kadar büyük çapta olumsuz sonuçları olacağı çok açık. AKP hükümeti kendi namusuna emanet edilen yurttaşların kimlik bilgilerini bile saklayamadı. Yurttaşların kimlik güvenliği ne yazık ki güvensiz ellerin elinde.
AKP hükümeti, dört yandan kuşatılmış durumdayken ve ne yapacağını bilmez bir durumda çaresizlik uçurumundan yuvarlanmaktayken imdadına Kılıçdaroğlu yetişti her zamanki gibi. Zaten yıllardır böyle olmuyor mu? AKP tökezlediğinde onu yerden tutup kaldıran ya Kılıçdaroğlu ya da Bahçeli. Onun içindir ki bu iki muhalefet liderine “AKP’nin koltuk değnekleri” adını takmış kamuoyu.
Kılıçdaroğlu, 5 Nisan 2016 günü yaptığı grup toplantısındaki konuşmasında Ensar Vakfındaki taciz/tecavüz olayına değinirken ve AKP hükümetinin sessizliğini, duyarsızlığını anlatırken “Aileden Sorumlu Bakan da zaten birilerinin önüne yatmış vaziyette, o da konuşmuyor.” Bir siyasetçi, söylediği sözün ne anlama geldiğini bilmez mi? Eğer bu sözü, bilerek etmişse siyasetin iktidarıyla muhalefetiyle terbiye konusunda nasıl yerde sürüklendiğinin göstergesidir bu.
Eğer Kılıçdaroğlu, bu sözü, bilmeden konuşmuşsa bu durum da çok vahimdir. Böyle bir bilgisizliğin CHP’nin başında olması çok acıklıdır.
Kılıçdaroğlu, söylediği sözün kendisine ait olmadığını, eski AKP’li Bakan Güler’in Rıza Sarraf için kullandığını söylemekte bu sözü. Bu savunma biçimi, bilgisizliğin itirafıdır. Ne zamandan beri CHP genel başkanları sokak dilini örnek almaktalar? CHP yöneticisi olan biri, ne zamandan beri lumpenlere, bilgisizlere öykünmekte? CHP yöneticisi olan biri, sokak dilini kullananlarla onların dil ve yöntemleriyle mi mücadele eder?
Ta Atatürk’ten beri CHP yöneticilerinin efendilikleri, terbiyesi, sorumlu davranışları topluma örnekti. Bu sokak ağzı da nereden çıktı Kemal Bey? Sizin kılavuzunuz AKP’li bakanlar mı?
Kılıçdaroğlu, bilerek ya da bilmeyerek söylediği bir sözle kamuoyunun gündemini değiştirdi. AKP’ye can simidi uzattı. İktidar partisinin dar zamanında onun imdadına yetişti. Onun kurtarıcısı oldu. Hâlâ RTE ve AKP’nin Kılıçdaroğlu ve ekibince gönderileceğini düşünenler, gözünüzü açın ve gerçeği görün. Koltuk değneğinin ne işler yaptığını...
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               7 Nisan 2016
                                                                                  




NARIN BEREKETİ

                                                
Geçen hafta çocukluk arkadaşım Fatma Nuhoğlu, sosyal medyada yer alan köy enstitülü babamın fotoğrafına, yaptığı bir yorumda anımsattı narın bereketini.
Babam Oflu, annem de Çallı... Doğu Karadeniz’le Ege’nin bir bileşimiydi evimiz. Her iki yörenin gelenekleriyle büyüdük ben ve kardeşlerim. Her iki yörenin mutfağına özgü yemekleri tattık. Bu nedenledir ki hiç bilmediğim, farklı yörelere özgü yemeklere karşı tutucu davranmam. Farklılıklara açık olmam bundandır belki de...
Her yıl en az bir kez, kimi zaman da hem yaz hem de yarıyıl dinlencesinde Denizli’nin Çal İlçesine bağlı İsabey kasabasına giderdik. İsabey; verimli, türlü tarım ürünlerinin yetiştiği bir yerdi. Okumuş aydın bir kasaba... İnsanların uyumlu, barışçı davranışları göze çarpardı ilk bakışta. Uzlaşma kültürü gelişmişti. Bu nedenle kavga gürültü fazlaca olmazdı.
İsabey’de yetişen meyve sebzeler yaşadığımız Hayrat Bucağında (şimdi ilçe) yetişmezdi. İsabey’den dönüşte bavullar, torbalar yiyeceklerle doldurulmuş olarak gelirdik memleketimize. Dedem ve anneannem, gurbette sıla özlemi çeken annemin bu özlemini azaltmak için yörede ne yetişirse paketleyip torbalara, sepetlere doldururlardı.
Annemin diğer kardeşleri baba ocağına yakın oturduklarından oranın nimetlerinden yararlanırlardı. Dedem, yetiştirdikleri her üründe annemin hakkı olduğunu düşünür ikide bir de bu durumu dile getirirdi. Bu nedenle “Bahriye’nin ve çocuklarının hakkı kalmasın.” diyerek taşıyabileceğimizin üstünde bir yükle uğurlanırdık. Anneannem kara zeytini andıran, dedem de masmavi boncuk gibi duran gözlerinden yaş dökerlerdi ardımız sıra. Anneannem, beyaz tülbentinin ucuyla kurulardı zeytin bakışlarını, gözyaşı ırmağı içine akardı gürül gürül... Dedemin ise çoğu zaman imdadına cebindeki mendil, kimi zaman da kasketinin altına taktığı yağlık yetişirdi. Dedemin elleri titrerdi her zaman... Ağladığında vücudu tümden zangırdardı. Sert duruşlu, kaya gibi adam sıladan kuş gibi uçan kızının peşinden hüngür hüngür ağlardı. Duygularına gem vuramazdı. Bu nedenledir ki anneme, hep “Bahriye’m!” diyerek seslenirdi. Annem sağlam durmaya çalışırdı. O da çaktırmadan ağlardı. Denizli garajından otobüse binip şoför gaza bastığında dedemler görünmez olurdu ardımızda. İşte, o zaman annem ağlamaya başlardı var gücüyle. Denizli’nin bitek toprakları ardımızda kalıp Anadolu bozkırına doğru yol alırdık.  Acı Göl sağımızda upuzun uzanırdı maviden beyaza kesilerek. Sandıklı-Dinar arası kasvetlendirirdi bizleri. Çorak toprak, acı bir sarı hüznü yüreğimize oturturdu. Annemi rahatlatmak ve dikkatini dağıtmak için benim bir küçüğüm olan kardeşim Hürriyet’le (2005’te acı bir trafik kazasında iki yeğenimle yitirdiğim sevgili kardeşim, içimde her gün büyüyen bir yaradır.) kendi aramızda yarışmalar yapardık. Yüzümüzü otobüsün camına dayar, doğada ne görürsek onlarla ilgili sorular sorardık birbirimize. Hürriyet’i araba tutardı. Bu nedenle oyunumuz uzun sürmez bir süre sonra uyuyakalırdı. Diğer iki kardeşim çoktan uyumuş olurlardı.
Yolculuk sırasında babama bakardım yan gözle. Gazete ya da dergi okurdu; ama onun ela gözlerindeki buğu Karadeniz dağlarının sisi gibiydi. Yolculuk boyuncu buğulu gözlerle bakardı çevreye. Pek konuşmazdı, zorunlu durumlar dışında. Yolculuk boyunca sessizliği yeğlerdi. Oysa günlük yaşamında konuşmayı severdi.
Otobüsümüz Sandıklı’ya yolcu almaya girmeden annem de uyuyakalırdı. Araba tutardı onu da. Yolculuğumuz uzun sürerdi. O zamanlar otobüsler bugünkü kadar konforlu değildi. Yollar berbattı. Kestirme yerine, dolambaçlıydı. Ankara’ya gelince aktarma yapardık. Bavulları, çuvalları, başta üzüm olmak üzere türlü meyvelerle dolu altın sarısı sepetleri indirip bindirmede babama yardım ederdik. Herkes elinden geldiğince çabalardı. Akşam olmadan yetişirdik Of’a giden otobüse. Otobüslerde hiç uyumazdım. Uyumadığım için otobüs sürücüsü, beni yanına çağırır geceleri söyleşirdik onunla. Bu nedenle oturduğumuz koltuklar rahatlar, kardeşlerim daha güzel uyurlardı. Ben de geceleyin önce sarıya kesen bozkırın, sonrasında Karadeniz’in yemyeşil doğasının tadını çıkarırdım. Eskiden beri coğrafya ve tarihe meraklı olduğumdan şoförle bu konularda konuşurduk. Şoförler, kimi zaman gerçek kimi zaman da palavra olduğu kolayca anlaşılan olaylar, öyküler anlatırlardı. Yolculuk, molalarla soluk alırdı.
Of’a geldiğimizde çok sevinirdik. Annemin hüznü dağılır, evine ulaşmanın mutluluğu okunurdu gözlerinden. Hemen köyümüzün dolmuşuna biner, evin yolunu tutardık. Araba yolu, köyün merkezine varmadan evimizin üst yanından geçerdi. Dolmuş, evimize giden patikanın başındaki ulu gürgen ağacının dibinde durunca birden amcamlar, komşular koşarak gelirlerdi. Göz açıp kapanıncaya kadar yüklerimiz bir çırpıda evimizin önündeki erik ağacının dibine yığılırdı. Annem, hiç oturmadan üzüm sepetinden çekirdeksiz, razaki ve kadınparmak üzümlerini lengere doldurur, yıkar komşularımıza ikram ederdi. Babam da bal erikleri sepetten çıkarıp yıkar, çocuklara paylaştırırdı. Evimizin bahçesi mutlulukla dolup taşardı. Bunca yolu gelmişiz, içimiz dışımıza çıkmış, uykusuzmuşuz kimin umurunda. Bizler de uyumak, dinlenmek gereksinmesi duymazdık. Çünkü bir aylık ayrılık bize çok uzun gelirdi.
Yarıyıl dinlencesinde İsabey’e gittiğimizde torbalarımızın vazgeçilmezi nardı. Kışın Hayrat’ta yaşardık. Babam orada öğretmendi, bizler de orada okula giderdik. Hayrat’a döndüğümüzde narları arkadaşlarımızla paylaşırdık. Annem, “Nar yerken tek bir tanesini yere dökmeyin. Dökerseniz cennete gidemez, günaha girersiniz.” derdi. Biz de arkadaşlarımızla nar yerken aşırı özen gösterir, tek bir tanesini yere düşürmezdik. 
Annemin nar tanelerini yere düşürmeme konusundaki uyarısının bir başka nedeni nar suyunun giysi, halı ve kilimlerde çok leke bırakmasıydı. Bu lekeleri sonradan temizlemek epeyce zordu.                        Nar, Doğu Karadeniz’de fazlaca yetişmezdi. Yetişenler, küçücük ve çok ekşi olurdu. Denizli nar memleketi... Lezzetli, kocaman narlar, Karadenizli biz çocuklar için farklı bir lezzetti tabi ki...
Yahudi inancına göre nar doğruluğun simgesi... Ayrıca Adem ve Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan meyve elma değil, nar.  
Hıristiyanlıkta dini süslemelerde çokça kullanılır nar motifleri.
Kuran’da nar; Allah’ın yarattığı güzel şeylerin bir örneği olarak verilmiş ve ayrıca cennetteki bir meyve olarak anlatılmıştır. Görüldüğü gibi üç dinde de kutsal nar.
“... Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O israf edenleri sevmez. Enam, 141)” Kuran’da narın anlatıldığı surelerden birinden kısa bir alıntı yaptık. Ege yöresinde, nara kutsallık sağlayan geleneğin büyük bir olasılıkla dayanağı, Enam suresidir.
Arkadaşlarımızla nar yerken “Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim oldu bin tane.” bilmecesini defalarca birbirimize sorardık. Kimi zaman bu bilmeceyi bir tekerleme gibi hep bir ağızdan haykırırdık.
Denizli yöresinin bir geleneği; dağlar, tepeler aşarak nehirler, bozkırlar geçerek Doğu Karadeniz’in dere şırıltılarının ezgisiyle yaşam bulan bir vadinin ortasına kurulmuş Hayrat’ına yaklaşık bin iki yüz kilometre yol alarak gelmiş yerleşmiş bir gelenek. Narın kutsallığı ve bereketi... Bu gelenekteki asıl amaç; tutumluluğu özendirmek, savurganlığı önlemek. Annemin bizlere öğrettiği bu geleneği, yıllar sonra bana anımsatıp o yılları yaşamama neden olan sevgili arkadaşım Fatma Nuhoğlu’na binlerce teşekkür...
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           5 Nisan 2016

KORKMUYORUZ!


13 Mart’ta Ankara’da patlattı bombayı hain eller... Otuz altı yurttaşımız yaşamını yitirdi.
19 Mart’ta İstanbul’da İstiklal Caddesiydi hedef... Üç İsrailli, bir İranlı turist öldürüldü.
Anakara’yı PKK ile İstanbul’u IŞİD’le vurdu hain el. Kim mi bu hain el? Defalarca yazdık, söyledik... Türkiye’de patlatılan her bombanın, halkımıza sıkılan her mermin arkasında ABD-İsrail var. Bu gerçeği kabul etmeden sorunu çözmek çok zor.
İstiklal Caddesinde patlayan bombadan sonra psikolojik bir harekât başlatıldı sosyal medyadan ve bazı basın-yayın organlarından. Halkı sokağa çıkarmamak, eve kapatmak için uğraş verilmekteydi. Terör karşısında sinmiş, başını evinin penceresinden çıkaramayan bir yurttaş topluluğu olsun isteniyordu. Bu nedenle yalan haber yayma yarışı başladı.
Yalan kolay yayılır her yana. Çünkü şekere sarılmış zehirdir. Şekerin tadı, çeker insanı. İnsan şekerin tadıyla kendinden geçerken yavaş yavaş zehirlendiğinin farkına varmaz.
Sosyal medya ve fısıltı gazetesinde yalan balonları uçurulurken geçmişe gittim, bazı anılar gözümde canlandı.
1983’ün Temmuz’unda askerlik görevimi yapmak için kısa dönem (dört ay) er olarak Antalya Topçular’a gitmiştim. Askerliğimizin birinci haftası dolmuştu ki bir haftalık şeker bayramı izni verildi. Herkes sevinçle izne gitti. İzin bitiminde yeniden teslim olduk birliğimize. Teslim olmamızla erken terhis haberleri yayıldı. Neredeyse herkesin Ankara’da, Genelkurmay’da bir tanıdığı vardı. “Neymiş efendim, falanca bölükteki birisinin Genelkurmay’daki yakını söylemiş, erken terhis olacakmış. Ama sakın kimseye söylemeyin!” Bu tür sözler döner dolaşır, yalanı söyleyene gelir, o da inanır kendi yalanına. Kimse de çıkıp şunu söylemiyordu: “Yahu kardeşim bu askerlik topu topu dört ay, neyin erken terhisi?”
1999 depreminin şaşkınlık zamanıydı. Koca İstanbul neredeyse sokakta gecelemekteydi. Apartmanların küçücük bahçelerinde, duvar diplerinde yataklar, mini mutfaklar kuruldu. Yapıların yıkılmasından korkan yurttaşlarımız evin içinden kaçıp apartmanların duvarlarının diplerine sığınmaktaydılar. Bu, ilginç bir durum tabi ki...
Günün konusu, deprem... Herkesin dilinde deprem... Halkımızın arasından nice deprem uzmanları(!) çıktı o zamanlar... Sosyal medya halkımızın gündeminde olmadığından fısıltı gazetesi, asıl belirleyiciydi kamuoyunun oluşmasında. Neredeyse herkesin Kandilli’de tanıdığı önemli biri vardı. Kandilli’de tanıdığı olmayanların da türlü üniversitelerin deprem profesörleriyle araları sıkı fıkıydı(!).
Tabi, insanların yetkili, önemli kişilerle tanışıklığı olunca istihbaratları da çok oluyor. “Bu gece sabaha karşı şiddetli bir deprem olacakmış. Yan apartmanın bahçesinde konuşurlarken işittim. Kandilli’den haber gelmiş onlara.” Buna benzer yalanlarla dolu yüzlerce balon uçurulurdu dakikalar içinde. Bu nedenle de yurttaş şaşkın, ne yapacağını bilmez bir durumda yazgısına boyun eğmiş olarak gününü miskince geçirirdi duvar diplerinde. O günlerde hep evimde yattım. Beşinci kattaki balkonumdan gökyüzünü doya doya seyrettim. Çünkü sokak lambalarının dışında ışık yanmadığından loş gecede yıldızları görülebiliyordu rahatlıkla. Arada sırada yükselen balonlardaki yalanları işitip eğlendim, kimi zaman da üzüldüm bu duruma.
Bugüne geldik, kentlerde bombalar patlamaya başlayınca fısıltı gazetesi harekete geçti. Neredeyse herkesin MİT’te, poliste bir tanıdığı var. Her saat kendilerine özel bilgiler geliyormuş o kişilerden. Yayılan yalan haberler o kadar çok ki zaman zaman semt adlarında gülünç karışımlar ortaya çıkmakta.
İstanbul’un neredeyse her semtinde canlı bombaların dolaştığı yalanı, kötü bir koku gibi kapladı sosyal medya ve fısıltı gazetesini. Otobüs duraklarında çocuklarını çekiştirerek bekleyen anneler, hastane bahçelerinde canlı bombaların nerelerde dolaştığını kanıtlarla anlatan hasta yakınları, uzak illerden İstanbul’daki yakınlarına telefonla istihbarat bilgileri(!) ulaştıran akrabalar, arkadaşlarına sessizce önemli bir bilgiyi veriyormuş gibi fısıltıyla konuşan yalan yayıcılar, kendisini önemli göstermek için güya ketum davranarak dişlerinin arasından anlaşılmaz sözcüklerle konuşur gibi yapan kimi görevliler, telsiz elinde caka satarken kendisine yaklaşanlara büyük devlet görevlisi edasıyla son gelen bir haberi(!) ciddiyetle anlatan bazı özel güvenlikçiler, dolma sarmaktan, börek yapmaktan yorulup canı sıkılan ve gece gündüz canlı bomba kovalayan ev kadınları, mahalle kahvesinde uyur, uyanık pinekleyen emekliler, yolculuk sırasında kulaklıkları takarak cep telefonuna yumulmuş, sanki Arşimet gibi bir buluşa imza atacakmış tavırlarıyla dünyadan uçmuş dalgın gençler... Hepsi fısıltı gazetesinin gönüllü muhabirleri... Otobüste, trende, metroda, dolmuşta, metrobüste, vapurda...  her yerde fısıltı gazetesi gündem yaratmakta.
Yalan haberler, ardı sıra düşmekte insanların beyinlerine bomba gibi. İnsanları canlı bombalar değil de bu yalanlar öldürecek nerdeyse. Neyse ki toplumumuzda sağduyusunu yitirmemiş insanlar çok. Bombalar patladığında korkmadığını haykıran aydınlarımız, siyasetçilerimiz, yurttaşlarımız var.
İstiklal Caddesinde bombanın patladığı yer bir gün sonra çiçek bahçesine, Türk bayrağı denizine dönüştü. Küçücük pusulalara, kocaman kâğıtlara yurttaşlarımız “Korkmuyoruz! Buradayız!” diye haykırışlarını yazmışlar. Terörün ve onu destekleyenlerin üzerine üzerine yürümüşler el birliğiyle. Sosyal medyanın, kimi basın-yayın organlarının, fısıltı gazetesinin çabalarını boşa çıkarırcasına cesaretle öne fırlamış sağduyulu yurttaşlarımız. Terörün psikolojik savaşını boşa çıkarmak için sokağa çıkmış, caddede yürümüşler.
Terörün istediği şey, insanların boyun eğmesi. Sokağa çıkamaması... Günlük yaşamın durması... Terörü evde oturarak değil, onu sokağa çıkıp alanları doldurarak yenebiliriz. O zaman ne duruyoruz? Hep birlikte haykıralım: KORKMUYORUZ!
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           23 Mart 2016

ABD, ANKARA’YI BOMBALIYOR


13 Mart 2016 günü ABD, Türkiye’nin kalbi Ankara’yı üçüncü kez PKK aracılığıyla bombaladı ve otuz yedi yurttaşımızı katletti. Olay sonrası, Kızılay’daki Güvenpark çevresi savaş alanını andırmaktaydı. ABD ve taşeron PKK, bu kez güvenlik güçlerini değil; sivil yurttaşları hedef almıştı. Bu durum göstermektedir ki emperyalizm, Türkiye’ye topyekûn savaş açmıştır. Bu savaşta sivil, asker, polis, etnik köken, inanç farklılığı gözetmeksizin saldırmakta ülkemize, ulusumuza.
ABD, Türkiye’ye karşı son aylarda beş saldırı yaptı. Suruç, Sultanahmet ve Ankara Gar Meydanı’nı IŞİD aracılığıyla bombaladı. Merasim Sokak ve Güvenpark’taki saldırı da ise piyon PKK idi. Ha IŞİD ha da PKK, ABD için fark etmiyor. Terörün taşeron örgütleri değişmekte, ancak hedef değişmemekte. Hedef ,Türkiye... Hedef, Türkiye’nin bağımsızlığı ve ulusal bütünlüğü... Hedef, Ortadoğu’daki enerji kaynaklarını kolayca sömürmek. Hedef, İkinci İsrail’i kurmak... Hedef, ulus devletleri yok ederek bölgemizi ABD piyonu terör örgütlerinin at koşturdukları bir alan durumuna getirmek...
Israrla vurgulayarak söylüyoruz: Türkiye PKK ile savaşmıyor, hele Kürtlerle hiç değil. Türkiye, ABD-İsrail’le savaşmakta. Türkiye, küresel egemenlerin kendisini köleleştirme saldırılarına karşı haklı bir savunma yamakta. Tıpkı 1919’da olduğu gibi... Dün Anzavurlar, Delibaş Mehmetler, Şeyh Saitler ne ise bugün de PKK odur. PKK, halka karşı suç işleyen ve ABD isteklerini yaşama geçirmek için saldıran bir terör örgütü. Süslü propagandalarla PKK’nın kanlı ellerini, işbirlikçi anlayışını, ihanetçi duruşunu temize çıkarmaya çalışanlar boşuna uğraşmaktalar. Vicdanı olmayan ve emperyalizmin yarattığı bir örgüt, halk dostu olmaz.
Peki, Ankara saldırısı neden yapıldı?
Önce saldırı öncesine gidelim. ABD sözcüleri her fırsatta PKK’ya karşı sürdürülen temizlik operasyonunun bitirilmesi için açıklamalar yaptılar. Bu açıklamalar bölücü örgütü korumak içindi. Emperyalizmin bu kadar çok sevdiği bir örgüt, halkın dostu olabilir mi? Dünyanın neresinde olursa olsun bir örgütün, bir siyasal kümenin haklı olup olmadığı, doğru yolda bulunup bulunmadığı onun emperyalizme göre konumlanmasından anlarız. Emperyalizmin kucağına oturmuşsanız sözünüzle, düşüncelerinizle, varsa silahınızla halkın karşısındasınız. Hele emperyalizmin korumasına, yardımlarına muhtaç bir örgütün halktan yana olması olanaksızlık ötesinde bir şey...
ABD, Ankara saldırısıyla hendeklere gömülmekte olan PKK’ya el uzatmakta. Bu elle onu, hendeklerden çekip çıkarmayı ummakta. Yenilmekte olduğu Ortadoğu’da en sadık müttefikini kurtarma girişiminde bulunmakta. Ne yazık ki bu tür girişimler, hem ABD’yi hem de piyon örgütlerini daha da zora sokmakta. Çünkü Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri, ABD’nin, taşeron örgütlerin ihanet dolu yüzlerini daha iyi görmekte.
ABD sözcüleri, açılım/çözüm süreci siyasetine yeniden dönülmesini ısrarla söylemekteler. Çünkü “çözüm süreci” sürdüğü dönemde PKK hendekler kazdı. O hendekleri bombalarla doldurdu. Çözüm süreci boyunca PKK, birçok kentimizde kendi yönettiği özerk bölgeler oluşturmaya başladı. Türkiye’nin bazı kentlerinin bir bölücü örgütçe yönetilmesinin ne anlama geldiğini düşünebiliyor musunuz? Bu durum, topraklarımızın bir bölümünde başka bir devletin egemenliğinin resmen ilan edildiğinin görüntüsüdür. İşte, ABD-İsrail’in dönmek istediği çözüm süreci, bu durumdur. Ne yazık ki Türkiye gerçeklerinden uzak yaşayan kimi sözde aydınlar da bu günlerde “Çözüm süreci de çözüm süreci!” diye tutturmaktalar. Böylece de ABD-İsrail çıkarlarına hizmetin şampiyonluğunu yapmaktalar.
Türkiye, ne pahasına olursa olsun “çözüm süreci” adı verilen bir ihanet sürecine yeniden dönmemeli. Yeniden hendekler kazılmamalı kentlerimizde. Kentlerimiz yeniden silah ve bomba deposu durumuna getirilmemeli. Bugün çözüm sürecinin Türkiye’yi bölmek isteyen ABD’nin bir siyaseti olduğunu sağır sultan bile işitti. Bu konuyu, yeniden gündeme getirmek ABD çıkarlarına açıkça hizmettir.
ABD, beş ay içinde Türkiye’nin başkentini üç kez bombaladı. Bu, açıkça savaş ilanıdır. Asıl sorun şudur: Biz, bu durum karşısında asıl düşman ve onun piyonlarıyla mı savaşacağız, yoksa yapay düşmanlar yaratarak havaya yumruk mu sallayacağız? Öncelikle baş düşmanla savaşarak onun karşısında zafer kazanmalı. Böylece de Türkiye’nin bütünlüğünü korumalı. Sonrasında ülkemizin diğer sorunlarını halletmek çok kolay olacaktır.
Tarih, 1919’da güneş batmayan İngiliz sömürgeciliğini yenerek yok etme görevini önümüze koymuştu. Bu görevi başarıyla yaptık ve mazlum milletlerin bağımsızlık savaşına öncülük ettik. Bugün ise tarih, ABD emperyalizmini tarihin çöplüğüne gönderme fırsatını önümüze koymuş durumda. Eğer ABD emperyalizmini bu haklı savaşımızda yenersek ABD de tıpkı İngiltere gibi dünya egemenliğini yitirecek ve dünyanın ezilen milletleri bağımsızlıklarını kazanacak. O zaman ne duruyoruz? Tarihin altın tepsi içinde sunduğu bu fırsatı değerlendirelim. Dünyanın en kanlı emperyalist gücünü, hak ettiği mezara gömelim.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               19 Mart 2016


KILIÇDAROĞLU’NUN FEZLEKE KURNAZLIĞI


Türkiye’de siyasetin en önemli konularından biri, HDP/PKK’lıların TBMM’de varlıklarını sürdürüp sürdürmeyecekleridir. PKK’ya olan sevgilerini, ilgilerini, yandaşlıklarını açıkça dile getiren HDP’li vekillerin her durumda bölücü örgütü savunmaları kamuoyunu rahatsız etmekte. Neredeyse her gün vatan evlatlarını şehit eden bir terör örgütünün savunucularının TBMM’de bulunmaları halkımızca kabul edilebilir değil.
Öncelikle PKK’nın ABD-İsrail adına Türkiye’ye savaş açtığını söyleyelim. Emperyalizmin Türkiye’ye açtığı bir savaşta tetikçilik yapan bir siyasal örgütün TBMM’de ne işi var? Ha TBMM’de HDP/PKK’lılar olmuş, ha ABD-İsrailli vekiller olmuş, arada bir fark var mı? Dünyanın neresinde bir ülkeyle savaşan düşmanlar, oranın ulusal meclisinde temsil edilmiştir? Böyle bir şey olanaklı mı?
TBMM, 23 Nisan 1920’de kurulduğunda Vahdettin, Damat Ferit, Anzavur, Şeyh Sait, Derviş Mehmet, Seyit Rızalar gibi ülkenin bütünlüğüne, ulusun birliğine silah çekenler orada bulunuyorlar mıydı? İlk Meclis’te ihanet çeteleri yer alsaydı kurtuluş mümkün müydü? TBMM, adından da belli... Burada milletin birliğinden yana olanların yer alacağı bir yer... Hem milletle savaşacaksın hem de onun meclisinde olacaksın... Böyle bir şey olur mu?
Bölücü örgütü açıkça destekleyen ve yeri geldiğinde de onun kanlı saldırılarını övüp savunan HDP’li vekillerden bazıları hakkında dokunulmazlıklarının kaldırılması için savcılık fezlekeleri TBMM’ye geldi. Burada amaç, bu kişilerin vekilliklerinin düşürülmesidir. Anlaşılacağı üzere gönlü PKK saflarında olup milletin kesesinden beslenen bu zevatın, milletin sırtındaki sülük olmalarına son verilmesi gerek Millete silah çekmek, TBMM’yi de yok saymaktır. O halde senin, yok saydığın TBMM’de ne işin var?
HDP’lilerin savcılık fezlekeleri karşısında YCHP’nin ne yapacağı merak konusuydu kamuoyunca. Kılıçdaroğlu’nun 10 Mart 2016 günü bu konuda grup kararı alınmayacağını söylediği bilgisinin kamuoyuna sızması bu merakı giderdi. Kılıçdaroğlu, her yaşamsal konuda olduğu gibi aklınca demokrasicilik, özgürlükçülük oynuyor. Bu yolla da CHP tabanını aldatmaya çalışmakta. Türkiye’nin bütünlüğünün söz konusu olduğu bir konuda neden grup kararı alınmaz acaba? Kılıçdaroğlu, HDP/PKK’ya mı karşı değil, yoksa vekillerine mi güvenmiyor?
Yukarıdaki sorumuzun yanıtını CHP Parti Meclisi Üyesi Fikri Sağlar verdi. Sağlar, “parti yönetiminin kararı olsa dahi fezlekelere hayır oyu vereceğini” söylemekte. Bu konuda yalnız olmadığını, birçok YCHP’li vekilin de kendisi gibi düşündüğünü belirtmekte. Türkiye’de devleti kuran, vatanı kurtaran, milleti birleştiren bir partinin vekilinin bölücü örgüte destek olması, CHP’nin köklerinden ne denli koptuğunun çarpıcı bir göstergesi. Bölücüleri, Cumhuriyet düşmanlarını, Atatürk karşıtlarını, hilafet sevdalılarını, ABD’den iktidar bekleyenleri partiye dolduran Kılıçdaroğlu demokrasicilik oynayarak şark kurnazlığıyla halkı aldatma görevini üstlenmiş durumda. “Ben karışmam, vekillerimiz özgür iradeleriyle karar versin.” demeye getirerek HDP/PKK’ya desteğin yolunu açmakta.
Peki, kim bu Fikri Sağlar? ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Türkiye’ye geldiğinde 21 Ocak 2016 günü bazı vekilleri görüşmeye çağırmıştı. Sağlar da TR705’le el ele tutuşarak bu çağrıya koşarak gitmişti. Bu durum bile Sağlar’ın nasıl bir siyasetçi olduğunu anlamak açısından belirleyicidir. Acaba o toplantıda HDP’lilerin fezlekeleri de görüşüldü mü? Kim bilir...
YCHP yönetimi fezlekeler konusunda açık tavır almalı. Türkiye’nin yanında mı duracaksınız, yoksa ABD-İsrail’in mi? Ulusun birliğinden yana mı olacaksınız, bölücü örgütün koruyucusu mu olacaksınız? Vatanın bütünlüğünü savunmak için şehit düşenlerin tarafında mısınız, yoksa vatan evlatlarını öldüren terör örgütünü savunanlarla kol kola mı yürüyeceksiniz? HDP’li vekillerin fezlekelerine karşı çıkarak Ankara Güvenpark’ta masum yurttaşlarımızı katleden bölücü örgütün savunucularını mı koruyacaksınız? Hadi karar verin! Hem de sözü eğip bükmeden...
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               15 Mart 2016



OSMANLI MEYHANELERİ VE ERKEK SEVGİLİLER


Reşad Ekrem Koçu’nun “Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri” adlı kitabının sayfalarını karıştırmayı sürdürüyoruz.
“Divan ve halk şairlerinin muğbeçeler (meyhane çırağı), palikarlar için yazdıkları gazel, şarkı, türkü, semai, kalenderi, destanları burada yayımlamaya kalksak haftalar, aylar değil yıl boyu sürer de tükenmez. (sf.34)” Şimdi okuyucularımın “Şairler, meyhanelerdeki erkek çalışanlara neden şiir yazarlardı?” sorusunu işitir gibi oluyorum. Sayın Koçu’nun aylar, yıllar boyu yazsak bitmeyeceğini söylediği şiirler, demek ki sıkça görülen dizelerdi. Bu şiirlerden bazı örnekleri yazımızın ilerleyen satırlarında paylaşacağız.
Fatih Sultan Mehmet, divan kâtibi Tokatlı Melihi’ye bir gün şu soruyu sorar:
“Sen aslında o kadar yaşlı değilsin, dişlerine ne oldu?”
Melihi: “Padişahım, ay yüzlülerin dudaklarına diş biledim durdum; ama öyle taş vurdular ki ağzımda diş kalmadı. (sf. 35)”
Melihi’nin ay yüzlüler dediği kimlerdi? Kimler olacak? Pedimuler, palikarlar... Yani meyhane çalışanları...
Vezir Hanı Meyhanesinin müdavimlerinden Ermeni saz şairlerinden Harabat Haçik’e burada sözü verelim:
Haçik’tir namımız harabat ehli
Anınçün severiz biz her güzeli
Çemberlitaş’tadır sevdiğim dilber
Mislini görmedim kendim bileli

Vezir Hanı Pandeli’min lanesi
Ande ruz ü şeb Haçik divanesi
Şebçırağın âşık ı pervanesi
Târ-i zülfü olmuş sazımın teli (sf.46)”
Yukarıdaki dörtlükte şairi divane eden kimdir acaba?
Erzurumlu Âşık İbrahim’den:
Gel be yanıma gel be Sakız’ın nazlı Rum’u
Gümüş topuk vurarak tuti dilli pedimu

Atayım aşkına bir nara-yı hey hey ki ben
Söndürem meygedinin ortasındaki mumu

Çerağ-ı hüsnün yeter ruşen etmeye bezmi
At nahvet-i şebabı bırak çalım kurumu

Bakma yüzüme bel bel Vezir Hanı burası
Vezirane bahşişim, öttürürüm borumu (sf.46-47)”
Yukarıdaki dizelerde görüldüğü gibi şair, abayı bir meyhane çalışanına yakmış. Bu arada o zamanki, İstanbul meyhanelerinde çalışanların çoğu güzellikleriyle ünlü Sakız Adasından gelen Rum erkek çocuklar, gençler olduğunu belirtmeliyim.
Kendim kıydım bu cana vebal kendi boynumda
Yoktur kimsenin dahli cundabazlık oynumda
‘Hakkı’ gelip yaz dedi bu mücevher tarihi
Son dem-i hayatımda hayal-i yar koynumda (sf.50)”
Bu dizeler, “Hakkı” adındaki sevgilisine kavuşamayınca kendini, Galata’da Yağiskelesi’nde bir geminin direğine asan Derviş Gıyas’a ait. Gemi direğinde asılı olan Derviş’in avucundan bu dörtlük ve ölüm tarihi yazılı bir kâğıt vardı. Anadolu’da gençler, sevdikleri kızlara kavuşamadıkları için dağlara çıkarken Payitaht’taki Derviş de erkek sevgili için kendini gemi direğine asıyor. Erkek sevgilisi için intihar eden Derviş Gıyas, ne ilktir ne de son... Osmanlı dönemi eski İstanbul’una baktığımızda bu tür olaylar sıkça görülür.
R.Ekrem Koçu, kitabının 51.sayfasında o zamanki meyhanelerin çalışanlarından söz eder. “... Hepsi malın gözü, gözlerinde ırz, namus sadece “para”... Bahşişini çok çok cömertçe veren müşterilerini gece yatısı misafirliğine de davet ederlerdi” Görüldüğü gibi o yıllarda eşcinsel ilişki yaygın. Meyhanede parayı veren düdüğü çalmakta.
İstanbul meyhanelerinin en önemli figürü köçeklerdi. Loncalı Köçek İsmail, 18.yüzyılın ikinci yarısının en büyük şöhretiydi. Takma adı, “Kişmir Şah”tı. Tabi, şöhret artınca âşıklar da çoğalmaktaydı. Dönemin şairlerinden Fazıl Bey,Kişmir Şah’ı Galata meyhanelerinden birinde bekler, ama gelmez köçek oğlan. Sabrı tükenen Fazıl Bey, Kişmir Şah için bir beyit yazar: “Hangi mecliste acep câm (kadeh) oldu/ Ol peri gelmedi akşam oldu
Fazıl Bey, yine Galata’da demlenmektedir. Keyfi yerinde bu dizeleri döktürür: “Felek olursa müsaid kâhı/ Götürürdük hanemize ol mahı” Köçeklere, meyhane çalışanlarına şiir döktüren yalnızca Fazıl Bey değil tabi ki. O dönemin şairlerinin çoğu bu konuda neredeyse birbirleriyle yarışırlar.
IV. Murat dönemini, o devri yaşayanlardan müverrih Mehmed Halife’nin şu satırlarından azıcık da olsa öğrenelim: “Sokaklar sarhoşlarla dolu, kahvehaneler ve meyhaneler bir rezalethane, camilerde çubuk içerler, gündüz hamamlardan avret çıkarıp kaldırırlar, köşe başlarında alenen zina ve livata ederlerdi. (sf.65)” Bu sözlere yorum gerekir mi? Bu arada IV. Murat’ın İslam halifesi olduğunu da anımsatalım. Örnekleri uzatmamıza gerek yok!
Yukarıdaki örnekleri okuyan aklı başında bir kişi, Osmanlı İstanbul’unun nasıl bir ahlaka sahip olduğunu kolayca anlar. Cumhuriyet ahlakının toplumumuzda yaratığı erdemi, onuru fark eder. İkide bir Cumhuriyet’i, kurucularını karalanmaya çalışanlara sözümüz şudur: Kendinizi, o zamanki insanların yerine koyun! Acaba kim olmak isterdiniz o dönemde?
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               13 Mart 2016





OSMANLI DÖNEMİNDE İÇKİ İÇİLİR MİYDİ?


Gerek Tayyip Erdoğan gerekse AKP sözcüleri ikide bir Cumhuriyet kurucularını alkoliklikle suçlarlar. Cumhuriyet’i ahlaksal açıdan yererken Osmanlı’yı da yüceltmeye çalışırlar. Bu kervana son günlerde Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Hanım da katıldı. Emine Hanım, önce Cumhuriyet’i “enkaza” benzetti, ardından da “haremin bir okul olduğunu” söyleyiverdi.
RTE, Cumhuriyet kurucularına “ayyaş” demişti. Şimdilerde ise sanki Türkiye’de alkol tüketimi Cumhuriyet’le başlamış gibi bir algı oluşturmakta. Şunu peşinen söyleyelim ki Türkler, tarihleri boyunca alkollü içki içmeyi hep sevmişler. Böyle olmasaydı “milli içkileri” olur muydu? Türklerin ilk milli içkisi kımızdı. Sonraları şarap içimi yaygınlaştı. Osmanlı döneminde ise milli içki rakı oldu.
Alkollü içki içmek bir adap işidir. Herkes beceremez bunu. Her içkinin kendine göre içme yöntemi vardır. İçkiyi ağzıyla içenler vardır, bir de başka bir yeriyle içenler... Ağzıyla içki içenlere ayyaş denmez. Ayyaşlık, içki içmesini bilmeyenler için söz konusudur.
RTE başta olmak üzere, cümle AKP’lilerin överek göklere çıkardıkları ve ahlak açısından örnek gösterdikleri Osmanlı’da meyhaneler var mıydı? İçki nasıl içilirdi? O dönemin adabı nasıldı? Bu soruların yanıtını tarihçi, yazar Reşad Ekrem Koçu veriyor. Kitabın adı: Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Köçekler... Bu kitabı, bana armağan ederek okumamı sağlayan arkadaşım Ahmet Yaşar Ünlü’ye teşekkür etmeliyim öncelikle...
Osmanlı döneminde İstanbul’da üç tür meyhane olduğunu öğreniyoruz R. Ekrem Koçu’dan. Birincisi, Gedikli meyhaneler... Bunlar, ruhsatlı yerler... İkincisi, ruhsatnamesi olmayan koltuklar... Üçüncüsü de ayaklı meyhaneler... Adından da anlaşılacağı üzere gezici meyhaneler. Bugünkü dille seyyar satıcılar...
“Çaylak” lakaplı Mehmet Tevfik Bey, 19. Yüzyılda yazdığı “Meyhane yahut İstanbul Akşamcıları” adlı risalesinde yalnız İstanbul sur içinde (tarihi yarımadada) seksene yakın gedikli meyhaneden söz etmekte. Bu sayıyı, Sayın Koçu eksik bulmakta. Tabi, koltuklar ve ayaklı meyhaneler bu sayının içinde yok! O zamanki İstanbul nüfusunu göz önüne alırsak durum daha iyi anlaşılır.
16.yüzyılın ünlü yazarı Kastamonulu Latif ise “Galata demek, meyhane demektir.” diye yazmakta. Galata bölgesinin meyhanelerle dolu olduğunu bu tümceden anlamaktayız.
Fatih Sultan Mehmet’in divan kâtiplerinden Tokatlı Melihi’nin “ayyaşların piri” olduğunu öğreniyoruz R.Ekrem Koçu’nun yazdıklarından.
Gedikli meyhanelere Sultan Abdülaziz döneminde “selâtin (sultanlar) meyhane” adı verilmiş. Bu arada Abdülaziz’in padişahlığın yanı sıra halifelik görevini de sürdürdüğünü söylemek gerek.
“Meyhanenin kapanma saati gelip de müşterilerin keyfi tamamlanmadığı zamanlar, kol geçerse meyhanenin örtülmüş kapısı dışında bekleyen çırak oğlan kolun başındaki çavuşa ‘görme bizi’ harcını verir, onlar da görmez geçerlerdi.(R.Ekrem Koçu, Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri, Doğan Kitap, sf. 32)” Halifenin yönettiği bir ülkede rüşvetin nasıl da açıkça verilip alındığını anlatan güzel bir örnek bu. Şunu söyleyebiliriz ki Osmanlı’dan günümüze kalan ön önemli kalıtlardan biri rüşvet. Günümüzde kendini Osmanlı torunu sayanların rüşveti kutulama yoluyla istiflediğini anımsarsak bazı siyasilerdeki Osmanlı sevdasını da iyice anlamış oluruz.
“İstanbul’un eski meyhanelerinde, 1875-1880 arasına kadar masa yoktu. Masa ilk gazinolar, alafranga içkili yerler açıldıktan sonra meyhanelere, onları taklitle girmiştir. (Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri, sf. 30-31)” Bu satırlardan da anlıyoruz ki masanın günlük yaşamımıza girmesinde meyhaneler öncülük etmiş. O zaman meyhane deyip de geçmemek gerek.
Meyhaneler, sofraların ve fıçıların üstüne konan şamdanlarla aydınlatılırdı. Masanın meyhaneye girmesiyle tavana asılan büyük gaz lambaları devreye girmiştir. Bu da yangın olasılığını azaltmıştır. Çünkü sofra ve fıçı üzerindeki şamdanlar kavga ya da itişme kakışma sırasında devrilip yangınlara neden olmaktaydı. Demek ki meyhaneler yeniliklerin toplum yaşamına girmesinde öncülük yapmıştır.
“Meyhaneye masa girdikten sonra da her masanın üstünde, müşterisiz boş da dursalar bir tuzluk mutlaka bulunurdu.(sf.32)” Tuzluk, sofralarımızda küçük görünen bir ayrıntı da olsa meyhanelerle giriyor yaşamımıza.
Ayıntaplı Ayni Efendi (Ölüm tarihi, 1838), yaşadığı dönemin ünlü şairlerindendir. Özellikle meyhaneler üzerine yazdığı şiirler ünlüdür. Bu arada Ayıntaplı Ayni Efendi’nin öldüğünde İstanbul’da Galata Mevlevihanesinin mezarlığına defnedildiğini de söyleyelim. Ayıntaplı, bir şiirinde Meyhanelerde nasıl davranılacağını, meyhane adabını anlatıyor, kısaca diyor ki: “Kimseye ısrarla içki içirmeyin, büyüklük taslamayın, kendinizi övmeyin. (sf. 39)” Bu sözler, başta RTE olmak üzere tüm AKP yöneticilerinin kulaklarına küpe olsun isterim.
Beyazıt’taki Karakulak Hanı Meyhanesine ayak takımı giremiyordu. Girseler dahi ya kovulurlardı ya da meyhanenin havasından sıkılıp dışarı çıkarlardı. Demek ki meyhaneye gitmek herkesin harcı değilmiş o zamanlar. Önce adap erkân bileceksin.
RTE ve AKP yöneticilerinin Osmanlı’yı öğrenmelerinde yarar var. Osmanlı yaşam tarzını hiç bilmediklerinden hayallerindeki bir dünyayı, Osmanlı diye anlatmaktalar. Osmanlı’yı bilmeyen bu zevat, Atatürk ve Cumhuriyet’i de hiç bilmemekte Bilgisizlik tohumlarını, Türkiye topraklarına zehirli yılanlar gibi saçmaktalar.
Unutmayın ki “Yarım hekim candan eder, yarım hoca dinden eder.” Yarım bile olmayan bilgiyle topluma verecek hiçbir şeyiniz yok sizin. Kendinize gelin, kendinize...
Not: Reşad Ekrem Koçu’nun kitabından anlatacaklarımız bitmedi. Önümüzdeki yazılarda konuyu sürdüreceğiz.
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               13 Mart 2016

HUKUK TANIMAZ İŞGALCİ


Önce Cumhurbaşkanı(!) Erdoğan’ın eşi Emine Hanım: “Türkiye’nin doksan yıllık enkazını kaldırdık.” dedi. Hanımefendi’nin “enkaz” dediği şey, Cumhuriyet. Tüm varlığını borçlu olduğu Cumhuriyet...
Yobaz topluluğu, yıllardır hep Cumhuriyet’i düşman bildi. Dolayısıyla da Türkiye’yi... Türkiye’yi “dâr-ül harp” olarak nitelediler. Yani “savaş,  kavga alanı” ... Türkiye, savaş alanı olduğuna göre savaşanlar kimler? Bir yanda Türkiye Cumhuriyeti... Diğer yanda emperyalizmin güdümündeki yobaz takımı... İşte Emine Hanım’ın “enkaz” dediği ve kaldırdıklarını söylediği şey, Cumhuriyet. Yani kısaca diyor ki: “Biz bu savaşı kazandık, Cumhuriyet’i yıktık.” Emine Erdoğan’ın bu sözleri zafer sarhoşluğuyla söylenmiş sözlerdir.
Eee, Emine Hanım zafer sarhoşluğuyla konuşur da RTE durur mu? Bir gün sonra geçiyor mikrofonun karşısına ve hukuk sistemine öfke kusuyor. Anayasa Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül ile ilgili verdiği tahliye kararına isyan ediyor.
RTE: “Bunu kabul etmek durumunda değilim. Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum.” demekte. Neyle ilgili bu öfke? Anayasa Mahkemesi kararıyla ilgili... Yani yargı kararına uymayacağını söylemekte, anayasayı koruyacağına dair yemin eden cumhurbaşkanı(!). Peki, anayasayı en üst düzeyde korumak zorunda olan birisi, bu işi yapmazsa anayasayı kim koruyacak? Bir cumhurbaşkanı, temsil ettiği ülkenin yargı kurumlarıyla sürekli savaşırsa o ülkede hukuk ne duruma gelir acaba?
RTE, kendi hukukunu oluşturmanın peşinde. Çağdaş hukuk kuralları onu rahatsız etmekte. Tarafsız, bağımsız yargı onun sinir uçlarına dokunmakta. Yaptığı işlerden hukuk karşısında sorumlu olmak istememekte. Hatta yargı kurumları karar alırken kendi görüşüne başvurmasını beklemekte. Erdoğan’ın baştan beri başkanlık sisteminde ısrar etmesinin nedeni de bu.
RTE ve AKP’nin anayasa değişikliğini ısrarla istemelerinin nedeni başkanlık sistemi. Hukukun devre dışı olduğu bir başkanlık sisteminden yanalar. Bu, bir nevi padişahlık... Bu nedenle de şeriat hukukunu egemen kılmak peşindeler. “Demokrasi” ve “özgürlük” sözcükleri, diktatörlük zehrinin şekere sarılmış biçimi. Ne yazık ki AKP dışındaki partiler ve birçok dernek, sendika ve meslek odası bu tuzağa düşmekteler. Yani şeker sarılmış zehri yutmaktalar. Bu zehir, toplumu tüm çağdaş değerlerden koparıp Türkiye’nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü tehlikeye atacak nitelikte.
Erdoğan ailesi, Cumhuriyet’e ve hukuka topyekûn savaş açmış durumda. Hukuk tanımazlığı alışkanlık edinmişler. RTE, ettiği yemini bozmuştur. Yemin etmemiş sayılır bu durumuyla. Anayasanın emrettiği yemini bozan ya da yukarıdaki sözleriyle anayasaya uymayan bir kişi, cumhurbaşkanlığı orununda işgalcidir. Hele de bu kişi, anayasaya uymuyorsa işgalciliği daha da pekişmiştir. Bu yasadışı durum sona erdirilmeli.
Hukuku tanımayan bir kişi, yarın kendisi ya da partisi seçimleri kaybettiğinde hukuka uyacak mı? Halkın kararına saygı gösterecek mi? Yani, demokrasinin gereği olarak muhalefet görevini yapacak mı? Hiç sanmıyorum.
Diktatörlerin çoğu sandıkla göreve gelir, ancak hiçbiri sandıkla gitmez. Bu gerçeği de anımsatayım istedim.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           2 Mart 2016