TÜRK MİLLETİ, ABD’Yİ YENDİ


15 Temmuz 2016 günü TSK’ya sızmış FETÖ’cüler, ABD desteğiyle darbe kalkışmasında bulundular. Bu kalkışma TSK, polis ve Türk Milletinin çabasıyla boşa çıkarılarak ezildi. Böylece Türk Milleti, bir Atlantik saldırısını boşa çıkardı.
Öncelikle sosyal medyada çok sorulan “Darbe neden herkesin uyuduğu sabaha karşı yapılmadı?” sorusunu yanıtlayarak söze başlayalım. Darbe sabaha karşı yapılacakta FETÖ çetesinin planı böyleydi. Ancak üst rütbeli bir subayın ihbarı planı değiştirdi. Bunun üzerine çete, acele olarak planını devreye soktu. Zaten darbeyi planlayıp yönetenlerin büyük çoğunluğu açığa çıktıklarından Ağustos’ta yapılacak YAŞ toplantısında emekliye sevk edileceklerdi. Bu da onların acele davranmasında etken.
Birçok kişi, darbenin Erdoğan’a ve hükümete yönelik olduğunu söylemekte. Bu nedenle de cumhurbaşkanının ve hükümet üyelerinin neden gözaltına alınmadığını merak etmekteler. Öncelikle şunu söyleyelim: Darbeler; kişilere, hükümetlere karşı değil; devlete, rejime, çoğu kez de hem iktidara hem de muhalefete karşı yapılır. Bunu, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle açıklayalım. Bu iki darbe de Amerikancıydı ve iktidardaki ABD destekli Demirel hükümetlerine karşı yapıldı. Peki, kim zarar gördü. Atatürk Cumhuriyeti ve solcular. Her iki darbede iktidarda olamayan solcuları ve toplumsal muhalefeti hedefe oturttu. Deyim yerindeyse büyük bir kıyımla toplumsal muhalefet ezildi. İktidarda bulunan Adalet Partisi yöneticilerinin (Başta Demirel olmak üzere bazı yöneticiler kısa süreli hapis yattı.)  burnu bile kanamadı. Bu darbeler toplumsal muhalefeti kanlı bir biçimde ezerken İslamcı, dinidar grupların önünü açtı.
Darbeciler, aceleci davranmalarına karşın, izledikleri strateji kurnazcaydı. Öncelikle TSK’nın başta genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları olmak üzere üst komuta kademelerindeki generalleri gözaltına alıp etkisizleştirdi. Böylece komutayı ele geçirmeye çalıştılar. Ancak bu hesabı ilk olarak bozan I. Ordu Komutanı oldu. Yaptığı açıklamayla darbe girişiminin TSK’nın iradesini yansıtmadığını söyledi. Bu açıklama, kamuoyunu rahatlattı. Bu açıklamayı, diğer birlik komutanlarının açıklamaları izledi. Asker, FETÖ çetesini engellemek için birlik oldu. Sert çatışmalar yaşandı. TSK, kendi içine sızan darbecileri ezdi.
FETÖ’cü çete, halka ateş etti. TBMM’yi ve birçok devlet kurumunu bombaladı. TBMM’nin bombalanması darbenin hedefini göstermesi bakımından önemlidir. Çünkü TBMM, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun, bağımsızlığının en önemli simgesidir. Türk askeri kendi halkına kurşun sıkmaz, bugüne kadar da yurttaşına kurşun sıkmamıştır. Çünkü TSK, Türk milletinin ordusudur. Kendine kurşun sıkan bir asker, Türk askeri olur mu?
Balyoz davası iddianamesinde vatansever komutanların camileri bombalayacağını yazan FETÖ’cüler, kendi bilinçaltlarında yer alan niyeti açıkladılar aslında. Bunu da TBMM’yi bombalayarak gösterdiler. Yalan ve iftirayı yaşam biçimi edinmiş FETÖ’cüler, emirleri altındaki askerleri “İŞİD’e karşı tatbikat var .” diyerek kışlalardan dışarı çıkarıp darbe kışkırtmasına katmışlar.
Kendi yurttaşına kurşun atan, TBMM’yi bombalayan FETÖ çetesi üyeleri Türk askeri olamaz. Paralı askerler halka kurşun sıkar. Bu nedenle FETÖ çetesinin silahlı güçleri, ABD emperyalizminin paralı askerleridir. Türk Milletine kurşun sıkmışlardır efendilerinin çıkarlarını korumak adına.
Nerdeyse tüm birliklerde FETÖ çeteleriyle çatışmalar çıktı. Kahramanlık öyküleri yaratıldı. ABD’nin paralı askerleri, Türk Milletinin askerlerince ezilip yeniliyor.
FETÖ’cülerin darbe kalkışmasının asıl hedefi RTE/AKP değil, Türk devleti. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü ve devletin tüm kurumları. Hükümet de bu kurumlardan bir tanesi.
FETÖ darbesinin amacı, Atlantik’ten uzaklaşan ve Avrasya’ya yaklaşan Türkiye’yi ABD eksenine çekmek. Rusya ile iyi ilişkiler kurmakta olan, Mısır ve Suriye ile barışma yoluna giren Türkiye, ABD’yi çok rahatsız etmekte. Bu durum, Ortadoğu’daki ABD çıkarlarına zarar vermekte. Türkiye’nin Avrasya’ya yaklaşması, onu her alanda güçlendirmekte. Ayrıca Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü garanti altına almakta. İşte, ABD-FETÖ darbesinin hedeflediği bu durum.
Türk Milleti, kendisine yapılan saldırıyı fark ederek ayağa kalktı. Tankın, uçaksavarın, makineli tüfeğin üstüne yürüdü. Yurttaşlarımız FETÖ çetelerini yumruklarıyla, yürekleriyle kuşattı. ABD’nin kiralık çeteleri çareyi kaçmakta buldular. Bazıları helikoptere atlayıp Yunanistan’a sığındılar, tıpkı ABD’ye sığınan liderleri gibi. Kurtuluş Savaşı’na ihanet edenler de Yunanistan’a sığınmıştı. Ne rastlantı değil mi?
Dünyanın her yerinde bir ülkeye, bir millete saldırı olduğunda halk karşı gelir bu duruma. Dünyanın birçok ülkesinde emperyalist saldırılar, darbe kalkışmaları halkın tankların üstüne gitmesiyle önlenmiştir. Türkiye’de de aynı şey olmuştur.
Kimi köşe yazıcıları, ABD güdümlü sahte aydınlar, bu darbe kalkışmasını, RTE’nin başkanlık rejimini kurması için “oyun, tiyatro, senaryo...” olduğunu söylemekteler. Bu kafalar oldum olası emperyalizme hizmet etmekte. Sen, seyirci olursan karşında olan biteni oyun sanırsın. Demokrasicilik oyunuyla gözlerine perde inmiş kimi aymazlar, Türk Milletinin ABD çeteleriyle göğüs göğse yaptığı bir savaşı bile görememekteler.
Kimi sahte aydınlar, ABD-FETÖ’cü çetenin darbe kalkışmasının bastırılmasının RTE ve AKP’ye yarayacağını söylemekteler. Bu işten karlı çıkan AKP değil, Türkiye’dir. Tarikat ve cemaatçiliğin ülkemiz için ne kadar büyük bir tehlike yarattığını halkımızın tümü gördü. Bundan sonra Cumhuriyet değerlerinin önem kazanacağı bir süreci yaşayacağız. Bu nedenle de AKP güç yitirecektir. Çünkü AKP de ABD’nin ılımlı İslam projesinin bir oluşumudur. Milletin kazandığı bir yerde ABD projesi çöker. Cumhuriyet değerlerini gerçekten savunanlar ve Atatürk değerlerine yürekten bağlı olanlar iktidara en yakın siyasal anlayıştır. Bundan sonra Türkiye’nin iktidarı ABD, FETÖ ve PKK ile savaşanlardan oluşacaktır. Vatanseverliğin milleti birleştirdiği bir ülkede, BOP’çuların iktidarı olanaksız duruma gelmekte.
Türk milleti kadın, erkek, yaşlı, genç, sağcı, solcu demeden darbeyi önlemek için sokaktaydı. Modern giyimliler, şortlular, atkuyruklu saçları olan erkekler, türbanlılar, mini etekli kadınlar, şalvarlı ve sakallılar, bozkurt işareti yapan gençler... Türk milletinin her kesiminden yurttaş alanlardaydı. Herkesi birleştiren tek şey, vatanseverlikti. Herkes, ABD’ye karşı savaştığının farkındaydı.
Bugün Türkiye’deki savaş, FETÖ-RTE savaşı değil. Savaş; ABD, FETÖ, PKK ile Türk Milleti arasındadır. Bu savaşta kimin yanında yer alacağız? ABD cephesinde mi, Türkiye’nin yanında mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Temmuz 2016



THKO SAVUNMASI


1968 Devrimci Gençlik Hareketi denince akla ilk gelen kişi hiç şüphesiz ki Deniz Gezmiş’tir. Eylemci kişiliğiyle ve liderlik yeteneğiyle bugün de gençlik üzerinde çok büyük etkisi vardır. Günümüzde Deniz Gezmiş’in görüşleri çok fazla bilinmemekte ne yazık ki... Bir eylemci olarak sempati toplamakta. Deniz Gezmiş’in örgütünün adı, THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu)... THKO’luların idam ve öldürülmelerden önce savundukları düşünceler, “THKO Savunma”sında var. Denizlerin düşüncelerini sağlıklı bir biçimde anlamak için “Savunma”larını okumak gerek.
68’liler Birliği Vakfı, “THKO Savunma” adlı kitabı yayımladı. THKO’luların düşüncelerinin birinci elden anlatıldığı bir kitap. Bu nedenle Denizleri merak edenlerin ve gerçekleri öğrenmek isteyenlerin okuması gereken bir kitap. Kitabın dili yalın ve akıcı. Herkesin sıkılmadan okuyacağı bir yapıt. Savunma, konusunu iyi bilen bir öğretmenin anlatım tekniğiyle yapılmış. Bu nedenle sıkıcı değil. Türkiye’nin emperyalizmle ilişkilerini irdeleyen bir tarih kitabı niteliğinde.
Deniz Gezmiş, kişisel savunmasında: “Türkiye’de gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar varsa, bunlar ancak Amerikan Emperyalizmi iş yapan çıkarcılardır. (THKO Savunma, sf. 15)” Savunmasının başında Deniz Gezmiş’in Atatürk’ten atıfla söze başlaması dünya görüşünü ve örnek olarak gördüğü kişileri, düşünceleri anlamak açısından önemlidir.
“Bu memlekette Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. (Savunma, sf. 17) diyerek sürdürmekte savunmasını Deniz Gezmiş. Mustafa Kemal’in “istiklali tam prensibinin” kendilerince sürdürüldüğünü söylemekte. Böylece de devrimci köklerinin bu topraklarda bulunduğunu vurgulamakta.
“Hilafetin tekke ve zaviyelerin kapatılmasına açıkça karşı koymuşlar I ve II. TBMM’deki bazı milletvekillerinden söz edilmekte. AH). 1925 Şeyh Sait isyanı ile şanslarını denemişler. 1926’da İzmir’de Atatürk’e suikast düzenlemişler, fakat başaramamışlar. (Savunma, sf. 28)” Bu bölüm, Hüseyin İnan’ın kişisel savunmasından alınmış. Tekke ve zaviyelerin açılmasını “Demokrasinin gereğidir.” diyerek savunup Şeyh Sait’i halk önderi olarak gösteren aymazlar, Hüseyin İnan’ın adını ağızlarına alırken hiç mi utanmıyorlar?
“1961 Anayasası için hayatlarını ortaya koyan 27 Mayıs ihtilalinin öncüleri vatan haini ilan edilmek üzeredir. İhtilalin başı Cemal Gürsel Amerikan hapları ve iğneleri ile çoktan öldürülmüştür. (Savunma, sf.36)” 27 Mayıs devrimini darbe olarak gören tatlısu demokratları, AB’ci solcuların Hüseyin İnan’ın bu sözlerini iyi anlamaları gerek.
“Tüm ezilen uluslar bağımsızlık ve kurtuluş için silaha sarılmış olup, çağımızın canavarı emperyalizme karşı mücadele etmektedirler. Bugün ezilen halkların tek ve ortak düşmanı emperyalizmdir. (Savunma, sf. 40)” Demek ki tüm ezilenlerin emperyalizmi yenmeleri için birleşmeleri gerekmekte. Etnik köken siyaseti yapmak, ulusu bilmek bu savaşı engeller. “Biji Serok Obama!” diyerek emperyalizme karşı savaşılamaz. Ancak bu yolla ezilen haklara zarar verilir ve emperyalizme hizmet edilir.
“19 Mayıs 1919; emperyalizme, padişahlığa, hükümete ve köhnemiş devlet yapısına karşı Mustafa Kemal ve arkadaşları önderliğinde yürütülen devrimin başlangıcıdır. (Savunma, sf. 59)” 19 Mayıs’ı bu kadar güzel tanımlayan az bulunur. İşte, devrimci değerlendirme de böyle olur.
ABD’li senatör Upshow, 18 Ocak 1927 tarihinde Lozan Antlaşması ile ilgili bir açıklama yapar. Bu açıklama emperyalist küstahlık doludur. İşte bu sözlere THKO Savunmasında yanıt verilir.
“Amerikan Senatörünün Hunhar Timurlenk, Sefih Müthiş İvan ve Kafatası piramidi üzerinde oturan Cengiz Han’a benzettiği kişi emperyalizme karşı Türkiye Halkının Ulusal Kurtuluş Savaşına önderlik eden Mustafa Kemal’dir. Amerikalı politikacıya göre uygar uluslara onursuzluk getiren antlaşma, Lozan Antlaşmasıdır. Gene ona kalırsa Lozan’da Türkiye’nin konferans masasına oturtulması, Amerika’nın yüce ülkülerinden uzaklaşmasına sebep olmuştur. Kemalist Türkiye’nin suçu, bir Ulusal Kurtuluş Savaşını başarıyla vermiş olması ve kapitülasyonları kaldırmasıydı. (Savunma, sf. 77)
“...Dil bir sınıfın ya da zümrenin değil, tüm ulusun malıdır. (Savunma, sf. 192)”
“Emperyalistler bir ülkeyi sömürge haline getirirken, başta kendi dillerini halka öğreterek, ulusal dili ortadan kaldırmaya çalışırlar. (Afrika’da, Latin Amerika’da Fransız, İngiliz ve İspanyol sömürgecilerinin yaptığı gibi) çünkü ulusun kendi öz dilini koruması ve yabancıların diline rağbet etmemesi, giderek sömürgeciliğe karşı maddi bir direnme doğurur. ( Savunma, sf. 193)”
Yukarıda yer verdiğimiz dil konusundaki alıntılar belleklerde yer etmeli. Denizler, Güzel Türkçemizin korunmasının tam bağımsızlık için olmazsa olmaz olarak görmekte.
Savunma’da, ulus olmanın koşulu olarak “dil ve toprak birliği, iktisadi bütünlük, ortak ruhi şekillenme, tarihi olarak teşekkül etmiş istikrarlı birlik” gösterilmiş. “Irk, ulusal birliği meydana getiren öğelerden biri değildir. Biyolojik bir etkendir. Hiçbir biyolojik etken, toplumların tarihi evriminde bir rol oynayamaz. (Savunma, sf. 194)” denerek günümüzün ırkçı, etnik milliyetçi sahte solcularına ders verilmekte.
“Emperyalistler sömürge ülkelerdeki tahakkümlerini haklı göstermeye çalışmak ve halkları birbirine kırdırmak için, ırkçılık temalarını geliştirir. (Savunma, sf. 194)” THKO’lular, yıllar öncesinden günümüz Türkiye’sinin ve Ortadoğu’nun fotoğrafını çekmişler gibi bu sözlerle.
“Ulusumuzun benliğini kaybetmesi ve uyanmaması için her türlü Amerikan ilacını vermekten geri kalmıyorlar. Fakat bütün bunlara rağmen, gene de bir gün ulusun direneceğini ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin istedikleri gibi olamayacağını hesaplayarak gerekirse çıkarlarını korumak için son çare olarak Amerikan Ordusunu kullanmak için böyle bir durumda Amerika’nın müdahale edebileceği şekilde antlaşma imzalanmıştır. (Savunma, sf. 202)” Bu tümcelerde de görüldüğü gibi, Türk Ordusu her şeye karşın dost kuvvettir. TSK karşıtlığını solculuk, devrimcilik, ilericilik sanan sahte solcularının Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla herhangi bir benzerliği var mı?
“Amerikan emperyalizmi gayrı millidir. (Savunma, sf. 206)” sözleri Denizlere ait. “Milli, ulusal, ulusalcı, milliyetçi, ulus devlet (milli devlet)” sözcüklerinden öcü gibi korkan emperyalist yönlendirmeli bazı solcuların Savunma’yı dikkatle okumalarında yarar var. Çünkü bu sözcükler, sıkça kullanılmakta Savunma’da.
Emperyalizme karşı saf tutmayan ezilen ulus solcuları, egemen güçlere piyon ve yem olurlar. Türkiye gibi yarı sömürge bir ülkede emperyalizme karşı çıkmadan solcu da ilerici de devrimci de olunmaz.
Deniz Gezmişlerin maceracı çizgide birtakım eylemler yapmaları onların devrimci özlerini değiştirmez. Kitlelerden kopuk maceracı eylemleri onaylamak olanaksız. Denizleri yalnızca bu maceracı eylemlerden ibaret saymak büyük bir yanlış. Devrimin bireysel değil, kitlesel bir eylem olduğu gerçeği apaçık ortada. Bu nedenle günümüz gençleri Denizlerin maceracılıklarını değil; onların Milli Demokratik Devrim (MDD) çizgisinde ifadesini bulan antiemperyalist, antifeodal, ulusalcı, Kemalist Devrimi tamamlama ülkülerini örnek almaları yerinde olur.
Deniz Gezmiş, günümüz gençlerinin birçoğu için görüngüdür (fenomendir), tıpkı Che Guevara gibi. Fenomenleştirilen devrimciler; ne yazık ki kapitalistlerce düşünceleri, ülküleri unutturularak ticaret metasına dönüştürülmekte. Şapka, tişört, çantalara fotoğrafları basılı satılmakta. Denizlerin gerçek düşünceleri gençlere öğretilirse böyle bir tehlike de söz konusu olmaz. Çünkü devrimcilik fotoğraf baskılı tişörtlerle değil düşüncelerle olur. Bu nedenle Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının düşüncelerini öğrenmek için “THKO Savunma” kitabı okunmalı. Hem de her görüşten kişilerce...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       12 Temmuz 2016

THKP-C SAVUNMASI


68’liler Birliği Vakfı, Mahir Çayan ve mücadele arkadaşlarının 12 Mart faşist mahkemesinde yaptıkları THKP-C Savunmasını yayımladı. Nisan 2016’da yayımlanan “THKP-C Savunma” adlı bu kitabın yayımlanması çok önemli. Çünkü Mahir Çayan ve arkadaşlarının görüşlerini birinci elden okuma olanağı yaratmakta bu kitap. Ayrıca Mahir Çayan ve arkadaşlarına mal edilen, genellikle şehir efsanesi denebilecek uydurma düşüncelerin ortaya çıkarılması açısından kitap, bu konudaki başucu yapıt.
1968 kuşağı devrimcileri hakkında gerçek dışı birçok efsane yaratıldı. Birçok kişi ya da grup, 68’in sömürüsünü yaptı. Mahirlerin söylemediği, savunmadığı görüşleri, onunmuş gibi anlattılar ardıllarına. Böylece de başta Mahirler olmak üzere 68 devrimcileri topluma yanlış anlatıldı. Mahirleri doğru tanımanın tek yolu onların yazıp söyledikleridir. Bunların dışında anlatılan her şey söylencedir ve bunların bilimsel hiçbir değeri yoktur; çünkü gerçek değildir. Bu nedenle Mahir Çayan ve arkadaşlarını, söylencelerden çıkararak gerçekçi bir zemine oturtmanın yolu, onların ölmeden önce son sözleri olan savunmalarını okumaktır.
Kitabın dili yalın. Çayan ve arkadaşları duru bir Türkçe kullanmışlar. 68’liler Birliği Vakfı, mahkeme tutanaklarından tıpkıbasım yapmış. Bu nedenle de tutanaklarda yer alan yazım yanlışlarını bile düzeltme yoluna gidilmemiş. Bu nedenle kitapta yer alan yazım yanlışları ve bozuk tümceleri okurların hoş görmesi gerek.
Son zamanlarda PKK dâhil olmak üzere kendini “sol” diye adlandıran birçok grup, Mahir Çayan’ı sahiplenmekte. Onun ağzından çıkmayan sözleri onunmuş gibi göstermekteler. Gerçek bu mu? Bu soruyu yanıtlamak için sözü Mahir Çayan ve arkadaşlarına bırakmalı.
“Türkiye’nin ve halkımızın esenliği için emperyalistlere ve yerli ortaklarına baş kaldırmak her şey bir yana, önce bir namus borcudur... Haysiyetine kendisine saygısını yitirmemiş herkes bugün bu yükün altındadır. (THKP-C Savunma, sf. 18-19)” Buradan da anlaşılacağı üzere Mahirlerin asıl mücadelesi emperyalizmledir. Emperyalist odakların yardımlarıyla ayakta duranların, Soros vakıflarında beslenenlerin Mahirlerle yoldaş olmaları olanaksızdır.
“Türkiye’nin ve halkımızın emperyalist boyunduruktan kurtuluşu, insancıl (hümanist) düşünce ve tavırların içe kapanık, hayalci, pasifist tepkisiyle sağlanamaz. (Savunma, sf. 19)” Sırtını AB’ye ya da ABD’ye dayayarak solculuk yaptığını sananlar; çiçek, böcek, kimlik siyasetini öne çıkaranların Mahirleri öncü kabul etmeleri ne kadar doğru acaba?
“Saldırgan emperyalistlerin gizli servisi (Entelijans Service) ünlü ‘Balkanlaştırma’ ‘böl ve yönet’ taktiğini kullanarak halkı halka kırdırmaya çalışıyordu. Durum bugün de pek farklı değildir. (Savunma, sf. 20)” Günümüzde solculuğu etnik ve mezhep ayrımı olarak algılayan, toplumu bölünebileceği kadar alt kimliklere bölmeyi ilericilik sayanlara yanıtı, Mahirler yıllar öncesinden vermekte. Tabi, anlayana...
“İmparatorluğun içinde bulunduğu kriz ve yürütülen çete faaliyetleri nedeniyle genç subay ve aydınlar arasında milliyetçi akım (anti-emperyalist akım) gelişmiş, İttihat-terakki Cemiyeti doğmuştur. (Savunma, sf. 47) “Milliyetçiliği” faşistlik olarak gören günümüzün şaşkın solcularına Mahirler burada yanıt vermekteler.
Savunmada “Kurtuluş Savaşı’nın anlatıldığı bölüme bakıldığında Atatürk’ten sık sık alıntı yapıldığı görülmekte. Burada Atatürk’ün emperyalizme karşı savaşımı övülmekte ve mandacılar eleştirilmekte. Bu konuda da en büyük kaynak, Atatürk’ün Söylev’i.
Görülüyor ki, tıpkı bugün olduğu gibi, I. Kurtuluş Savaşı sırasında da Milli Kurtuluşçular ile, aynı zamanda Milli Kurtuluşçu olan Marksistler arasında zıtlık yoktur, tam tersine, aynı hedef doğrultusunda bir güç birliği vardır. (Savunma, sf. 62)” Kurtuluş Savaşı’nı karalama yarışına giren sol grupçuklara Mahirlerden az da olsa ders almalarını öneririz. “Milli” sözcüğü yerine, “küreselciliği” yeğleyenlerin emperyalizme nasıl da hizmet ettikleri bilinmekte. Bugünün kimi solcularının en çok gereksinim duyacağı şey, kavramlar konusudur. 1968 devrimcilerinin kullandıkları birçok kavram, günümüzün bazı solcularınca ırkçı olarak görülmekte. Böylece de ulusun yanında değil, emperyalizmin safında konumlanılmaktalar. Küresel güçlerin ürettiği kavramlar, sol grupçuklara yeni bir dil yaratmış durumda. Bu dildeki kavramlar, sol içeriği boşaltmakta.
Nitekim, İspanya, Yunanistan gibi diktatörlüklere ve krallıklara dokunmayan, ses çıkarmayan Amerikan senatosunda, konuşmacılar Türkiye’deki tek partili idareden şikayetçi oluyor. Türkiye’nin çok partili ‘demokratik’ bir idareye kavuşmasını ve hükümetten bunun teminini istiyorlardı. (Savunma, sf. 85)”  Türkiye’nin çok partili yaşama nasıl geçtiğini çok iyi anlatan bir bölüm. Bu geçişin demokrasiye mi, Kemalist Devrimi yıkmaya mı, Türkiye’ye mi; yoksa emperyalizme mi hizmet ettiğine okurlar karar versin. 1946’da sözde demokrasiye geçişi devrim olarak sunan aymazlara ve bilgisizlere söyleyecek söz var mı?
Devamla şunlar söylenmekte savunmada: “1950 iktidar değişikliği, anlatacağımız sosyo-ekonomik temel üzerinde yükselen bir karşı-devrimdir. (Savunma, sf. 91)” Doğru söz, yorum gerektirir mi?
“Öyle ki, Kemalist ileri geleneğe sahip Türk Ordusunun üst kademesi bu oligarşik yönetime (DP iktidarı anlatılmakta- AH) dâhil edilerek (Namık Argüçler. Vs.) uzun süre ülkemizde devrimci-milliyetçilerin büyük çoğunluğunu barındıran Türk Ordusu, oligarşik yönetime bağımlı kılınmıştır. Ancak Türk Ordusu, ne Latin Amerika’daki oligarşilerin temel dayanağı olan merasim ve bale ordusudur, ne Yunan faşist cuntasını ayakta tutan aristokrat kökenli subayların oluşturduğu Yunan ordusudur, ne de İran ve Afganistan’da Şah ve Emir’in insanlık dışı vurucu gücüdür. (Savunma, sf. 105, 106)”
Türk ordusunun geleneğinde emperyalizme karşı, dünyada zaferle sonuçlanmış olan Milli Kurtuluş Savaşı yatmaktadır. Genellikle halk çocuklarından oluşan Türk Subaylarının çoğunluğunun karakterini belirleyen anti-emperyalizm, milliyetçiliktir. (Savunma, sf. 106)
12 Mart faşist darbesinin tutsağı olan THKP-C’lilerin Türk Ordusu değerlendirmesi ne kadar ilginç değil mi? Papaza kızarak oruç bozan kaypakların anlayamayacağı bir değerlendirme bu. Türk Ordusunun tarihsel köklerini doğru algılayan bir anlayış, onun içindeki dinamikleri de doğru değerlendirir. Halkın ordusunu, emperyalizmin bakış açıları ve suçlamalarıyla yargılamaz.
“Türkiye devrimler tarihinde oldukça önemli ve şerefli bir yere sahip olan 27 Mayıs Devrimi, yerli hâkim sınıflara karşı, Ordu ve bürokrasi içindeki aydınların, ilerici, milliyetçi bir harekâtıdır. (Savunma, sf. 106)” Son zamanlarda kimlik siyasetinin bataklığından kurtulamayan kimi solcular ve emperyalizmin dayattığı gerici anlayışları ilericilik sanan sahte aydınlar 27 Mayıs’a darbe diyedursunlar... Mahirler, Türkiye topraklarına ayakları basan devrimciler olarak 1960 Devrimini çoktan devrim tarihinin sayfalarına nakşetmiş durumdalar.
Denilebilecektir ki, Mustafa Kemal sosyalist değildi, siz sosyalistsiniz.
Evet, Mustafa Kemal sosyalist değildi, bizler sosyalistiz. Ve biz sosyalistler şartlar ne olursa olsun, O’nun başlattığı Anadolu ihtilalini (Milli Demokratik Devrimi) sonuna kadar götürmekte kararlıyız.  (Savunma, sf. 141)”
O’nun, o ortamda, anti-emperyalist ve anti-feodal düşünce aksiyon içinde olması bile önemli bir şeydir. Böyle bir ortamda Milli Kurtuluşçu düşünce, aksiyon içinde olmak, çok üstün yeteneklere sahip bir kişiye özgü olabilir. Ayrıca, G. M. Kemal sosyalist olsaydı bile, yine de devrim cephesi için önemli değişiklik olmayacaktı. Çünkü bir kere, Türkiye uluslaşma ve ulus olma aşamasındaydı. Ve bu aşamada bir sosyalist önderin yapacağı, genel hatlarıyla G. M. Kemal’in yaptıklarından farklı olmayacaktı. (Savunma, sf. 143)”
O, dünyada ilk defa zaferle sonuçlanmış bir halk savaşının büyük bir lideri olarak, mazlum ulusların emperyalistleri alt edebileceğini ilk defa gösteren bir ihtilalci olarak, yalnız Türkiyeli devrimcilerin değil, bütün dünya devrimcilerinin takdir ve şükranla anacakları bir kişidir. (Savunma, sf. 143”)
“... 20. Yüzyılın ikinci yarısında birçok ülke M. Kemal’in açtığı yoldan yürüyerek sosyalizme varmış pek çok devrimciye tanık olmuştur. (Savunma, sf. 144)” 
“Kısacası, kim emperyalizme karşı, halkının kurtuluşun için bütün varlığını ortaya koyarak savaşıyorsa ihtilalci de devrimci de, ilericide odur. (Savunma, sf. 152)”  
“... Biz, Kemalizm’in bir burjuva ideolojisi olduğunu iddia eden görüşe karşıyız. Çünkü kapitalizmin emperyalizm döneminde yani 20.yüzyılda, burjuvazi artık ilerici devrimci, demokrat ve milliyetçi niteliklerini kaybetmiştir. Onun ideolojisi artık milliyetçilik değil, kozmopolitizm’dir. Vatan, millet bayrağını o, geminin bordasından aşağıya atmıştır. Bugün bu bayrağı burjuvazinin solundaki güçler yükseltmektedirler. (Savunma, sf. 155)”   
“Kemalizm soldur, Milli Kurtuluşçuluktur, emperyalizme karşı bir zümrenin isyan bayrağıdır. (Savunma, sf. 156)”
Yukarıda “Savunma”dan Atatürk’le ilgili birçok alıntı yaptık. Bu satırlar, Atatürk düşmanlığını solculuk sanan aymazlara, emperyalizmin hizmetkârlarına ithaf olunur. Okusunlar, belki anlarlar da devrimciliğin emperyalizme karşı savaşmak demek olduğunu anlarlar.
Vatansever olduğumuz için sosyalistiz. Sosyalist olduğumuz için vatanseveriz. (Savunma, sf. 161)” Vatanseverliğin ve sosyalistliğin bu kadar güzel tanımı başka yerlerde yapılmış mıdır acaba?
“Milli Demokratik Devrim, emperyalist dönemde, yarı sömürge ülkelerin tam bağımsızlaşma, uluslaşma ve demokratlaşma devrimidir. (Savunma, sf. 164) Mahir Çayan ve arkadaşları, önlerine devrim hedefi olarak Milli Devrim’i, bunun sonucu olarak da uluslaşmayı koymakta. Ulusu etnik kökenlere göre bölerek Mahirlerin izinden gitmek, onların kalıtına sahip çıkmak olanaklı mıdır? Uluslaşmayı, ırkçılık olarak gören/gösteren ve böylece de emperyalizmin “böl-yönet” anlayışına hizmet edenler, sosyalist olabilirler mi?
“Milli Demokratik Devlet, emperyalizme ülkeyi peşkeş çeken bir avuç hainin dışında, bütün ulusun devletidir. (Savunma, sf. 165)” Bu tümceden hareketle devlete karşı olmayı solculuk sanan anarşizm batağındaki grupçukların Mahir çayan’ı zerre kadar anladıkları söylenebilir mi?
Vatan için mücadele etmiş herkese sonsuz saygı ve sevgimiz vardır. Biz de vatan için I. Milli Kurtuluş Savaşımızda mücadele edenlerin izindeyiz. (Savunma, sf. 184)”
“Kim bu vatan için, önemli ya da önemsiz bir eylemde bulunmuşsa, amacı ne olursa olsun, yaptığı işe göre ona sempati besleriz. Ve daima bu böyle olacaktır. (Savunma, sf. 185)
Yukarıda yer verdiğimiz her iki alıntı günümüz solcuları için derslerle dolu. Hem vatana hizmetin ne biçimde olacağını anlamada hem de toplumun geniş kesimleriyle birleşmenin nasıl olacağını öğrenmede kılavuz niteliğindedir bu bölümler. Vatansızlığı, solculuk sananların Mahirlerle aynı yolda yürüyemeyeceğini anlamak hiç de zor değil.
İçinde bulunduğumuz dönemin en belirgin stratejik özelliklerinden başlıcası; Ortadoğu’nun, Milli Kurtuluş savaşlarının (halk savaşlarının) mihrakı haline gelmekte oluşudur. ABD emperyalizmi Çin-Hindi kolundan ümidi kesmiştir. Uzak Doğu’daki süregelen gelişmelerin önümüzdeki dönemde yeni ileri aşamalara geçmesi sürpriz olmayacaktır. Kapitalist-Emperyalist Amerika’nın Asya’dan kovulması artık uzak bir zaman meselesi değildir. Hindistan’ın, Pakistan’ın emperyalist etkiden tamamen arınmaları da böyle...
Dünyanın fırtınalı kırlık bölgeleri olan Asya, Afrika, Latin Amerika’nın odağı yavaş yavaş Ortadoğu’ya kaymaktadır. Ortadoğu’nun jeo-politik bakımdan önemli halkası ise, Türkiye’dir. (Savunma, sf. 16)” Burada anlatılanlar, günümüz koşullarında çok önem kazanmaktadır. Çünkü kırk dört yıl önce Mahir ve arkadaşları bugünü görmüşlerdir. Devrimci, ileriyi gören kişidir. Atatürk’ün dediği gibi “Önemli olan ufku değil, ufkun arkasını görmektir.” özdeyişi gereğince gelecekle ilgili gerçekçi öngörülerde bulunmak devrimcinin özelliğidir.
Günümüz devrimcileri, dünyadaki siyasal gelişmelerin geldiği noktayı saptarken “Asya Çağını geldiğini” belirlemekteler. Bu saptamaya göre ittifaklar oluşturulmakta, saflaşmalar olmaktadır. Mahirler, yıllar önce güneşin Asya’dan doğmakta olduğunu görüyorlar. Antiemperyalist savaşımın Asya merkezli yükseleceğini muştulamaktalar bizlere.
Ortadoğu’ya ABD emperyalizmin odaklanacağı açıkça belirtilmekte Savunma’da. Bölge’nin “önemli halkasının Türkiye” olduğu saptanmakta. Savunma’daki bu saptamalar, günümüzün yıllar öncesinden çekilmiş bir fotoğrafı gibi.
“THKP-C Savunma” Türkiye’nin yakın tarihiyle ilgili önemli bir başvuru kitabı. Devrimler, karşı-devrimler savaşımını öğrenmek isteyenlerin ilgi duyacağı bir kitap. Bu nedenle genç kuşakların okuması gerekir. Araştırmacılar için de bir başvuru kaynağı.
“THKP-C Savunma” bir yazının boyutları içinde anlatılacak gibi değil. Bu konuda sistemli ve kapsamlı bir tartışmanın olması gerek. Bu tartışma ne yazık ki çok geç kalmıştır. Ama yine de “Savunma” geç de olsa tartışılmalı. Mahir Çayan ve arkadaşlarının görüşleri, devrimcilikleri doğru biçimde kavranmalı. Söylenceler, yerini gerçeklere bırakmalı. Emperyalist merkezlerde üretilen ve “özgürlük, barış, demokrasi...” gibi kulağa hoş gelen sözlerle topluma yutturulmaya çalışan sahte sol düşüncenin mahkûm edilmesi gerekir. Bu da Mahirlerin izinden gittiğini söyleyen devrimcilerin işidir.
Mahir Çayan ve arkadaşlarının birtakım eylemleri yanlıştır, maceracıdır. Maceracılık, kitlelerden kopuş demektir. Maceracılıkla devrimin olamayacağı bir gerçektir. Onların maceracı bir anlayışla yanlışlar yapmaları, genel düşüncelerinin yanlışlığını göstermez. Antiemperyalist, anti feodal, milli duruşları devrimcilere örnek olmalı. Atatürk’e, Kurtuluş Savaşı’na, Türk Devrimi’ne, bölgesel ve uluslararası ilişkilere yönelik saptamaları doğrudur. Milli Demokratik Devrim (MDD) çizgisinde Türk Devrimi’ni sürdürme kararlılıkları övgüye değerdir.  Günümüz devrimci hareketi, 68’in devrimci kalıtını sahiplenmeli. Yanlışlardan ders çıkarmalı, hatalar eleştirilmeli. Ancak bu eleştiriler, 68’i toptan reddetmeye gitmemeli.
68 Hareketinin en belirgin özelliği, emperyalizme karşı olmasıdır. ABD emperyalizmine karşı sağlam, kararlı bir duruşun adıdır 68. 1968 Gençlik Hareketi’ne damgasını vuran da Milli Demokratik Devrim (MDD) düşüncesidir. MDD’cilerin antiemperyalist, antifeodal düşünsel temeli; Cumhuriyet Devrimi’nin sürdürülmesini öngörmekte. MDD çizgisindeki devrimcilerin ayrışmasıyla birden çok farklı çizgi ortaya çıktı. THKP-C de MDD çizgisinde ortaya çıkan bir örgüt. Mahirler, 68 Hareketi’nin bir parçası.
Uğur Mumcu: “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmamalı.” demiş. Ne güzel bir söz... Gerek THKP-C gerekse THKO savunmalarını okumadan düşünce üretmek, aydın olana yakışmaz. Sağcısıyla solcusuyla 68 hakkında söz söyleyen kim varsa Savunmaları okumalı. Okuyup önce bilgi sahibi olmalı, sonra da konuyla ilgili düşüncelerini oluşturmalı.
Mahir Çayan ve arkadaşlarının izinden gitmek için öncelikle onların düşüncelerini bilmek gerekir. Bu nedenle “THKP-C Savunma”sı kendisine “Solcuyum!” diyen herkesin okuması gereken bir kitap. Mahirleri, gerçek yönleriyle tanımak isteyenler “Savunma”yı okumalılar. Okumalılar ki söylencelerin yerini, gerçekler alsın.
Soğuk Savaş döneminde ABD merkezli propagandaların etkisiyle sola, 68’lilere düşmanlık yapan sağ kesimde yer alan kişilerin de “THKP-C Savunma”yı okumalarında yarar var. Çünkü Türkiye için gerçekten kimlerin çalıştığını, kimlerinse Atlantik etkisiyle vatana zarar verdiklerini geç de olsa anlamaları için...
Not: THKP-C ve THKO Savunmaları merak edip okumak isteyenler, bu kitapları Teori Dergisinden edinebilirler.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           11 Temmuz 2016

TÜRK-RUS BARIŞINA BOMBA


28 Haziran 2016 Salı gecesi, saatler 22.00’ye yaklaşırken İstanbul’da, Atatürk Havaalanı kana bulandı. Şu ana kadar alınan bilgilere göre saldırıda otuz altı kişi yaşamını yitirdi. Türk Ulusuna başsağlığı dilerim. Yüz elliye yakın yaralı var. Yaralılara, acil şifalar...
Türkiye, Atlantik sisteminden hızla uzaklaşarak Avrasya’ya yaklaşmakta. Bu durum BOP’a karşı çıkıştır. BOP’çuların bu duruma bir yanıtı olacaktır. O da saldırıdır, terördür.
Türkiye’nin komşularıyla bozulan ilişkilerini düzeltme çabaları son aylarda açık ya da gizli olarak sürdü. 27 Haziran 2016 günü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın düşürülen Rus uçağı için Putin’den özür dilemesi, Türkiye’yi rahatlatırken başta ABD ve İsrail olmak üzere BOP’çuları rahatsız etti. Bu nedenle Türk-Rus ilişkilerinin düzelmekte olduğunu gören ABD-İsrail, ilk uyarı atışını Antalya’da yaptı. Büyük bir orman yangınıyla Türkiye’nin hem tarihsel hem de doğal değerlerini hedef aldı. Rusya ile bozulan ilişkilerin en çok zarar verdiği kentimiz, Antalya. Antalya’nın hem turizmi hem de tarımı Rus uçağının düşmesiyle mahvoldu. Kısacası, Rus uçağı, Antalya’nın başına düştü. Bu nedenledir ki BOP’çular Antalya’yı hedefe oturttu öncelikle.
Düşmanın ülkemizin tarihsel ve doğal birikimini yok etmek isteyişindeki amaç, Türkiye’yi ekonomik olarak felç ederek teslim almaktır.
Rusya ile iyiye gitmekte olan ilişkilerin çok yakın zamanda diğer komşularımızla ilişkilerimize de yansıyacağı çok açıktır. Türkiye, önümüzdeki günlerde Mısır ve Suriye ile kesilen ilişkilerini hızla onaracak İran’la soğuyan dostluk, yeniden canlanacak.  Peki, bu gelişmeler kimi rahatsız etmekte? Tabi ki Ortadoğu’yu paramparça etmek isteyen BOP savunucu ABD ve İsrail’i. Bundan da anlaşılıyor ki, komşularla barışmakta olan Türkiye’nin yolunu yangınlarla, bombalarla kesmeye çalışan ABD-İsrail’dir.
Atatürk Havaalanı’nın, özellikle de dış hatların hedef seçilmesi Türk turizmine darbedir. Türkiye’nin ekonomik kalbine öldürücü vuruştur. Türkiye’ye gelmek isteyen yabancıları korkutup yıldırmak amacı gütmekte bu saldırı.
ABD-İsrail, Türkiye’ye saldırılarını türlü terör örgütleriyle sürdürmekte. Bir bakıyorsunuz IŞİD, bir bakıyorsunuz PKK’yı cepheye sürmekteler. Bu iki örgüt, siyasal açıdan farklı görünseler de hizmet ettikleri güç, eylem buyruğu aldıkları merkez, onları kullanan akıl aynıdır. Bu nedenle amaçlarına bakıldığında düşman değil, dosttur IŞİD ve PKK. Biri orman yangını çıkartır, diğeri Atatürk havaalanını kana bular efendilerinin buyruğuyla.
Yüz kez söyledik, bir kez daha yineliyoruz sözümüzü. Bu savaş, terör örgütleriyle değil, ABD ile. Yani emperyalizmle... Piyonlara değil, piyonları kullanan ele bakmalı. Türkiye, emperyalizmle yapmakta olduğu savaşı kazanacak. ABD-İsrail’in saldırısını püskürtecek. Böylece yalnızca Türkiye değil, tüm Ortadoğu kazanacak.
Tarih; 1919’da Tük Ulusuna bir fırsat tanıdı, İngiliz sömürgeciliğini yendi ve Güneş Batmayan İmparatorluk tarihin çöp sepetine atıldı. Şimdi tarih yeni bir fırsat sunmakta ulusumuza. ABD emperyalizmini yıkma fırsatı... Ortadoğu’yu, enerji kaynaklarını yitiren ABD, çöküşe gider ve dünya da büyük bir beladan kurtulur. Haydi Türkiye! Tarihin sana sunduğu altın fırsatı değerlendir, ABD emperyalizmini tarihin çöplüğüne atıver.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       29 Haziran 2016




ALMANYA ARACILIĞIYLA ABD SALDIRISI


2 Haziran 2016 günü Almanya Meclisi, 1915 olaylarının soykırım olduğunu kabul etti. Hem de neredeyse oybirliğiyle bu kararı verdi Federal Meclis. Bir ret, bir çekimser oy var. Alman başbakanı ve dışişleri bakanı yok oylamada. Bu durum, hükümetin de yasa tasarısını desteklediğini göstermekte. Zaten iktidarın büyük ortağı ve Merkel’in Hıristiyan Demokrat Partisi de yasaya olumlu oy verdi. Yani iktidarıyla ve muhalefetiyle Alman Meclisi, sözde Ermeni soykırımını tanımış oldu. Bu da sözde Ermeni soykırımını kabul etmenin bir devlet operasyonu olduğunu göstermekte.
Peki, Alman Meclisi neden bunca yıl bekledikten sonra Ortadoğu’da ABD emperyalizminin geri çekilmek zorunda kaldığı bir dönemi seçti? Bu durum, bir rastlantı mı? Bizce rastlantı değil... PKK’nın hendeklere gömüldüğü, Türkiye’nin Rusya ve Suriye ile yakınlaşmakta olduğu içinde bulunduğumuz koşullarda Atlantik ittifakının Ortadoğu’da gerilemekte olduğu herkesçe kabul edilmekte. Atlantik’in en büyük projesi, Akdeniz’e Kürt koridoru açmaktı. Rusya’nın doğru zamanda müdahaleleri, Esat yönetiminin güçlenmesi, Türkiye’nin PKK’nın belini kırmasıyla Kürt koridorunun açılamayacağı anlaşıldı. Ancak bu konuda, kilit ülke Türkiye’dir. Türkiye’nin bölge ülkeleriyle dayanışma içine girmesi, Avrasya’ya yaklaşması Atlantik’in hesaplarını bozar. Bu nedenle de Atlantik ittifakı, Türkiye’yi farklı cephelerden sıkıştırmayı denemekte.
ABD, son bir yıldır ve özellikle de 24 Temmuz 2015’ten sonra Türkiye’ye türlü terör örgütleriyle savaş açtı. Türkiye’nin PKK’ya saldırarak terör örgütünü hendeklere gömmesi demek, ABD ile savaşması demektir. ABD’nin Ortadoğu’daki kara gücünün yok edilmesi, Atlantik’in bölgedeki egemenliğini sona erdirmek anlamındadır.
Cephede savaşı yitiren ABD, Türkiye’ye saldırısını diplomatik alanda sürdürmekte. Diplomatik ataklarla Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışmakta. Bu işte de Türkiye’nin en büyük ticari ortağı Almanya’yı kullanmakta Amerika. Önümüzdeki, günlerde bu kervana ABD eseri olan Atlantik’in oyuncağı birkaç uydu devlet de katılabilir. Amaç, Avrupa’nın Türkiye’ye karşı olduğu algısını yaratmak.
Alman Meclisi’nin aldığı soykırım kararı, Avrupa hukukunu hiçe saymakta. İsviçre-Perinçek davasıyla ilgili AİHM kararı görmezden gelinmekte. “Hukuk” ve “demokrasi” sözcüklerini dilinden düşürmeyen Alman siyasetçiler, efendileri ABD’den buyruk aldıklarında bu sözcükleri unutuyorlar. Ayrıca Avrupa’nın devrimci geçmişini bir kalemde silip atmaktalar.
Alman Meclisinin hukuk kurallarını hiçe sayarak Türkiye aleyhine aldığı soykırım kararından önce Türk siyasetçilerinin aymazlığı anlaşılır gibi değil. Vatan Partisi, haftalar öncesinden eyleme geçti. Tüm parti ve derneklere çağrı yaparak eylem birliği içinde davranılması gerektiğini söyledi. Türkiye’de Alman temsilcilikleri önünde gösteriler yapıldı. Berlin’e gidildi, Alman Meclisi önünde yurttaşlarımızla bir araya gelinerek bu hukuksuzluk dile getirildi. Alman milletvekilleri, alacakları kararın yanlışlığı konusunda uyarıldı.
Almanya’nın hukuksuz bir biçimde aldığı soykırım kararı, Almanya’yı mağdur edecektir. Bu kararı bayram sevinciyle karşılayan Ermenistan da mağdurdur. 1915’te emperyalizmin oyununa gelerek maceraya atılan bazı Ermeni gruplar, tarihten ders almamışa benziyor.
AKP hükümeti, ne yazık ki baştan beri dış sorunları zamanında algılayıp çözümleme konusunda yetersiz ve yeteneksiz. AİHM kararı, önemli bir hukuksal kazanımken bunu yeterince kullanamaması anlaşılır gibi değil.
AİHM’in Perinçek kararı, yalnızca AKP yöneticilerinde değil; CHP ve MHP yöneticilerinde de bir eziklik, kıskançlık yaratmakta. Bu nedenle de siyasal çıkarlarını, ulusal çıkarların üstünde tutarak Türkiye’nin haklarını savunmada aymazlık içindeler. Doğu Perinçek’in Avrupa’daki hukuk zaferini görmezden gelerek akıllarınca Vatan Partisi’nin önünü kesmeye çalışmakta bu üç parti. Siyasal ufuksuzlukları nedeniyle Türk Milleti’ne zarar vermekteler.
ABD’nin Almanya üzerinden Türkiye’ye diplomatik saldırısı ülkemize güç kazandıracaktır. Neden mi? Türkiye, kendi gerçeklerini anlayacak bu kararla. AB’nin Türkiye için bir hayal ve Atlantik’in avuntusu olduğu açıkça anlaşıldı. Ulusalcıların yıllardır anlatmaya çalıştığı bu gerçek, iktidarıyla muhalefetiyle geç de olsa kavranacak. Türkiye’nin yerinin AB değil de Avrasya olduğu apaçık ortada. Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerinin düzelmesi hızlanacak. Rusya ile aradaki buzlar eriyecek ve ülkemiz olması gereken yerde konumlanacak.
Atalarımız: “Her şerde, bir hayır vardır.” diye boşuna dememiş.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           7 Haziran 2016


AMERİKA’NIN SAVAŞI


PKK/PYD’nin Suriye’nin Rakka kentine düzenledikleri harekâtta ABD askerlerinin kollarındaki YPG ve YPJ armaları gözlerden kaçmadı. Öteden beri PKK saflarında ABD askerlerinin savaştıklarını söyleyenler, böylece haklı çıktı yine.
Peki, YPG ve YPJ nedir? YPG, PKK/PYD’nin askeri kanadıdır. Açılımı da “Halk Koruma Birlikleri”dir. YPJ ise “Kadın Koruma Birlikleri”... Güneydoğu’daki “Hendek Savaşı’”da Türk güvenlik güçleri karşısında yenilen PKK militanları etek giyerek kaçarken onların ağabeyleri durumundaki ABD askerlerinin de etek altına saklanarak YPJ arması taşımaları normaldir.
ABD, Irak ve Suriye’deki çatışmalarda açıkça tarafını belli etmekte. Ortadoğu halklarının karşısında olduğunu hem sözlü hem de eylemli olarak ortaya koymakta. PKK/PYD’nin kendilerinin kara gücü olduğunu defalarca söyledi Amerika sözcüleri. Ortadoğu halklarının karşısında olan ABD’nin Türkiye’ye dost olması beklenebilir mi? Ama ne yazık ki Türkiye’yi yönetenler, bu durumu nedense anlamak istemediler bir türlü. Bu anlamamazlık, Türkiye’nin iç ve dış güvenliğini tehdit etmekte.
Türkiye’nin Güneydoğu kentlerinde PKK’ya karşı başlattıkları vatan savaşının aslında ABD-İsrail’e karşı yapıldığını defalarca söyledik. Ülkemiz, ABD emperyalizmine karşı bir savunma savaşı yapmakta. Savunduğu şey de vatanı... Bu durumu anlamayan iktidar ve muhalefet partileri havanda su dövmekteler. Bununla da kalmayıp ABD’den iktidar icazeti almak için kendi aralarında yarışmaktalar. ABD’nin barış ve demokrasi söylevlerine inanan aymazlar, Türkiye’yi uçuruma sürüklemek istemekteler. Türkiye, emperyalizme karşı verilen bir bağımsızlık savaşıyla kurtuldu ve kuruldu. Bağımsızlık olmadan ne Cumhuriyet ne de demokrasi olur. Yaşam da olmaz bağımsızlık olmadan...
ABD askerleri, PKK/PYD arması taşıyarak Türkiye’ye açıkça şunu söylemekte: “Ben, bu savaşta PKK’nın yanında, senin karşındayım.” Burada verilen ileti çok açıktır. Tabi anlayana... Bu durum, açıkça hem de dünya kamuoyunun gözleri önünde savaş ilanıdır Türkiye’ye.
PKK’yı solcu ve halk dostu sanarak ona destek veren sol gruplara da bir sözümüz var burada. PKK’nın kuyruğuna takılıp terör örgütüne destek vererek ABD’ye hizmet ettiğinizin farkında mısınız? Ne zamandan beri solcular emperyalizmin maşası oldular? Emperyalizmin maşası olunca solcu ve ilerici olunmaz. En büyük gericilik, emperyalizme hizmettir.
PKK’lılar dün “Biji Serok Obama!” sloganları atmışlardı. Bugünse ABD askerleriyle omuz omuzalar. Her dönemde emperyalizmin piyonu oldular. Kime karşı? Türklere, Kürtlere, Araplara, Farslara ... karşı.
Şimdi sorumuz şu: Güneydoğu’da hendeklere gömülen PKK saflarında ölü ele geçirilen kaç tane yabancı uyruklu terörist var? Bu yabancılar, hangi ülkenin yurttaşı? Ayrıca terör örgütünün kullandığı silahların menşei ne? Hangi dost(?) ülkelerin silahları Türkiye’ye karşı kullanılmakta? Geçen günlerde düşürülen Türk helikopteri kimin silahıyla vuruldu? Bu soruların yanıtları kamuoyuna verilmelidir. Verilmelidir ki dostu, düşmanı tanıyalım.
Tüm olanlardan sonra İncirlik üssü halâ açık mı kalacak? Düşmanı kendi topraklarımızda mı besleyip konuklayacağız? Vatan savaşında gaflete yer yok! Bu savaş, ABD’nin savaşı... PKK ve IŞİD piyon... Türkiye, ABD ile savaşını kazanmak zorunda. Çünkü var olmak için buna mecburuz.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           28 Mayıs 2016




İSABEY’DE LİDYALILAR ÖNCESİ BİR YAŞAM


Denizli’nin Çal İlçesine bağlı İsabey Kasabası eski bir yerleşim yeri. Anadolu’nun Türkleşmesi sırasında uçbeylerinin yerleşim alanı olmuş. Eski, devingen bir uygarlık capcanlı yaşamakta orada.
Sırtını Çökelez Dağı’na vermiş kasaba, Baklan Ovası’na bir atmaca gibi atlayacak gibi durur. Ovadaki tarım alanlarının çoğu İsabeyli çiftçilerindir. Arı gibi çalışkanlıkları örnek olur herkese. Ovada eski çağlardan kalma Höyük vardır. Höyük, zamanı durdurur, bir anda insanı çağlar öncesine götürür.
İsabey, benim ana memleketimdir. Okullar yarıyıl ya da yaz dinlencesine girdiğinde İsabey’e gitmenin heyecanını yaşardık ailece. Orta üçüncü sınıfı orada okuduğumdan kendimi şanslı sayarım. Çünkü farklı bir kültürü öğrenmenin fırsatını yakaladım bu sayede.
İsabey’e 29 Ekim 1972’de gittim. Okula kayıt oldum. Okula, kasabaya erken ısındım. Dedem, beni yanına alıp Demirler Mahallesi’ndeki Berber Necdet Trampacı'ya götürdü. Bana: “Saçın uzadığında buraya gel, Necdet Ağabey’in seni tıraş eder.” dedi. Ben de “Tamam...” dedim. 
Dedem, dükkândan çıkana kadar Berber Necdet yerine oturmadı. Saygı ve hayranlık dolu bakışlarla dedemin gözlerinden ayırmadı kendini. Ellerini önünde kavuşturmuş öylece dinliyordu. Ne de olsa karşısında bilgeliği herkesçe kabul görmüş, Fahrettin Altay’ın İzmir’e giren süvarilerinden bir asker, kurtuluşun tarihini yazmaya küçük de olsa katkısı olan bir kişi vardı. Fırsat buldukça da bana yakınlık göstermeyi de ihmal etmemekteydi. Güleryüzlü bu adamı sevmiştim. Sıcak bakışlı, saygılıydı.
Dedem, Necdet’e : “Akşam eve dönerken buğdayını al.” dedi. Ben, merak içindeyim. Dükkândan çıktık. Ben, sormadan dedem anlattı. Bir yıllık tıraşıma karşılık, bir ölçek buğday vereceğini söyledi. Bu nedenle istediğim zaman tıraşa gidebileceğimi belirtti. Ben de bir yıl boyunca yani ortaokulu bitirip yaz dinlencesini geçirinceye dek berber Necdet’e tıraş oldum. 
Havalar ısındı, yaz yüzünü gösterdi. Kasabaya dondurmacı gelmeye başladı. Çocuklar, sevinç çığlıklarıyla koşarak dondurmacıya koşarlardı. Dondurmacı, mahalleye girdiğinde bağırarak geldiğini haber verirdi. “Dondurmam gaymak!” sözü, en çok da çocukların işitebileceği tondaydı sanki. 
Ben de dondurma yiyeceğim, ama param yok! Ne yapmalıyım? Dedeme gitmeliyim, tabi ki... Dibekbaş’ındaki kahveye gittim. Utangaç bir bakışla dibeğin kıyısına oturdum. Dedemle göz gözeyim. Arada bakışlarımı kaçırmaktayım utangaçça. Güya ovayı seyre dalmışım gibi bakışlarımı uzaklara kilitlemiş öylece duruyorum. Tarih öncesinde kalma bir yontuyu andırıyorum karşıdan bakınca. 
Dibekbaşı’ndan sıcak havalarda ovaya baktığınızda sanki bir kaynar kazandır Baklan Ovası. Buharlaşır, duman tüter üstünde. Kupkuru topraktan bu kadar çok buharın nasıl çıktığına şaşırırsınız. Üzüm bağları altınızda bir yeşil deniz gibi uzanır. Yeşil, can getirir ovaya. Bağların arasından uzun boylu ağaçlar endam eder. Sanki bağ kütüklerini kucaklar gibidirler. Asmalar, meyve ağaçlarının alçaktaki dallarına ellerini uzatırlar.  “Beni al, yükseklere çıkar.” der gibidirler. 
Bağlar bittikten sonra ekin tarlaları başlar. Yeşil cennet, sarıya döner. Uçsuz bacaksız bir sarıdır bu. Sarının içine girdiğinizde güneş sizi kavurur. Gölgelenecek bir yer bulmak bile oldukça güçtür. Yakınlarda bulacağınız bir ahlat ağacı, imdadınıza yetişir. O küçük gölgeyi çoğu zaman düven çeken atlar ya da öküzler, inekler, yaz için ovaya getirilmiş tavuklarla paylaşmak zorundasınız. Eğer harman vaktiyse derme çatma çadırlar kurulur sıcaktan korunmak için. 
Tam karşıdaki Baklan Kasabası’na doğru baktığınızda sarı, yerini buharlaşmış bir yeşile bırakır. Buhar, kasabanın önünü tül gibi örter. Öyle bir tül ki rüzgârın esmesi bile onu yerinden kıpırdatmaz. Baklan’ın arkasında yükselen Beşparmak Dağı, kasabayı kucaklayan şefkatli bir nine gibidir. Çökelez’in karşısında diz çöken şefkatli bir nine... Oturduğu yerde kıpırdamadan durur öylece. Baklan Kasabası’nı saran tülün üstünden başını uzatır belli belirsiz. Ovaya adını veren de bu kasabadır. 
Baklan, Türklerin Anadolu’ya gelişlerinde Denizli yöresinde ilk yerleştikleri yerlerden... Baklan’ın kurucusu Abdi Bey, kökleri Horasan’a dayanmakta. Kayı boyundan bir uçbeyi. Baklan, Anadolu’nun Türkleşmesinde önemli bir yer. Bu nedenle tarihsel bir önemi var.
Ova, dağların arasında büyükçe bir futbol alanı gibidir. Ova’yı saran dağların etekleri ise seyircilerin oturdukları tribünleri andırır. Dibekbaşı, Baklan Ovası’na kuş bakışı bakar neredeyse. Burada oturup Ova’nın seyrine dalmak doyulmaz bir zevk. Ben de ergenliğe yeni adım atan biri olarak türlü hayaller içinde Ova’nın içindeyim. Bağ, tarla, kasaba ve köylerde neler olduğunu düşünmekteyim. Türlü insan ve canlı görüntülerini zihnimde canlandırmaktayım. Bu düşünceler içindeyken telaşım da yok değil. 
Dedemden para istemeyi gururuma yediremiyorum. Dedem, anlasın istiyorum derdimi. Her dakika, bir gün gibi gelmekte. Ya dondurmacıyı kaçırırsam!.. Bu dondurmayı yemeliyim... 
Dedem, bir derdimin olduğunu anladı.  Yerinden yavaşça kalktı, bastonu aldı, kararlı adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Dedemin geldiğini görünce ayağa kalktım birkaç adım attım ona doğru. Burun buruna geldik. O, uzun boyu, heybetli duruşuyla Çökelez Dağı gibi durmakta karşımda. Bense sıska, kısacık boyumla gölgesindeyim. 
9 Eylül 1922’de İzmir’e giren süvari alayının yorulmaz neferi, karşımda bastonuna dayanarak durmakta. Yine de dik durmaya çalışmakta. Sol elinin başparmağı, köstekli saatinin bulunduğu yeleğinin cebinde. Titrek sesiyle “Bir şey mi söyleyeceksin?” diye sordu. Önce duraksadım. Sonra mırıltıyla karışık bir ses tonuyla “Evet!” dedim. “Dondurmacı geldi de...” diye sürdürmeye çalıştım sözümü. Hemen yanıtladı beni: “Ambardan bir tabak buğday al, dondurmacıya ver, dondurmanı al!” dedi. Eve koşarak gittim. Kenarları tırıtıklı bakır sahanı aldım. İçine buğdayı doldurdum. Koşar adım dondurmacının yanına vardım. Buğdayı verdim, dondurmayı aldım. Yalamaya başladım hızla erimekte olan dondurmamı. 
Dondurmanın tadı biraz farklı geldi bana önceden birkaç kez yediğim dondurmayla. Sordum. Dondurmacı bir öğretmen gibi sabırla anlattı bana. Buzdolabı olmadığından karla yapılıyor bu dondurma. Kışın Çökelez’in kuzey yamaçlarındaki mağaralara doldurulan karlar, yaz geldiğinde dondurmanın hammaddesini oluşturmakta. Kardan yapılan dondurma çocukların damak tadı, serinleticisi olmakta yaz sıcağında. 
Haftada bir gün gelirdi dondurmacı. Birkaç kez buğday karşılığında dondurmamı aldım. İşin tadına erişince dondurma yeme hevesim geçti. Bunun yerini meyveler aldı.
Hem berberde hem de dondurmacıda para çok az geçerdi. Kasabaya arada sırada uğrayan çerçilerin de para yerine değiş tokuşla alışveriş yaptıkları olurdu. Zaman zaman mahalle bakkallarının değiş tokuşa başvurdukları da olurdu.  Buğday (Diğer tahılların ve kuru üzümün de bu değişimde kullanıldığına tanıklık ettim.) karşılığında bu gereksinimleri karşılamak,  eski çağların bir alışkanlığı. Lidyalılar, parayı bulmadan önce alışveriş, değiş tokuş yoluyla yapılırdı. Yüzyıllar öncesinden kalan bu alışveriş sisteminin eski Lidya topraklarında var olması ne kadar ilginç. Değiş tokuşun paranın icat edildiği topraklarda paraya, zamana, kapitalizme meydan okuması dikkate değer bir durum. Kökleri tarihin derinliklerinde olan bir toplumsal alışkanlığın varlığı, paranın egemenliğine bir karşı duruş değil midir? Daha hakça bir ticaretin toplumda varlığını sürdürmesi, kapitalizmin tüm kirli ilişkilerine karşın yaşaması halkın eşitlikçi anlayışının bir yansıması değil mi? 
Keşke buğday karşılığında tıraş yapan Berber Necdetler, çocuklara kardan yaptığı dondurmaları özenle veren dondurmacılar var olsa bugünde... Var olsa da paranın kirliliğinden arınsa toplum...
Adil Hacıömeroğlu
22 Mayıs 2016

FORETİKA

Doğu Karadeniz’e özgü olan foretikaya, Of ya da Rize bezi de denir. Farklı ilçelerde değişik adlarla anılır. Foretika, Of yöresindeki adıdır yöreye özgü bezin. Foretikadan genellikle iç çamaşırı yapılır. Türkiye’nin kapitalizmin hışmına uğramadığı dönemlerde köylerde yaşayan halk, neredeyse tüm yiyecek ve giyeceğini kendisi üretmeye çalışırdı. Çok temel ve yaşamsal maddelerin dışında çarşıda, pazarda alışveriş yapılmazdı, para harcanmazdı.

Yetiştirilen ürünlerin, kişilerin günlük gereksinmelerini karşılayacak nitelikte olmasına özen gösterilirdi. Yetiştirilen ürünlerin fazlası satılırdı. Komşular arasında daha çok ürün değiş tokuşu yapılmaktaydı. Çoğu zaman cepte para olmadığından komşunun ürettiği bir malı almak için, o malın karşılığında birkaç gün çalışmak zorunda kalınırdı. Fazla mal üreten kişi de komşusunun derdini anlar; onu kazıklama yerine, onun gereksinimini karşılama yolunu seçerdi. Bu nedenle komşuya kolaylık göstermek önemliydi.

Foretika, kendir liflerinin ip durumuna getirilmesiyle yapılırdı. Kendir, tarlaların daha çok sulanabilir bölümlerinde gereksinimi karşılayacak miktarda ekilirdi. Kendirler boy atıp olgunlaştıktan sonra dipten kesilirdi. Kendir lifleri, bitkiyi ince bir kabuk gibi sarar. Lifler, özenle bitkinin sert ve içi delik bölümünden soyulur. Bu lifler yumuşacıktır. Bu lifler, su dolu bir kaba batırılarak daha da yumuşatılır. Daha sonra elde eğrilerek iplik durumuna getirilir. Kendir iplikleri, başta foretika ve sicim olmak üzere birçok alanda kullanılırdı. Foretikaları, daha iyi ağarsın diye taşların üzerinde güneşte kurutulurlardı. Deniz kıyısında oturanlar bu işi, çakıl taşlarının üzerinde yaparlardı. Ara sıra bezleri deniz suyuyla yıkarlardı. Tuzlu su, foratikaları apak yapardı. Böylece de bezler daha parlak ve güzel görünürlerdi. Bu da foretikaların pazarlanmasını kolaylaştırırdı.

Kendir gövdesinin içi boydan boya delik olan kısmına ise kunci adı verilirdi. Kunciler çok enerji veren bir yakıt değildi. Dumanı bol, ısısı azdı. Ancak kurumuş kunciler ateşi tutuşturmak için kullanılırdı. Ayrıca kunci ile yoğurt içmek alışkanlıktı çocuklar için. Günümüzde kullanılan plastik pipetlerin atasının kunci olduğunu söyleyebiliriz. Bu buluşu da Doğu Karadenizlinin keskin zekâsının hanesine yazsak fena olmaz.

Foretika yapılacak kendir iplikleri, daha güzel olsun diye o dönemin nadir ithal ürünlerinden olan İngiliz pamuk iplikleriyle karıştırılarak el tezgâhlarında bez durumuna getirilirdi. Foretikadan yapılan iç çamaşırları, aile üyelerinin gereksinimini karşıladıktan sonra fazlası satılırdı. Foretika, alıcısı çok olan bir bezdi. Özellikle sıcak iklimi olan bölgeler ve ülkeler foretika iç giyimleri yeğlerlerdi. Çünkü foretika, teri çekip çabucak kuruma özelliğine sahipti. Bu nedenle de sıcak yaz günlerinin vazgeçilmez, sağlıklı giyimiydi.

Doğu Karadeniz’de neredeyse her evde foretika ören tezgâhlar vardı. Birçok kadın, foretika örmeyi bilirdi. Dışa açılmayan, kapalı ekonomilerde halkın kendi kendine yetmesi ekonomik olduğu kadar, yaşamsal bir zorunluluktu. Bu nedenle evde foretika yapan bir tezgâhın olması ve ev kadınlarının bu konuda uzmanlaşması aile ekonomisine büyük bir katkıydı.

Kapitalizmin toplumsal ve ekonomik ilişkilere egemen olmasıyla el sanatları yok olmaya başladı. Foretika tezgahları, evleri işgal eden gereksiz aygıtlar olarak görülmeye başlandı. Birkaç kuşağı sağlıklı bezlerle giydirip donatan emektar tezgâhlar bir bir söküldü. Foretika gömleklerin yerini önce pamuk atletler, daha sonra ucuz naylon giysiler aldı. Yaz günü foretikayla serinleyen bedenler, naylonla yandı pişti. Sağlıklı kendir beziyle ferahlayan vücutlar, naylon karışımlı iç çamaşırlarla hastalıklardan kurtulamaz oldu. Para hırsı, sağlığı yok etti. El tezgâhlarında ustalıkla foretika ören usta eller, dünyadan bir bir göçmeye başladı.

Alınterinin aktığı foretikalar, bölgede bilinmez oldu. Rüzgârda tarlaların kıyısında nazlı kızlar gibi salınan kendirler yetiştirilmez oldu. Kunci mi? O da tarih oldu kendirle birlikte. Artık günümüz çocukları, yoğurdu kunci ile içmemekteler. Çünkü ne kunci var ne de annelerinin mayaladığı yoğurt.

                                                                        Adil Hacıömeroğlu

                                                                        11 Mayıs 2016

 

DAVUTOĞLU KİMİN ADAMI?


Başta muhalefet partileri olmak üzere bazı çevreler, Davutoğlu’nun başbakanlık ve AKP genel başkanlığı görevlerinden alınmasını demokratik bulmamışlar.  Biraz daha ileri giderek “Serok Ahmet”ten bir demokrasi kahramanı yaratmaya çalışmaktalar. “Serok” sıfatını kendi kendine almıştır Diyarbakır gezisinde. Yoksa ona bu sıfatı veren başkaları değil.
Ha, unutmadan da söyleyelim... Aynı Diyarbakır gezisinde temsil ettiği Türkiye Cumhuriyeti yasalarını hiçe sayarak kentimizin resmi adını bir yana bırakarak feodaliteyi çağrıştıran “Diyarbekir” sözünü kullanmıştır. Anlaşılacağı üzere bu gezide açılımcılık, feodaliteyi hortlatma vardı.
Her zamanki gibi liberallerin kuyruğuna takılan TBMM’de temsil edilen muhalefet partileri, “Serok Ahmet”in görevden el çektirilmesinin antidemokratik olmadığını söylemekteler. Peki, bu doğru mudur?
Davutoğlu, bulunduğu görevlere nasıl geldi? Önce bu sorunun yanıtını verelim. “Hoca”nın siyasal geçmişi yok! AKP’ye önce Abdullah Gül’ün dış politika danışmanı olarak katıldı. Daha sonra TBMM dışından dışişleri bakanı oldu. 2011 seçimlerinde de milletvekili seçildi. Bugün Türkiye’nin başındaki bütün belaların gelmesinin mimarıdır kendisi. “Stratejik Derinlik” saçmalığıyla BOP’un oyuncağı olmuş bir dış politika oluşturmuş, bu da Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmiş. “Komşularla sıfır sorun” diyerek ortaya çıktı, sonunda “sıfır komşulu” bir Türkiye kaldı geride. Ergen çocuk hayalleriyle dış politika oluşturmaya çalıştı. Sonunda yalnızlaşan bir Türkiye var. Buna da “Değerli Yalnızlık” adını koydu hazret.
Davutoğlu’nu en büyük hayali, Osmanlıyı yeniden diriltmek. Bu nedenle de “Yeni Osmanlıcılık” hayaliyle ABD projelerinin hizmet eri oldu ne yazık ki...
RTE, cumhurbaşkanı seçilince AKP genel başkanlığı ve başbakanlık boş kaldı. Sözden çıkmayan, Erdoğan’ın dediklerini yapacak, kısacası sahibinin sesi olabilecek birine gereksinim vardı. Bu konuya en uygun Davutoğlu bulundu ve bu görevlere RTE’ce getirildi. Yani anlaşılacağı üzere bu görevlere seçilmedi Davutoğlu, atandı. Şimdi bu göreve geliş demokratik mi? Değil... O zaman görevden gidiş nasıl demokratik olacak? Liberallerin kuyruğundaki muhalefet bu adamcağızın göreve geliş biçimini neden eleştirmediler zamanında? Unutulmasın ki, bir kişi nasıl gelirse bir göreve öyle ayrılır o görevden. Davutoğlu’nu RTE getirdi, RTE de götürdü.
Gelelim yazımızın başlığına... Davutoğlu’nun gidişine en çok üzülen kim?
Dünyaca ünlü Amerikan merkezli dış politika dergisi Foreign Policy: “Amerika Ankara’daki adamını kaybetti.” diyerek Davutoğlu’nun kimlerin işine yaradığını açıkça söylemiş.
Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada ise: “Başbakan Davutoğlu, ABD’nin iyi bir ortağıydı.” denmiş.
Şimdi akla şu soru gelmekte: ABD’nin Davutoğlu aşkı nedendir? Anlatalım... Davutoğlu’nun uyguladığı dış politika, a’dan z’ye ABD çıkarlarına hizmet etti. “Hoca”nın stratejik derinliği, Ortadoğu’yu alt kimlikler savaşına sürükledi. Başta Türkiye olmak üzere tüm komşuların güvenliği tehlike altına girdi.
Davutoğlu’nun görevden alınmasıyla bir dış politika değişikliğinin olacağı olasıdır. Halkımız “Her şerden bir hayır çıkar.” der. Davutoğlu’nun gidişiyle Türkiye’nin Suriye ile barışma iradesi dünden daha güçlü olacaktır. Rusya ile ilişkilerin düzelme olasılığı düne göre daha çok artmıştır. Suriye ve Rusya ile ilişkilerin düzelmesi, tüm bölgede olumlu rüzgârların esmesine neden olacak. Bu da Türkiye’nin lehinedir.
Davutoğlu’nun gidişine ABD üzülüyorsa biz sevinmeliyiz. Çünkü Türkiye’nin çıkarları Amerika ile çatışmakta. ABD’nin çıkarına olan Türkiye’nin aleyhinedir. ABD  çıkarlarına hizmet eden biri Türkiye’nin başından gidiyorsa bu, hayırlıdır.
Davutoğlu’nun peşinden ağlayan muhalefete gelince... Onlar gözyaşlarıyla ABD’ye yalvarmaktalar. Demekteler ki: “Davutoğlu gitti, ama biz varız ABD’ye hizmet için. Bizi görün!”
Türkiye, ABD’den uzaklaşarak Avrasya’ya yaklaşmakta. Olması gereken yere doğru gitmekte Türkiye. Bu durum AKP’nin iradesiyle değil; tarihin, koşulların ve halkın zorlamasıyla olmakta. Unutulmasın ki dünya ülkeleri arasında ABD karşıtlığının en yüksek olduğu ülke, Türkiye.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       8 Mayıs 2016



YOL MU, YOL ARKADAŞI MI ÖNEMLİ?


Başbakan ve AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, her iki görevinden de tereyağından kıl çeker gibi çekilip olması gereken yere gönderildi. Bu durum karşısında Davutoğlu’nun açıklaması ilginçti. Kendince bir şeyler söyledi.
Derin felsefi(!) sözler ettiğini sanan biri Davutoğlu. İdealist görünmeye çalışmakta. RTE’nin görevinden el çektirmesi karşısında da yüreğe dokunacağını sandığı sözler etti. Doğaldır ki yüreğe dokunacak sözleri, yüreği olanlar anlar. Davutoğlu, ilkokul müsamerelerine çıkan çocuklar gibi. Yaptığı işi de bu ciddiyetle (!) yapmakta. Sürekli ağzı kulaklarında... Her sözünde din sömürüsü var.
“Refik ve hedef önemliyse hepimizin muhasebe yapması gerekiyordu. Refiklerimin de benim de. Cumhurbaşkanımız dâhil, siyasi tecrübesine güvendiğim dostlarımla istişareler neticesinde, AKP’nin birliği, devamı için refikin değişmesindense genel başkanın değişmesi fikri bende hâsıl oldu.” demekte Davutoğlu. Bu sözleriyle “refik”in hedeften, yoldan daha önemli olduğunu belirtmekte erken ergen psikolojisinin egemen olduğu müsamere çocuğu.
“Refik” sözcüğünün TDK Büyük Sözlükteki anlamı “arkadaş, dost”. Davutoğlu, demek istiyor ki “Benim için ideallerim, gittiğim yol önemli değil, önemli olan arkadaşlarımdır.”
Ünlü şairimiz Tevfik Fikret: “Hak bellediğin yolda yalnız gideceksin.” demekte. Yani önemli olanın yanındakiler değil, hak bellediğin yolundur. Eğer davanın doğruluğuna inanıyorsan amacına ulaşmak için tek başına da olsan yolundan, davandan dönmeyeceksin. Buradan anlaşılacağı üzere Davutoğlu’nun gittiği yol hak yol değil. Değil ki yoldan vazgeçerek “refik”leriyle yürümek istemekte. Aslında Fikret’in bu özdeyişi, devlet adamı olmanın, vatanseverliğin de ilkesini ortaya koymakta.
Hz. Ali: “Hakikatin hatırı, dostun hatırından üstündür.” demekte. Bu sözle hakikatin yanında yer almanın erdemi anlatılmakta. Diyelim ki dostumuz hep yanlış işler yapıyor, onun bu yanlışlarını onaylamak zorunda mıyız? Yanlış olduğunu bile bile dostumuz diye birine boyun eğmemiz mi gerekmekte. Dostumuzun hatır var diye tüm toplumun geleceğini ilgilendiren haklı bir yoldan dönecek miyiz?
Davutoğlu gibi görevlerine arkadaş sandığı kişilerce atananlar ne Fikret’i ne de Hz. Ali’yi anlayabilir. Bu iki büyük bilgeyi anlamak için erdemli ve cesaret dolu bir yürek, derin bir ulus sevgisi, aydınlık bir beyin, özgür bir akıl gerekmekte. Kula kul olmayı düşünce ve ideal sanan kişilerin bilgeleri anlaması olanaksız. Davutoğlu’nun hakikatin peşinde koşması için kırk fırın ekmek yemesi gerek. Bu da olanaksız.
Doğru yolunuz varsa zaten o doğru yolda doğru insanlarla yolunuz kesişir. Yanlış yoldaysanız, doğru kişilerle karşılaşıp dost olmanız çok zor. Davutoğlu’nun “refik”lerinin doğru mu eğri mi olduğuna gelince... Bu kararı da siz verin!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                        7 Mayıs 2016