YENİKAPI’NIN SESİNİ İŞİTİN


7 Ağustos 2016 Pazar günü Yenikapı’da neredeyse tüm partilerin katılıp destek verdiği bir miting yapıldı. Mitingin adı: Demokrasi ve Şehitler Mitingi... Alan kırmızı-beyaza bürünmüş. Mahşeri kalabalık, bir bayrak denizi içinde yüzmekte. Denizin maviliği bile kırmızıya boyun eğmiş.
Aşırı sıcağa karşın İstanbul’un her yerinden yurttaşlarımız ırmak olup Yenikapı’ya aktı. Yurdun her kentinden insanlar ellerinde bayraklarla koştu. Yurtdışından gelenler vardı. Her renkten, inançtan, etnik kökenden, farklı giyim kuşamlı, değişik siyasal köklerden gelenleri bir araya getiren ve onlara çatı olan Türk Bayrağı idi. Bayrak, güneşin yakıcı etkisine karşı yurttaşlarımıza gölge, serinlik olmaktaydı. Bayrakların dalgalanması, serin kuzey rüzgârlarının görevini yapmaktaydı adeta.
TBMM’de grubu bulunan üç siyasal partinin liderinin içtenlikli görüntüleri güzel. Siyaset dilinin yumuşaması, Türkiye’nin birliği için olumlu. Üç siyasal partinin bayrağın birleştiriciliğinde bir araya gelmesi gelecek açısından umut vermekte.
Mitingde yapılan konuşmalarda kurucu değerlere dönüşün işaretleri var. “Bayrak, vatan, millet, Atatürk, Cumhuriyet” söylemleri çok olumlu.
Devlet Bahçeli’nin konuşması tarihsel vurguları bakımından güzeldi. Atatürk ve Cumhuriyet değerleriyle ilgili sözleri heyecanlıydı. Ordu-millet birlikteliğini öne çıkarması önemliydi.
Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet vurgusu iyiydi. “Kışlaya, adliyeye, camiye siyasetin sokulmaması” konusundaki ısrarı, bugün yaşanan sorunların nedenlerini ortaya koyma bakımından çok önemliydi. Ancak Kılıçdaroğlu da tıpkı Erdoğan gibi “Atatürk” yerine, “Gazi Mustafa Kemal” demesi ilgi çekici. “Atatürk” adı neden birilerini bu kadar rahatsız eder? Kılıçdaroğlu’nun ve bazı YCHP yöneticisinin HDP/PKK’yı Yenikapı’ya getirme çabaları anlaşılır gibi değil.
Başbakanın konuşması birleştiriciydi. 15 Temmuz’dan beri yaptığı tüm açıklamalar, sorumluluk yüklü. RTE’ye göre daha çok devlet adamı görüntüsü vermekte. AKP dışındaki yurttaşları kırmadan kucaklama eğilimi var. “Atatürk, Türk Milleti, Türk Bayrağı, Cumhuriyet...” gibi kurucu değerleri vurgulamada başta RTE olmak üzere diğer AKP yöneticilerine göre daha rahat Binali Bey. Konuşmalarından anlaşılacağı üzere bu kavramları kullanmada dil alışkanlığı var. Bazı sözcükleri yanlış söylüyor. Örneğin, “temuz” demekte, “temmuz” yerine. Güzel Türkçemizi doğru kullanma konusunda siyasetçiler örnek olmalı.
TBMM Başkanı Kahraman’ın niye konuştuğunu ben anlamadım, anlayana da rastlamadım. Aklı fikri Soğuk Savaş döneminde kalmış, ne dediği belli olmayan biri. Söylemleri ayrıştırıcı. Popülist din vurgusu var her tümcesinde. Öyle ki şair Ahmet Muhip Dranas’ın adını söylerken “Ahmet” yerine “Muhammet” diyor. Bilinçaltı saplantılarla dolu. Bu nedenle ulusu ayrıştırıcı bir söylemi var.
Erdoğan, bildiğimiz gibi. Kurtuluşu Atatürk ve Cumhuriyet şemsiyesi altına sığınmakta bulmuş. Ancak fırsat buldukça şemsiyeyi tırmalayıp yırtmaya çalışmakta. Altına sığındığı o şemsiye darbeler aldığı için FETÖ’nün ortaya çıktığının farkında değil ne yazık ki. Tıpkı suda boğulmamak için kurbağanın sırtına binen akrep gibi. Huyundan vazgeçmiyor. Akrebin tam da suyun orta yerinde kurbağaya sokması gibi davranmakta. Kendi siyasal saplantılarının peşinden giderken kendini koruyan şemsiyeyi kırıp dökmek nasıl bir akıldır? RTE’nin, milletin birleşmesinden siyasal çıkar elde etme isteği açıkça görülmekte. Bu davranışın geri tepeceğini söyleyelim.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın konuşmasının içeriğine değinmeyeceğim. Ancak konuşmasının olumlu olduğunu söyleyebilirim. Ordu-millet kaynaşması açısından önemlidir bu konuşma. Akar’ın konuşmasının sık sık “En büyük asker, bizim asker!” sloganıyla kesilmesi ve buna bütün alanın içtenlikle katılmasının altı çizilmelidir. Bu coşku, milletin TSK’nın arkasında tüm gücüyle yer aldığını göstermekte.
Millet birleşiyor. Ancak bazı siyasetçiler, eski alışkanlıkları nedeniyle bu birleşme karşısında ayak sürümekteler. Milletin birliği karşısında direnen, halkın iletisini görmeyen siyasetçi yıkılır. Halk, kurucu değerlere dönülmesinden yana. PKK’nın da FETÖ’nün de arkasındaki gücün ABD olduğunun farkında. Darbe ve terörün Atlantik patentli olduğunu sağır sultan işitti, ama dün Yenikapı’da konuşan siyasetçi bunun farkında değil. Oysa ABD, 15 Temmuz gecesi suçüstü yakalanmıştır. PKK ve FETÖ’nün arkasındaki Amerika görülmeden teröristlere ve darbecilere karşı mücadeleden sonuç alınamaz.
Yenikapı’nın tek eksiği Vatan Partisi idi. Darbe gecesi ilk olarak televizyonlarda açıklama yapan lider Doğu Perinçek’ti. Darbenin kimlerce yapıldığı herkesçe merak konusuyken gerçeği ilk söyleyen de Perinçek’ti. Vatan Partisi’nin açıklamaları hem iktidara hem de muhalefete yol gösterici oldu. Bu nedenle Doğu Bey, Yenikapı’da kürsüde olmalıydı. Olmaması nedeniyle Türk Milleti ve siyasetçiler,  bundan sonra yapılacaklar konusunda aydınlatıcı ilgiden yoksun kalmıştır. Bu da büyük eksiklik tabi ki...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           8 Ağustos 2016



EN ÇOK SORULAN SORU


15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra en çok sorulan soru şu: Nasıl oluyor da general, vali, profesör olmuş en yüksek orunları işgal eden kişiler, ilkokulu bitirdiği bile şüpheli olan bir vaize kulluk eder? Kimle konuşsak aynı soru sorulmakta. Bu sorunun yanıtı merak edilmekte.
Evet, Cemaat lideri vaizin ilkokulu bitirdiği şüpheli. Dini bilgisi tartışmalı. Yüksek düzeyde bir dinsel eğitimi yok. Dinsel kuralları, İslam ahlakını, Kuran hükümlerini içselleştirdiği söylenemez. Çünkü Cemaat’in yaptığı işlere bakınca yalan, iftira, ikiyüzlülük, kumpas... gibi toplumca kötü sayılan davranışlar öne çıkıyor. Üstelik kendine bağımlı binlerce kişiyi, nasıl oluyor da ABD hizmetine tereddütsüz sokması da ayrı bir merak konusu.
Halkın bir türlü kabul edemediği koskoca generallerin, valilerin, profesörlerin... bir cahile nasıl kul köle olduğu... Öncelikle bu general, vali ve profesörlerin gerçekten aldıkları unvanları hak edip etmediği...
Çok küçük yaşta (Çoğunlukla ortaokul çağında) tarikat ve cemaatlerin eline düşen çocuklara, kayıtsız, koşulsuz, sorgulamaksızın itaat etmek öğretilmekte. Ayrıca tarikat ve Cemaatlerce okutulan ve masrafları karşılanan yoksul çocuklar, yaşamları boyunca şeyhlerine minnet duymaktalar.
Yatılı sisteminin sağ iktidarlarca bilinçli olarak çökertilmesiyle okula gitmek isteyen yoksul çocuklar çaresizliğe itildi. Çaresizlik içindeki aileler, çocuklarının geleceğini kurtarmak adına tarikat ve cemaatlere teslim oldular. Hiçbir zaman şu soruyu sormadılar kendilerine: Devlet varken neden tarikat ve cemaatler çocuğumu okutuyor, bunun karşılığını nasıl ödeyeceğim? Evet, bunun karşılığını yoksul aileler ödediler. Hem de çocuklarının yaşamlarının, geleceklerinin mahvedilmesiyle... Üstelik güzel bir gelecek, mutlu bir yaşam arayan bu çocuklar bir de ABD ajanı, vatan haini damgası yediler alınlarına. Bu aileler, halkımızın yıllardır söyleyegeldiği “Gâvurun ekmeğini yiyenler, onun kılıcını sallar.” sözünü de uslarına getirmediler.
Konuyu dağıtmadan asıl noktaya gelelim. Toplum nezdinde saygın mesleklere sahip eğitim-öğretim basamaklarını sabırla çıkmış insanlar, neden cahil birinin peşindeler? Tarikat-cemaat düzeninde soru sorma, sorgulama, merak etme yoktur. Oysa insanoğlu tarih boyunca merak ettiği için soru sormuştur. Aldığı yanıtlar, onun öğrenmesini sağlamış. Öğrendikçe bilmediklerinin ne kadar çok olduğunu anlamış. Bu nedenle soruları artmış. Sorular arttıkça buna koşut olarak bilinçlenme süreci hızlanmış. Bilinçlenen kişi, sorgulamayı, körü körüne inanmamayı kendine ilke edinmiş. Böylece de beyinlerde özgür düşünce filizlenmiş. Bu filizler, zamanla kişinin beyninde dev bir ağaca dönüşmüş.
Merak edip sorgulayan beyinler, bilim, teknoloji, sanat ve kültürün gelişmesinin itici gücü, öncüsü olmuş. Uygarlığın, insanın, toplumun gelişmesinin temelinde merak duygusuyla sorulan soru yatmakta. Tarikat cemaatlerde sorgulama olmadığına göre uygarlıktan, gelişmiş bir insanlıktan söz edilebilir mi? Yanlışı, doğrudan ayırt etmek olanaklı mıdır bu bağımlı düzen içinde?
Yüksek orunlara erişmiş Cemaat mensuplarının neredeyse hepsi eğitim yaşamları boyunca suç işlemeyi bir yaşam biçimi olarak edinmişler. Nerdeyse girdikleri tüm sınavlarda soru hırsızlığıyla eşit olmayan bir yarışın galibi olmuşlar. Suç ortaklığı, onların suskunluğunun nedeni olmuş. Hiçbiri de kalkıp “Müslüman adam sınav sorularını çalar mı? Yıllarca çalışıp didinen, emek harcayan kişilerin hakkını yer mi?” benzeri soruları kendilerine sormuyorlar. Çünkü İslam ahlakı ikinci planda. Kuran hükümleri yok sayılmakta türlü düzenbazlıklarla.
Cemaat’in kapıkullarının din yerine, safsataya inanmaları rastlantı değil. Ne yazık ki ılımlı İslam adı altında yıllardır İslam’la ilgisi olmayan kurallar, düşünceler dinmiş gibi topluma aşılanmakta. Biçimsellik, kılık kıyafet, dinidar görünme yarışı İslam diye yutturulmakta. Ahlaklı, erdemli olma, yalan söylememe, hırsızlık yapmama, haktan yana olma, sevgi, saygı, dostluk, yardımlaşma, toplumsal çıkarları koruma, sahtekârlık yapmama, devletine-milletine bağlılık, özgür düşünme... gibi davranışlar bir kenara itilmiş. Dinin küresel düzene göre biçimselleşmesinin mimarı da ABD.
Türkiye’de neredeyse tüm İslamcı gruplar, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığında uzlaşmaktalar. Ulusumuzu bir arada tutan Atatürk ve Cumhuriyet’e karşı yıllardır savaşmaktalar. Bu konuda çoğu zaman bölücülerle de birleştiler. Toplumsal çözülmeye, değer sisteminin çökmesine yol açtılar. Cumhuriyet kazanımlarını fütursuzca harcadılar. Özgür akıllı birey olma yerine, din adamı kılıklı çıkarcı, fırsatçı şeyhin kapıkulu olmayı yeğlediler nedense. Onlara birey olma hakkını tanıyan, insanca yaşama olanağı sağlayan Cumhuriyet’e düşmanlıkları anlaşılır gibi değil.
FETÖ’ye bakarak diğer Cumhuriyet düşmanı dinsel grupları aklamamalı. Sorgusuz sualsiz şeyhe biat eden kişiyi; hem şeyhi hem de şeyhi yöneten küresel güç kullanır. Kime karşı mı? Vatanına, milletine, ailesine karşı... Çünkü kişi benliğini, özsaygısını yitirince robotlaşır, insan olma özelliklerini yitirir. Robotlar düşünüp sorgulayamaz, ancak sahiplerince kullanılır.
Ekonomik ve düşünsel olarak şeyhe bağlı kişiler vali, general, profesör olsa ne olacak? Aklını, düşüncesini bağlı olduğu kişinin buyruğuna verenler, hangi diplomaya sahip olursa olsunlar eğitimli birey sayılmazlar. Okuyacağı okullar, meslekleri, evlenecekleri kişiler, arkadaşları, iş yaşamlarında neler yapacakları hep şeyhlerince belirlenmek bu kişilerin. Bu nedenle yaşamları boyunca kendileriyle ilgili hiçbir kararı veremeyenlerin kartvizitlerinde yazan mesleklerini yaptıkları söylenemez.
Ruhlarını ve bedenlerini şeyhe satmış kişiye (Bedenlerini vatanına, milletine, ailesine değil; ABD ve şeyhine siper etmekteler.)  vali, general, profesör... demek, bu meslek sahiplerine hakarettir. Bu nedenle kapıkullarıyla özgür bireyleri birbirine karıştırmamak gerek.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           7 Ağustos 2016

ASKERİ OKULLARI KAPATMAK, ABD VE FETÖ’YE HİZMETTİR

                  
RTE, darbe kalkışması nedeniyle tüm askeri okulların kapatıldığını açıkladı. RTE ve AKP yöneticilerine göre darbenin nedeni askeri okullar... Bu karar neye benziyor biliyor musunuz? Trafik kazası oluyor diye tüm araçların trafiğe çıkmasını yasaklamaya benziyor. Evet, yollarda hiçbir araç olmazsa trafik kazası da olmaz.
FETÖ, nerelere sızmadı ki?
Başta AKP’ye sızdı Cemaat. Olaylara, RTE mantığıyla bakarsak AKP’nin kapatılması gerekmiyor mu öncelikle?
AKP’nin on dört yıldır yönettiği Türkiye’de FETÖ’nün sızmadığı bir devlet kurumu kaldı mı? Şimdi AKP zihniyeti kalkıp bütün bu devlet kurumlarını kapatırsa şaşmamak gerek.
RTE ve AKP, FETÖ’nün devlet kurumlarını ele geçirmesinin nedenleri üzerinde düşünmüyor. Siyaset kurumunun iktidar ve muhalefetiyle yıllardır FETÖ’ye verdiği desteği görmezden gelmekteler. Siyasetçilerin elbirliğiyle yarattığı bir canavar FETÖ.
On dört yıllık AKP iktidarı döneminde TSK’dan irticacı bir subayın bile atılmasına karşı çıkanlar AKP’liler değil miydi? Ergenekon, Balyoz gibi kumpaslara savcılık yaparak FETÖ’nün değirmenine su taşıyan RTE değil miydi? Bu kumpaslar sonunda TSK’daki Atatürkçü subaylar tasfiye edildi. Onların yerine FETÖ’cüler getirildi. Darbe girişiminde bulunan tüm general ve amirallerin bu rütbeleri işgal etmelerinde RTE’nin imzası var. Demek ki sorun okullarda değil, darbecilerin TSK içinde önlerini açanlarda.
Askeri okulların kapatılması, askerlik mesleğini ayağa düşürür. Tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi askerlik bilgisi olmayan alaylı subayların yolunu açar. Bu da orduyu, bilimsel ve teknolojik gelişmelerden uzaklaştırır. Bilim ve teknolojiyi zamanla yarışarak izleyemeyip benimsemeyen bir ordunun savaş yeteneğini geliştirmesi olanaksızdır. Ayrıca bazı mesleklerde yatılılık çok önemlidir. Türkiye, öğretmen okullarının yok edilmesinin bedelini çok ağır ödedi eğitim alanında. Bu da toplumsal, siyasal, kültürel, sanatsal, ekonomik gelişmemizi olumsuz yönde etkiledi. Eğitim sistemimizin çökertilmesinde öğretmen okullarının kapatılması ve eğitimde yatılılık sisteminin yok edilmesi yatmakta. Yatılılık sistemi yok edilince yoksul, zeki çocuklar tarikatların insafına terk edildi. FETÖ’nün toplumsal bir ur durumuna gelmesi bu sayede oldu.
Özellikle çok küçük yaşta başlayan yatılı eğitim mesleksel ve toplumsal idealizmin oluşması açısından çok önemlidir. Çok küçük yaştan itibaren belleklere kazınan meslek kuralları ve meslek idealizmi, kişinin devletine, milletine yararlı adam olma düşüncesi toplumsal yarar açısından çok önemlidir.
Askeri liseye girişle başlayan mesleğe uyum sağlama, askerlik görevinin kutsallığı, meslek etiği, toplumsal sorumluluk duygusu ergenlikle başlayan bir eğitim sürecinin millete feda olma yolunda çok önemli, olumlu bir adım olduğunu söyleyebiliriz.
Okulların tarihsel özelliği, sürekliliği kişiye yüksek amaçlar, toplumsal sorumluluklar yükler. Bu durum, büyük bir aidiyetin sonucudur. Aidiyet, karşılıksız hizmet etmenin ön koşuludur. Aidiyeti, tarihsel kökleri yok ederek aslında toplumun geleceğine darbe yapılmakta. Meslek mensuplarını, köksüz devşirmelere dönüştürmektedir bu anlayış. Bu durum, eğitimin birçok alanında yapılagelmekte. Bunun rastlantı olduğu söylenemez. Konuyla ilgili gerek ABD gerekse ABD ülkelerinden dayatmalar yapılmakta çoğu zaman. Emperyalizme uşaklığını marifet sanan kimi politikacılar, ülkesinin çıkarlarını korumak yerine emperyalist tahakküme boyun eğmekteler. Böylece ülkemizin zayıflamasının önünü açmaktalar.
RTE, kuvvet komutanlıklarının MSB’ye bağlandığını açıkladı, büyük bir güvenlik sorununu halletmiş gibi konuyu kamuoyuna sundu. Hem askeri okulları hem de TSK’yı siyasetin boyunduruğu altına sokmak Türkiye’nin güvenliğini mahvetmektir. Siyasete bulaşmış bir ordu, darbeci olur. Disiplin, emir ve komuta sistemi yok olunca ordu içinde siyasal, kişisel hizipleşmeler olur. Bu da TSK’yı zayıflatır.
Kendini komutan sanan siviller, savaşı kolay bir şey sanırlar.  Bu nedenle sağa sola dayılanmaya başlarlar. Caydırıcı güç olmakla mahalle kabadayısı edasıyla efelenmeyi birbirine karıştırırlar. Askerlik ciddi iştir. Uzun, özverili, bilimsel kurallara dayalı bir iştir askerlik mesleği. Bunu hafife almak, Türkiye’yi tehlikeye atmaktır. Türkiye, maceracı siyasetçinin oyuncağı olmamalı.
Üstelik TSK’nın bakanlığa bağlanması, kuvvet komutanlıkları arasında eşgüdümün yok edilmesi, genelkurmayın sıradan bir devlet dairesi durumuna getirilmesi ABD ve AB’nin isteğidir. Yıllardır TSK’yı yok etmek için uğraşan ABD ve AB’nin istediği şeyi yapmak, kime hizmettir? Muhalefet partilerinin bu duruma sessizliğinin nedenini de sorgulamalıyız. Vatanın büyük tehlikeler yaşadığı bir dönemde uyumlu olmak adına üç maymunu oynamak kimlerin işine gelir?
Darbeci FETÖ’nün isteği doğrultusunda TSK’yı güçsüzleştirmek, darbecilerle aynı şeyi yapmak değil midir?
TSK’daki düzenlemelerin ABD Genelkurmay Başkanının Türkiye ziyaretiyle çakışması ilgi çekicidir. Bu ziyaret sırasında kimlerle nelerin konuşulduğu merak konusudur. RTE, TSK’yı etkisizleştirme, orduyu güçsüzleştirme kararıyla düşmana göz kırpmıştır. Yoksa yeniden BOP eşbaşkanlığı koltuğuna oturmak mı istemekte?
Türk Milletinin Amerikancı darbeye karşı birleştiği bir ortamda, TSK’yı etkisizleştirerek emperyalizmin dediğini yapmak affedilmez bir hatadır. Bu yapılan da ABD’ci darbenin sürdürülmesidir.
Güçlü bir TSK olmadan içinde bulunduğumuz coğrafyada yaşayamayız. Ordu yoksa millet ve devlet de yoktur. Millet ve devleti yok etmek kimin haddine?
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           2 Ağustos 2016

ABD VE AB DESTEĞİNDE DARBE


ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı General Joseph Votel. yaptığı açıklamada “Türkiye’de özellikle askeri liderlerle ilişkileri olduğunu” söyledi. “Bu kişilerin kim oldukları*” sorusuna ise, “Bu kişilerin bazılarının tutuklu olduğunu” belirtti.
Votel, açık konuşuyor. Gizlisi saklısı yok! Şu an tutuklu olan FETÖ’nün askerlerinden söz etmekte. Bu kişilerin Amerikalılarla ilişkisi olduğunu söylemekte General Votel. FETÖ’nün askerlerinin Amerika ilişkileri ortaya serilmekte bu açıklamayla. Darbecilerin bu işi, ABD hesabına yaptıkları ne kadar açık değil mi? 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri de ABD desteğiyle yapılmamış mıydı? Hatta zamanın ABD başkanı, 12 Eylülcüler için “Bizim çocuklar başardı.” dememiş miydi?
“Türkiye ile mükemmel olan işbirliği ve birlikteliğin seviyesini etkilemesinden kaygı duyuyorum.” diye sürdürmüş konuşmasını Votel. Kaygılı olmasında haklı tabi ki... Çünkü ABD’ye göbeğinden bağlı FETÖ’cülerin Amerika hesabına yapmak istedikleri darbe kalkışması bastırıldı. ABD’nin darbe stratejisi çöktü.
AB’nin lider ülkesi Almanya’nın FETÖ’cülerle ilgili tavrı ise bir demokrasi(!) harikası. Almanya’da yaşayan yurttaşlarımız, Almanya’nın Köln kentinde darbe kalkışmasını protesto etmek için miting düzenlemek istiyor. Alman yetkililer, bu toplantıyı engellemek için işi yokuşa sürüyorlar. Alman Dışişleri Bakanının açıklaması ilgi çekicidir. “Türkiye’nin iç politikasında yaşanan gerginliklerin Almanya’ya taşınmasını ve farklı siyasal düşüncelere sahip kişilerin sindirilmeye çalışılmasını kesinlikle kabul etmeyiz.” demekte Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier.
“Sindirilen farklı siyasal düşünce” dedikleri ne? Cemaatçilik, darbecilik... Demokrasi oyununun başarılı oyuncusu Almanya, darbecilerin sindirilmesinden memnun değil nedense. Türkiye’nin Avrasya’ya kaymakta olduğunun farkındalar. Avrasya’ya yaklaşan Türkiye, ABD ve AB için büyük kayıp. Bu nedenle demokrasi onlar için Türkiye söz konusu olduğunda çok da önemli değil. Onlar için önemli olan kendi çıkarları... Çıkarlarını korumak için halka ateş açan FETÖ’cülerin sindirilmesine gönülleri razı olmamakta.
AB’nin bir başka ülkesi İsveç’ten bir örnek verelim. Dışişleri Bakanı Margot Wallström, “Türkiye’deki gelişmeleri protesto etmeli ve ülke üzerindeki baskıyı artırmalıyız.” demekte. İsveç, darbenin bastırılmasından, FETÖ’cilerin devletten tasfiye edilmesinden memnun değil. Bu nedenle de Türkiye’ye baskı uygulanması çağrısında bulunulmakta.
ABD ya da AB... “Demokrasi, özgürlük” söylevlerine inanmayın. Varsa yoksa çıkarları... Kendi çıkarları söz konusu olduğunda tüm insanlık değerlerini bir kalemde silip atmaktalar. Dünyanın en vahşi, insanlık dışı darbe girişimine imza atmış bir terör örgütünü bile savunabiliyorlar.
Yıllardır Türkiye’yi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme çabasında ABD ve AB. Ne yazık ki 1945’ten beri kısa kesintiler olmasına karşın Türk siyasetini, denetimleri altında tuttu Batı’nın emperyalistleri. Kendi düzenlerini sürdürmek için de zaman zaman darbeye başvurdular. 12 Mart ve 12 Eylül’de olduğu gibi. 15 Temmuz darbe girişimi de ABD ve AB desteğindeydi. Türkiye Batı’nın ikiyüzlü siyaseti karşısında uyanık olmalı. Bu ülkelerin dost olmadığını anlama zamanı artık. Bu nedenle olması gereken yerde olmalı ülkemiz. Burası da Avrasya... Türkiye, yönünü güneşin doğduğu topraklara çevirmeli.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       1 Ağustos 2016



ALLAH İLE ALDATANLARIN ORDU KARŞITLIĞI


Allah ile aldatanlar, modern ordunun kurulmasından beri milli orduya düşmandır. Çünkü bilimsel ilkelere göre eğitim yapan ordu ve bilimi kılavuz edinen asker, tarihimiz boyunca çağdaşlaşmanın, ilerici atılımların öncüsü olmuştur. Milli ordu, ulus devletin çekirdeğidir. Ordu olmasa ulus devlet de olmaz. Bundan da anlaşılmaktadır ki Allah ile aldatanlar, hem çağdaşlaşmadan hem de ulus devletten yana değiller.
Allah ile aldatan dinidarlar, hep Osmanlının devşirme ordusunun, yani yeniçerilerin hayalini kurarlar. Devşirmeler, paralı asker olduklarından paranın sahibini korurlar, gerektiğinde halka silah çekerler. Oysa milli ordu, halk çocuklarından oluştuğundan halka silah çekmez. O, halkı korumak için vardır. Çünkü halk yoksa o da yoktur. Orduya milli ruhu veren zorunlu askerliktir. Zorunlu askerlik, her kesimden halkın yaşamı boyunca eşit olduğu nadir yerlerden biridir. Soyu sopu, sınıfı, mesleği, etnik kökeni, mezhebi ne olursa olsun herkes aynı koğuşta yatar, aynı karavanada pişen yemeğe kaşık sallar. Sırt sırta dövüşür, omuz omuza şehit olur
15 Temmuz darbe kalkışması sırasında FETÖ’cü asker kılıklı devşirmelerin halka ateş açmasının nedeni, Fetullah’ın paralı askerleri olmasındandır. Bazıları savcılıkta verdikleri ifadelerinde “Hoca Efendiye minnet borcumuz vardı, bu nedenle darbeye katıldık.” biçiminde ya da bu doğrultuda konuşmuşlardır. Bu minnet borcu nedir? Öğrenciyken Cemaat tarafından kendilerine yapılan harcamalar... Demek ki her şeyin bir karşılığı var. Eloğlu, senin kara kaşın, kara gözün için sana para harcamaz. “Tatlı tatlı yemenin acı acı geğirmesi vardır.” diye boşuna dememiş atalarımız. Dün beleş yiyenler, bugün acıyla geğirmekteler.
FETÖ Gladyosu Ergenekon, Balyoz... İftiralarıyla aslında darbeyi yıllar öncesinden başlattı. Türlü yalanlarla TSK’yı halkın gözünden düşürmeye çalıştı. Yurtsever askerlerin TSK’dan uzaklaştırılmaları için akla gelmedik kumpaslar kuruldu. Halk orduya karşı kışkırtıldı. Ne yazık ki bu dönemde “paralı askerlik, profesyonel ordu” gibi istekler de dile getirilmeye başlandı. Amaç, milli orduyu ortadan kaldırmak...
AKP’li bakan Kurtulmuş, “Esas mesele, orduyu millete açmak” demiş. Bu sözleriyle anlatmaya çalıştığı şey, TSK’ya imam hatiplileri yerleştirmek. Dinidar gruplardan FETÖ’cüler tasfiye edilirken yerlerine başka bir dinidar grubun elemanlarını yerleştirmek... İşte cin fikirlilik buna denir.  Hazret, fırsatı ganimete dönüştürmeye çalışmakta. Aklınca TSK’yı dönüştürmek istemekte. Neye? Devşirmelere... Bu millet ne çektiyse devşirmelerden çekti bre adam...
Yahu arkadaş, hala anlamadınız mı olanları? Yaşadıklarınızdan zerre kadar neden ders çıkarmıyorsunuz? Dinidarların yaptıklarını görmediniz mi de hala Allah ile aldatmaktan başka bir şeyi aklınıza getirmiyorsunuz? Varsa yoksa imam hatip... Savaşlar dualarla değil, teknolojiyle kazanılmakta. Bunu neden görüp anlamak istemiyorsunuz. Bilim de teknoloji de şeyhe bağımlı müritlerle değil; özgür beyinlerle üretilir.       
AKP hükümetinin darbeyi fırsat bilerek TSK’nın yapısını değiştirme isteği kabul edilemez. Darbelerin olmasının TSK’nın yapısal durumuyla ilgisi yok bu tamamen düşünsel. TSK içinde Kemalistler çoğaldığında darbe olmaz. Tüm darbeler, TSK’da yuvalanmış Amerikancılar tarafından yapıldı. Bakınız 12 Mart, 12 Eylül, 15 Temmuz darbelerine... O zaman şu soru aklımıza takılmakta: ABD, neden Türkiye’de darbeleri destekler, hatta örgütler?
ABD emperyalizmi, sömürmekte olduğu ülkelerin çağdaşlaşarak kalkınıp tam bağımsız olmasını istemez. Tam bağımsızlık demek, emperyalist sömürüyü, boyunduruğu sona erdirmek demektir. Bu nedenle emperyalizm, yarı sömürge ülkelerdeki gerici yönetimlerle birlikte çalışır. El birliğiyle ülkelerdeki çağdaşlaşma hareketlerinin önüne geçerler. Dünyanın hiçbir ülkesinde gerici yönetimler, sırtını emperyalizme dayamadan ayakta kalamaz. Emperyalizm de gerici yönetimler olmadan bir ülkenin kanını, iliğini ememez.
TSK’ya (modern orduya) karşı tavırda ABD de dinidar yönetimler de hemfikirdirler.  Bu nedenle bağımsızlığı yok edip çağdaşlaşmanın önüne set çekmek bu iki gücün hep ortak hedefi olmuş.
Türkiye bağımsız ve bir ülke olarak yaşamak istiyorsa milli ordusunu korumak zorunda. Milli ordu olmadan milli devlet de olmaz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       27 Temmuz 2016






YÜKSEK ASKERİ ŞURA TOPLANTISI


Yüksek Askerî Şura toplantısı yazımızı yazarken başladı. Bu toplantı, son yıllarda yapılan en önemli Yüksek Askerî Şura… Amerikancı bir darbe kalkışmasının hemen arkasından yapılması, toplantıya katılan karar vericilerin tarihsel sorumluluğunu artırmakta. Bugünkü YAŞ’ta, TSK’nın önümüzdeki yıllara damgasını vuracak komuta kademesi biçimlenecek. Bu da Türkiye’nin geleceğini çok yakından ilgilendirmekte.

YAŞ’tan bir gün önce kanun hükmünde kararnameyle 149 general ve amiral, 1099 subay, 436 astsubay TSK’dan ihraç edildi. İhraç edilen FETÖ militanlarının sayısı önemsenmeli. Öyle anlaşılıyor ki, yeni ihraçlar ya da istifalar, emekliye sevk edilenler, yaş haddinden ayrılanlarla bu sayı artacak. Komuta kademelerinde önemli boşalmalar olacak. Bu durum, komuta kademesinin gençleşmesini de getirecek. Genç ve Atatürk ülküsüyle dolu subayların önünün açılması olumludur. Gençleşen komuta kademesi, TSK’ya ülkemiz geleceğiyle ilgili zindelik getirir. Bu arada şunu da söyleyelim. TSK içinde kendini saklamayı başaran FETÖ’cülerin olabileceğini düşünmekteyim. Bugün emekliye sevk edilecekler konusunda titiz bir çalışmanın yapılması gerek.

Dün ihraç edilen general ve subayların tamamı, son üç yılda yapılan YAŞ’larda terfi ettirildi ne yazık ki. TSK’nın bugünkü komuta kademesinin neredeyse tamamı, söz konusu olan YAŞ’larda karar vericiydi. Ne yazık ki siyasal iktidarla birlikte bu komuta kademesinin de FETÖ’cü paşaların terfi ettirilmesinde sorumlulukları var. TSK gibi dünyanın en saygın ordusunu yöneten komutanlarının ihanet çetelerine bu denli vurdumduymaz olması ya da göz yumması kabul edilemez. Ayrıca, yıllardır yanlarında bulunan yaverlerinin çete üyesi olması ise komuta kademesinin göreve getirdikleri kişilerle ilgili gerekli duyarlılığı göstermediklerinin belirtisi. Komutanların, siyasetçiler gibi “Kandırıldık.” demelerini beklemiyoruz. Zaten böyle bir savunma gülünç olur. Devleti yönetenler, görev sorumluluğu gereği, gerekli uyanıklığı göstermeli.

15 Temmuz gecesi neredeyse üst komuta kademesinin tümü tutsak alındı. Bu durum, kabul edilecek gibi değil. Bir ordunun komutanları düşmanın eline geçmişse ordunun görevini yapması zorlaşır. Tutsak edilen komutanların bundan sonra sağlıklı bir tinsel yapı ve özgüvenle iş görmeleri olanaksız. Çünkü düşmana tutsak olmak, bir yenilgi. Yenilen komutan, askerine güven veremez. 1919’da Osmanlının yurt ülküsüyle dolu subaylarının Atatürk’ün çevresinde toplanmasının nedeni, Mustafa Kemal’in yenilgisiz tek general olmasıydı. Çünkü ulus, yenilenin değil, yenenin peşinden gider.

Atatürk, “Önemli olan ufku görmek değil, ufkun arkasını görmektir.” diyerek bugün de bizlere yol göstermekte. Ufkun arkasını görecek komutanlara gereksinim var. Tıpkı Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı Paşa gibi.

Bugün yapılmakta olan YAŞ’ta yaverlerince tutsak edilen komutanların kendi istekleriyle koltuklarından ayrılmaları gerek. Bu, görev sorumluluğu gereği. Önümüzdeki yıllar, TSK için altın yıllar olmalı. TSK, içindeki ABD hesabına çalışan FETÖ’cüleri atarak daha da güçlenmekte. Bununla birlikte Türkiye, Avrasya’nın parlayan yıldızı olacak.

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         28 Temmuz 2016

 

 

 

 

TAKSİM’DE FETÖ YOK!

                                               
CHP, Taksim’de “demokrasi ve özgürlük” mitingi yaptı. AKP de bu mitinge destek verdi. Halkın katılımı iyiydi Taksim’e. Katılımcıların Türk Bayrağı ve Atatürk posterleri taşıması güzel. CHP tabanı, yöneticilerine rağmen Atatürk’e ve Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine bağlı. Ancak parti yöneticileri, FETÖ ve PKK terör örgütlerine karşı duyarlılar. Onlara karşı söz ve eylemden kaçınmaktalar nedense...
Kılıçdaroğlu, kürsüye çıktı. Konuşması dağınıktı. “Manifesto okuyacağını” söyleyince tüm alan dikkat kesildi. Ne de olsa “manifesto” deyince Marks-Engels’in “Komünist Manifestosu” akla gelmekte. Bu da bir meydan okuma çağrışımı yaptığından kitleler heyecanlanmakta. Kılıçdaroğlu’nun manifestosu on maddeydi; ancak anlatılanlar bir maddede özetlenebilirdi. İçerik zayıftı ve siyasal bir birikimin ürünü değildi. Dinleyicilerin hayal kırıklığına uğradığını anlamış olacak ki manifesto sonrasında sözü uzattıkça uzattı. Söyledikleri genellikle aynı şeylerin yinelenmesiydi. Bu nedenle Taksim kalabalığının beklentisi düştü, heyecanı azaldı. Son tümce söylenmeden gelenlerin yarısı dağılmıştı bile.
Kılıçdaroğlu’nun Taksim konuşmasında sıkça “demokrasi, özgürlük, basın özgürlüğü, darbe, dikta...” sözcükleri kullanıldı. Bu sözcükler göz boyamak için yinelenmekte. Bu yolla cumhuriyetçi taban etkisizleştirilmekte. Emperyalizme karşı savaşta hamuru yoğrulmuş CHP’de emperyalizmin esamisi bile okunmamakta. Türkiye’nin aydın birikimini yaratan CHP’de üç yüzü geçmeyen sözcük dağarcığıyla bir genel başkan bulunmakta. Şaka gibi değil mi? Atatürk, İnönü ve Ecevit’in koltuğunda 23 Nisan çocukları gibi genel başkancılık oynanmakta.
Kılıçdaroğlu, darbeye karşıymış. Ama hangi darbeye? Darbenin adı sanı yok! Sözü döndürüp dolaştırıyor, ama bir türlü FETÖ diyemiyor. Acaba neden? Bu soruyu, her CHP’li kendine sormalı. Kimliği belirsiz bir darbe varsa kimlere karşı mücadele edeceğiz.
Kemal Bey’in konuşmasında dış güçten söz ediliyor, ama bu dış gücün adı yok! ABD diyemiyor. Beş yaşındaki çocuklar bile darbenin arkasında Amerika’nın olduğunu biliyor; ama Kılıçdaroğlu ve CHP üst yönetimi darbenin arkasındaki emperyalist gücü bir türlü göremiyor nedense. İtalya’dan Rusya’ya, ABD’den Suriye’ye kadar FETÖ’cü darbe konusunda açıklama yapan aydın, gazeteci, siyasetçi herkes darbenin arkasında ABD’nin olduğunu söylüyor. Nedense Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının kulakları sağır(!), hiçbir şey işitmiyorlar, gazete sayfalarındaki haberleri görmüyorlar.
Dünyanın neresinde olursa olsun darbeler, bir emperyalist gücün desteği ve kışkırtmasıyla yapılır; devrimlerse halkın öz gücüyle. Bunu bilmeyen bir genel başkan orta sahada top çeviriyor durmadan. Amaç, tribünleri uyutmak... Bir şey söylüyor, yapıyor görünüp aslında hiçbir şey söylemeyip yapmamak.
ABD emperyalizmi FETÖ ve PKK ile Türkiye’yi vurmakta. Atatürk’ün kurduğu devleti parçalatmakta Amerika. Ama nedense FETÖ kasetiyle Atatürk’ün kurduğu partinin genel başkanlık koltuğunu işgal eden zat, ne FETÖ ne de PKK’yı dile getirebiliyor. İkisine de terör örgütü diyemiyor. Acaba kaset borcu mu ödenmekte çaktırmadan.
Türk Ulusunun hızla anti-emperyalist çizgiye geldiği bir dönemde, ABD emperyalizmini ve onun tetikçisi durumundaki PKK ve FETÖ’yü göremeyen bir CHP yönetiminin kimlere hizmet ettiği çok açık değil mi? Ellerinde bayrak ve Atatürk posterleri,  yüreklerinde Cumhuriyet sevgisiyle Taksim’e koşan yurtseverler, bu yönetimi daha ne kadar taşıyacak sırtında acaba?
Unutmamak gerekir ki, bir siyasal küme emperyalizme ne kadar yaklaşırsa gericileşir. Emperyalizme karşı durmak ise ilericiliktir, devrimciliktir.
                                               Adil Hacıömeroğlu


DARBE KİME YARADI?

                                                
             Kamuoyu, 15 Temmuz darbesinin kime yaradığını tartışmakta. Bu tartışmayı yapanlar, ABD-FETÖ çetesini utangaç bir biçimde aklamak isteyenler. Özellikle Atatürkçü-solcu olduklarını söyleyen bir kısım gazeteci ve siyasetçi darbe kalkışmasının RTE/AKP’nin bir senaryosu olduğunu ısrarla söylemekteler. Bu kişiler, 15 Temmuz’dan sonra RTE’ye başkanlık yolunun açıldığını söylemekteler. Bu söylem ne kadar doğru? 
          Öncelikle söyleyelim ki, darbe kalkışması sırasında devlet kurumlarının verdiği dağınık görüntü halkın gözünden kaçmadı. Devlet kurumları arasındaki ilişkisizlik kamuoyunca şaşkınlıkla karşılandı. Özellikle güvenlik, istihbarat birimleriyle siyasal erk arasındaki ilişki kopukluğu ilgi çekicidir. Bu dağınıklığı, ilişkisizliği yaratanın on dört yıldır Türkiye’yi yöneten RTE/AKP olduğu gözlerden kaçmamakta. Bu konuda halkın RTE’ye güveni zayıflamakta. Darbe öncesine dek AKP’ye destek veren birçok yurttaş, iktidar partisinin devleti yönetmede yetersiz olduğunu dillendirmekte. AKP hükümetleri döneminde Türk devlet geleneklerinin hiçe sayıldığı, bu nedenle de kurumların dağınıklık içinde olduğu gözlerden kaçmamakta. Bu da gösteriyor ki, gerek RTE gerekse AKP güç yitirmekte. Devletin kurumsal kimliğini yok eden bir iktidar partisinin bu durumdan ötürü kamuoyunca hesaba çekilmeyeceğini söylemek saflık olmaz mı?
          AKP, iktidara geldiği 2002’den beri TSK’nın genleriyle oynadı. Dini duyarlılıkları öne çıkararak TSK’nın dinsiz olduğu algısını yaratmaya çalıştı. Oysa 15 Temmuz darbe kalkışmasında ABD adına harekete geçenler namazlı, abdestli kişiler. Üstelik AKP’nin uzun yıllar ortağı olduğu dinsel bir Cemaat’in üyeleri. Darbeye direnenler, hatta başta Erdoğan olmak üzere birçok AKP’li, yöneticinin canını kurtaranlar ise TSK’daki Atatürkçüler. Üstelik darbe sonrası Ergenekon ve Balyoz sanıklarının hızla göreve getirilmeleri, AKP’nin orduya bakışındaki tutarsızlıkları ortaya koymakta. Bu durum, önümüzdeki günlerde çokça tartışılacağa benzemekte. Halkın ordusunu, kendi siyasal çıkarları uğruna feda eden bir iktidar partisinin darbe kalkışmasından yarar umacağı düşünebilir mi?
      Yıllardır devlet içinde yuvalanarak ABD çıkarları için çalışan FETÖ’nün nerdeyse tüm elemanları açığa çıktı ve bu kişilerle ilgili, yasal süreç işlemeye başladı. Devlet içindeki farelerin ortaya çıkması en çok kimin lehinedir? Birçok faili meçhul cinayete imza attığı savlanan, Türkiye’deki birçok yurtsevere yalan ve iftiralarla tuzaklar kuran ABD güdümlü Galadyo’nun devlet organlarından sökülüp atılması Türkiye’nin geleceğinin aydınlık olduğunu göstermekte. FETÖ, Türk devletinin düşmanı. Amacı, Türkiye Cumhuriyeti’ni zayıflatmak. Böyle bir çeteden kurtulmak, devlet kurumlarının işleyişinin normalleşmesini sağlayacak. Bundan da Türk Milleti kazançlı çıkacak. Millet kazançlıysa milletin haklarını savunan partiler, neden kazançlı çıkmasın?
         15 Temmuz darbe girişimi sonrası, Tük Milleti birleşti. İktidar ve muhalefet darbeye karşı birlikte miting yapacak duruma geldi. Bu, milli birliğimiz için önemli bir gösterge. Türk milletinin Amerikancı bir darbe karşısında birleşip kenetlenmesi kadar güzel bir şey karşısında geleceğe umut ve güvenle bakmak her yurtseverin hakkı. Yükselen yurtseverlik duygusu, önümüzdeki günlerde yeni siyasal gelişmelere yol açarak Türkiye hak ettiği yere gelecek. Siyaset, ABD güdümünden çıkacak, tıpkı Türkiye’nin bugün Atlantik’le hesaplaşmakta olduğu gibi. Demek ki, siyasal partilerin yurtseverlik çizgisine gelmesi gerek. Yurtseverliği reddederek küresel güçlerin dayattığı politik çizgide siyaset yapanlar, önümüzdeki günlerde halk desteğinden yoksun kalacaklar.
           Son söz olarak diyebiliriz ki, darbe kalkışması sonunda ABD-FETÖ yenildi; Türkiye yendi. Bu kime yarar? Türk Milletine... Türk Milletinin kazançlı çıktığı bir yerde, BOP eşbaşkanı olduğunu defalarca söylemiş biri ve onun kurucusu olduğu parti yarar umabilir mi? Türk milletinin birleştiği, vatanseverliğin yükseldiği bir ortamda milletin yanında duranlar kazançlı çıkar.
                                                               Adil Hacıömeroğlu
                                                               23 Temmuz 2016

     


            

TAM DA ATLANTİK SİSTEMİNDEN ÇIKMA ZAMANI

                        
FETÖ’cü cuntanın arkasındaki gücün ABD olduğu çok açık. ABD yöneticilerinin ve sözcülerinin açıklamaları bu konuda tartışmaya yer bırakmıyor. Ayrıca ABD’de yönetime yakın gazetelerin FETÖ’ye sempatileri de açıkça görülmekte.
Türkiye ile ABD yıllardır birbirleriyle savaşmakta. Bu savaşta ABD, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne, ulusal birliğine saldırmakta. Ülkemizin her alanda zayıflatıp çökertmek için topyekûn bir saldırının tarafıdır ABD. Bu savaşta, ABD’nin müttefikleri İsrail ve AB’dir. Türkiye ise bu savaşta meşru müdafaa içindedir. Türk Milleti, vatanına sahip çıkma savaşı vermekte.
ABD, saldırılarını 1950’den beri devlet içine odaklanmış Amerikancı Gladyo çetesiyle sürdürmekte. Bu süreç içinde yüzlerce aydınımız, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sırasında binlerce gencimiz Amerikancı Gladyo çetesince katledildi. FETÖ adı verilen çete, Gladyo’dur. Türkiye’nin Kemalist birikimi, Gladyo tarafından yok edilmeye çalışıldı. Cumhuriyet kurumları, tek tek ortadan kaldırılmaya başlandı. Türkiye’nin yeraltı ve yerüstü zenginlikleri hunharca sömürüldü. Sanayimiz çökertildi. Tarım ve hayvancılığımız yok edildi. Kültürel yaşamımız yozlaştırıldı. Ulusumuz mezhep ve etnisite temelinde ayrıştırıldı. Kardeşi, kardeşe düşman yaptılar.  
ABD silahlı saldırısını, otuz yılı aşkın bir zamandır PKK ile sürdürmekte. Son zamanlarda ise IŞİD devreye sokulmuştur. ABD piyonu PKK, IŞİD ve FETÖ çetelerinin ortak hedefi, Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırmaktır. Bu çeteler, Tük milletinin birliğini ortadan kaldırmak ve vatanımızı parçalamak için ABD’nin kullandığı taşeronlardır. Bu taşeronlar üzerinden ABD-Türkiye savaşı amansızca sürmekte.
Yetmiş yıldır kesintisiz bir savaşın içinde olan ABD ve Türkiye’nin dost olması olanaklı mıdır? Dost görünümlü bir düşmanlığın Türkiye’ye verdiği zararlar saymakla, anlatmakla bitmez. Bu durumda Türkiye’nin ABD ve Atlantik sistemiyle ilişkilerinin yeniden ve sağlıklı bir biçimde ele almasının zamanı gelmedi mi?
15 Temmuz’la yükselmekte olan ABD karşılığı ve vatanseverlik duygusu Türkiye’ye, Atlantik’le ilişkileri yeniden düzenlenme olanağı vermekte. Türkiye ilk olarak NATO’dan çıkmalı. Ülkemize bugüne kadar hiçbir yararı görülmeyen, ancak zararının çok olduğu herkesçe bilinen bir askeri ittifakta bulunmanın anlamı yoktur. Bu bağlamda ABD ile imzalanan tüm askeri antlaşmalar tek yanlı olarak feshedilmeli. Ülkemizdeki ABD v e NATO askeri üsleri kaldırılmalı. Böylece Türkiye, ayağındaki prangalardan ve kendi topraklarında düşmanın askeri gücünü barındırma yükünden kurtulmalı.
Türkiye, öncelikli olarak AB bağımlılığını yok etmeli. AB ülkelerinin ülkemizi aşağılayıp şamar oğlanı muamelesi yapmasına son verilmeli. Ekonomik ve siyasal olarak rahat soluk almamız için Avrasya ülkeleriyle yeni ittifakların oluşması için çaba gösterilmeli.
Gümrük Birliği’nden çıkılmalı. Türk ekonomisini perişan eden bir bağımlılıktan ivedilikle kurtulmalı Türkiye.
FETÖ, PKK, IŞİD ve benzeri çetelerinin saldırılarını önlemek, yurdumuz üzerindeki emperyalist planları boşa çıkarmak istiyorsak yukarıda önerdiğimiz köktenci kararları almak vatanseverlik görevidir. Milli devleti olmayan bir ülkenin emperyalist saldırılara karşı koyması olanaksızdır. Eğer milli devletiniz yoksa PKK, IŞİD, FETÖ gibi çetelerin oyuncağı olursunuz. Bugün yapılmakta olan Milli Güvenlik Kurulu toplantısının ve toplanacak Bakanlar Kurulunun birincil konusu yukarıdaki önerilerimizi görüşmek olmalı. Yoksa havanda su dövmek, emperyalizme ve onun çetelerine güç kazandırır. Milletimizin bağrına saplanmak istenen hançeri engellemenin yoludur milli devleti oluşturmak. Bundan başka bir çözüm yolu olası olanaksızdır. Çözüm içimizde, devletimizin kuruluş ilkelerinde. Bunun tersine bir tavır takınmak, FETÖ’cü darbe kalkışmasını önleyen Türk Milletinin emeğine yazık etmektir. Gün, Atlantik sistemini alt etme günüdür. Ya Türk Milletinin yanında olacağız ya da Atlantik sistemine ve onun çetelerine (FETÖ, PKK, IŞİD...) hizmet edeceğiz. İvedilikle karar verme zamanıdır.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           20 Temmuz 2016



HALK NEDEN SOKAKTA?

                                               
Dün gece Bakırköy’den Bostancı’ya dönerken geç kaldığımdan deniz otobüsünü kaçırdım. Sahile indim ve yollar açık olduğundan ilk gelen otobüse bindim. Otobüsle Sirkeci’ye uçar gibi geldik. Otobüsten hızla inip Marmara’ya yöneldim. Marmaray girişinde güvenlik önlemi alınmış. Çantalar aranıyor. Şüphelilerin kimlikleri kontrol ediliyor. Ellerinde bayraklarla her kesimden ve yaştan kişiler gruplar halinde yürümekteler. Çoğunun acelesi var.
Peron katına inerken genç ve orta yaşlılardan oluşan bir gruba “İyi akşamlar!” diyerek yaklaşıyorum. Onlar, güler yüzle karşılıyorlar beni. Gruptakiler, Saraçhane’de, büyükşehir belediyesi önündeki toplantıya katılmışlar, çoğu Kısıklı’ya gitmekteler. Nasıl olsa toplu taşım araçları bedava.
En yakınımda bulunandan başlayarak ilk sorumu soruyorum sırayla: “Neden alanlardasınız?” Orta yaşlı biri yanıtlıyor beni: “Vatan için...” Çoğunluk aynı yanıtı veriyor. Birkaçı “Milletim için...” diyor. Genç olanlardan birkaçı “Bağımsızlığımız için...” diyerek kararlılık göstermekte.
İkinci sorumu soruyorum: “Yani Erdoğan için sokağa çıkmadınız öyle mi?” Topluca “Hayır!” diyorlar.
Üçüncü soruya sıra geliyor: “Darbe kışkırtmasını kim yaptı?” Çoğunluk “Amerika...” yanıtını vermekte. Birkaçı “Yabancı devletler...” diye düşünmekteler. Neredeyse hepsi FETÖ’yü, PKK ve IŞİD gibi terör örgütü olarak görmekteler. Bu sorularımı yol boyunca hem Marmaray’da hem de Kadıköy-Kartal metrosunda karşılaştığım gruplara yönelttim. Yanıtlar üç aşağı beş yukarı aynı.
Konuşmalarından anlaşılacağı üzere 15 Temmuz gecesinden beri sokaklarda, alanlarda olan gruplardaki kişilerin bazıları İstanbul Büyükşehir Belediyesi çalışanı. Cuntacıların kalkışmasına katılan emir kulu askerlere karşı sert davranışlar, hatta linç girişimlerine varan aşırılıklarla ilgili olarak ne düşündüklerini de soruyorum. Bu tür davranışları onaylamadıklarını içtenlikle dile getiriyorlar. Aralarına provokatörlerin karışabileceğini söylüyorlar. Özellikle kışkırtıcılar konusunda IŞİD ve PKK taraftarlarını işaret etmekteler.
Türk Ordusunun yıpratılmaması konusunda hemfikirler... Halka ateş eden ABD güdümlü tetikçiklerin Türk askeri sayılmayacağını söylemekteler. Halka ateş edilmesinin kabul edilmeyeceğini ve hiçbir zaman da böyle bir olayın yaşanmadığını dile getirmekteler. Amerikan emperyalizmi karşıtlığı, Türkiye’de yeni bir Kurtuluş Savaşı ruhu oluşturmaya önemli bir etkendir. Bu nedenle Cumhuriyet kurumlarını ayakta tutarak emperyalizme karşı savaşımı kazanabiliriz.
Özellikle bazı AKP yöneticilerinin ve yandaş medya elemanlarının cuntacılığı fırsata dönüştürerek TSK’yı yıpratma çalışmaları gözden kaçmamakta. Bu durum FETÖ’nün Türkiye’ye verdiği zarardan daha büyük felaketlere yol açabilir. Unutmayalım ki tapusu pahalı Anadolu ve Trakya coğrafyasında var olmak için güçlü ve ulusal değerlere bağlı bir TSK’ya ihtiyacımız var. Bu ulusal değerler, Cumhuriyet değerleri, Atatürk ilkeleridir. Türk Ordusunun yeniden güçlü duruma gelebilmesi için Cumhuriyet değerlerine harfiyen bağlı olmalı. Yetmiş yıllık çok partili yaşam deneyimi göstermiştir ki Atatürk Devriminden uzaklaştıkça Türkiye güç yitirmektedir. Güçlü Türkiye Atatürk’le yürüyerek olur. Bunun tersi ise bizi ulusça felakete sürükler.
Türkiye, tarihinin en büyük ABD karşıtlığını yaşamakta. Buna koşut olarak da vatanseverlik duygusu en üst düzeyde. ABD karşıtlığı ve vatanseverliğin Türk Milletini birleştirmesi, Türkiye’nin emperyalizmden bağımsızlaşması konusunda önemli bir fırsat. Türk siyaseti, yeni rotasını bu doğrultuda oluşturmalı. Anti-emperyalist, tam bağımsız Türkiye’nin vazgeçilmezi; Atatürk ve Cumhuriyet değerleridir. Bu asla unutulmaya...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           19 Temmuz 2016




TÜRK MİLLETİ, ABD’Yİ YENDİ


15 Temmuz 2016 günü TSK’ya sızmış FETÖ’cüler, ABD desteğiyle darbe kalkışmasında bulundular. Bu kalkışma TSK, polis ve Türk Milletinin çabasıyla boşa çıkarılarak ezildi. Böylece Türk Milleti, bir Atlantik saldırısını boşa çıkardı.
Öncelikle sosyal medyada çok sorulan “Darbe neden herkesin uyuduğu sabaha karşı yapılmadı?” sorusunu yanıtlayarak söze başlayalım. Darbe sabaha karşı yapılacakta FETÖ çetesinin planı böyleydi. Ancak üst rütbeli bir subayın ihbarı planı değiştirdi. Bunun üzerine çete, acele olarak planını devreye soktu. Zaten darbeyi planlayıp yönetenlerin büyük çoğunluğu açığa çıktıklarından Ağustos’ta yapılacak YAŞ toplantısında emekliye sevk edileceklerdi. Bu da onların acele davranmasında etken.
Birçok kişi, darbenin Erdoğan’a ve hükümete yönelik olduğunu söylemekte. Bu nedenle de cumhurbaşkanının ve hükümet üyelerinin neden gözaltına alınmadığını merak etmekteler. Öncelikle şunu söyleyelim: Darbeler; kişilere, hükümetlere karşı değil; devlete, rejime, çoğu kez de hem iktidara hem de muhalefete karşı yapılır. Bunu, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle açıklayalım. Bu iki darbe de Amerikancıydı ve iktidardaki ABD destekli Demirel hükümetlerine karşı yapıldı. Peki, kim zarar gördü. Atatürk Cumhuriyeti ve solcular. Her iki darbede iktidarda olamayan solcuları ve toplumsal muhalefeti hedefe oturttu. Deyim yerindeyse büyük bir kıyımla toplumsal muhalefet ezildi. İktidarda bulunan Adalet Partisi yöneticilerinin (Başta Demirel olmak üzere bazı yöneticiler kısa süreli hapis yattı.)  burnu bile kanamadı. Bu darbeler toplumsal muhalefeti kanlı bir biçimde ezerken İslamcı, dinidar grupların önünü açtı.
Darbeciler, aceleci davranmalarına karşın, izledikleri strateji kurnazcaydı. Öncelikle TSK’nın başta genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları olmak üzere üst komuta kademelerindeki generalleri gözaltına alıp etkisizleştirdi. Böylece komutayı ele geçirmeye çalıştılar. Ancak bu hesabı ilk olarak bozan I. Ordu Komutanı oldu. Yaptığı açıklamayla darbe girişiminin TSK’nın iradesini yansıtmadığını söyledi. Bu açıklama, kamuoyunu rahatlattı. Bu açıklamayı, diğer birlik komutanlarının açıklamaları izledi. Asker, FETÖ çetesini engellemek için birlik oldu. Sert çatışmalar yaşandı. TSK, kendi içine sızan darbecileri ezdi.
FETÖ’cü çete, halka ateş etti. TBMM’yi ve birçok devlet kurumunu bombaladı. TBMM’nin bombalanması darbenin hedefini göstermesi bakımından önemlidir. Çünkü TBMM, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun, bağımsızlığının en önemli simgesidir. Türk askeri kendi halkına kurşun sıkmaz, bugüne kadar da yurttaşına kurşun sıkmamıştır. Çünkü TSK, Türk milletinin ordusudur. Kendine kurşun sıkan bir asker, Türk askeri olur mu?
Balyoz davası iddianamesinde vatansever komutanların camileri bombalayacağını yazan FETÖ’cüler, kendi bilinçaltlarında yer alan niyeti açıkladılar aslında. Bunu da TBMM’yi bombalayarak gösterdiler. Yalan ve iftirayı yaşam biçimi edinmiş FETÖ’cüler, emirleri altındaki askerleri “İŞİD’e karşı tatbikat var .” diyerek kışlalardan dışarı çıkarıp darbe kışkırtmasına katmışlar.
Kendi yurttaşına kurşun atan, TBMM’yi bombalayan FETÖ çetesi üyeleri Türk askeri olamaz. Paralı askerler halka kurşun sıkar. Bu nedenle FETÖ çetesinin silahlı güçleri, ABD emperyalizminin paralı askerleridir. Türk Milletine kurşun sıkmışlardır efendilerinin çıkarlarını korumak adına.
Nerdeyse tüm birliklerde FETÖ çeteleriyle çatışmalar çıktı. Kahramanlık öyküleri yaratıldı. ABD’nin paralı askerleri, Türk Milletinin askerlerince ezilip yeniliyor.
FETÖ’cülerin darbe kalkışmasının asıl hedefi RTE/AKP değil, Türk devleti. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü ve devletin tüm kurumları. Hükümet de bu kurumlardan bir tanesi.
FETÖ darbesinin amacı, Atlantik’ten uzaklaşan ve Avrasya’ya yaklaşan Türkiye’yi ABD eksenine çekmek. Rusya ile iyi ilişkiler kurmakta olan, Mısır ve Suriye ile barışma yoluna giren Türkiye, ABD’yi çok rahatsız etmekte. Bu durum, Ortadoğu’daki ABD çıkarlarına zarar vermekte. Türkiye’nin Avrasya’ya yaklaşması, onu her alanda güçlendirmekte. Ayrıca Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü garanti altına almakta. İşte, ABD-FETÖ darbesinin hedeflediği bu durum.
Türk Milleti, kendisine yapılan saldırıyı fark ederek ayağa kalktı. Tankın, uçaksavarın, makineli tüfeğin üstüne yürüdü. Yurttaşlarımız FETÖ çetelerini yumruklarıyla, yürekleriyle kuşattı. ABD’nin kiralık çeteleri çareyi kaçmakta buldular. Bazıları helikoptere atlayıp Yunanistan’a sığındılar, tıpkı ABD’ye sığınan liderleri gibi. Kurtuluş Savaşı’na ihanet edenler de Yunanistan’a sığınmıştı. Ne rastlantı değil mi?
Dünyanın her yerinde bir ülkeye, bir millete saldırı olduğunda halk karşı gelir bu duruma. Dünyanın birçok ülkesinde emperyalist saldırılar, darbe kalkışmaları halkın tankların üstüne gitmesiyle önlenmiştir. Türkiye’de de aynı şey olmuştur.
Kimi köşe yazıcıları, ABD güdümlü sahte aydınlar, bu darbe kalkışmasını, RTE’nin başkanlık rejimini kurması için “oyun, tiyatro, senaryo...” olduğunu söylemekteler. Bu kafalar oldum olası emperyalizme hizmet etmekte. Sen, seyirci olursan karşında olan biteni oyun sanırsın. Demokrasicilik oyunuyla gözlerine perde inmiş kimi aymazlar, Türk Milletinin ABD çeteleriyle göğüs göğse yaptığı bir savaşı bile görememekteler.
Kimi sahte aydınlar, ABD-FETÖ’cü çetenin darbe kalkışmasının bastırılmasının RTE ve AKP’ye yarayacağını söylemekteler. Bu işten karlı çıkan AKP değil, Türkiye’dir. Tarikat ve cemaatçiliğin ülkemiz için ne kadar büyük bir tehlike yarattığını halkımızın tümü gördü. Bundan sonra Cumhuriyet değerlerinin önem kazanacağı bir süreci yaşayacağız. Bu nedenle de AKP güç yitirecektir. Çünkü AKP de ABD’nin ılımlı İslam projesinin bir oluşumudur. Milletin kazandığı bir yerde ABD projesi çöker. Cumhuriyet değerlerini gerçekten savunanlar ve Atatürk değerlerine yürekten bağlı olanlar iktidara en yakın siyasal anlayıştır. Bundan sonra Türkiye’nin iktidarı ABD, FETÖ ve PKK ile savaşanlardan oluşacaktır. Vatanseverliğin milleti birleştirdiği bir ülkede, BOP’çuların iktidarı olanaksız duruma gelmekte.
Türk milleti kadın, erkek, yaşlı, genç, sağcı, solcu demeden darbeyi önlemek için sokaktaydı. Modern giyimliler, şortlular, atkuyruklu saçları olan erkekler, türbanlılar, mini etekli kadınlar, şalvarlı ve sakallılar, bozkurt işareti yapan gençler... Türk milletinin her kesiminden yurttaş alanlardaydı. Herkesi birleştiren tek şey, vatanseverlikti. Herkes, ABD’ye karşı savaştığının farkındaydı.
Bugün Türkiye’deki savaş, FETÖ-RTE savaşı değil. Savaş; ABD, FETÖ, PKK ile Türk Milleti arasındadır. Bu savaşta kimin yanında yer alacağız? ABD cephesinde mi, Türkiye’nin yanında mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Temmuz 2016



THKO SAVUNMASI


1968 Devrimci Gençlik Hareketi denince akla ilk gelen kişi hiç şüphesiz ki Deniz Gezmiş’tir. Eylemci kişiliğiyle ve liderlik yeteneğiyle bugün de gençlik üzerinde çok büyük etkisi vardır. Günümüzde Deniz Gezmiş’in görüşleri çok fazla bilinmemekte ne yazık ki... Bir eylemci olarak sempati toplamakta. Deniz Gezmiş’in örgütünün adı, THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu)... THKO’luların idam ve öldürülmelerden önce savundukları düşünceler, “THKO Savunma”sında var. Denizlerin düşüncelerini sağlıklı bir biçimde anlamak için “Savunma”larını okumak gerek.
68’liler Birliği Vakfı, “THKO Savunma” adlı kitabı yayımladı. THKO’luların düşüncelerinin birinci elden anlatıldığı bir kitap. Bu nedenle Denizleri merak edenlerin ve gerçekleri öğrenmek isteyenlerin okuması gereken bir kitap. Kitabın dili yalın ve akıcı. Herkesin sıkılmadan okuyacağı bir yapıt. Savunma, konusunu iyi bilen bir öğretmenin anlatım tekniğiyle yapılmış. Bu nedenle sıkıcı değil. Türkiye’nin emperyalizmle ilişkilerini irdeleyen bir tarih kitabı niteliğinde.
Deniz Gezmiş, kişisel savunmasında: “Türkiye’de gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar varsa, bunlar ancak Amerikan Emperyalizmi iş yapan çıkarcılardır. (THKO Savunma, sf. 15)” Savunmasının başında Deniz Gezmiş’in Atatürk’ten atıfla söze başlaması dünya görüşünü ve örnek olarak gördüğü kişileri, düşünceleri anlamak açısından önemlidir.
“Bu memlekette Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. (Savunma, sf. 17) diyerek sürdürmekte savunmasını Deniz Gezmiş. Mustafa Kemal’in “istiklali tam prensibinin” kendilerince sürdürüldüğünü söylemekte. Böylece de devrimci köklerinin bu topraklarda bulunduğunu vurgulamakta.
“Hilafetin tekke ve zaviyelerin kapatılmasına açıkça karşı koymuşlar I ve II. TBMM’deki bazı milletvekillerinden söz edilmekte. AH). 1925 Şeyh Sait isyanı ile şanslarını denemişler. 1926’da İzmir’de Atatürk’e suikast düzenlemişler, fakat başaramamışlar. (Savunma, sf. 28)” Bu bölüm, Hüseyin İnan’ın kişisel savunmasından alınmış. Tekke ve zaviyelerin açılmasını “Demokrasinin gereğidir.” diyerek savunup Şeyh Sait’i halk önderi olarak gösteren aymazlar, Hüseyin İnan’ın adını ağızlarına alırken hiç mi utanmıyorlar?
“1961 Anayasası için hayatlarını ortaya koyan 27 Mayıs ihtilalinin öncüleri vatan haini ilan edilmek üzeredir. İhtilalin başı Cemal Gürsel Amerikan hapları ve iğneleri ile çoktan öldürülmüştür. (Savunma, sf.36)” 27 Mayıs devrimini darbe olarak gören tatlısu demokratları, AB’ci solcuların Hüseyin İnan’ın bu sözlerini iyi anlamaları gerek.
“Tüm ezilen uluslar bağımsızlık ve kurtuluş için silaha sarılmış olup, çağımızın canavarı emperyalizme karşı mücadele etmektedirler. Bugün ezilen halkların tek ve ortak düşmanı emperyalizmdir. (Savunma, sf. 40)” Demek ki tüm ezilenlerin emperyalizmi yenmeleri için birleşmeleri gerekmekte. Etnik köken siyaseti yapmak, ulusu bilmek bu savaşı engeller. “Biji Serok Obama!” diyerek emperyalizme karşı savaşılamaz. Ancak bu yolla ezilen haklara zarar verilir ve emperyalizme hizmet edilir.
“19 Mayıs 1919; emperyalizme, padişahlığa, hükümete ve köhnemiş devlet yapısına karşı Mustafa Kemal ve arkadaşları önderliğinde yürütülen devrimin başlangıcıdır. (Savunma, sf. 59)” 19 Mayıs’ı bu kadar güzel tanımlayan az bulunur. İşte, devrimci değerlendirme de böyle olur.
ABD’li senatör Upshow, 18 Ocak 1927 tarihinde Lozan Antlaşması ile ilgili bir açıklama yapar. Bu açıklama emperyalist küstahlık doludur. İşte bu sözlere THKO Savunmasında yanıt verilir.
“Amerikan Senatörünün Hunhar Timurlenk, Sefih Müthiş İvan ve Kafatası piramidi üzerinde oturan Cengiz Han’a benzettiği kişi emperyalizme karşı Türkiye Halkının Ulusal Kurtuluş Savaşına önderlik eden Mustafa Kemal’dir. Amerikalı politikacıya göre uygar uluslara onursuzluk getiren antlaşma, Lozan Antlaşmasıdır. Gene ona kalırsa Lozan’da Türkiye’nin konferans masasına oturtulması, Amerika’nın yüce ülkülerinden uzaklaşmasına sebep olmuştur. Kemalist Türkiye’nin suçu, bir Ulusal Kurtuluş Savaşını başarıyla vermiş olması ve kapitülasyonları kaldırmasıydı. (Savunma, sf. 77)
“...Dil bir sınıfın ya da zümrenin değil, tüm ulusun malıdır. (Savunma, sf. 192)”
“Emperyalistler bir ülkeyi sömürge haline getirirken, başta kendi dillerini halka öğreterek, ulusal dili ortadan kaldırmaya çalışırlar. (Afrika’da, Latin Amerika’da Fransız, İngiliz ve İspanyol sömürgecilerinin yaptığı gibi) çünkü ulusun kendi öz dilini koruması ve yabancıların diline rağbet etmemesi, giderek sömürgeciliğe karşı maddi bir direnme doğurur. ( Savunma, sf. 193)”
Yukarıda yer verdiğimiz dil konusundaki alıntılar belleklerde yer etmeli. Denizler, Güzel Türkçemizin korunmasının tam bağımsızlık için olmazsa olmaz olarak görmekte.
Savunma’da, ulus olmanın koşulu olarak “dil ve toprak birliği, iktisadi bütünlük, ortak ruhi şekillenme, tarihi olarak teşekkül etmiş istikrarlı birlik” gösterilmiş. “Irk, ulusal birliği meydana getiren öğelerden biri değildir. Biyolojik bir etkendir. Hiçbir biyolojik etken, toplumların tarihi evriminde bir rol oynayamaz. (Savunma, sf. 194)” denerek günümüzün ırkçı, etnik milliyetçi sahte solcularına ders verilmekte.
“Emperyalistler sömürge ülkelerdeki tahakkümlerini haklı göstermeye çalışmak ve halkları birbirine kırdırmak için, ırkçılık temalarını geliştirir. (Savunma, sf. 194)” THKO’lular, yıllar öncesinden günümüz Türkiye’sinin ve Ortadoğu’nun fotoğrafını çekmişler gibi bu sözlerle.
“Ulusumuzun benliğini kaybetmesi ve uyanmaması için her türlü Amerikan ilacını vermekten geri kalmıyorlar. Fakat bütün bunlara rağmen, gene de bir gün ulusun direneceğini ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin istedikleri gibi olamayacağını hesaplayarak gerekirse çıkarlarını korumak için son çare olarak Amerikan Ordusunu kullanmak için böyle bir durumda Amerika’nın müdahale edebileceği şekilde antlaşma imzalanmıştır. (Savunma, sf. 202)” Bu tümcelerde de görüldüğü gibi, Türk Ordusu her şeye karşın dost kuvvettir. TSK karşıtlığını solculuk, devrimcilik, ilericilik sanan sahte solcularının Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla herhangi bir benzerliği var mı?
“Amerikan emperyalizmi gayrı millidir. (Savunma, sf. 206)” sözleri Denizlere ait. “Milli, ulusal, ulusalcı, milliyetçi, ulus devlet (milli devlet)” sözcüklerinden öcü gibi korkan emperyalist yönlendirmeli bazı solcuların Savunma’yı dikkatle okumalarında yarar var. Çünkü bu sözcükler, sıkça kullanılmakta Savunma’da.
Emperyalizme karşı saf tutmayan ezilen ulus solcuları, egemen güçlere piyon ve yem olurlar. Türkiye gibi yarı sömürge bir ülkede emperyalizme karşı çıkmadan solcu da ilerici de devrimci de olunmaz.
Deniz Gezmişlerin maceracı çizgide birtakım eylemler yapmaları onların devrimci özlerini değiştirmez. Kitlelerden kopuk maceracı eylemleri onaylamak olanaksız. Denizleri yalnızca bu maceracı eylemlerden ibaret saymak büyük bir yanlış. Devrimin bireysel değil, kitlesel bir eylem olduğu gerçeği apaçık ortada. Bu nedenle günümüz gençleri Denizlerin maceracılıklarını değil; onların Milli Demokratik Devrim (MDD) çizgisinde ifadesini bulan antiemperyalist, antifeodal, ulusalcı, Kemalist Devrimi tamamlama ülkülerini örnek almaları yerinde olur.
Deniz Gezmiş, günümüz gençlerinin birçoğu için görüngüdür (fenomendir), tıpkı Che Guevara gibi. Fenomenleştirilen devrimciler; ne yazık ki kapitalistlerce düşünceleri, ülküleri unutturularak ticaret metasına dönüştürülmekte. Şapka, tişört, çantalara fotoğrafları basılı satılmakta. Denizlerin gerçek düşünceleri gençlere öğretilirse böyle bir tehlike de söz konusu olmaz. Çünkü devrimcilik fotoğraf baskılı tişörtlerle değil düşüncelerle olur. Bu nedenle Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının düşüncelerini öğrenmek için “THKO Savunma” kitabı okunmalı. Hem de her görüşten kişilerce...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       12 Temmuz 2016