GECENİN SİSİNİ DAĞITAN KORNA SESLERİ


                        
Cumartesi günü (dün) sis, İstanbul Boğazı’nı bir yorgan gibi örtmüştü. Göz gözü görmüyordu. Deniz ulaşımı kesilmiş, kent içi ulaşım felce uğramıştı adeta. Boğaz’dan ayrılıp kentin iç kısımlarına gidince sisten eser yoktu. Gecenin ilerleyen saatlerinde sis, tüm kenti kaplamıştı. Evimizin önünden geçen caddede gecenin geç saatleri olmasına karşın sis yüzünden trafik karmaşası vardı. Görüş mesafesi gittikçe düşmekteydi. Karşımızda bulunan binaları seçmekte güçlük çekmekteydik.
 Sis, insan ruhuna karamsarlık yüklemekteydi. Gece, kentin üstüne bir kâbus gibi çökmüştü. Böyle zamanlar, insanların birçoğunda karamsarlığın yarattığı umutsuzluk duygusunu egemen kılar. Gecenin karanlığı daha koyulaşır. İnsanın ışık, aydınlık özlemi daha çok artar.
Evde konuklarımız var. Çay içip söyleşemiyoruz. Çünkü herkes dizi izlemekte. Çocuklar, baharda toplaşıp cıvıldaşan kuşlar gibi koşuşturmaktalar salondan odalara. Kafesteki kuşlar gibi kanat çırpmaktalar daracık alanda. Ne gecenin sisi, karanlığı ne de salondaki televizyonun hoparlöründen çıkan bağrışmalar onları etkileyebiliyor. Onlar, bedenlerinin yüzlerce katı umutla yüklüler. Onların umudunu, hiçbir olumsuzluk kolay kolay söndüremez. Ben de çocukların umudundan esinlenmiş olmalıyım seslere kulak tıkayıp bir şeyler okumaya çalışıyorum.
Tam da okumaya dalmışken korna sesleriyle irkildim. Yerimden kalkıp balkona çıktım. Türk bayraklarıyla donatılmış uzun bir araba konvoyu… “En büyük asker, bizim asker!” seslerine karışan araba kornaları gecenin karanlığını, sisini bir bıçak gibi yırtmakta. Birinci konvoy gecenin karanlığında kayboldu. Sesler kulaklarımda çınlamakta. Arkasından bir konvoy daha… Konvoylar aralıklarla geçmekte. Umutlar, gecenin sisini yok ediyor. Karanlık aydınlanıyor. Yüreğimde bir güneş doğuyor.
Gecenin ilerleyen saatinde yatağıma giriyorum. Kendi kendime “Bu millet yenilmez. Bu devlet bölünüp yıkılmaz.” diyorum defalarca. Türkiye savaşta ve gençlerimiz güle oynaya asker gitmekte, vatan görevine koşmaktalar.
Sabah erkenden kalktım. Sabahın serinliğine aldırmadan doğuya bakan balkonumuza çıktım. Sis dağılmış, güneş ufukta yükseliyordu. Güneşle birlikte umutsuzluk dağılmış, ülkem umutla dolmuştu.
Balkondan içeri giriyorum çay demlemek için. Çayın kokusu mutfağı doldururken avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum: “En büyük asker, bizim asker!” diye…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       11 Mart 2018

DEVRİMCİ BİR ÖNCÜ, YAŞAR NURİ ÖZTÜRK


Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk Hoca’mızı, birçok kişi gibi basın yayın organlarından tanıdım. Önce yazılarımızla dostluk oluşturduk. Sonrasında, geç de olsa, kişisel dostluğumuz oluşup gelişti.

Türk halkının çoğu, Yaşar uri Hoca’yı medyadan tanıdı. Siyasal yelpazenin her kesimi, ilk başta temkinle yaklaştı Hoca’nın görüşlerine.

Muhafazakâr kesim, alışmadığı bir söylem, bakış açısı ve yorumla karşılaşınca biraz afalladı. Çünkü alışılagelen İslami bakış açısından farklı bir söylemle karşılaştılar. Geleneksel dinsel anlayışa karşı çıkıyordu Sayın Öztürk. Bu durum, muhafazakâr beyinlerde gerçek bir deprem etkisi yaratmaktaydı. Yaşar Hoca’nın halk üzerindeki etkisini kırmak için Emevi dincileri, önce Hoca’yı görmezden gelme, sonrasında ise suçlayıp karalama yolunu seçtiler.

Allah’la aldatanların, “Kur’an İslam’ı” diyen bir devrimci bilgini susturmaları olanaklı olmadı. Gerçeği savunmanın verdiği özgüvenle ve cesaretle Allah’la aldatanların ipliğini pazara çıkardı bıkıp yorulmadan. Önceleri Yaşar Nuri Hoca’nın karşısına çıkma cesareti gösteren bazı Emevi dincileri, giderek televizyonlarda bu tartışmalarda görünmez oldular. Özellikle Kur’an ile ilgili tartışmalarda bocaladılar. Bu tartışmalar, Emevi dincilerinin Kur’an’dan haberdar olmadıklarını ortaya çıkardı. Bu nedenle de her korkağın, her yalancının, her aldatıcının yaptığı gibi sahayı terk etmekte buldular işin kolayını. Tartışma alanında söyleyecek sözü, ortaya konacak bilgisi olmayanlar dedikodu silahına sarıldılar.

Laik kesim de tıpkı muhafazakâr kesim gibi ilk başta temkinli yaklaştı Hoca’ya. Din hakkında konuşanlara karşı dudak kıvırmak, küçümsemek alışkanlığı vardı laik kesimin önemli bir bölümünde ne yazık ki. Bu nedenle önce dikkate almadılar Hoca’yı. Sonraları onların kafalarında devrimci rüzgârlar estirdi Hoca. Kur’an’ı saptıran gericiliğe, yoksul halkın kanını emen Allah’la aldatanlara, gücünü sahte bir din anlayışından alan yobazlığa karşı savaşım için Merhum Öztürk’ün düşüncelerine gereksinimleri olduğunu geç de olsa anladı bu kesim. Böylece “Kur’an İslam’ı” ile Müslümanları köleleştiren Emevi dinciliği arasındaki fark kavrandı. Bu durum, laik kesimle muhafazakâr kitleler arasında sağlıklı bir tartışma zemini yarattı. Sağlıklı bir tartışma zemininin gerçeği anlamada önemli bir olanak yarattığı da kesindir.

 Yaşar Nuri Hoca, bir devrimcinin, öncünün davasına inanmışlığı içinde tüm olumsuzluklara karşın gerçeğin aydınlattığı sarp yolda kararlılıkla yürüdü. Haklı olmanın verdiği güvenle düşüncelerini kararlılıkla savundu. Ne sağ ne de sol kesimin önyargıları onu etkilemedi. O, “Hak bellediği yolda tek başına yürüdü.” duraksamadan, kararsızlık göstermeden. Allah’ın kelamını, insanlara anlatmak için çırpınıp durdu. Başarılı oldu mu? Evet, oldu. Büyük bir ateş yaktı. Bu ateşin alevleri her geçen gün büyümekte, ışığı dünyanın dört bir yanını aydınlatmakta.

Hoca’mızın gazetelerde yazdığı yazıları alışkanlık yapmaktaydı.  “Bugün ne yazacak, yine ne öğreneceğiz ondan?” diyerek büyük bir merakla gazeteyi elimize alırdık. Halkın büyük bir çoğunluğu televizyon programlarının bağımlısı olmuştu. Kitapları elden ele dolaşmaktaydı. Okuyanlar, okumayanlara salık vermekteydi kitaplarını. Bu nedenledir ki, kitaplarının her biri onlarca baskı yaptı. Kitaplarında anlattıkları; yürekleri ısıttı, beyinlere esin kaynağı oldu.

Çocukluğumdan beri kitap okurum. Üç kitabın farklı zamanlarda, farklı yayınevlerince yayımlanmış baskılarını almaya çalışırım. Bu baskılarda değişikliklerin olup olmadığına bakarım. Bu üç kitap: Atatürk’ün Söylev’i, Türkçe Sözlük ve Türkçe Kur’an’dır. Yaşar Nuri Hoca’nın kitaplığıma giren ilk kitabı, Kur’an-ı Kerim Meali’dir. İlk kez bir Kur’an çevirisinde ayraç görmedim. Bu önce şaşırttı, sonra gurur verdi bana. İlk kez bir Kur’an çevirisi yorumsuzdu. Bu durum, Kur’an’ı doğru anlamak isteyenler için bulunmaz bir fırsattı. Bu değerlendirilmeliydi. Öyle de oldu. Tüm zamanların en çok baskı yapan kitabı oldu. Halk, doğrunun yanında yer aldı ve Kur’an’ına sahip çıktı.

“Kur’an okunacak şeyleri toplayan kitap anlamındadır. Adı bu anlamda olduğu içindir ki ilk emri de ‘Oku!’ olmuştur. Ne yazık ki, geleneksel müdahaleler bu ‘okunacak kitap’ı sarılıp sarmalanarak duvara asılacak ve bazen de ‘üfürülecek kitap’ haline getirdi. (Yaşar Nuri Öztürk, Allah İle Aldatmak, 167)” Bu tespit Sayın Öztürk’ün Kur’an’a bakışını saptamak açısından çok önemlidir.

Kur’an, neredeyse bütün Müslüman evlerinde “sarılıp sarmalanarak” duvarın en yüksek noktasında başköşeye asılır. Okuyan da anlamaz, okumayan da... Çünkü Kur’an, Türkçe değildir; okuyanlar ezbere okur, okuduğunun anlamını bilmez. Bu nedenle Kur’an’ın anlamı bilinmediğinden Kutsal Kitap’a uygun bir yaşam tarzı oluşturmak olanaksız duruma gelir. Burada geleneksel anlayışın tersine, Kur’an’ın ilk buyruğu olan “Oku!” öne çıkarılmakta. Kutsal Kitap’ında ilk buyruk olarak “Oku!” denen bir toplumun; dünyanın en az okuyan insanlardan oluşması üzüntü verici olduğu kadar da düşündürücüdür. Duvara asılan bir kitap okunmaz. Okuma alışkanlığı da kazandırmaz, bu durum okuma alışkanlığının olmadığı toplumların gerçeğe ulaşması, inancını birinci elden öğrenmesi olanaksızdır. Öğrenmek için okumalı. Okuyunca da düşünmeli, tartışmalı ve sorgulamalı. Tartışan, sorgulayan toplumlar esaret zincirini kırar; yoksulluğu yazgı olmaktan çıkarır; sömürüyü yok eder; bilimsel buluşlarda ileri giderek günlük yaşamını kolaylaştırır.

“İslam dünyasının egemen güçleri, Müslüman insanın özgürleşmesinden korkuyorlar, çünkü özgürlük onlara itaat etmeme gücü kazandırır. (Y. Nuri Öztürk, Kur’an Penceresinden Özgürlük ve İsyan, 14)” Yazarın bu saptaması Müslümanlığın temel sorununun asıl nedenini ortaya koymakta. Özgürlüğünü sağlayamamış bir toplumun yaratıcı eylemler gerçekleştirmesi, üretken olması, dünyanın diğer toplumlarına öncü ve yol gösterici olması olanaklı mıdır? Özgür olmayan kişi birey olabilir mi? Birey olamayan kişi, insan olmanın yüksek erdemini yaşayabilir mi? Özgürleşemeyen toplumlar sürüden farksızdır. Çünkü kendi aklıyla karar vermesi, kendi yaşamını, geleceğini belirlemesi mümkün değildir. İslam dünyası, geri kalmışlık çaresizliğinden kurtulmak için özgürleşmek zorundadır. Özgürleşemeyen, birey olmayan kişinin Allah’ın buyruklarını kendi iradesiyle yorumlayıp anlaması, günlük yaşamına uygulaması olanaksızdır. Bu nedenle İslam’ı anlamak için önce özgür bir irade gerekir. Buna koşut olarak da egemen güçlerin kulluğundan kurtulmalı İslam dünyası.

Mustafa Kemal Atatürk “Özgürlük olmayan ülkede ölüm ve yıkılış vardır. Her ilerlemenin, kurtuluşun anası özgürlüktür.” demekte. Bu toplumsal ileti ile Merhum Öztürk’ün İslam dünyasının asıl sorunlarından başlıcası olarak “özgürlüğün olmaması” saptaması örtüşmektedir. Atatürk özgürlüğü; toplumun gelişmesi, ulusun birlik içinde yaşaması, bağımsızlığın sağlanması, kölelik zincirlerinin kırılması için birincil koşul olarak görmekte. İslam dünyasına özgürlüğün değerini anlatan bir lider olarak Atatürk, bunu emperyalizme karşı savaşla da uygulamalı olarak göstermiştir.

“İnsan özgürlüğünün en büyük engeli şirktir. (a.g.e. 50)” İslam dünyasının egemen güçleri bir yandan Kur’an’ın toplumların anadillerine çevrilmesini yasaklayıp Müslümanların kendi dinlerini öğrenmelerini engellemekte, bir yandan da şirk tasallutuyla kitleleri köleleştirmekteler. Bundan hareketle dün İngiliz, bugün ABD emperyalizminin emrinden çıkamayan İslam dünyası egemenlerinin kendi toplumlarını uyuştururken kullandıkları uyuşturucu da şirktir.

“İnsan tekâmülünün tarihi, insanın itaatsizlik eylemlerinin de bir tarihidir. (a.g.e. 14)” Geleneksel din anlayışının itaat etmeyi, yani eskiyi korumayı kural durumuna getirdiği bir toplumsal anlayışı var. Bu durum, kişinin özgürleşmesinde bir baskı oluşturmakta. İtaat eden kişi övülür, karşı çıkansa yerilir. Bu toplumsal yerleşik anlayış, İslam toplumlarının geri kalmasında en önemli etmen.

“Şirkin belirgin niteliklerinden biri de Allah’ın yetkilerini ‘evliya, aracı, yaklaştırıcı’ diye yaftalanan birtakım şirk elemanları (Kur’an bunlara şürekâ diyor.) arasında bölüştürmek ve insanı bu yetkileri kullanan güdücülerin hegemonyası altına sokup robotlaştırmak, hatta hayvanlaştırmaktır. (age 51)” Burada Saygıdeğer Hoca’mız, şirk elamanlarının “evliya, aracı, yaklaştırıcılar” olduklarını belirliyor. Din adına, hatta Allah adına yola çıktıklarını söyleyen birtakım kişiler, Kur’an dışı bir dinin oluşmasının en büyük failleridir. Türlü tarikatlar altından örgütlenen bu kişilerin birçoğu yoksul halkın temiz din duygularını kullanarak ve bu kişilerin bilgisizliklerinden yararlanarak kendi dünyalıklarını kurma peşindeler. Bu şirk anlayışı, ne yazık ki bazı bilgisiz kesimlerde kişilere tapınmaya kadar işi vardırmakta.

Kendini evliyaymış gibi topluma takdim eden kişilerin çoğunun Batı’nın emperyalist ülkelerinin istihbarat örgütlerince yönlendirildiği de bilinmekte. Bu şirk belasının 15 Temmuz 2016’daki darbe kalkışmasında toplumumuzda nasıl onulmaz yaralar açtığını hayretle gözlemledik. İpleri, ABD’nin elinde olan sözde evliyanın ülkesine ne denli kötülükler yapabileceğini yaşayarak öğrendik.

“Din sınıfı, din kıyafeti yoktur. Hatta resmi mabet yoktur. Vaftiz ve aforoz hiç yoktur. Günah çıkarıcılara ihtiyaç yoktur. İnsan doğduğu anda temizliğinin ve güzelliğinin doruk noktasındadır. Allah’a kul olmak için birilerinin tesciline, okuyup üflemesine ihtiyaç bırakılmamıştır. Çünkü bu ‘okuyup üflemelerin karşılığı’, insanın yaratıcı özgür benliğinin esir alınmasıdır. (a.g.e. 53-54)” Ne yazık ki İslam dünyasında dince yasaklanmasına karşın bir din sınıfı oluşmuştur. Bu din sınıfı toplumun sırtından geçinerek varsıllaşmıştır. Hatta dindarlığın(!) ölçütü bu din sınıfının giydiği kıyafetlerle anlaşılmakta. Neredeyse her tarikat ve cemaatin kendine göre bir din kıyafeti var. Bu din sınıfı, ellerinde iman ölçer bir alet varmışçasına kişilerin inançlarını derecelerini belirlemekteler. Kişilerin ahiretlerinin nasıl olacağı konusunda fetvalar vermekteler. Acaba bu kişiler, bu yetkilerini kimden almaktalar? Bu ve benzeri soruların yanıtlarını, yazdığı kitaplarda Sevgili Yaşar Nuri Hoca’mız ayrıntılarıyla ve Kur’an ayetlerine dayanarak anlattı bizlere.

“Kur’an, vesayet ve vekâlet altında bir imanın söz konusu edildiği tüm sistemleri şirk ve zulüm sistemi olarak damgalamaktadır. Toprak post, Allah dost olacaktır. Tüm yeryüzü mabet, tüm meşru filler ibadettir. (age 54)” Merhum Öztürk’ün bu saptamaları ezberleri bozmakta. Emevi dinciliğine ağır bir darbe indirmekte. Allah’la aldatanların halkı yobazlık bataklığına batırmalarına bir karşı duruş göstermekte. Böyle bir anlayışla biçimlenen İslam dininin “kutsallaştırılmış haraç ve huruç çetelerine” gereksinimi olur mu?

Dünyadaki bütün devrimler, itaatsizlik eylemleri sonunda olmuştur. Ateşin, tekerleğin bulunması; ilk tohumun toprağa ekilmesi, ilk meyve fidanın dikilmesi, hayvanların evcilleştirilmesi, ilk evin yapılması, ilk pişmiş yemeğin yenmesi, ilk şiirin yazılması, ilk resmin çizilmesi, ilk sulama kanalının açılması, ilk ekmeğin pişirilmesi, sütün mayalanarak yoğurt yapılması, tek tanrılı dinin ilk kez kabul edilmesi, kısacası toplumsal sıçramaları sağlayan tüm devrimci atılımlar bir itaatsizlik eylemidir; eskiye bir kafa tutuştur. Eğer bu itaatsizlik eylemleri olmasaydı, insanlık bugünkü duruma gelemezdi ve yontma taş devrinde, mağarada yaşamayı sürdürürdü.

“Kur’an, bir tek insan tipine düşmanlığa izin vermektedir: Zalim. (Y. Nuri Öztürk, Firavun, 16)” Sayın Yazar, bu saptamasını Bakara Suresinin 193. Ayetiyle desteklemekte. “Zulme sapanlardan başkasına düşmanlık edilmez. (Bakara 193)” Ayette de açıkça belirtildiği gibi Kur’an’ın, İslam’ın en büyük ve tek düşmanı zulüm. Zulüm yapana zalim dendiğine göre Kur’an zalimleri düşman olarak belirtmekte.

Y. Nuri Öztürk’ün birçok yapıtında zulüm ve zalim konusu ayrıntılarıyla işlenmekte. İslam, zalime düşman... Dünkü zalimlere düşman olduğu gibi, bugünkü zalimlere de düşman. İnsana zulmedenin dini, ırkı ne olursa oldun hem insanlığın hem de İslam’ın düşmanıdır. Zalimin görünürdeki inancı ne olursa olsun o, zalimdir; zulmetmektedir. Bu davranışıyla da Kur’an’a ters düşmektedir. O zaman zulme karşı savaşmak da her Müslüman’ın görevi olmalı.

Bilgin Yazar’ımızın Firavun yapıtındaki şu saptaması aydınlatıcı ve sarsıcıdır. “Kur’an’ın zulüm dışında bir düşmanı yoktur.” Bu saptama ile Yaşar Nuri Hoca’mız, İslam dünyasını yüzyıllardır süren derin uyku ve uyuşukluğundan uyandırıp kurtulması için sarsmakta, silkelemektedir. Çünkü zulmün hedefi, insandır, onun özgürlüğüdür.

Kur’an dışı yapay düşmanlar üretilerek İslam dünyası köleleştirilmekte, asıl amacından saptırılmaktadır. Ne yazık ki bu da zalimler eliyle yapılmaktadır. Zalimler büyük kitlelerin kendilerine yönelecek öfkesinden kurtulmak için hedef şaşırtmaktalar. Dinler, mezhepler, tarikatlar arasında nefretleri körükleyerek kendi yıkıcı saltanatlarını sürdürmekteler. Bu durum da İslam dünyasının emperyalizme kölelik durumunun sürmesine neden olmakta. İslam ülkelerindeki zalim hükümdarlar, yani günümüzün firavunları, saltanatlarını sürdürürken Batılı emperyalist güçlerin desteğini almaktalar. Bu yolla da yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarını bu emperyalist ülkeler yağmalamakta. Zalim yöneticiler de Yaşar Nuri Öztürk’ün söylediği gibi “yallanmaktalar” emperyalist kapılarda.

“Kur’an, peygamberlerle onların karşısına dikilen şirk zümreleri arasında tarih boyunca sürüp giden kavganın esasını, ecdatperestlikle akıl ve bilginin mücadelesi olarak tescil etmektedir. (Y. Nuri Öztürk, Kur’an Penceresinden Özgürlük ve İsyan, 251)” Peygamberlerin yeniliğin temsilcisi olduğunu belirtelim öncelikle. “Şirk zümreleri” de eskiyi, statükoyu, yani muhafazakârlığı temsil etmekte. “Şirk zümreleri” ecdatpersliği savunmaktalar. Bu yolla da gelişmenin, ilerlemenin karşısına dikilmekteler. Peygamber, şirk düzenin karşına akıl ve bilgiyle dikilmekteler. İşte, yıllardır akıl ve bilginin karşısına dikilen “şirk zümreleri” İslam dünyasını zifiri bir karanlığa tutsak ettiler.

“Gelenekçilik veya muhafazakârlık, mutlak anlamda alındığında şirktir. (a.g.e 252)” Çoğu siyasetçinin muhafazakâr olmakla övündüğü şeyin şirk olduğunu İslam dünyasının çoğu bilmez. Sayın Öztürk’ün bu saptaması, çok önemlidir. Muhafazakârlığın İslam toplumlarının gelişmesini, özgürlüğünü engelleyen en büyük düşman olduğunu burada belirtelim.

Y. Nuri Öztürk, Hz. Peygamber’in şu sözünü aktarmakta: “Hilafet (devlet yönetimi) benden sonra otuz yıldır. Ondan sonrası azmış krallar dönemi olur. (age, 262)” Bu hadiste büyük bir öngörü var. Halifeliğin Hz Ali’den sonra biteceği belirtilmekte. Tarih boyunca İslam’ı yozlaştıranlar, Müslümanları emperyalistlere tutsak edenler, Muhammet ümmetini bilimden uzaklaştıranlar “azmış krallar” değil mi? Günümüzde bile Hz. Muhammet’e rağmen hilafet peşinde koşanların “azmış krallık” hayali kuranlar olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

İslam’da halifeliğin olmadığı çok açıkken “molla, şeyh, şıh, efendi” gibi tarikat ve cemaat liderlerinin olması olanaklı mıdır. Bu durum İslam’a uygun düşer mi? Tabi ki düşmez. Kur’an’da olmayan birtakım sıfatları varmış gibi ortaya atmak, din kurallarının içine sokmak art niyetli bir girişimdir. Bu da en çok İslam’a zarar verir.

“İdare erkinin arkasında, yönetilen toplumun iradesi ve onayı olacaktır. Yönetim erki kutsala, Allah’tan alınmış yetkiye dayandırılamaz. Kur’an peygamberliğin bittiğini ilan eden bir kitap olarak bunun altını özellikle çizmektedir. Çünkü idare erkini kutsala, Allah’a dayandırma yetkisi olabilecek tek insan peygamberdir. Ve peygamberlik bitmiştir. O halde, artık insan hayatında Allah’a ve kutsala dayanarak yönetme söz konusu olmayacaktır, olmamalıdır. (age, 279)” Bu saptama altın değerindedir. Günümüzde İslam dünyasında birçok siyasetçi yönetme yetkisinin Allah’tan geldiğini ima etmekte. Fısıltı gazetesiyle, çoğu zaman da açıkça kendilerini dinin kutsalı olarak ilan etmekteler. Bu durum, şirktir. Kur’an hükümlerini saptırmaktır. Olmayan şeyleri, İslam dininin içine sokmaktır. Bugün kitlelerin bu konuda çok uyanık olması gerek. Çünkü Allah ile aldatanlar, kendilerine kutsallık atfettikleri için geniş kitleleri kolayca kandırmaktalar.     

“İslam evrensel bir dindir. Ne devlet şekli önerir ne de tek devlet veya tek bayrak fikri taşır. Bu tür iddiaların tümü, kitlenin duygularını sömüren siyasal söylemlerdir. O halde, İslam, yüzlerce devlet şekli, yüzlerce devlet başkanı tarafından kabul edilebilecek ve edilmesi gereken bir ortak yaratılış değeridir. (age, 291)” İslam dinini yalnızca bir yönetim kalıbına sığdırmaya çalışmak, onun etki, alanını daraltır. Dünyanın farklı coğrafyalarında, farklı gelenekler, farklı üretim ilişkileri içinde yaşayan toplulukları İslam’a yakınlaştırmaz. “Bir devlet modeli önermeyen İslam’a yönetim modelleri atfetmek, dine yapılabilecek en büyük kötülüktür. Çünkü onu, evrensel niteliklerinden kopararak bölgesel bir din durumuna sokar. Günümüzde bu bölgesellik, Arapçılığın dar kalıbına sığdırılmakta. Bu da Müslümanlığa zarar vermekte.

Atatürk’ün şu sözleri büyük önem taşımaktadır. “Türk tarihinin en mutlu devresi, hükümdarlarımızın halife olmadıkları zamandır. Peygamberimizi ashabına dünya milletlerine İslamiyet’i kabul ettirmelerini emretti, bu milletlerin hükümetleri başına geçmelerini emretmedi. Hilafet demek, idare, hükümet demektir. Bütün Müslüman milletleri idare etmek isteyen bir halife buna nasıl muvaffak olur?! Bütün İslam milletleri üzerinde tek halife fikri hakikatten değil, geleneksel din kitaplarından çıkmış bir fikirdir. (Sadi Borak, Atatürk ve Din, 91-92)” Atatürk’ün dediği gibi halifelik, Türk Ulusuna mutsuzluk getirmiş, onu maceralara sürüklemiştir. Mutsuz olan bir toplumun gelişip ilerlemesi olanaklı mıdır? Ortak aklın yerine bir kişinin iradesini koyan bir yönetim anlayışının İslam dünyasına yararlı olamayacağını yaşayarak öğrendik. Sayın Öztürk’le Atatürk’ün hilafet konusundaki görüşleri örtüşmektedir

Halifelik yönetimi tarih boyunca İslam dünyasını birleştirmek yerine; mezhep ayrımcılığını artırmış, dini bir iktidar mücadelesinin aracı yapmış, sürekli bölünen Müslüman topluluklar arasında sonu gelmeyen savaşlara yol açmış, halkın yaratıcılığını, üretkenliğini yok etmiştir. Çünkü özgürlüğün zincirlendiği bir yerde yaratıcılıktan, üretkenlikten söz edilemez.

Prof. Yaşar Nuri Öztürk; derin, geniş, büyük bir bilgi okyanusudur. Yalnızca bilgiyi vermekle kalmadı; bu bilgileri, Kur’an mantığına ve ilkelerine uygun olarak yorumlayarak beyinleri aydınlatma görevini kararlılıkla sürdürdü. Gerçek bir aydının yapması gerekeni yaptı, doğru bildiklerinden geri adım atmadı. Bildiği, inandığı doğruları halka anlatmak için çırpındı durdu. Karanlık tünelin ucunda bir umut ışığı yaktı. Her geçen gün bu ışık büyümekte. Gelecek kuşaklara, yürüyecekleri aydınlık yol için bir ışık bıraktı.

İslam dünyası, er geç içinde yaşadığı karanlıktan kurtulacaktır. Çünkü dünyanın en uzun gecesi bile gün gelir sabaha kavuşur. Yaşamın diyalektiği bunu, bize birçok tarihsel olayla gösterip kanıtlamakta.

İslam dünyasını tutsaklaştıran, yoksullaştıran, düşmanca kamplaştıran, kanını döken hurafeci şirk düzeni sonsuza dek sürmeyecek. Gerçeğin aydınlığı, beyinlerde şimşek çaktıkça insanlık, şirk düzenine karşı ayağa kalkacaktır. Ayağa kalkan insanlığın karşısında hiçbir zalim ayakta duramaz.

Prof. Yaşar Nuri Öztürk, emperyalizmin parça parça böldüğü İslam coğrafyasına kurtuluş yolunu gösterdi. Bu konuda Atatürk’ü örnek aldı. Tarihin dayattığı zorunluluklara karşı durmak olanaksızdır. Nasıl bir akarsuyun denize kavuşması engellenemezse, bir toplumun aydınlanmasının, özgürleşmesinin karşısında sonsuza dek durulamaz.

Y. Nuri Öztürk elliyi aşkın yapıtıyla İslam dünyasında bir tartışmayı başlatmıştır. Zamanla Öztürk’ün izinden gidecek yeni bilim adamları kesinlikle çoğalacaktır. Bu bilim adamları yalnızca ülkemizde değil, başka ülkelerde de olacaktır. Yaşar Nuri Hoca’nın düşünceleri, İslam dünyasında devrimci bir sıçrayışın, dönüşümün yol gösterici öncüsü olacak. Bu aydınlanma hareketinin yaratıcısı da Yaşar Nuri Öztürk’tür. Öncüler olmadan toplum aydınlanıp harekete geçmez.

İçinde yaşadığımız yıllarda İslam dünyası en kötü günlerini yaşamakta. Emperyalistlerin eliyle bölünmüş Müslümanlar kendi ibadethanelerini bombalamakta, kendi dindaşlarını acımasızca boğazlamaktalar. Din, hurafelere tutsak olmuş; Allah’a şirk koşanlar toplumları yönetir duruma gelmiştir. Bundan da anlaşılacağı üzeri zifiri bir karanlık içindedir İslam dünyası. Bu zifiri karanlıkta göz gözü görmemekte, asıl düşman karanlığın içinde saklanmaktadır. Gecenin en karanlık anının tan vaktinden az önceki zaman olduğunu düşündüğümüzde sabahın olması yakındır ve düşünce aydınlığının büyük güneşi doğmak üzeredir. Bu güneş doğduğunda Yaşar Nuri Öztürk’ün ışıltılarını göreceğiz onun aydınlığında.

Devrimcilerin işi zordur. Çünkü devrimcilik, kurulu düzene meydan okumaktır. Yaşar Nuri Öztürk, yüz yıllardır İslam dünyasını mahveden bir şirk düzenine meydan okudu. Zoru başardı. Bundan sonrası bize kaldı. Yani işin kolay yanı. Hoca’nın düşüncelerini halka anlatarak İslam dünyasında aydınlanma ışığını çoğaltmalıyız.

Hoca’mızın cesareti, öncülüğü ve toplumumuza açtığı aydınlık ufuklar nedeniyle ne kadar minnet duysak azdır. O’nu ömrümüz boyunca hep saygı ve özlemle anacağız.

                                       Adil Hacıömeroğlu

                                       Eğitimci-yazar

                                       12 Mayıs 2017

 


KILIÇDAROĞLU’NUN SOÇİ KEHANETİ


“Biz 2013 Yılında, Türkiye’de uluslararası Suriye konferansı düzenlenmesini istedik. Rusya’yı çağırın, Amerika’yı çağırın, Avrupa Birliği’ni çağırın, Arap ligini çağırın ve Suriye’nin taraflarını çağırın ve Türkiye bu soruna çözüm bulsun, dedik; ama ellerinin tersiyle ittiler. Şimdi bizim istediğimiz noktaya geldiler. Suriye’nin sorununu çözmek istiyorlar. Çözülürse son derece mutlu oluruz. Suriye’nin bütünlüğünden, Irak’ın bütünlüğünden yanayız. Türkiye’nin bütün komşularıyla barış içinde yaşamasını isteriz ve bunun için bizim üstümüze ne düşüyorsa her türlü desteği vermeye hazırız.” Soçi’de yapılan Erdoğan, Putin ve Ruhani görüşmesinden sonra Kılıçdaroğlu’nun yaptığı destek açıklamasından alınmış bu paragraf.
“Kılıçdaroğlu, Soçi zirvesiyle ilgili diyor ki: “Şimdi bizim istediğimiz noktaya geldiler. Gerçekten öyle mi? Soçi’de, Kılıçdaroğlu’nun istediği noktaya gelinmiş midir?
Kılıçdaroğlu’nun Suriye sorunun çözümü için önerisi neydi? “Biz 2013 Yılında, Türkiye’de uluslararası Suriye konferansı düzenlenmesini istedik. Rusya’yı çağırın, Amerika’yı çağırın, Avrupa Birliği’ni çağırın, Arap ligini çağırın ve Suriye’nin taraflarını çağırın ve Türkiye bu soruna çözüm bulsun, dedik; ama ellerinin tersiyle ittiler.” Kemal Bey’in çağırın dedikleri kimler? Rusya, ABD, AB, Arap Ligi, Suriye’nin tarafları (Bunun içinde Esat yönetimi olduğu gibi ABD denetimindeki terör örgütleri de var.)… Burada bölgenin önemli aktörlerinden İran var mı? Yok…
Kılıçdaroğlu, aklına gelen kuruluşu, devleti sıralayıp saymış rastgele… Güya çözüm önermiş. Saydıklarının çoğunluğu Suriye’yi perişan edenler, buradaki terör gruplarını destekleyeler… Suriye’yi karıştırıp terörle iş tutanlarla çözüm olur mu? Olmaz… Olmadı zaten… Bu nedenle Cenevre görüşmeleri sona erdi bir sonuç alınamadan.
Cenevre, tarihin çöplüğüne gidince yerine Astana geldi. Önemli bir adım atıldı burada. Çözümün ışığı yandı. Esat yönetiminin gücü arttı. Buna koşut olarak da ABD ve müttefiklerinin etkinliği azaldı Suriye’de. Ardından Türkiye, Rusya, İran yetkilileri arasında bir dizi görüşmeler yapıldı. En sonunda Soçi gerçekleşti. Çözüm, masaya yatırıldı. Taraflar anlaştı.
Suriye’de çözümü hızlandıran bölge ülkelerinin birleşmesi… Bölge ülkelerinin ABD emperyalizmine karşı tavır alması… ABD denetimindeki terör örgütlerinin silahla bastırılması… İşte, Soçi ABD ve yandaşlarının dışlanmasıyla kazanılmış bir başarı… Burada, Kemal Bey’in saydıkları yok! Yani ABD’li, AB’li, Suud’lu çözüm yok!
Kılıçdaroğlu’nun önerisi gerçekleşseydi Suriye’de çözümü gerçekleştirmek olanaksız olurdu. Ey Kılıçdaroğlu, senin önerdiğin bir şey yok! Olmadığı için de senin söylediklerinin gerçekleşmesi olanaksız. Öncelikle Kemal Bey’in Ortadoğu’daki sorunların özümü için olaylara Türkiye, Suriye, Irak, İran penceresinden bakmasını öneririm; AB, ABD penceresinden değil.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       25 Kasım 2017


NATO’NUN HEDEFİNDE ATATÜRK VAR


Türkiye, 1952 yılından beri NATO üyesi. Aradan altmış beş yıl geçmiş. NATO istediğinde Türkiye, hizmete koşmuş. Ancak Türkiye’nin başı sıkıştığında NATO destek yerine köstek olmuş.
NATO deyince yanlış anlaşılmasın... NATO demek, ABD demek… ABD’nin dünya egemenliği kurma amacının aracı NATO. Bu nedenle NATO’nun çıkarları demek, ABD’nin çıkarları… Eğer ABD çıkarları söz konusu değilse ortalıkta NATO da yok! Türkiye’nin uluslararası bir anlaşmazlığı olduğunda, güvenliği tehdit edildiğinde “Taraflara itidal ve sükûnet tavsiye eden” bir NATO çıkar karşımıza. Çoğu zaman da Türkiye’nin karşıtını açıkça destekleyen bir ABD/NATO görürüz.
1952’den bu yana Türkiye’yi uluslararası ilişkilerde zorlayan ve güvenliğini tehdit eden Kıbrıs, Ermeni, PKK, Ege… gibi sorunlarında hep karşımızda olan bir NATO/ABD gördük.
Tam bağımsızlığımızı NATO uğruna feda ettik. Ulusal ekonomimizi NATO boyunduruğunda yıkıma uğrattık. Kalkınmamızı NATO çıkarları için aksattık. Milli eğitimimizi NATO/ABD reçeteleriyle yozlaştırdık. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı NATO/ABD’ye şirin görünmek için beş paraya harcadık.
Nice devrimci aydınımızı, NATO/ABD operasyonlarıyla toprağa verdik. Tam bağımsızlık ateşiyle yanıp tutuşan mangal yürekli gençlerimizi, okyanus ötesi buyruklarla biçti NATO’cu iktidarlar.
ABD planlarıyla devletimiz yıkılmaya, vatanımız parçalanmaya, ulusumuz birbirine kırdırılmaya çalışıldı.
NATO tatbikat yapacak Norveç’te. Türkiye’de katılacak bu tatbikata. Tatbikatın fotoğrafları yansıyor kamuoyuna. NATO’nun düşmanı olarak Atatürk gösterildi. Erdoğan da düşmanla işbirliği yapan kişi olarak gösterildi. Bu olay, bir görevlinin yaptığı yanlışlık olarak geçiştirilemez. Yıllardır ABD/NATO’nun yıkmaya çalıştığı Atatürk ve onun kurduğu Cumhuriyet. Yalnızca bu görevli, NATO’nun bilinçaltını açık etmiştir, bu kadar…
Neden Atatürk?
Atatürk demek, Türkiye demek…
Atatürk demek, ezilen uluslara emperyalizme karşı mücadelenin yolunu gösteren lider demek…
Atatürk demek; ortaçağ karanlığına, yobazlığa, feodal geriliğe meydan okumak demek...
Atatürk demek, tam bağımsızlık demek...
Atatürk demek, emperyalist sömürüye başkaldırı demek...
Kısacası Atatürk demek, Türkiye demek...
Bunu içindir ki, NATO/ABD Atatürk’ü düşman belliyor. Biliyorlar ki, Atatürk yıkılırsa Türkiye de yıkılır. Bu gerçeğin ışığında şunu söyleyebiliriz ki; Atatürk’e, onun devrimlerine dil uzatan kim olursa olsun, dün olduğu gibi bugün de ABD’ye hizmet eder. Yıllardır İngiliz ve Amerikan gizli servislerince üretilen yalan/iftiralarla Atatürk’e kara çalmaya çalışanların yüzü kızarmalıdır. Bu aymazlıklarına son vermeliler. Çünkü Türkiye hepimizin ülkesi… Türkiye yok olursa hepimiz yok oluruz. Atatürk, Türkiye’yi ayakta tutan direk… Direk yıkılırsa ortada yapı kalmaz.
Artık, NATO’dan çıkma zamanı daha gelmedi mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       18 Kasım 2017



1938 DERSİM, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN CİNNETİ; ÖYLE Mİ?

            
CHP Tunceli İl Başkanı Ali Rıza Güder, Cumhuriyet’e karşı isyan eden Seyit Rıza’yı anmak için basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasındaki sözleri ilgi çekici…
“1938 Dersim, Türkiye Cumhuriyeti’nin cinnetidir. (…) İnsanoğlunun en zalim kılıç darbesiyle bu dünyadan göçüp gitmiş atalarımızdan bir nebze hürmetin ve merhametin esirgenmesi duygularımızı incitmektedir.” demekte Güder Cumhuriyet’e karşı cinnet getirerek. Cinnet, “delilik” demek. Yani aklın ve mantığın yok olduğu bir durumdur cinnet. Cumhuriyet ve onun kurucu yöneticileri akıldan, mantıktan uzak kişiler midir? Delirmişler miydi? Ne yaptıklarını bilmeyecek kadar kendilerini yitirmiş kişiler midir Cumhuriyet’in kurucu yöneticileri? Düşmanına gösterdiği merhameti kendi yurttaşından esirgeyecek kadar gözü dönmüş kişiler midir Cumhuriyet’in kurucuları?
1938 Dersim olayları sırasında Türkiye’nin başında Atatürk var. “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir.” diyen bir önder “cinnet”le suçlanmakta. Hem de kurucusu olduğu partinin il başkanınca. Bu, rezaletin ötesinde bir şey…
Güder, emperyalizm destekli Cumhuriyet karşıtlarını “atalarımız” diye anmakta. Ey Güder, senin ataların sömürgeciliğe karşı savaşıp Cumhuriyet’i kuran Atatürk ve arkadaşları mı, yoksa emperyalistlerin kışkırttığı Seyit Rıza ve yandaşları feodal derebeyileri mi? Cumhuriyet yıkıcısı Seyit Rızalar atansa Atatürk’ün kurduğu partide ne işin var?
CHP’nin Tunceli İl Başkanı, genel başkanının yolunu izlemekte. Genel başkan “Ben Dersimli Kemal’im!” derse il başkanı da “1938 Dersim, Türkiye Cumhuriyeti’nin cinnetidir.” der. Şaşırdık mı? Hiç… Atalarımız, “Ön tekerlek nereye giderse art tekerlek de oraya gider.” sözünü boşuna söylemişler.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Kasım 2017


MÜFLİS BEZİRGÂN

                                               
On beş yıldır AKP iktidarına muhalefet yapan partilerin en büyük çıkmazı seçenek oluşturacak siyaset üretememeleridir. Türkiye’nin iç ve dış sorunlarına çözümler üretemeyen muhalefet partileri, bir kısır döngünün içine girdiler. Deyim yerindeyse avara kasnak gibi dönüp durmaktalar; umutsuz, amaçsız…
Yeni siyasetler üretemeyen partiler, siyaseti kişiler üzerinden yürütmekteler. Oysa sorun, sistem sorunu. Uzun zamandır, 24 Ocak 1980’den beri, Türkiye liberal sistemin egemenliğinde. Bu sistem; köylüyü ürünsüz, kentliyi üretimsiz, genci işsiz, emekliyi aşsız, çalışını umutsuz yapmakta.
Liberalizm kara bir kâbus gibi toplumumuzun tüm değerlerini aşındırıp yok etmekte. Ulusal kazanımlarımız, yıllar içinde sorumsuzca peşkeş çekildi emperyalist odaklara ve sonradan görme asalaklara. Doğa yok edildi umarsızca. Orman ve tarım alanlarında ağaç, sebze, meyve, tahıl ürünleri yerine betonlar yükselmekte. Emperyalizm güdümlü terör, Mehmetçiğin kanını dökmekte vatan topraklarına. Nice ocaklar söndü emperyalist saldırıların kör karanlığında.
Yedi düvele karşı amansız bir savaşın sonunda elde edilen bağımsızlık, özgürlük, başı dik yaşam, kula kul olmayı reddeden anlayış kişisel çıkar uğruna heba edildi.
Bilim, hurafenin toz bulutunda görünmez oldu. Bilim, sanat, kültür adamları aşağılandı; yobazlığı yayarak halkı soyan zehirli akrepler yüceltildi.
Çayırın çimeni bitmez, akarsuyun suyu akmaz, yaylanın çiçeği açmaz, denizin balığı görünmez oldu. Geceleri gökyüzünde yıldızları arar oldu umutsuz gözler. İnsanoğlu, koca koca kentlerde yapayalnız kaldı bir beyaz camın karşısında, beton bir kafesin içinde. Milyonlarca insanın içinde insana hasret bir yaşamın girdabında debelenmekte yurttaşımız.
Muhalefet partileri ne yazık ki ülkenin karanlık gidişini değiştirecek seçenekler üretememekteler. Sistemi sarsacak söylemler yok dillerinde ve gönüllerinde. Parti programlarına bakıldığında liberal sistemi yıkacak tümceler görülmemekte. Ülkemizi mahveden, insanımızı yok eden kapitalizme karşı her hangi bir söz ya da davranış yok!
Türkiye; halkının sağduyusu, yurtseverliğiyle emperyalizme tavır alıp savaşmakta. Böyle bir durumda tüm ulusun tek yürek, tek yumruk olması gerekirken çatlak sesler çıkmakta emperyalist odaklara yaranmak için.
Türkiye savaşın içinde... Ülkemizden ve bölgemizden ABD emperyalizmi kovulmakta. Bazı sığ siyasetçiler, geçmişi deşelemekte bıkıp usanmadan. Bugüne, yarına değil; geçmişe bakmaktalar sürekli. “Bugünün çamaşırlarını dünün güneşinde” kurutmaya çalışarak diyalektiği reddetmekteler. Dünyanın en büyük devrimcilerinden biri olan Atatürk’ün mücadele stratejisinden ve taktiklerinden ders almak yok! Dünya devrimleri tarihini bilmemekteler. Bilenler de derin bir unutkanlık içinde. “Stratejik davranış” hak getire…
Geçmiş mi? Türkiye’ye her alanda ihanet edenlerin hesabı kesinlikle görülür. Her şeyin zamanı vardır. Sabır gerekir güzel şeyler için… Koşullar uygun olunca kimse kaçamaz halkın adaletinden.
Türkiye’nin asıl sorunlarını göremeyen muhalefet, çözüm de üretemiyor, Üretemeyince de müflis bir bezirgân gibi eski defterleri yoklamakta. Tıpkı feodal ağalar gibi. Geçmişin kavgası, kan davasına dönüşünce geleceği kurmak zorlaşıyor.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       5 Kasım 2017

BARZANİ SEVER ÖZKÖK

                                                
“Irak güçleri Kuzey Irak’a girerse Türkiye’ye bir milyon peşmerge gelir.” Bu tümce, gazeteci Ertuğrul Özkök’e ait.
Özkök, 20 Ekim 2017 Cuma sabahı CNNTürk’te gündemi yorumladı. Barzani, konusu sorulunca yukarıdaki tümceyi söyledi. Bu tümceyle demek istiyor ki Irak’ın ulusal bütünlüğü sağlanmasın, ABD-İsrail’in kullanabileceği piyonlar hep var olsun.
Türkiye’ye yıllardır terör ihraç eden Barzanistan değil mi? Daha dün Türkiye’yi de içine alan bir bölünme planını referandumla sahneye koyan kimdi? “Türkiye’ye bir Kürt kedisi bile vermem.” diyerek efelenen kişiyi unuttunuz mu yoksa? Türkiye’nin neredeyse üçte birini kapsayan İkinci İsrail haritalarının önünde poz verenleri, acaba anımsayabilir mi Özkök?
Özkök gibi bakışları Atlantik’e kilitlenmiş, düşünceleri bağımsızlıktan soyutlanmış, bakışları atgözlüğüyle sınırlanmış kimi köşe yazıcıları hala gözlerinin önünde apaçık olan olayları görmüyorlar.
Irak Ordusu Kerkük, Musul, Tuzhurmatu, Tel Afer, Sincar ve Mahmur’a girdi. Ölenlerin toplamı elliye bile ulaşmadı. Tutsak edilen Barzani askerleri hemen serbest bırakıldı. Amerikancı basının tüm kışkırtıcı senaryolarına karşın halkalar arası bir boğazlaşma görüntüleri yok! Bağdat yönetimi, kendi yurttaşı olan Kürtleri kazanmak için elinden geleni yapmakta. Irak Ordusu, bir an önce ülkenin kuzeyine girsin ki buralarda yaşayan Kürtlerin can güvenliğini sağlasın. Aşiretler arası çatışmalarda ve ABD çıkarları uğruna can veren insanları kurtarsın.
Özkök ve onun gibi düşünenler Irak’ta olanları bir türlü çıplak gözle göremiyorlar. Çünkü gözlerinde ABD gözlükleri var. Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanması Türkiye’ye göç dalgası yaratmaz. Tam aksine terör örgütlerinden kaçarak ülkemize sığınmış Iraklıların kendi ülkelerine dönmelerini hızlandırır.
Barzanistan’ın kanatları altında ülkemize kan kusturan Kandil var. Irak’ın bütünleşmesi, kandil gibi terör odaklarını da ortadan kaldırır.
Ey Özkök… Sen Kandil’in yok olmasından yana değil misin? Kandil’deki terör yuvası dağıtılırsa Türkiye esenliğe kavuşur, sen bunu neden istemiyorsun? Türkiye’nin huzur güven ve esenliğe kavuşması niye seni rahatsız ediyor?

“Irak’ın kuzeyinden Barzani giderse yerine kim gelir?” sorusu, Amerikan muhiplerinin dilinde. Kendi sorularının yanıtını da kendileri veriyor bu muhipler… “Boşluğu, IŞİD ve PKK doldurur.” Yahu arkadaş siyasal boşluğu neden IŞİD ve PKK doldursun? Irak’ın meşru hükümeti yok mu? Irak devleti ne güne duruyor? O topraklar Irak toprakları değil mi? 
Batı Asya’da güçler dengesi değişti. Emperyalizm ve onun piyonları yeniliyor. Ama nedense yeşil dolardan başka bir şey görmeyen kimi köşe yazıcıları, bu duruma çok üzülüyorlar. Neden mi? Onların vatanı yeşil dolarlar…
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           2 Ekim 2017

KIŞKIRTICI BİR MANŞET

                                   
Sözcü Gazetesi’nin 14 Ekim 2017 tarihli manşeti çok ilgi çekici… “Sırp Kasabından Helal Et Alıyoruz”
Öncelikle dışalıma dayalı bir ekonomik anlayışa şiddetle karşıyım. Öz kaynaklarını iyi kullanarak üreten bir Türkiye’dir asıl özlemim. Türkiye’nin liberal ekonomiye geçmeden önceki “kendi kendine yeten ülke” durumuna dönmesi en büyük mutluluğum olur.
Yukarıdaki manşette, AKP hükümetinin Sırbistan’dan et alması eleştiriliyor aslında. Dışalıma dayalı bir ekonomik anlayışı eleştirmek her yurttaşın ve yayın organının hakkı, hatta görevi. Ancak manşette öne çıkan şey, düşmanlık, kışkırtıcılık, kan davası güdücülük, ırkçılık…
“Sırp kasabı” sözüyle Sırbistan’ın Bosna’da yaptığı insanlık dışı uygulamalar dile getirilmekte. Manşetle de sonsuza dek Sırbistan’la bir hasımlığın sürdürülmesi istenmekte. Halkın, Yugoslavya iç savaşı ile ilgili duyarlılığı etnik ayrımcı bir anlayışla kışkırtılmakta. Küllenen acılar, tırnaklanarak kaşınmakta. Yeni düşmanlık tohumları ekilmesi demek bu… Balkanlarda hiç sönmeyen bir yangının sürmesi istenmekte bu manşetle…
Peki, halklar arasındaki bu kırımları kimler kışkırtıyor? Emperyalist ülkeler…
Neden? Kendi çıkarlarını korumak için…
Mazlum ulusların temsilcileri, halklar arasındaki anlaşmazlıkları gidererek onların birlik olmasını sağlamalı. Emperyalizmin böldüğü coğrafyaları birleştirmek, düşmanlaştırdığı insanları barıştırmak en başta devrimcilerin görevi. Emperyalizmi yenmek için dünyanın ezilen tüm uluslarının birleşmesi gerek.
RTE’nin Sırbistan gezisi, ülkemiz açısından önemlidir. Aradaki buzların erimesi, Türkiye’nin lehinedir: Türkiye’nin bu girişimi, Sırp-Boşnak anlaşmazlığını da ortadan kaldırır. Balkanlarda barış rüzgârları eser. Balkanlarda barış rüzgârlarının esmesinin Sözcü Gazetesine zararı nedir? Neden böylesi bir kışkırtıcı başlık? Bu tür kışkırtıcı manşetlerle balkanları kan gölüne çeviren emperyalistlere hizmet ettiğinin farkında mı Sözcü? Bu manşetiyle hem Türkiye’ye hem de Bosna-Hersek’e zarar vermekte. Bu manşet, bana Akit’in kışkırtıcı manşetlerini anımsattı. Sözcü, habercilikte Akit’i değil; Atatürk döneminin Ulus ve Cumhuriyet gazetelerinin manşetlerini örnek almalı.
Türkiye-Sırbistan dostluğu, Balkanların birleşmesine yönelik bir adımdır. Bunun arkası gelecektir.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       15 Ekim 2017


SELVİ’NİN YANILGISI

                                               
Hürriyet Gazetesi köşe yazıcısı Abdülkadir Selvi, 12 Ekim 2017 günkü yazısında “ABD’de bir irade Türkiye’yi Batı ittifakından koparıp Avrasyacı olmaya itiyor.” demekte.
Selvi, ne dünyanın ne de Türkiye’nin gereksinimlerinin, zorunluluklarının farkında. Dünyadaki siyasal dengelerin ABD’nin aleyhine, ezilen ulusların lehine değişimini göremiyor. Kafasında yıllarca egemen emperyalistlerin oluşturup yerleştirdiği düşünce kalıplarından kurtulamıyor bir türlü. ABD ile göbek bağının kesilmesinden ödü kopmakta.
Öncelikle şunu söyleyelim: Türkiye’yi, Avrasya’ya iten ABD’deki bir irade değil. Türkiye’yi, Avrasya’ya yaklaştıran tarihsel bir zorunluluk. Yaşadığımız dünya koşullarının gerekliliği Avrasya’ya yaklaşmak.
ABD’nin Türkiye’ye karşı yıllardır sürdürdüğü düşmanca tutumu büyüdü, büyüdü ve son damla bardağı taşırdı. Türk halkında ABD karşıtlığı yüzde seksenlerin üstünde uzun süredir. Halkımızın büyük çoğunluğu ABD’yi dost değil, düşman görmekte. Türk Ulusu zaten Atlantik’ten kopmuş. Halkın gönlünde “ABD dostluğu” diye bir şey yok! Halkımızın gönlü Avrasya’da. Yaşadığımız olaylar, içinde bulunduğumuz koşullar bunu gerekli kılıyor.
Abdülkadir Selvi, halkın iradesine, eğilimlerine inanıp güvenmiyor. RTE ve AKP halkın ABD karşıtlığını, Avrasya eğilimini geç de olsa gördü. Bu nedenle politika değişikliğine gitti.
Türkiye-ABD arasında yaşananlar, sıradan bir diplomatik kriz değil. Yıllardır iki ülke ilan edilmemiş bir savaşın içindeler… ABD, Türkiye’de ulus devleti çökertmek için yıllardır türlü araçlarla saldırmakta. Ey Selvi, bu saldırlar karşısında Türkiye ne yapmalıydı? Dayağı yedikçe ABD’yi sarılıp koklamalı mıydı? Ya da küresel ceberuta yalvarıp dediklerini mi yapmalıydı? Türkiye, kendi varlığını sürdürmek için ABD’ye karşı çıkıp Avrasya’ya yaklaşmakta.
Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Birincisi, tüm komşularıyla kavgalı ve bölünmüş olarak yaşamak… İkincisi ise. Komşularıyla barışık, Avrasya’da kalkınmaya yelken açmış bir Türkiye… Siz hangisini yeğliyorsunuz Abdülkadir Selvi?
Selvi’nin yazısında bir diğer yanılgı da şu: “Türkiye-ABD ilişkilerinin düzelmesini istemeyen bir el devreye girip süreci sabote ediyor. Türkiye, ABD ve AB’den izole ediliyor. Vize kararıyla birlikte İran, Libya, Somali, Suriye, Yemen, Çad, Kuzey Kore ve Venezuela ile aynı lige itiliyor.” diye sürdürmekte yazısını Selvi.
Selvi’nin yukarıda saydığı ülkelerin hepsi mazlumlar dünyasından. Emperyalizmin kuşatmak, parçalamak istediği ülkeler… Libya, Suriye, Somali, Yemen’i kana buladı emperyalizm. Şimdi kalkıyor Abdülkadir Selvi, emperyalizmin kana buladığı Libya, Suriye, Somali, Yemen’i; emperyalizme karşı direnen İran, Kuzey Kore, Venezuela’yı ve emperyalizmin din savaşı çıkarmak için bin takla attığı yoksul Afrika ülkesi Çad’ı uygarlık dışı göstermeye çalışıyor. Kan döken emperyalizm uygar, kanı dökülen ve kanını döktürmek istemeyen ülkeler ilkel öyle mi? Bunun adı güce, emperyalizme tapınmadır. Özgür iradeyi, güçlüye teslim edip tutsaklaşmaktır. Bu insanlık onuruna yakışır mı?
Ne yazık ki tüm siyasal çevrelerde Abdülkadir Selvi’nin yanılgısını yaşayan birçok yurttaşımız var. Bu kişilerin en kısa sürede Türkiye’nin içinde yaşadığı gerçekleri görüp kavramalarını dileriz. Çünkü başka Türkiye yok! Ülkemizi saldırılara, bölünme girişimlerine karşı korumak hepimizin görevi. Böyle bir görevden kaçılır mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       13 Ekim 2017



BÜYÜK İTİRAF VE TEHDİT

                                               
ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass, giderayak önemli, ilgi çekici bir açıklama yaptı. Bu açıklamada hem bir itiraf hem de açık bir tehdit var. Bu itiraf ve tehdit, Türkiye’nin Atlantik’ten uzaklaşarak Avrasya’ya yaklaşmasının nedenini de anlaşılır biçimde ortaya koymakta. Tabi anlayana…
Bass: “Dokuz buçuk aydır Türkiye’de terör saldırısı yaşanmıyor. Bu, IŞİD vazgeçtiği için değil; işbirliğimizin sonucu.” sözlerini, Türk kamuoyunun gözünün içine baka baka söyledi. Büyükelçi, açıkça “Biz, istersek İŞİD ve diğer terör örgütleri Türkiye’de bombalar patlatır; istemezsek patlatmaz.” demek istemekte. İŞİD’le işbirliği yaptıklarını resmen açıklamakta.
Biz, yıllardır gücümüz yettiğince yazdık, anlattık. Dedik ki “Ülkemizde yapılan tüm terör saldırılarının arkasında ABD var.” diye. Karşıt gibi görünen İŞİD’le PKK’nın ABD tarafından kontrol edildiğini de her terör saldırısı sonrası anlatmaya çalıştık. ABD-İsrail’in bu terör örgütlerini Türkiye’yi bölmek, diz çöktürmek için kullandıklarını özellikle vurguladık.
Nedense İŞİD ve PKK’nın yaptıkları büyük eylemler sırasında ABD’li bir yetkilinin Türkiye’ye ziyareti ilgimizi çekmekteydi. Diplomatik ilişkiyi sürdürmek için terör örgütlerini kullandı Amerika. Bu ziyaretlerin hepsinde el sıkışarak kameralara gülümserken ABD’li yetkililer, masanın altından da silah göstermekteydiler.
IŞİD-PKK karşıtlığı varmış gibi bir senaryo sahneye kondu. Ne yazık ki ülkemizdeki bazı sığ görüşlü siyasetçiler buna inandı ya da bu senaryonun sözcülüğünü yaptı. Bu yolla kamuoyunun kafası karıştırıldı. İŞİD öcüsüne karşı savaşan sevimli PKK yaratılmak istendi. “Emperyalizm” olgusunu unutan vatansız solcular, bu senaryoya kanarak PKK’nın dolayısıyla ABD’nin kuyruğuna takıldılar. Böylece emperyalizme hizmet ettiler.
Bass, bu sözleriyle “İlişkilerimiz bozulursa yeniden terör saldırıları olur.” demeye getirerek Türkiye’yi açıkça tehdit etmekte. Bu açık itiraf ve tehdit karşısında hala Türkiye’nin ABD’den koparak Avrasya’ya neden yaklaştığını anlamayanlar belki yattıkları kış uykusundan ya da ABD severlikten vazgeçerler. IŞİD’i de PKK’yı yok etmek Türkiye’nin görevidir. Bu, emperyalizme karşı utku kazanmanın biricik yoludur.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       12 Ekim 2017



KAHROLSUN AMERİKAN EMPERYALİZMİ!


FETÖ soruşturması kapsamında ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğunda çalışan iki kişi için gözaltı kararı veriyor mahkeme. Gözaltına alınan Metin Topuz, FETÖ savcısı Zekeriya Öz’le görüşmeler yapmış. Bu görüşmelerde Ergenekon ve balyoz davalarına gizli tanık bulmuşlar birlikte. Bunun Türkçesi: yalancı şahitlik… Bu görüşmelerden ABD yetkililerinin habersiz olduğu düşünülemez. Bu durumda, ABD’nin TSK’ya ve Cumhuriyet aydınlarına kurulan kumpasın kurgulayıcısı olduğu kanıtlanacak yargı tarafından. Ayrıca FETÖ üyeleriyle ilişkileri de belirlenmiş.
Mahkemenin gözaltı kararı verdiği ikinci kişi, ABD konsolosluğundan çıkmıyor. Yargıdan kaçıyor. Neden mi? Çünkü kendini suçlu olarak görüyor. Suçu olmasa mahkemeden kaçar mı? Gözaltı kararı verilen iki kişinin diplomatik kimliği yok ve ikisi de Türk vatandaşı. Bu nedenle yargı sürecinde diplomatlara uygulanacak hukuksal kurallar bakımından bir yanlışlık yok! O zaman ABD’nin aşırı tepkisi niye? Çünkü 15 Temmuz darbe kalkışmasının perde arkasındaki asıl aktör ortaya çıkacak bu soruşturmayla. Yani darbe yollarının ABD’ye uzandığı kanıtlanacak.
Gelelim ikinci konuya…
Türkiye, Atlantik sisteminin boyunduruğundan kurtulmak için yıllar öncesinden ulusal savaş sanayini kurdu. Zaman içinde bunu geliştirdi. Bu, bağımsızlığa giden önemli bir karar. Ardından Türkiye, Rusya’dan S 400 füzeleri aldı. Bu, NATO üyesi bir ülkenin yapmaması gereken(!) bir şeydi. Türkiye ile Atlantik ilişkileri giderek kopmaktaydı.
Üçüncü konuya gelince…
Türkiye, Suriye politikasında değişikliğe gitti. Atlantik cephesinden ayrılarak mazlum halkların oluşturduğu Batı Asya ülkelerinin yanında yer aldı. Astana’da Rusya, İran ve Suriye ile anlaştı Türkiye. Türk Ordusu, önce Fırat kalkanı harekâtıyla Suriye’nin kuzeyinde oluşturulan ABD koridorunu kesti. Böylece İkinci İsrail’in kurulmasını önledi. Ardından Türk Ordusu, İdlib’e girdi. İdlib harekâtıyla Afrin’deki PYD kantonu kuşatılmış oldu. Ayrıca İdlib’deki El Nusra liderliğindeki terör örgütleri varlığının da sonu gelecek. ABD’nin bölgedeki müttefikleri olan PYD/PKK ve yobaz örgütler yenilecekler. Böylece ABD’nin Suriye’yi bölme planı suya düşecek.
Batı Asya’da yenilip gerileyen ABD, elindeki tüm kozları kullanmakta. Bunun içindir ki Türk vatandaşlarına vize uygulama kararı aldı. Belki bunun arkasından ekonomik yaptırımlar da gelecek.
Türkiye, ABD ile bir vatan savaşı yürütüyor. Kendi vatanını korumak için savaşmakta. Fırat Kalkanı harekâtı da İdlib’e girişi de kendi güvenliği içindir. Komşuları bölünüp parçalanan bir Türkiye, kendi toprak bütünlüğünü koruyamaz. Türk Ordusu’nun Suriye’ye girişi, ABD’nin isteği dışındadır. Çünkü bu askeri harekât, ABD’nin Ortadoğu’yu parçalamak için ortaya attığı BOP’u geçersiz kılmakta. Burada Türk askeri, ABD silahlarıyla donatılmış güçlerle savaşacak.  TIR’lar dolusu savaş malzemeleriyle silahlandırılmış bölücü ve yobaz örgütlerle savaşacak askerimiz. ABD yetkilileri, bölücü örgütü silahlandırdıklarını defalarca söylediler. Bu silahlandırma başta Türkiye olmak üzere tüm Batı Asya ülkelerine düşmanlıktır.
İşte, ABD’nin düşmanca tutumuna karşı Türkiye kendini savunmak için önlemler almakta. Yıllardır ABD yaptırımlarına, isteklerine boyun eğdi Türkiye. ABD jandarmalığı için yarışan iktidarlar oldu ülkemizde. Türkiye, ABD ile zor bir savaşın içinde. Şu anda bu savaşta bir adım öndeyiz.
ABD vize uygulamaya başlayınca ABD sever kimi çevreler harekete geçti. Yok, efendim dolar yükselir, ekonomi çökermiş. Döviz bulunmazmış. Hastalar ilaçsız kalırmış. Ya ABD’de okuyan öğrenciler… İşadamlarımız ne yapacakmış? Teknoloji dışalımı ne olacakmış. Benzer tümceler uzayıp gidiyor. Bu, ABD’ye teslimiyetin feryadıdır. Vatan savaşındayız… Böyle bir durumda kişisel çıkarlar değil, toplumsal gelecek öne çıkar. Toplumsal dayanışmayla zorlukların üstesinden geliriz.
Ey, “Kahrolsun ABD emperyalizmi!” sloganıyla yıllarca meydanları inleten bazı sol grupların düşüncesini benimseyen arkadaş! Size ne oldu? Yıllarca “Kahrolsun Amerika!” diye bağırdınız. Tam bağımsızlık için emek verdiniz. İşte, ABD kahroluyor; ama sen yoksun ortada. “Ama, fakat, ancak…”lı tümcelerle emperyalizme karşı duramıyorsun, neden? Yoksa o sloganı haykırman içten değil miydi?
İsmet Paşa ne demişti? “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de o dünyada yerini alır.” İşte, yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye de o dünyada yerini alıyor. Buna sevinmen gerekmez mi CHP’li dostum? İşte, bak İsmet paşa’nın dediği oluyor.
1919’da tarih, Türkiye’nin önüne güneş batmayan İngiliz İmparatorluğunu yıkma fırsatını çıkardı. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra dünyadaki İngiliz egemenliği sona ermeye başladı. Şimdi tarih, yeni bir fırsatı önümüze çıkardı. ABD emperyalizmini yıkma fırsatını… Bu fırsatı geri tepeceğiz? Tabii ki hayır!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       11 Ekim 2017

ATATÜRK’Ü ISLATMAYAN ÇOCUKLAR


30 Eylül 2017 tarihli Aydınlık’ta ilgi çekici bir haber… Haberin yanında fotoğraf  da var. Fotoğrafta üç kız çocuğu… Atatürk büstünün çevrelemişler. Ellerinde bir şemsiye… Şemsiye, Atatürk büstünün üstünde… Yağan yağmurda, Atatürk ıslanmasın diye önlem almış üç ilkokul öğrencisi. Ama kendileri ıslanıyorlar… Varsın ıslansınlar… Yeter ki Ataları yağmurdan etkilenmesin.
Yer, Edirne’nin merkeze bağlı Tayakadın Köyü… Çocuklar, Şehit Cem Havale İlkokulu öğrencileri… Adları: Damla İnceoğlu (7 yaşında), Dilay Büyükpiliç (7), Öykü Cam (7)…
Çocuklar, mutluluk içinde “Biz ıslandık, Atatürk ıslanmadı.” diyorlar.
Ne mutlu bize… Ne mutlu ülkemize… Ne mutlu ulusumuza… Atatürk büstünün bile ıslanmasına gönlü razı olmayan kızlarımız, çocuklarımız var. Geleceğimiz, bu çocukların ellerinde…
Anadolu ve Trakya topraklarında milyonlarca Damla, Dilay ve Öykü var. Bu topraklarda Atatürk yenilmez.
Atatürk’ü unutturmaya çalışanlar; iyi bakın sağınıza, solunuza… Toprak, yağmur, doğa, adsız şehitler “Atatürk!” diye bağırmakta. Bu sesi iyi işitin! Böyle bir coğrafyada Atatürk’e karşı gelirsen bu toprak seni kabul etmez.
Atatürk’e karşı çıkan, onunla kavgaya tutuşup emperyalizmin değirmenine su taşıyan aymazlar; Tayakadın Köyü’ndeki üç çocuğa bakın da utanın. Utanacak yüzünüz varsa tabii ki…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       1 Ekim 2007