10 EYLÜL 1919 ÇARŞAMBA


Mustafa Kemal, Ali Galip Bey ve adamlarını yakalamakla görevli Süvari Alayı Komutanı İlyas Bey’e, Kongre adına verdiği emirde, kaçakların ivedilikle yakalanmasını, Kürtlük akımına hiçbir elverişli alan bırakılmamasını, Malatya ve Elazığ’da yönetime el konulmasını, buralarda millete ve halka karşı hiçbir davranışa meydan verilmemesini, kaçaklara uyanların acımadan yok edileceğinin duyurulmasını ve namuslu halka gerçeğin açıklanmasını istedi. Malatya’da Hükümet’i basan Ali Galip Bey, sandık emininden ‘Mustafa Kemal ve avanesini tepeleme masraflarına karşılık’ olarak altı bin lira aldı. Ali Galip Bey, üzerine asker sevk edildiğini duyunca yanındakilerle birlikte Malatya’dan Kâhta’ya kaçtı. Bölgede nüfus araştırması yamakta olan İngiliz Binbaşı Noel de Ali Galip Bey’le birlikte bölgeyi terk etti. Bunlar, Urfa yoluyla Halep’e gideceklerdir. (Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü II, Türk Tarih Kurumu Basımevi – Ankara 1994, s. 94)”

Elazığ Valisi Ali Galip ülkesine ihanet etmeyi sürdürmekte. Yurtsever askerler, onu köşeye sıkıştırdıkları için kaçmak zorunda kaldı İngiliz Binbaşı ile. Binbaşı Noel, bölgede niye nüfus araştırması yapar ortalık toz dumanken? Bu kişiye bu izni veren kimler?

“Sivas Valisi Reşit Paşa, baştan beri takındığı ikircikli tutumu bırakarak Mustafa Kemal ve Kongre yanında yerini aldı. Ali Galip olayından ötürü Hükümet’e çıkıştı. Sivas Kongresi’nin dağıtılamayacağını, Mustafa Kemal ve Rauf Bey’in tutuklanamayacağını bildirdi. ‘Canice tertipler içinde bulunuyorsunuz, memleketi felakete sürüklüyorsunuz’ dedi. İçişleri Bakanı Adil Bey, cevabında Ali Galip Bey’i Kongre’yi dağıtmakla görevlendirdiğini inkâr etti. ‘Vatanseverliğim kimseden aşağı değildir’ dedi. Reşit Paşa, makamı kime bırakacağını sordu. (Aynı yapıt, s. 94)”

Vali Reşit Paşa, Ali Galip’in İngilizlerle ihanete varan birlikteliğini yakından gördü. Ayrıca Kongre’ye katılanların nasıl büyük bir özveri ve yurtsever duygularla çalıştıklarına tanık olunca Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yanında yer aldı.

“Sivas Kongresi’nin yedinci oturumu, Kongre bildirisi hazırlanarak kabul edildi (yarınki tarihle yayımlanacak); dün kararlaştırıldığı üzere Amerikan Senatosu’na bir yazı yazılarak Senato üyelerinden bir komitenin İmparatorluğun her tarafını gezip incelemek üzere Türkiye’ye gönderilmesi istendi. Kongre Başkanlık Kurulu’nun imzalarını taşıyan ve gazeteci Browne’a verilen mektupta Kongre’nin amacı, ‘halkın isteklerini yerine getirmek, azınlıkları koruma altında bulundurmak, yurttaşların haklarını güvenceye bağlamak’ diye anlatıldı, Kongre kararı bildirildi. Kongre, Batı Anadolu’daki Kuvayı Milliye’nin yönetim ve donatım sorunlarını görüştü. Mustafa Kemal, yeterli kaynakları bulabilmek için gerekirse mal sandıklarına el koyabileceklerini söyledi.

Sivas Kongresi tarafından Batı Anadolu Kuvayı Milliye Komutanlığı’na atanan Ali Fuat Paşa, emrindeki birliklerle Ankara’dan Eskişehir’e hareket etti.

Alaşehir ve Havalisi Umum Kuvayı Milliye Kumandanı Mustafa imzasıyla Akhisar Kaymakamlığı’na gönderilen yazıda, İzmir (Aydın) Valisi İzzet Bey’in Kuvayı Milliye hakkında ‘çeteler’ ifadesini kullanması protesto edildi. Valinin bu görüşünü değiştirmesi için kaymakamın girişimde bulunması istendi. Türk ve Yunan askeri bölgelerinin ayrılmasından sonra Kuvayı Milliye’nin ateşi kestiği ancak Yunanlıların saldırılara devam ettiği belirtilerek buna devam ederlerse Kuvayı Milliye’nin karşılık vereceği yazıldı, ordu kuvvetlerine ihtiyaç olmadığı ileri sürüldü. Vali İzzet Bey, kendisine ulaşan bu yazıyı Hükümet’e gönderecek, İngilizlere de gösterecektir. (Aynı yapıt, s. 94-95)”

İzmir’i buyruğundaki birlikleri kışlalara kapatarak, halk direnişini önleyerek Yunanlılara teslim eden İzmir (Aydın) Valisi Kambur İzzet, şimdide halkın örgütlediği direniş örgütü Kuvayı Milliye’nin yazışmalarını İngilizlere bildirmekte. Bu haini görevde tutan da Padişah ve Sadrazam Damat Ferit Paşa. Ne yazık ki bazı bilgisizler, Padişah Vahdettin’in ve İstanbul Hükümeti’nin Kurtuluş Savaşı’nı desteklediklerini savunmaktalar. Vahdettin’in valilerinden yalnızca ikisi Ali Galip ve Kambur İzzet. İstanbul Hükümeti kışkırtıp desteklediği birçok iç isyanla ulusumuzun işgalcileri yurttan kovma savaşımına engel oldu bir süre. Bilgi sahibi olmadan tarihsel olaylar hakkında konuşmak; tarihe, ülkemize, halkımıza ihanet değil de nedir?

“Batı Anadolu’da Yunan zulümlerinde şikayetleri incelemekle görevli Müttefik Komisyonu, Çine’ye geldi. Yörük Ali Efe’yi, halktan bazı kişileri ve 57. Tümen Komutanı Albay Şefik Bey’i dinledi. İngiliz Amirali Heck, Amerikan Amirali Bristol, Fransız Generali Binozet, İtalyan Generali Dalolyo’dan kurulu heyet Albay Şefik Bey’den ordunun direnişe katılıp katılmadığını, yurtlarını terk eden Aydınlı Türklerin niçin geri dönmediğini sordu. Şefik Bey, direnişe ordunun katılmadığını ileri sürdü ve Kuvayı Milliye teşkilatının halkın Yunan zulmüne tepkisinden doğduğunu anlattı. Şefik Bey generallerin tarafsızlığı konusunda olumlu bir izlenim edindi.

İtilaf Devletleri ile Avusturya arasında Saint Germain Anlaşması imza edildi. Anlaşmaya göre İtalya, Yugoslavya, Macaristan, Romanya, Çekoslovakya Avusturya’dan toprak alıyor. Avusturya, deniz kuvvetleriyle ticaret filosunu galiplere teslim ediyor. Anlaşma metninde Avusturya’nın besleyebileceği asker sayısı 30 bin kişiyle sınırlanıyor ve Almanya ile birleşemeyeceği hükmü yer alıyor. Dünya Savaşı’nda Almanlarla birlikte savaşan ve yenilen Avusturya ve Macaristan İmparatorluğu, savaş sonunda dağılmış, Avusturya, 3 Kasım 1918’de ateşkes imza etmişti. Alman Barışı ise Versay’da 28 Haziran’da imza edilmişti.

Türk Hükümeti’nin şikâyeti ve İngiliz Kuvvetleri Başkumandanı General Milne’in uyarısı üzerine, Yunan İşgal Kuvvetleri Kumandanı Nider, birliklerine verdiği emirde, kendi tasvibi olmadan bulundukları hatlardan ileri geçmemelerini ihtar etti, karşı saldırıların ise Türklerin ilk karakollarına kadar yapılabileceğini bildirdi. Nider, 1 Ekim’de verdiği emirde, saldırıya uğramaları durumunda karşı saldırıda serbest olduklarını bildirecektir.

Temsil Kurulu, milli hareketin karşısında olan Niğde ve Kayseri mutasarrıfları ile Niğde muhasebecisi ve komiserinin tutuklanarak Sivas’a getirilmelerine karar verdi. Temsil Kurulu, Kongre kararına dayanarak Padişah’a çekilen telgrafın İstanbul merkezince alınmaması üzerine, bütün merkezlerin İstanbul’la ilişiği kesmelerini emretti.

Biga ve Gönen’de Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin şubeleri kuruldu. Gönen Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin başkanı Binbaşı Hazım Bey.

8 Ağustos gecesi Bekirağa Bölüğü’nden kaçan eski Şark Orduları Komutanı Halil Paşa, Ankara’ya geldi. Buradan Sivas’a geçecek olan Halil Paşa, Mustafa Kemal tarafından Bolşeviklerle ilişki kurmakla görevlendirilerek Bakü ve Moskova’ya gönderilecektir.

Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum Heyet-i Merkeziyesi milletin güvenine layık yeni bir kabine kurulmasını Padişah’tan istemeye karar verdi.

Paris Barış Konferansı’ndaki Hicaz delegasyonu, Faysal’ın talimatıyla İngiliz delegasyonuna bir muhtıra vererek İngilizlerin Suriye’yi Fransızlara bırakma planına karşı çıktı. Crane-King Komisyonu’nun bu bölgede yaptığı soruşturma sonuçlarına saygı gösterilmesini istedi. Crane-King Komisyonu’na Suriyeliler, Fransız egemenliği istemediklerini bildirmişlerdi. Bu konuda görüşmelerde bulunmak üzere Faysal da 18 Eylül’de Londra’da olacaktır.

Fransız Doğu Orduları Başkumandanı d’Esperey, Milne’in geri çağrılmasını istedi. İngiliz Yüksek Komiser Vekili Webb, raporunda Venizelos’un istatistiklerinin yalan olduğunu belirtti. Akhisar’daki denetim subayının raporundan: Erlere 50, subaylara 100 piastre (Liranın yüzde biri değerinde Türk parası-AH.) veriliyor ama Kuvayı Milliye’ye katılmaları bundan olmasa gerek. Çünkü tarımda şu iş gücü azlığından daha fazlasını rahatça kazanırlar. Türk köyleri başta bir başkaldırı içinde değillerdi. Herhangi bir müttefik ülkenin işgaline ses çıkarmazlar, hatta tercih ederlerdi. Yunanlılar katliam yapıncaya kadar da bekleyiş içindeydiler. Ama artık Yunan yönetimini reddetmek için savaşmaya kesin olarak hazır durumdalar.

Fransız Le Temps’ın başyazısı: Anadolu’da teşkilatlanmakta olan Türk kuvvetleri, yetenekli önderlerin idaresi altında siyasi ve milli bir programa uygun olarak kurulmuştur. İfham: Yeni Dünya ve Biz: Milliyet prensiplerine göre kurulan yeni dünyada yerimizi kuvvetli olarak almalıyız. Bizi bugünkü halden kurtarmak için müzaheret edecek maddi refahı manevi hakimiyete değişecek bir kavim olmadığımızı göstermeliyiz. İstiklal: Son gelen Rus gazetelerinin yazdığına göre, Bolşevik aleyhindeki Kırım Müslümanları, uzun müddet serseri bir hayat geçirdikten sonra Moskova’da Bolşevik reisleri arasına karışan Mustafa Suphi Bey’i kurşuna dizmişlerdir. Akvam’da Rıza Nur: Vahim bir halet-i ruhiye: Herkes ye’se, fütura düşmüş. Herkes şahsını kurtarmaya çalışıyor, yangından ne kurtarırsak kârdır diyor. Devlet ölüyorsa, yağma edilecek bir teneşiri, kefeni kalmış demektir. Oysa eskisinden daha vatanperver olmak vaziyetindeyiz. İnşallah Türkiye, tam istiklaliyle yine yaşayacak, eskisinden daha iyi olacaktır. Peyam: Ermeni katlinden kimler sorumludur? Olay nasıl başladı? Almanya’nın sorumluluğu yok mudur? Türk Dünyası: Harbiye Nazırı’nın askerlerle bayramlaşması. Akşam: Babıali’nin Wilson’a verdiği cevap. Amerikan Fevkalade Komiserliği’ne dün verildi. (Aynı yapıt, s. 95-96-97)”

Yukarıda anlatılanlar, yorum gerektirir mi? Her şey çok açık… İşgalcilere yanaşmalık yapanlar, batan bir devletin selinden kütük kapmaya çalışanlar, halka yapılan kırımı görmeyenler ve Sivas’ta yurdun kurtuluşu için bin bir sorunla uğraşanlar… Bunları okuyup öğrenenler Atatürk’e dil uzatırken bin kez düşünmeliler. Çünkü Mustafa Kemal Paşa’ya dil uzatanların yeri, İngiliz uşaklığı…

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         10 Eylül 2024

9 EYLÜL 1919 SALI


Gündüz Kongre’de tartışmalar, görüşmeler hız kesmeden sürmekte. Gece de uyku durak yok Mustafa Kemal Paşa’ya. İnsanüstü bir erkeyle mandacılık konusunu savunanları caydırmaya, tam bağımsız Türkiye ülküsünü onlara benimsetmek için çabalamakta bıkıp usanmadan.

“8/9 – PAZARTESİ/SALI

Sivas’ta Temsil Kurulu’nun kaldığı lise binasında gece manda konusu tartışıldı. Tıbbiye delegesi Hikmet ‘Tıbbiyeliler beni istiklal davamıza katılmak için gönderdiler. Manda fikrini siz dahi kabul etseniz, sizi de reddederiz.’ dedi. Mustafa Kemal, Hikmet’in bu sözleri karşısında ‘İşte benim anladığım Türk gençliği! Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz ekalliyette kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal, ya ölüm!’ diye konuştu. (Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü II, Türk Tarih Kurumu Basımevi – Ankara 1994, s. 92)”

Gece tartışmalarında Tıbbiyeli Hikmet’in mandacılığa karşı çıkışı önemli bir dönüm noktası. Atatürk’ün “Ya istiklal, ya ölüm!” sözüyle ona karşılık vermesi ulusal bir kararlılığın göstergesi. İşte Atatürk ve arkadaşlarını başarıya, Türk ulusunu bağımsızlığa götüren kararlılık bu. Ölümü göze alanlar emperyalizme karşı savaşı kazanabilir. Ölümden korkanlar ise emperyalistlerle uzlaşmayı seçtiler o yıllarda.

“Sivas Kongresi’nin beşinci günü. Rauf Bey’in önerisi üzerine ABD Senatosu’ndan bir inceleme kurulu istenmesine karar verildi. İç siyasetin görüşülmesine geçildi. Kazım Karabekir’in gönderdiği Hükümet’in ihanetleri ile ilgili telgrafın yayımlanmasına karar verildi. Ali Fuat Paşa’nın Eskişehir ile ilgili aldığı tedbirler kabul edilerek kendisinin Batı Anadolu Kuvayı Milliye Kumandanlığı’na atanması kararlaştırıldı. Mustafa Kemal, Elazığ Valisi Ali Galip Bey ve Noel’in çalışmalarıyla ve bunlara karşı alınan tedbirlerle ilgili bilgiler verdi. Geçici bir hükümet kurmanın sakıncalı olacağını söyledi. Hem seçim koşullarını ilan etmek hem de bunları uygulamak gerektiği benimsendi. Seçim kurallarını belirlemek için bir kurul oluşturuldu. Gece yapılan altıncı oturumda da Damat Ferit Paşa’nın düşürülmesi için Padişah’a yazılacak muhtıra üzerinde duruldu.

İçişleri Bakanı Adil Bey, Sivas Kongresi hakkında tamamlayıcı bilgi isteyen Ali Galip Bey’e verdiği cevapta ‘Bunlar işe milli bir şekil vermek istiyorlar. Halbuki millet bu işlere taraftar değildir.’ dedi. Mümkün olduğu kadar çok kuvvetle bir gün önce Sivas’a hareket etmesini istedi. Ali Galip Bey, verdiği karşılıkta, ayın 14’ünde yeteri kadar kuvvetle, ‘haydutların’ izlenip yakalanması için Malatya’dan yola çıkmak üzere tedbirler alındığını bildirdi. Ali Galip Bey ve adamlarını yakalamak için katırlara bindirilmiş bir birlik, Harput’tan yola çıkarıldı. Sivas Kongresi, Ali Galip olayından ötürü Hükümet’i protesto eden bir bildiri yayımladı. Bildiride Ali Galip ve yanındakiler ‘alçak, hain’ olarak nitelendi ve yakalanmaları yoluna gidildiği belirtildi. Malatya Telgraf Müdürü, hakkında alınan tedbirleri Ali Galip’e söyledi. Ali Galip Bey, korkuya kapıldı. Bir takım koruyucu tedbirler almak istediyse de uygulatamadı.

Mustafa Kemal, Antep, Adana, Sis, Mersin, Cebelibereket (Osmaniye) Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine çektiği telgrafta, Antep ve Maraş’ın el değiştirmesi ve Fransız işgalinin, bütün memurlar, dernek merkez kurulları, belediye başkanları tarafından kamuoyu ve Amerika nezdinde protesto edilmesini istedi.

Aydın Valisi İzzet Bey, General Milne Kurulu’yla görüşmesini iki yazı ile İçişleri Bakanlığı’na bildirdi. Görüşme hakkındaki yorumu yazarken Kuvayı Milliye aleyhinde bulundu. Kuvayı Milliyecileri ‘melanet’ işlemekle suçladı. Durumun ‘nezaketi’ konusunda Hükümet’in yeniden dikkatini çekti.

General Milne, Yunanlıların birçok başvurusu sonucu, Türk kuvvetlerinin saldırılarına uğramaları durumunda Yunanlıların 1000 – 1500 metreye kadar karşı saldırıya geçmelerine izin verdi. Bu karşı saldırılar Türk saldırılarını önlemeyince Yunanlılar Milne’e yeniden başvuracaklar ve 11 Ekim’de mutlak bir seferberlikle hareket izni alacaklardır. Albay Anderson ve Hambury, Nider’e, Milne’in çizdiği hattan ileriye geçmemelerini ihtar ettiler.

Yüksek Komiser Vekili Webb, bugünkü raporunda İstanbul’daki mandacı akımlar hakkında bilgi verdi: İngiliz Muhipler Cemiyeti kesinlikle İngiliz mandası istiyor ama rakiplerinden çekindiği için ‘müzaheret’ diyor. Fransız mandası isteyenler de var. ABD mandası isteyenler İttihatçı, Yahudi, Selaniklidir.

Bir ay kadar önce Batum’da İngiliz hapishanesinden kaçan, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa, Oltu’dan Karabekir’e yazdığı mektupta, Üç İl’in Ermeni ve Gürcülerden alınarak Cumhuriyet’le idaresini önerdi. (Aynı yapıt, s. 93-94)”

Ali Galip, İngiliz Binbaşısı Noel’le omuz omuza verip Sivas’ı basmayı düşünmekte. Mustafa Kemal Paşa’yı ölü ya da diri İstanbul’a götürmenin çabası içinde. İstanbul Hükümeti’nin bağımsızlık savaşımını bastırmak için tek umudu Ali Galip. Ne yazık ki İngilizler ne istiyorsa onu yapmakta Damat Ferit’le Ali Galip.

İngiliz, Fransız ve ABD mandası isteyenler; birbirleriyle yarış içindeler. Hiçbirinin usundan ulusuna güvenerek tam bağımsızlık geçmiyor. İstanbul Hükümeti tamamen İngilizlere teslim olmuş durumda. İngiliz Muhipleri, Kürt ve İslam Teali cemiyetleri işgalcilere yaranma peşinde. Ne rastlantıdır ki o gün Sivas Kongresi’ne, Mustafa Kemal önderliğindeki tam bağımsızlık ülküsüne karşı çıkarak emperyalist devletlere bel bağlayıp manda isteyenler, İngilizlere yaranmak için cemiyetler kuranlar, kutsal yurt topraklarını işgalcilere teslim eden yöneticilerin kurtuluştan sonra da Atatürk’e ve onun devrimlerine karşı çıktılar.

Günümüzde de durum değişmedi. Batıcı ABD muhipleri, emperyalizmin buyruğundaki Ortaçağ artığı yobaz takımı, Washington ve Brüksel’e bel bağlayan bölücüler; Atatürk’e de onun devrimlerine de Cumhuriyet’e de karşılar. Değişen bir şey yok dünden bugüne. Sivas Kongresi’nin “Ya istiklal ya ölüm!” ülküsüyle bir araya gelip ayağa kalkmanın zamanı gelmedi mi daha?

Evet… Günümüzde Atatürk’e karşı çıkmayı düşünsel özgürlük sayanlar, söyleyin bakalım kimden yanasınız? “Ya istiklal ya ölüm!” diyen Atatürk ve Türk ulusundan mı, yoksa batılı emperyalistlere yaranmak için doğup büyüdüğü topraklara ihanet edenlerden mi?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  9 Eylül 2024

 

 

 

8 EYLÜL 1919 PAZARTESİ


“7/8 - PAZAR/PAZARTESİ: Mustafa Kemal, Ali Galip sorunuyla uğraştı. Diyarbakır’daki 13. Kolordu Kurmay Başkan Halit Bey, Malatya’daki 12. Süvari Alay Komutanı Cemal Bey, Elazığ’daki alayın komutanı İlyas Bey’le telgraf görüşmeleri yaptı. Ali Galip ve onunla birlikte 3 Eylül’de Malatya’ya gelen Kamuran, Celadet ve Ekrem Beylerle Binbaşı Noel’in bu gece yakalanarak Sivas’a getirilmelerini istedi. (Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü II, Türk Tarih Kurumu Basımevi – Ankara 1994, s. 91)”

7 Eylül’ü, 8 Eylül’e bağlayan gece Mustafa Kemal Paşa, neredeyse uyumadı. Padişah, Damat Ferit Paşa Hükümeti, İngiltere ve Kürt Teali Cemiyeti üyesi birtakım aşiret liderlerinin desteklediği Elazığ Valisi Ali Galip; Sivas Kongresini basıp dağıtmak, Mustafa Kemal Paşa’yı öldürmek için görevlendirildi. Malatya Mutasarrıfı Halil Bey de Ali Galip’i desteklemekteydi. Bu işin içinde İngiliz İstihbarat Binbaşısı Covbertin Noel’in bulunması, Ali Galip’in bu girişiminin kimlere hizmet ettiğini açıkça ortaya koymakta. Buradaki amaç, ulusal hareketi başlamadan boğmak, işgalleri kalıcı kılmaktı. Mustafa Kemal Paşa’nın ivedi önlemler alması, yurtsever askerlerin bu emperyalist tertibe karşı uyanık olmasıyla bu ihanet girişimi boşa çıkarıldı.

“Sivas Kongresi’nde dördüncü oturum. On üçüncü Kolordu ile Yusufeli Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nden gelen kutlama telgrafları okundu. İsmail Hami Bey’in verdiği Amerikan mandasının kabulünü isteyen muhtıra tartışıldı. Refet Bey, İsmail Fazıl Paşa, Bekir Sami Bey, Vasıf Bey mandanın lehinde, Raif Efendi ile Ahmet Nuri Bey aleyhinde konuştular. Mustafa Kemal, hazırlık komisyonunda esasları kararlaştırılıp yazma işi İsmail Hami Bey’e (Danişmend) verilen muhtıranın kabul edilmemesi için oyalayıcı öneriler getirdi. Yanlış anlaşıldığı gerekçesiyle İsmail Fazıl Paşa, Bekir Sami ve İsmail Hami Beyler, muhtıralarını geri aldılar. Bundan sonra da Refet Bey, manda lehinde uzun bir konuşma yaptı; Yirminci Yüzyılda beş yüz milyon lira borcu, harap bir millet için, dış koruyucu olmaksızın hayatını devam ettirme imkânı olmadığını ileri sürdü. Başkan Mustafa Kemal, tartışmalar devam ederken kongreyi yarına erteledi.

Mustafa Kemal, Ali Galip olayıyla uğraşmaya devam ediyor. 12. Süvari Alay Komutanı Cemal Bey’den yakalamasını istediği kişilerin gene orada olup olmadığını ve gözetlemeye ne ölçüde güvenebileceğini sordu. 13. Kolordu Komutanı Kurmay Başkanı Halit Bey, yakalama için Elazığ’daki alay komutanına emir verildiğini bildirdi.

Ali Galip Bey, Hükümet’e çektiği telde, Harput ve Sivas bölgeleri Jandarma Müfettişi Fransız Binbaşı Brunot’un ve Noel’in Malatya’da olduklarını, her ikisi ile de samimi temas içinde bulunduğunu bildirdi. Ali Galip Bey’in verdiği bilgiye göre Brunot, Mustafa Kemal’in girişimini yurtsever bulmakta, Binbaşı Noel ise ihanet saymaktadır. Ali Galip Bey de bunları aydınlatmaya çalışmıştır. Ali Galip Bey, Sivas’taki “düşman” hakkında tamamlayıcı bilgi istedi, bir hafta içinde görev yerine gideceğini bildirdi. (Aynı yapıt, s. 91-92)”

Ali Galip Bey’in “düşman” dediği Sivas Kongresi’nde yurdun emperyalist işgallerden kurtarılması için çareler arayan Mustafa Kemal ve arkadaşları. Dostları ise İngiliz ve Fransız binbaşılar… Bu dostluğun mimarları da Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa.

“Damat Ferit Paşa, İngiliz Yüksek Komiser Vekili Webb’e göre 30 Mart’ta verdiği İngiliz himayesi isteyen projesinin gerçekleşmesi işinin çabuklaştırılmasını rica etti. 9 Ağustos tarihli İngiliz-İran anlaşmasını hatırlattı. Webb, İran’ın savaşta tarafsız kaldığını belirterek sakıncası yararından çok olduğu için bu önerisinden vazgeçmesini istedi. Webb raporunda, Damat Ferit Paşa’nın gizli bir anlaşma önerdiğini bildiriyor. (Aynı yapıt, s. 92)”

Acaba Damat Ferit Paşa’nın İngiliz Webb’ e önerdiği anlaşmanın içeriği neydi? İngilizlerden başka bir şeyi gözü görmeyen Sadrazam’ın Türk ulusunun yararına bir anlaşma önerdiğini düşünmek büyük saflık olur.

“Dersim Mutasarrıflığına atanmış olup görev yerine gitmekte olan Osman Nuri Bey, Sivas’ta alıkonuldu.

Alemdar Matbaası’nda yapılan bir toplantıda, Hürriyet ve İtilaf Fırkası içindeki anlaşmazlıkların toplanacak kongreye bırakılması ve Zeynelabidin Efendi’nin desteklenmesi kararlaştırıldı.

İngiliz Yüzbaşı Solter, Sinop Mutasarrıfı Mazhar Tevfik Bey’in evine giderek onu tutuklamak istedi. Mutasarrıf kaçtı. Bunun üzerine Solter, mutasarrıflık binasını işgal etti ve binaya İngiliz bayrağı astı. Sinop halkı silahlandı ve binayı kuşattı. Solter binayı terk etmek zorunda kaldı. İngiliz bayrağı indirildi.

Fransız tüccarlarının Türk tüccarlardan 54 milyon Frank alacakları var. Türkiye’nin borçlu olduğu ülkeler arasında % 60’la Fransa başta geliyor. Borcun % 26’sı Almanya’ya, % 14’ü ise İngiltere’ye. Fransa Le Temps gazetesi bugünkü sayısında şöyle diyor: Bu paraların kaybolmasına razı olabilir miyiz? Asla!

Edirne’de Mehmet Behçet Bey tarafından çıkarılan Ahali Gazetesi’nin ilk sayısı yayımlandı: ‘Halkın yoludur. Hak yoludur tuttuğumuz yol’ diyen gazete, Trakya’nın Türklüğünü savunuyor. Edirne’nin Yunanlılar tarafından işgalinden sonra Ahali, bir süre Bulgaristan’da yayımlanacaktır. (Aynı yapıt, s. 92)”

Yukarıda anlatılardan anlaşıldığına göre Türk ulusu ölüm kalım savaşı verirken İstanbul Hükümeti ise işgalcilerle iyi geçinmek için ödün üzerine ödün vermekteydi. İşgalcilerin işlerini kolaylaştırmak için büyük çaba içindeydi işbirlikçi Damat Ferit ve arkadaşları. Her türlü olumsuzluğa, ihanete karşın halk; Mustafa Kemal Paşa’sını bağrına basmış, onun ardına düşüp yurdunu kurtarmak için büyük bir özveriyle Kurtuluş Savaşı’nın için kolları sıvamıştı.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  8 Eylül 2024

 


7 EYLÜL 1919 PAZAR


“Sivas Kongresi’nin üçüncü oturumu. Hacim Muhittin Bey, Erzincan eşrafından Eşref, kolordu komutanları Ali Fuat ve Kazım Karabekir Paşaların kutlama telgrafları okundu. Bir grup delege ile İsmail Fazıl Paşa askeri, siyasi konularda acele tedbir alınmasını isteyen önergeler verdiler. Fazıl Paşa önergesinde, Amerikan “müzahereti”ni sağlamak için vakit kaybedilmemesini de önerdi. Şarki Anadolu M. H. C. tüzüğünde yapılacak değişiklikler tartışıldı. Bunların bir kısmı komisyona gönderildi. Bayram kutlamak için gelen belediye kuruluna karşılık olarak, bir kurul gönderilmesi kararlaştırıldı.

Mustafa Kemal, akşam arkadaşlarıyla sohbet ederken kendisini başkan seçtirmemek isteyenlerin niyetleri üzerinde durdu. Manda isteyenleri Türk milletinin uyanışından, milli irade ve eğilimin gelişmesi yönünden habersiz, gafil, bunalmış insanlar olarak nitelendirdi. Hemen geçici bir yönetim kurulmasını isteyenlere zamanın henüz erken olduğunu söyledi.

Sinop Limanı’na iki Amerikan savaş gemisi geldi. Gemiden çıkan İngiliz Yüzbaşı Solter, eski Rus Konsolosluğu’na giderek İngiliz bayrağı çekti. Solter, yarın, Mutasarrıf Mazhar Bey’i tutuklamak isteyecek, ancak başaramayacaktır. Mazhar Bey İngilizlerin aradığı Samsun eski Mebusu Osman Bey’i iç bölgelere kaçırmış bulunuyor.

General Harbord, Haydarpaşa’dan trenle Anadolu yolculuğuna başladı. 2 Eylül’de İstanbul’a gelmiş olan Harbord, 20 Eylül’de Sivas’a varacak, incelemelerini tamamlamak üzere oradan Kafkasya’ya geçecektir. Harbord, Ermenistan mandası konusunda incelemeler yapıyor.

Eskişehir Bölge Komutanı Arif Bey, Solly-Flood’un emriyle İngilizler tarafından evinden alınarak tutuklandı. Eskişehir’e İngiliz kontrol birlikleri 17 Kasım 1918’de gönderilmişlerdi. İstanbul’la Kuvayı Milliye merkezleri arasında önemli bir kavşak noktasında bulunan Eskişehir, bundan sonra da birçok çekişmelere sahne olacaktır.

İngiliz Yüksek Komiseri Vekili Webb’in raporu: Yunan çıkarması sonucu Türk milli hareketi genişledi. Doğu illeri, Hükümet’i tanımamaya başladı. Anadolu’nun parçalanmasına gelirse karışıklıklar çıkabilir. İller, İstanbul’la ilişiği kesip, milli askeri kongreler kurabilirler. Anadolu için en iyi çözüm, İngiliz veya Amerikan mandasıdır. Webb’in başka raporu: Ali Kemal, bir dönme hareketiyle İngiliz dostu oldu.

Gandi, bir Hint gazetesine gönderdiği yazıda şöyle dedi: Türkiye meselesi, Hindistan’daki 70 milyon Müslüman’ı, dolayısıyla bütün Hindistan’ı ilgilendiriyor. Müslümanların isteği, Türk topraklarının temiz kalmasıdır, Türkiye’nin parçalanmamasıdır.

İstanbul’da günlük ve iki sayfa yayımlanan Mesuliyet Gazetesi’nin 12. (ve koleksiyondaki tek) sayısı: Gazetede Anadolu hareketi için şöyle deniyor: “Eser-i vücudu yıkmaktan ibaret olan bu hezele, muratlarına erdi. Artık bir gayeleri kalmadı. Bari, muratları yapmaktan, ihya etmekten ibaret olanları serbest bıraksalar… Bunlar daha ne istiyor? Milletin başından niçin eksilmiyorlar? -Memurların düşüncelerinden: Elbise alsam mı, almasam mı? Alsam bu ay aç kalırım, almasam çıplak… -İntihabat başlıyor. Karagöz: Ali Kemal Bey’in tercüme-i hali (Birçok yere girip çıktığı). Karagöz, seçimlerin yaklaştığını söyleyerek tornadan mebus adayları çıkarıyor. (Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü II, Türk Tarih Kurumu Basımevi – Ankara 1994, s. 89-90-91)”

Yukarıda görüldüğü gibi İngilizler Anadolu’daki halk hareketini durdurmak için ABD ve İngiliz mandasını öne çıkarıyor. Ne yazık ki bazı aydınlar da bu tuzağa düşmekte.

Karagöz Gazetesi, Ali Kemal’in İngilizlerin sözcülüğüne soyunmasını hem maarif ve dahiliye nazırlıkları yapmış hem de gazeteciliği sürdürmüş bu kişinin her yere girip çıkmasına bağlıyor. Ali Kemal bu ihanetinin bedelini; Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından hemen sonra 6 Kasım 1922’de, İzmit’te halk tarafından linç edilerek ödedi Ali Kemal ne yazık ki. Daha önce İngiltere’de yaşamış, orada evlenmişti. İlk eşi İngiliz Winifred Brun’dan olan oğlu Osman Kemal’in torunu Boris Johnson İngiltere’de başbakanlık yaptı.

Emperyalistlerin saldırılarına, İstanbul Hükümeti’nin işgalcilerle işbirliğine ve bazı kişilerin ihanetine karşın Mustafa Kemal önderliğindeki halk hareketi büyüdü. Sivas Kongresi, her geçen gün ülkemiz üzerindeki kara bulutları dağıtarak kurtuluş ışığını çoğalttı.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  7 Eylül 2024

6 EYLÜL 1919 CUMARTESİ


Kurban Bayramı’nın birinci günü olduğu için Kongre toplanmadı. Ancak yurtseverler boş durmadı. Düşman, bayram seyran dinlemeden ülkemizde işgali genişletmek ve ulusal direnişi kırmak için elinden geleni yaptı.

“Kâzım Karabekir, Sivas’a gönderdiği telde, yanlarında Binbaşı Noel olduğu halde Bedirhanlardan Kamuran, Celadet ve Diyarbakırlı Cemilpaşazade Ekrem’in 15 atlıyla 3 Eylül’de Malatya’ya gelmiş olduklarını bildirdi. Karabekir, bunların yakalanmasına Malatya’daki süvari alayının cesaret edemediğini, 13. Kolordu’nun, tutuklanmaları için İstanbul’a başvurduğunu belirtti.

Kâzım Karabekir, Kongre üyelerinin aydınlatılması amacıyla Sivas’a gönderdiği raporda, ateşkesten bu yana İstanbul hükümetlerinin yaptığı kötülükleri 20 maddede sıraladı. Bunların belli başlıları şunlar: Millete güvenmemek, anayasayı çiğnemek, milletin sesini boğmak, düşmana teslimiyet, milli kudreti inkâr etmek ve aşağı göstermek, milli teşkilatı dağıtmak, Padişah’ı yanıltmak, ordu şifresini çaldırmak…

Yunan zulümlerini incelemekle görevli Müttefiklerarası Komisyon, Aydın’da toplandı. Vansittart’ın, İzmir cephesindeki durumu anlatan bir raporu okurken söyledikleri: Venizelos’u beğenmekte olan en samimi dostları bile, son üç ay içinde olanlardan üzüntülüdürler.

Kurban Bayramı’nın birinci günü. Bugün Sivas Kongresi toplanmıyor.

İngiliz Dışişleri’ne bağlı Orta-Doğu Meseleleri Üzerine Şubeler Arası Konferans’ın Kürdistan’daki durumla ilgili raporu. Raporda, konu ile ilgilenen çeşitli birimlerin çalışmaları, raporları, Kürtleri temsil etme iddiasındaki Bedirhan ailesi, Abdülkadir’in, Şerif Paşa’nın istekleri, bölge üzerinde Kürt-Ermeni çekişmesi anlatılarak hükümete alternatifler sunuluyor.

Gazetelerde Jandarma Umum Kumandanı Kemal Paşa’nın Ege Bölgesi teftiş sonuçlarıyla ilgili demeci: Alemdar: Milli teşkilat fena bir şey değilmiş. Vakit: Milli hareketin saiki: Eski bilgimiz onda bir bile değilmiş… Zaman: Nikbinlik. Türk Dünyası: Türk Bayramı. – Vatan kahramanlarına olan şükran borcumuzu unutmayalım (Bir ayağı kopuk, koltuk değneğine yaslanmış temsili asker resmi). (Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü II, Türk Tarih Kurumu Basımevi – Ankara 1994, s. 89)”

İtilaf devleri görevlileri, Yunanlıların işgal ettiği yerlerdeki insan kırımlarını, kıyımlarını, yerleşim yerlerini yakıp yıkmalarını yerinde gördükleri halde önlemek için bir şey yapmıyor; yalnızca üzülüyorlar. İşgalciler, halka benzeri görülmemiş bir zulüm yapmakta. Ayrıca işgal ettikleri yerleşim yerlerindeki evler, insanlar soyulmakta. Değerli değersiz ne varsa yağmalıyor Yunan askerleri ve onlarla işbirliği yapan yerli Rumlar. Ne yazık ki itilaf devleri bu insanlık dışı olaylar karşısında susmakta ve Yunanlılara her türlü desteği vermekte. Üstelik işgalin gittikçe genişlemesine yol vermekteler.

İşte, bu olumsuz koşullara karşın başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Sivas Kongresine katılanlar ve yüreği yurdumuzun bağımsızlığı için çarpan her yurttaşımızın güvendiği tek şey, ulusun gücüydü.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  6 Eylül 2024

 

 

5 EYLÜL 1919 CUMA


Sivas Kongresi’nin ikinci günü… Delegeler hazır… Çalışmalar kaldığı yerden sürdürüldü. Boşa geçirilecek zaman yok! Ülkemizin de yurttaşlarımızın da Kongre’ye katılan delegelerin de birincil görevi yurdu kurtarmak.

“Sivas Kongresi’nde ikinci oturum. Mustafa Kemal’in başkanlığında, İsmail Hami ve Mehmet Şükrü’nün katipliklerinde yapılan oturumda üyeler, İttihatçılık yapmayacaklarına ilişkin metni teker teker okuyarak yemin ettiler. Padişah’a çekilecek tel ufak tefek değişikliklerle kabul edildi. Telde Hükümet’in milli iradeye dayanmadığı, milletin yurdu çöküşten kurtarmak için meşru hakkına dayanarak bu kongreyi topladığı belirtildi. Padişahlık makamına bağlılık bildirildi ve Padişah’ın kurban bayramı kutlandı. Millete hitaben yayımlanan bildiride de ‘Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Umumi Kongresi’nin dün toplandığı belirtildi. Bu bildirimin ve buna ekli olarak sunulan Padişah’a çekilen telin bucak ve köylere kadar ulaştırılması istendi. Oturumlar bayramın ikinci günü (Bayramın birinci günü olmalı. AH) olan yarından sonraya ertelendi. (Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü II, Türk Tarih Kurumu Basımevi – Ankara 1994, s. 88)”

Yukarıda belirtildiği gibi halkla bayramlaşmak ve bayramın gereğini yapmak için Kongre’ye bir gün ara verildi. Buna karşın düşman tarafından yurt topraklarını işgaller ve halkımıza saldırlar sürüyordu.

“Dörtyol çevresinde bir İngiliz ve bir Fransız taburu, milis kuvvetlerini yok etmek için Nur Dağları’nı taramaya başladı. Altı saat süren çatışma sonunda Fransız kuvvetleri kayıplar vererek Dörtyol’a çekilmek zorunda kaldı.

Umurlu yönünde ilerleyen Yunanlılar, milli kuvvetlerce geri püskürtüldü. Yunanlılar 120 ölü bıraktı.

Mersin’de Yeni Cami minaresinin tepesine Müezzin Hacı Dede tarafından Türk Bayrağı çekildi. Fransız işgali altında bulunan Mersin’de gençlerin isteği, Jandarma Tabur Komutanı Ali Rıza Bey’le Türk İslam Cemiyeti’nin rızası ile çekilen bayraktan ötürü yargılanan Hacı Dede, Hintli, Tunuslu, Cezayirli sömürge askerlerinin sıkıştırması sonucu, bayrak astığını söyleyecek ve bir daha yaptığı takdirde Beyrut Yüksek Mahkemesi’ne gönderileceği söylenerek affedilecektir.

Peyam’da Ali Kemal: Muvafık, muhalif, zengin, fakir, Müslüman, gayri Müslim uzlaşmazsak kurtulamayız. Uzlaşmanın en birinci şartı adalettir. İstiklal’de Reşit Hikmet, toplumsal hastalık dediği programsızlık üzerinde duruyor. (Rahatsızlığından ötürü 2 ay izinli olarak İsviçre’ye gidiyor.) Alemdar’da R. Cevat, Ali Kemal’in ‘Bizi ancak Anadolu kurtarabilir’ sözünü onaylayarak, Anadolu’nun yoksulluğu ve fedakârlığı üzerinde duruyor. Devletin ondan fedakârlık bekleyecek yüzü olmadığın yazıyor. Akvam’da Rıza Nur, dönüşünde İstanbul’u nasıl bulduğunu anlatmaya devam ediyor: Fizyolojik sefalet. İstanbul halkının sağlığı giderek bozulmuş. Türk Dünyası: Reis Wilson’un Türkiye’ye notası. Akşam: Jandarma Kumandanı Kemal Bey’in, Ege gezisi hakkında muhabirimize demeci. Bütün İstanbul gazetelerinde Damat Ferit’in Le Temps’te yayımlanan demeci. Vakit: Sadrazam Paşa ile mülakat: Anadolu ahvali. Manda meselesi. Seçimler ne halde? (Aynı yapıt, s. 88)”

Sadrazam Damat Ferit, İngilizlerle yazgısını birleştirmiş durumda. Basının bir kısmı durumun kötüye gittiğinin farkında. Kafalarında kötü durumdan kurtulacak bir çözüm yolu yok! En şaşırtıcı olan da Ali Kemal ile Refi Cevat… Ulusumuzun, yurdumuzun içine düştüğü kötü durum karşısında yukarıda da belirtildiği gibi “Bizi ancak Anadolu kurtarabilir.” diyen bu iki gazeteci, daha sonra Anadolu’nun işgalcilerle savaşması karşışısında emperyalistlerin sözcülüğünü yaptılar. Demek ki onların kurtuluştan anladıkları, emperyalizme teslimiyetti.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  5 Eylül 2024

4 EYLÜL 1919 PERŞEMBE, SİVAS KONGRESİ


“Sivas Kongresi açıldı. Kongrenin açılışı nedeniyle Sivas’ta şenlikler yapıldı. Üç olumsuz oya karşılık kongre başkanlığına seçilen Mustafa Kemal, işgalleri ve bunlara karşı ilgisiz kalan Hükümet’i kınadı. Milli örgütlerin ve çabaların birleştirilmesini istedi. Kongre’nin bu birinci gününde, 28 delege bulundu. İttihatçılık yapılmayacağına ilişkin yemin, halka ve Padişah’a yapılacak bildirim üzerinde duruldu. ‘Biz bir ihtilal kongresiyiz.’ denilerek oturumların gizli yapılması kararlaştırıldı. Sivas’ta bir kongre toplanması 19-21 Haziran tarihli Amasya Toplantısı’nda kararlaştırılmış, ertesi gün gizli bir genelge ile, her sancaktan üçer delege gönderilmesi istenmişti. Kongrenin amacı, tehlikede olan yurt bütünlüğü ve milli bağımsızlığı kurtarmak için milletin iradesini egemen kılma olarak saptanmıştı. Kongre’ye umulduğu kadar katılım olmadı. Müdürü ikna edilerek alınan lise binasında 11 Eylül’e kadar sürecek olan Kongre’ye Afyon’dan 3, Alaşehir’den 1, Bursa’dan 2, Samsun’dan 2, Çorum’dan 2, Denizli’den 4, Erzurum’dan 1, Erzincan’dan 1, Eskişehir’den 3, Hakkari’den 1, İstanbul’dan 5, Kastamonu’dan 1, Nevşehir’den 1, Niğde’den 1, Tokat’tan 1, Tıp Fakültesi’nden 1, Yozgat’tan 1 olmak üzere toplam 31 kişi katılıyor. Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi’nde alınmış olan bölgesel savunma esasını bütün yurt için geçerli sayacak ve Müdafaa-i Hukuk örgütlerini tek bir dernek altında toplayacaktır. Kongre ile ilgili haberler İstanbul basınında ancak 2 Ekim’de Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin kurulmasından sonra yer alabilecektir. (Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü II, Türk Tarih Kurumu Basımevi – Ankara 1994, s. 85)”

Ulaşım ve güvenlik sorunlarının yarattığı güçlükler nedeniyle bazı delegeler, Kongre’nin sona erdiği 11 Eylül tarihinden sonra Sivas’a geldiler. Kongre’ye katılanların sayısı az görünmekle birlikte alınan kararlar çok önemli. O günün koşullarında Sivas’a gelen delegelerin ölüm fermanlarını ceplerinde taşıdıkları söylenebilir. Bu yürekli kişilere ulusça ne denli saygı duysak azdır.

Kongre’de “Biz bir ihtilal kongresiyiz.” denerek bu toplantının devrimci bir çıkış olduğu açıklandı. Bu kararla Türk Devrimi’nin gerçekleşeceği tüm dünyaya duyuruldu.

4 Eylül 1919 Perşembe günü ülkemizde başka neler olduğuna da bir göz atmak yararlı olur sanırım.

“Jandarma Umum Kumandanı Kemal Paşa, Ege Bölgesi’ni teftişten İstanbul’a döndü. Verdiği demeçte Kuvayı Milliye’nin fena bir şey olmadığını, Milli Teşkilat’ın Yunanlılara karşı ahalinin birleşmesinden ibaret olduğunu, yabancıların da Milli Teşkilat’ı pek doğal bulduklarını söyledi. Bu hareketin siyasi olmadığını, sosyalistlikle ve Mustafa Kemal Paşa ile bir ilgisinin bulunmadığını ekledi. Kemal Paşa 7 Ağustos’ta Kuvayı Milliye’yi dağıtması amacıyla İstanbul’dan yola çıkarılmış, Nazilli’de Kuvayı Milliye tarafından tutuklanmış, Alaşehir Kongresi’nin 26 tarihli müdahalesi üzerine serbest bırakılmıştı. Kongre Başkanı Hacım Muhittin’e, Kuvayı Milliye lehinde bulunacağına ilişkin bazı vaatlerde bulunmuştu.

Demirci Mehmet Efe, ‘Umum Aydın ve Havalisi Kuvayı Milliye Kumandanı’ unvanını aldı. Efe, Hacı Şükrü’nün Köşk Cephesi’nden uzaklaştırılması üzerine de 5 Ekim’de ‘Aydın ve Menteşe Havalisi Umum Kuvayı Milliye Kumandanı’ olacaktır. Demirci Efe, Kuvayı Milliye’ye 11 Haziran’da katılmıştı.

Binbaşı Saffet Bey, İstanbul’dan Erzurum’a geldi. Erzincan’da özel işlerini görmek bahanesiyle İstanbul’dan ayrılan Saffet Bey, İsmet Bey’in Karabekir’e bir mektubu ile İzzet Paşa’nın Sivas Kongresi’ne gönderdiği bir tasarıyı getirdi (İsmet Bey’in mektubu için bkz. 27 Ağustos). Mareşal İzzet Paşa’nın önerisi Hükümet’le İtilaf Devletleri arasında yapılacak barışa ilişkin bazı düşünceleri taşıyor ve devletin bütünlüğü için 15-30 yıl süreli bir Amerikan mandası öngörüyor. Karabekir, Saffet Bey’e Kolordu’da görev almasını önerdi. İsmet Bey’in de İstanbul’dan çekip gelmesi gerektiğini söyledi; İzzet Paşa’nın önerisini alıkoydu, bunu, Kongre bittikten sonra Sivas’a bildirecek.

Başbakan Damat Ferit Paşa, Le Temps Gazetesi’ne verdiği ve bugünkü Fransızca İstanbul Gazetesi’nde yayımlanan demecinde, Amerikan mandasına karşı çıktı ve Avrupa’ya olan inancını dile getirdi: Anadolu hareketi, milletin esaslı kısmına dayanmaz. Bu hareketi icat etmeye çalışanlar, savaş zamanında subay olup bugün herhangi bir sanatı uygulamak için Anadolu’nun ötesine-berisine yayılan birtakım güçlerdir. Bu hareket, alevleri sönmüş bir saman alevi gibidir. Yakında her şey yoluna girecek.

Doğu’da dört aşiretin reisleri olan Hamit, Ali Merze Beylerle Ahmet Haso ve Yusuf Ağalar, Ermeni Baronu Haçador’un 30 Ağustos tarihli mektubunda önerdiği anlaşmayı reddettiler. Cevap olarak gönderdikleri mektupta, Ermenileri geçmişte Ruslarla işbirliği yapıp katliamlarda bulunmakla suçladılar. Kürtlerin Ermenilerden 10 misli fazla olduğunu yazarak Ermenilerin Iğdır’ı boşaltmalarını, Aras’tan batıya geçmemelerini istediler.

Genelkurmay Başkanı Hadi Paşa, General Milne’den Yunan saldırılarının durdurulmasını rica etti. Yunan saldırılarının, Kuvayı Milliye’yi karşı saldırıya teşvik edeceğini bildirdi.

Oltu Şura Hükümeti, Kafkas Rumları Başkanı’na verdiği cevapta, Şura elinde rehin tutulan Rumların, mallarını tazminat olarak bırakmaları durumunda serbest bırakılabileceklerini bildirdi. Anlaşmaya varılınca bu Rumlar, Kars-Batum yolu ile Yunanistan’a gidecektir.

Önceki gün İstanbul’a gelen General Harbord, Robert Kolej’i ziyaret etti.

Gazeteci Browne’un Sivas’tan raporu: Milletin iradesi dinlenirse Kongre, Padişah’ın haklarını koruyacaktır.

Padişah, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ye ve İçişleri Bakanı Adil Bey’e birinci, Evkaf Bakanı Hamdi Efendi’ye ikinci rütbe Osmanlı nişanı verdi. Harbiye Bakanı Süleyman Şefik Paşa’ya ‘Büyük Yaver’ unvanı verildi. Ödüllendirilenlerden Adil Bey ve Süleyman Şefik Paşa, özellikle Kuvayı Milliye düşmanlığı ile tanınıyor.

Alemdar’da R. Cevat İngiltere’nin ‘yeni siyaset vaziyeti’ni anlatıyor: İngiltere, Doğu siyasetini daha açık hale getirecekmiş. Bu, Türklerde gördüğü ciddi eğilim sonucudur. Tasviri Efkâr: General Harbord ile mülakat. – Sulh için biz hazır mıyız? İkdam: Sivas Valiliği. Ali Galip Bey (resmi), İttihat ve Terakki tarafından gerçekleştirilen 2. seçimde Kayseri mebusluğuna seçilmiş ve bu hükümete karşı mücadelesi ile dikkati çekmişti. -Celalettin Arif Bey İtalya’dan döndü. Akvam: Hürriyet ve İtilaf Fırkası mezatta imiş. Vakit: General Harbord’un gezi amacı hakkında yazarımıza demeci. -İngiliz Muhipler Cemiyeti, amacı. Faydalı bir cemiyet: Çalıştırma Derneği. İleri: Paris konferansı artık Bulgar sulhuyla uğraşmaya başlıyor, fakat Türkiye hakkında herhangi bir karar verilmemiş. Amerika Ayanı, bazı devletlerin isteklerini dinlemek istiyor. Peyam’da Ali Kemal: Bizi ancak Anadolu kurtarabilir. Çünkü orası baştanbaşa Türk yurdudur. İlk ve son yurdumuzdur. Türk Dünyası: General Harbord şehrimizde. Amerikan Temsilcisi Rawndal’ın açıklaması. -Kafkasya (yer yer sansürlü) İfham: Ukrayna sefiri ile mülakat. Akşam: Vergi zamları. -Bolşevikler ne oluyor? Tarık’ta Tevfik Paşa’nın demeci: Manda kabul olunamaz. Seçim güç, ancak gereklidir. Diken’in 22. sayısı: İran’ın genç şahı ‘Zindebat!... Zindebat! (Sonsuza dek yaşa-AH) Albayrak’ın 25. sayısı: Hukuk nazarında: Milli Hareket, Milli Ordu. Hükümet’in vazifesi. Heyet-i tahkikiyeler -Hilal-i Ahmer Heyeti ile mülakat. -Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’ta karşılanması milli bir bayrama dönüştü. Servetifünun: Piyerloti’nin evindeki cami. -İran Şahı’nın gelişi dolayısıyla resimler. (Aynı yapıt)”

Mustafa Kemal Paşa ile bir avuç yurtsever, Sivas’ta yurdumuzun ve ulusumuzun geleceği için büyük bir savaşa atılmak için kararlar alırken İstanbul, işgal güçlerine teslimiyetin türlü hesapları içindeydi. İstanbul basınının küçük bir kısmı ile bazı aydınların Anadolu Hareketi’ne destek verdikleri de dikkatten kaçmamakta.

Mustafa Kemal Sivas Kongresi’ne katılanların otelde kalmasını yasakladığından delegeler, Sivaslıların evlerinde konuk oldular. Bu da delegelerle Sivas halkının kaynaşmasını sağladı.

Sivas Kongresi’nin 105. yılında başta Atatürk olmak üzere gözünü budaktan sakınmayarak bu ulusal davaya koşanları saygı ve minnetle anıyorum. Onların yürekli girişimi sonunda tam bağımsız Türkiye’ye kavuştuk.

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         4 Eylül 2024

 

 

TÜRKÇEMİZ, HER ŞEYİMİZ


Bir ulusun anadili, onu sonsuza dek var eden öğelerin başlıcası. Dil yok olunca ulus da ortadan kalkıyor. Demek ki ulusumuzu sonsuza dek var edecek olan şey, dilimiz. Bu nedenle anadilimizi doğru kullanmak, çocuklarımıza bunu doğru öğretmek hepimizin görevi. Özellikle çocukluk döneminde anadilin incelikleri, kuralları, güzellikleri belleklere oya gibi işlenmeli.

Çocuklar, konuşmaya başlamadan önce dilin kurallarını öğrenmeye başlar. İşittiği her sesi, sözcüğü, tümceyi belleğine kaydeder silinmemek üzere. Büyükleri yanında konuşurken anadilin kurallarını algılayıp içselleştirir.

Bebeklik döneminden başlayarak sözcüklerin anlamları minik beyinlerde yerini alır. Önce varlıkları anlatan sözcükler öğrenilir. Bunu yamak için de “ne” sorusunu sora yanındaki herkese. Böylece varlıkları tanır küçük çocuk.

Zamanla varlıklar arasındaki ilişkiyi ve onların işlevlerini öğrenir. Bu iş için de “neden” sorusu imdadına yetişir. Önce sözcüklerle başlayan konuşma, çok geçmeden tümcelere dönüşür. Çocukların kurdukları tümceler, yapısal ve anlamsal olarak dil kurallarına uygundur. Çocukların tümcelerinde anlatım bozukluğu çok az görülür. Çünkü onların bellekleri henüz dış etkilerle kirlenmemiştir. Bu nedenle çocuk, duyup düşündüklerini yalın ve açık bir biçimde dile getirir. Bir şeyi anlatırken sapa yollara sapmaz, sözü dolandırmaz, ağdalı konuşmadan uzak durur.

Çocuklar; somut düşünür, somutu kolay kavrar. Bu nedenle onlarla konuşan büyükleri bu gerçeğe uygun davranmalı. Onlara anlatılan soyut kavram ve olayları belleklerinde somutlaştırarak anlamaya çalışır. Bu davranışlarıyla onları somutlama ustası sayabiliriz.

Somut düşünen çocukların belleklerini bulanıklaştıran, düşünsel kurgularını bozan, anladıklarını karmakarışık duruma getiren büyükleri.

Bazı anneler, babalar, dedeler, nineler, ağabeyler, ablalar, amcalar, dayılar, halalar, teyzeler sesleniş sözcükleri ve konuşmalarıyla çocukların algılamalarını karıştırırlar. Aile büyüklerinin bazları, çocuğuna seslenirken: “Hadi annem, ye bunu!”, “Babacığım, ne zaman uyuyacaksın?”, “Dedeciğim, dondurma yemeye gidelim mi?”, “Bunu yapma ninem!” biçiminde seslenme tümceleriyle karşılaşır çocuk. Bu tür seslenişler yüzünden aile içindeki roller karışır. Çocuk, kendisine: “Annem, anneciğim…” diye seslenilince annesinin kim olduğu konusunda şaşırır. “Acaba ben, annemin annesi miyim?” der kendi kendine. Bu da onda kafa karışıklığına neden olur. Bu tür tümceleri kurmaktan sakınmalı.

Biz büyükler; çocukların annesi, babası, dedesi, ninesi, amcası, dayısı, halası, teyzesi, ablası, ağabeyi değiliz. Bu nedenle onlara adları ve önadlarıyla seslenilmeli. Bu yolla onların kafa karışıklıklarını önlemeli. Böylece çocuk, aile içindeki büyüklerini ve de çevresindeki kişileri somut olarak sosyal yaşamında konumlandırabilsin.

Kimi zaman alışkanlıktan, bazı yörelerdeki geleneksel söyleyişten, kimi zaman da çocuğa karşı incelik, alçakgönüllülük göstermek için aile içi rolleri ters çeviren seslenişler yapılmakta. Çocukların somut düşünme gerçeğini göz önünde tutarak bu seslenişlerde vazgeçmeli, onun belleğini karıştırmamak için.

Türkçemiz her şeyimiz, varlık nedenimiz... Bu nedenle anadilimizi çocuklarımıza ana sütü kadar temiz bir biçimde öğretmek hepimizin görevi. Bu görev, savsaklanmaya gelmez. Çünkü ulusun sürekliliği söz konusu…

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  3 Eylül 2024

 

 

İSRAİL GİDEREK YOK OLUYOR


27 Kasım 2023’te yazdığım “İsrail Kendi Varlığını Yok Ediyor” başlıklı yazımda sözünü ettiğim Siyonizm’in yıkılma süreci hızla gerçekleşmekte. Yazıdaki öngörüm yaşama geçmekte adım adım. Netanyahu liderliğindeki Siyonizm, kendi döktükleri suçsuz günahsız Filistinlilerin kanlarında boğulmaktalar. İnsan kanıyla beslenip semime sevdaları, onları boğuyor artık.

İsrail’in Filistin’e uygulandığı soykırımın en büyük destekçisi batılı emperyalistler bile bu insanlık dışı kırımdan ellerini ayaklarını çekmeye çalışmaktalar. Çünkü Filistinlilere soykırım uygulayan İsrail’e desteklerini, kendi kamuoylarına anlatamıyorlar. Bu nedenle bu ülkelerde halk sokaklarda ve Filistinlilerin yanında.

Tel Aviv’in Filistinlileri öldürüp yok ederek topraklarını ele geçirme siyaseti, asıl olarak İsrail’de duvara toslamakta. Siyonist olmayan Yahudiler, başkent caddelerinde büyük gösteriler düzenlemekteler. İsrail polisi ve askeri, kendi halkına da acımıyor. Onlara ölçüsüz bir şiddet uygulamakta. Tel Aviv yönetiminin gözü öylesine dönmüş ki Hamas’ın elinde bulunan İsraillileri bile gözünü kırpmadan öldürmekte.

Kırım, kıyım, sürgün, öldürme Siyonizm’in varlık nedeni olmuş durumda. Bu şiddet sarmalı, Siyonizm’i köşeye sıkıştırmakta. Yıllardır onu destekleyen ülkeler bile bu tavırlarına gerekçe bulamamakta. Ayrıca bu cephede bir bıkkınlık ve kararsızlık var. Netanyahu’nun ne zaman, nerede duracağı belli değil. Çünkü onun amacı “vaat edilmiş toprakları” ele geçirmek. Bu toprakların aslında ucu bucağı da yok!

Siyonizm’im istilacı anlayışının başarıya ulaşma olasılığı olanaksız. Bu olanaksızlığı, başta İsrailliler görmekte. Bu nedenle sokaklardalar… Ayrıca başlamakta olan bir grev dalgası, Netanyahu’nun acımasız kayasını ufalayacak gibi.

İslam dünyası soykırımın başladığı andaki üzerlerindeki ölü toprağından başını kaldırmaya başladı. Arap ülkelerinde Filistin’e destek konusunda kıpırdanmalar var. Bu kıpırtılar, zamanla büyük dalgalara dönüşebilir önümüzdeki günlerde.

İnsanlığın vicdanı, kendisini yok etmek isteyen Siyonist saldırganlığı önlemek zorunda. Bu, kendi varlığı için de gerekli… İnsanoğlunun vicdanı, Siyonist saldırganlığın karşısında diz çökmemeli. Yürekler, insan kanının oluk gibi aktığı bir yerde taşlaşamaz. Yüreklerin taşlaştığı bir yerde, insandan söz edilebilir mi?

İsrail, Siyonistler eliyle hızla çöküşe, yıkıma sürüklenmekte. Böylece kendi varlığını yok etmekte. İnsanlık tarihine dönüp baktığımızda zulümle abat olan bir kişi ya da kurum uzun süre varlığını sürdürememiş. İsrail’in zulümle ve NAZİ kopyacılığıyla abat olması olanaklı mı bu dünyada?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  2 Eylül 2024

 

OLİMPİYATLARDAKİ DÜŞ KIRIKLIĞIMIZ


2024 Paris Olimpiyatları, 26 Temmuz’da başlayıp 11 Ağustos’ta sona erdi. 32 dalda, 204 ülkeden 10.500 sporcu, 239 altın madalya için yarıştı oyunlarda. Önemli olan yarışmak dense de her sporcu kazanmak için Paris’e gidip ter döktü. Hangi ülkeden olursa olsun her sporcunun yarışmalarda birincilik kazanıp altın madalya alarak ulusal marşının eşliğinde bayrağının göndere çekilmesini sağlaması asıl amaç.

Uluslararası yarışmalar, ülkelerin gelişmişlik düzeyini göstermesi bakımından önemli. Her alanda planlı kalkınıp gelişme gösteren ülkeler, doğal olarak sporda da başarılı olmaktalar.

Olimpiyatları, Uluslararası Olimpiyat Komitesi düzenleyip yönetmekte. Ne yazık ki bu kurum, batılı emperyalist ülkelerin denetiminde. Bu yüzden Rusya, 2024 Paris’e alınmadı. Bu, büyük bir eksiklik… Çünkü Rusya, sporda gelişmiş bir ülke… Onların katılması, birçok spor dalında rekabet getirirdi oyunlara. Bu da sporcuların da izleyicilerin de heyecanını artırırdı. Rusya’nın olimpiyatlara alınmamasıyla oyunlara batılı emperyalistlerin siyasetinin gölgesi düştü.

Siyaset, yalnızca Rusya’nın olimpiyat oyunlarına alınmamasıyla mı oldu? Doğaldır ki hayır! Batı emperyalizmi, kendi çürüyüp kokuşmuş toplumsal yapısını da oyunlara bir yaşam biçimi olarak dayattı. Nasıl mı? Şöyle… Kadınlar arasında olması gereken bazı dallarda xy kromozomu taşıyan (yani doğuştan erkek olan eşcinseller) yarıştırıldı. Oysa bu kişiler, kâğıt üzerinde cinsiyet değiştirseler de bedenlerindeki xy kromozomlarından (erkek gücünden) arınmıyorlar. Onlar, kas ve kemik yapılarıyla erkek… Doğal olarak erkek kas ve kemik yapısına sahip bu kişiler, çıktıkları karşılaşmalardan yengiyle ayrıldılar. Özellikle boksta bu erkekler, karşılarındaki güçsüz kadınları evire çevire dövdüler bütün dünyanın gözü önünde. Bunu da IOC’un kuralları içinde yaptılar. Açıkçası IOC, kadına şiddeti boks ringlerine kendi içinde yasallaştırdı dünyanın gözüne baka baka.

11 Ağustos 2024 günü olimpiyat oyunları sona erdi. ABD ve Çin 40’ar altın madalya ile ilk sırada. ABD’nin gümüş ve bronz madalyası daha çok. Ancak yasal ve siyasal olarak Çin’in bir kenti olan Hong Kong, Paris olimpiyatlarına ayrı ülke gibi girdi. Bu kent-ülke, oyunlardan 2 altın, 2 bronz madalya aldı. Bunları Çin’in madalya sayısına eklediğimizde bu ülke 42 altın madalya ile oyunların birincisi.

Paris’te devletçiliği uygulayan ülkelerin başarısı ilgi çekmekte. Planlı ekonomiler, kendilerini gösterdi bu oyunlarda. Bunun en iyi örneği, Çin… Kardeş ülke Özbekistan; oyunlarda aldığı 8 altın, 2 gümüş ve 3 bronz madalya ile övgüyü hak etti. Eski sosyalist ülkelerin birçoğu, altın madalyalarla döndüler ülkelerine. Uluslararası yarışmalarda hep ön sıralarda görmeye alıştığımız Almanya’nın gerilemesi şaşırtıcı değil bizler için. Çünkü ekonomik olarak kan yitirmekte bu ülke. Bu durumun spora yansıması da olağan.

Türkiye’ye gelince… 2024 Paris’e çok iddialı gittik. Spor bakanı, federasyonların yöneticileri, sporcular, nerdeyse 24 saat futbol konuşan spor basını altın madalyalarla döneceğimizi savladılar. Ne yazık ki ülkemizde spor deyince çoğu kişinin usuna futbol gelmekte. Futbolla yatıp futbolla kalkan bir toplum olduk neredeyse.

14 Haziran-14 Temmuz 2024 tarihleri arasında yapılan Avrupa Futbol Şampiyonasında düş kırıklığı yaşamıştı ülkemiz. Ulusal takımımızda oynayan oyuncuların neredeyse yarısı yurtdışında yetişmiş. Genç nüfus yapısıyla övünen ülkemizde nedense futbolcu yetiştiremiyoruz. Çünkü Süper Lig’de oynayan takımlarımızın as kadrosunda birkaç yerli oyuncu var. Demek ki takımlarda yabancılar oynuyor, biz de izliyoruz boş gözlerle. Sonrasında herhangi bir takım şampiyon olunca övünüyor o takıma gönül verenler. Niye seviniyorsun kardeşim? Verdiğin bir emek, akıttığın bir damla alınteri mi var? Şampiyon olan takımda alt yapıdan yetiştirdiğin kaç oyuncun var? Kendi gençlerin işsiz güçsüz, aç biilaç gezerken elin yabanına bunca parayı dökmek niye?

Olimpik sporların temelini oluşturan atletizm, yüzme ve jimnastikte sporcularımız neredeyse yoktu Paris’te. Ata sporlarımız güreş, binicilik, cirit ve atıcılıkta altın olmayan birkaç madalya ile avunduk. Anlı şanlı spor kulüplerimiz, futbolcu yetiştiremedikleri gibi diğer spor dallarında da bir etkinlikleri yok! Bazıları uluslararası üne sahip sporcularımıza kendi formasını giydirmeyi başarı sanmakta.

Olimpiyatlarda kadın voleybolu dışında takım sporlarında yoktuk. Bu durum, üzülüp ders alınacak bir şey. Filenin Sulatanların üstünde olağanüstü bir toplumsal bir baskı var. Başarılı sporcularımız üzerinden bile siyaset yapılmakta ülkemizde nedense. Bir spor başarısından siyaset üretmek, siyasal partilerin ne derece aciz olduklarını göstermek bakımından çok önemli. Toplumun ivedilikle çözülmesi gereken sorunlarına çözüm üretemeyenler, bir spor başarısından kendilerine pay çıkarmaya çalışmaktalar, bu da zavallılık. Kadın sporcuların giyimleri, dünya görüşleri ve yaşam biçimlerini siyasete alet etmenin hiçbir siyasal kümeye yararı olmaz, ancak bu sporcularımızın başarısını olumsuz etkiler. Bu da ülkemiz sporunun zararına olur.

Hükümetin profesyonel futbol kulüpleri için büyük stadyumlar yapması ve bu kulüplerin borçlarına af getirmesi, onlara banka kredileri sağlaması, milyonlarca lira kazanan futbolculardan vergi almamasıyla spor gelişmez. Öncelikle söyleyeyim ki bu kulüpler, yanlış yönetiliyor. Sorumsuz yöneticiler, ellerindeki paraları hesapsızca döküp saçıyor. Üretmeden tükettikleri için borçlanmaktalar. İş bilmez, sorumsuz yöneticilerin borçlarını hükümet, yoksul halkın vergilerinden niye öder? Öncelikle sporcular da yöneticiler de ahlaklı olmalı. Kendilerine emanet edilen takımların paralarını doğru yere harcamalılar.

Türkiye’nin olimpiyatlarda nal toplamasının nedenlerinden en önemlisi, eğitim sistemimiz. Yurttaşlarımıza küçük yaşlarda spor yapma alışkanlığı kazandıramıyoruz birçok şey gibi. Okulların çoğunda spor salonu yok! Bıraktım spor salonunu, okullarda çocukların koşup oynayacağı bahçe bulunmamakta. Birçok okulumuz, apartmanların arasına sıkışmış durumda. Kentlerde devlete ait birçok boş ve geniş arsa, özelleştirme adı altında satıldı ya da kiralandı. Buralara ya AVM’ler ya da büyük yapılar yapıldı. Oysa bu arsalara okullar ne güzel yakışırdı değil mi? Bunun olması için ülkemizi yönetenlerin önceliği okul olmalı, birkaç kişiyi varsıllaştırmak değil. Bu da devletimizi yönetenlerin eğitimi dolayısıyla da çocukları önemsemediklerini göstermekte.

Okulların çoğunda beden eğitimi dersleri yasak savmak için. Okulların çoğunda bu derslerde öğrenciler, bahçede futbol ya da voleybol oynamaktalar kuralsız, karma karışık. Oysa bir çocuğun hangi spora eğilimli olduğu, yeteneği küçük yaşlarda belirlenmeli. Çocuklar ve onların velileri sportif gelişme için bilinçlendirilip yönlendirilmeli.

Ne yazık ki okullarda ve amatör spor kulüplerinde sporcu yetiştirilmesi konusu yeterince destek bulmamakta. Hükümetin bu konuda, diğer alanlarda olduğu gibi ulusal bir planı bulunmamakta. Serbest piyasacı sistem, ekonomiyi mahvettiği gibi sporumuzu da yerlerde sürüklemekte. Toplumun her alanına devlet eli değmeli. Her konuda ulusal planlamaya ivedilikle gereksinim var. Plansız, izlencesiz bir başarı olmaz. Olmuyor zaten.

Hükümetin yan sıra yerel yönetimler de spor alanları yapmalı. Bazı belediyeler, profesyonel futbol kulüpleri kurup desteklemekteler. Bu, son derce yanlış… Bu kaynakları, amatör sporlara ve halkın kitlesel spor yapmasına ayırmalılar.

Hükümetin spor politikasının yanlışlığını, eksikliğini anlamak için baz ülkelerin olimpiyat başarılarına bakmak yeterli. Nüfusu 72 bin lan Karayipler ülkesi Dominika’nın bir altın madalya kazanması, ülkemizin yöneticilerinin hiç mi ilgisini çekmedi?

Küçük Antiller’in bir parçası olan ada ülkesi, 182 bin nüfuslu Santa Lucialı sporcuların olimpiyatlarda bir altın, bir gümüş madalya alması hiç mi utandırmadı hükümet ve spor yöneticilerimizi? Santa Lucia ve Dominika’nın haritadaki yerlerini bile gösteremez bu yöneticiler.

Kişisel, geçici başarılarla toplumu avutmak çok yanlış. Her alanda olduğu gibi sporda da ulusal bir yapılanmaya gereksinim var. Dünyanın hiçbir yerinde başarı rastlantılara bağlı değil. Çünkü ekmeden biçilmez. Atalarımız: “Elden gelen övün olmaz, o da zamanında gelmez.” sözün boşuna söylemediler.

Not: Konuyla ilgisi bakımından bu yazımın okunmasında yarar var.  Ceviz de Salatalık da Futbolcu da İthal https://adiladalet.blogspot.com/2015/01/ceviz-de-salatalik-da-futbolcu-da-ithal.html

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  14 Ağustos 2024

OLİMPİYATLARDA AKTÖRESEL ÇÜRÜMÜŞLÜK


26 Temmuz 2024 Cuma günü 2024 Paris Olimpiyatlarının açılışı yapıldı. Televizyon evlerimize girdikten sonra neredeyse tüm olimpiyatların açılışını izledim. Sonrasında yapılan yarışmaları, karşılaşmaları işim gücüm yoksa izlemeye çalıştım.

Paris Olimpiyatlarının açılışı, diğerlerinden farklıydı. Açılıştaki gösterilerde küresel emperyalist sistemin ve Fransa özelinde Batı Avrupa’nın toplumsal çürümüşlüğünün anlatımı vardı. Bu toplumsal çürümüşlüğün asıl nedeni de aktöresel eksiklik. Bir toplum aktöresel ilkelerini, geleneklerini yitirdiğinde çürümeye başlar, çürüdükçe de kokuşur. Aktöresini, özsaygısını yitirmiş kişi ya da toplumlar; doğa dışı davranmayı ilericilik, gelişme, çağdaşlık sanır ve bunu da başkalarına örnek olarak sunar.

Paris 2024’ün açılışında eşcinselliğe övgü önemli, doğal, olması gereken bir davranış, yaşam biçimiymiş gibi sunulmakta izleyenlere. “Kişisel ve toplumsal bir sapkınlığın olimpiyat açılışında ne işi var?” diye soranlar epeyce çok. Kapitalizm, özellikle vahşileşip neoliberal politikaları benimsedikten sonra toplumları çürütmeye başladı. İnsanı cinsiyetsizleştirmeyi özgürlükmüş gibi sundu toplumlara. Oysa dünya kuruldu kurulalı beri yalnızca insanlar değil, tüm canlılar erkek ve dişi olarak iki cinsten oluşur. Bu, doğanın varlığını sürdürmesi için hem gereklilik hem de zorunluluk. Doğadaki varlıklardan birinin cinsel kimliğini tersyüz etmek, o varlığın yeryüzünden yok olmasına neden olur. Bir varlığın yok olması demek, doğanın oluşturduğu dengenin bozulması demek değil mi?

Eşcinselliğin nasıl ortaya çıktığı konusuna değinmeyeceğim. Ancak bunun doğal bir şey olmadığını söylemeliyim. İnsan dışındaki varlıklarda böyle bir davranış görülmemekte. Demek ki bu sapkınlığı ortaya çıkaran insanın kendisi. Doğada her canlı doğuşundaki cinsel kimliğiyle yaşamını sürdürür.

Çürüyen kapitalizm, bireye kendi kokuşmuş zevk anlayışını ve kendi istediği cinsel kimliği dayatmakta. Bu yolla kişiyi tutsaklaştırmakta kendi düzeni için. Tutsaklaşan ve zevk öğesi olarak görülen birey, kapitalizmin insanlık dışı düzenine karşı çıkamıyor. Bu düzeni, olağan bir yaşam biçimi olarak benimsiyor.

Paris Olimpiyatlarının açılışında eşcinsellik olur da yarışmalar da olmaz mı? Cezayir adına boks ringine çıkan İmane Khelif’in transseksüel olduğu savlandı. Eğer bu sav doğru ise kabul edilir bir durum değil. Çünkü bu kişi, xy kromozomu taşıdığından kas gücü olarak erkektir. Testosteron etkisiyle oluşan kas sistemi çocukluktan başlayarak erkek gücünü ortaya çıkarır. Hiçbir zaman kadının fiziksel gücü erkeğinkiyle kıyaslanamaz. Bu nedenle Khelif, erkek gücüne sahip. Eşitsiz bir yarışmaya spor denemez. Böyle olursa şiddet gösterisi olur, bunun adı spor olmaz. Bu durumda bir erkek, ringde bir kadına şiddet uygulamış olur hem de Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin izniyle. Böyle bir şiddet ortamına dünya karşı çıkmalı. Görüldüğü gibi vahşileşen kapitalizm, erkeğe de kadına da düşman. Her iki cinsi de aşağılayıp yok saymakta.

Paris 2024, açılışındaki rezalet ve spor kurallarına aykırı uygulamalarıyla tarihe geçecek. Kapitalizmin egemen olduğu bir yerde insan da insan aktöresi de yok olur giderek. İnsanlık, kapitalizmin her türlü sömürüsünden kurtulmak zorunda, kendi geleceğini, varlığını kurtarıp korumak için.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  3 Ağustos 2024

 

 

KENTLERDE YOK OLMAKTA OLAN HAYVANLAR


Kentlerimizin kuruluşu, genişlemesi, yapılaşmanın niteliği ekolojik dengeyi yok etmeye çok uygun. Çünkü yapılaşırken ağaçlara, çalılara, otlara yaşam alanı tanınmamakta. Yapıların neredeyse bahçe olabilecek her yanı betonla kaplanmakta. Böylece en küçük canlıların bile yaşam alanları yok edilmekte.

Böceklerin, solucan gibi küçük sürüngenlerin ve tırtılların beslenebilecekleri alanlar ortadan kaldırıldı neredeyse. Var olan ağaçların gövdelerinin köklerle buluştuğu yer betonla çevrilmiş. Ağaçların köklerine bir damla suyun gitmemesi için uğraşılıyor sanki. Ayrıca ağacın tutunduğu toprağın havaya gereksinimi yok mu?

Kaldırımların betonları arasına sıkışmış bazı ağaçların ayakta kuruduğunu sık sık görmekteyiz. Ne yazık ki bu kuruyan ağaçların çoğunun yerine yenileri dikilmiyor. Bu da kentlerde yeşili azaltıyor.

Yanlış kentleşme, börtü böceğin yaşam alanlarını neredeyse tümden yok etti. Peki, kuşlar ve diğerleri ne durumda?

Ne yazık ki ülkemizde hayvanseverlik denince usa genellikle kedi ve köpek sevgisi gelmekte. Bu iki hayvan, avcı ve dolaysıyla etçiller… Doğaldır ki bu hayvanların avlanma alanları iyice daralmış durumda. Doğaya düşman kentleşme yüzünden avlayacakları hayvanların birçoğu ortada yok! Ancak kediler, hazır yiyeceğe alıştıklarından farelere pek de dönüp bakmıyor.

Kedi ve köpeklerin yanı sıra İstanbul’da martılar da insan eliyle beslenmekte. Simit, ekmek, ev ve aşevlerindeki yemek artıkları, kasaplardaki işe yaramaz etler, kemikler martılara verilmekte. Böylece temel yiyeceği balık olan martılar, denizde avlanmak yerine, daha çok kentin olanaklarıyla beslenmekte.

İnsan eliyle beslenen kediler, köpekler ve daha çok da martılar, yiyecek sıkıntısı çekmemeleri yüzünden olması gerekenden çok daha fazla üremekteler. Özellikle martı ve kediler; serçe, kumru, güvercin gibi kentte yaşayan küçük kuşları avlamaktalar. Küçük kuşların avlanmasında kargalarında payı yadsınamaz. Küçük kuşların avlanması yüzünden kentlerde serçe, kumru ve güvercinleri görmek çoğu zaman olanaksız olmakta neredeyse. Oysa kediler, köpekler, martılar kadar serçe, kumru ve güvercinlerin de kentlerde yaşama hakkı var. Birkaç türüm yaşaması için özveride bulunan insanlar, farkında olmadan birçok türün yok olmasına neden olmaktalar.

Küçük kuşların yuva yaptığı ağaç türlerinin azalması, bu hayvanların varlığını tehdit eden bir başka etken. Bu kuşlar, martı ve karga gibi yırtıcı kuşlardan hem kendilerini hem de yavrularını korumak için sık dallı, yapraklı ağaçlara yuvalanırlar. Özellikle fıstık çamları, onların yuva yapma seçeneklerinin başında gelir. Bu tür ağaçlar çoğaltılmalı kentlerde. Belediyeler, ağaç dikerken kuşların yuvalanmasını düşünerek tür seçimi yapmalı.

İnsanoğlu, yanlış yapılaşmayla kentlerde kendi dışındaki canlıların yaşam ortamlarını yok ederken bir yandan da hayvanları bilinçsiz besleme yüzünden bazı türlerin yok olmasına neden olmakta.

Unutmayalım ki küçük kuşlar, insanlara zarar veren birçok böceği yiyerek beslenmekte. Bu kuşlar yok edildiğinde zararlı böcek yayılımının artacağı niye düşünülemez? Doğanın bir bütün olduğu, besin zincirindeki herhangi bir canlının yok olmasıyla zararlıların çoğalacağı niye hesaplanamaz?

Hayvanları, doğal ortamlarında sevip korumak gerek. Doğal yaşam alanından koparılmış, beslenme ve yaşam alışkanlıkları değiştirilmiş bir hayvanın kendine de diğer canlılara da pek yararı yok! Doğayı bir bütün olarak düşünmeli. Bütünü parçaladığınızda her parça bir bir yok olur.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  2 Ağustos 2024