ZEYTİN DEDE


Can, kahvaltısını yaptıktan sonra annesi, babası ve kardeşi Cansu ile doğa gezisine çıktı. Yaz mevsiminin sıcak günlerinden birini yaşıyorlardı. Ağaçların arasında, onların gölgelerine sığınarak yürüyünce kavurucu sıcak, onları çok fazla etkilemiyordu. Ağaç yaprakları, güneşin yakıcı etkisini azaltıyordu. Ayrıca serin bir yel, onları rahatlatmaktaydı.

Marmara Denizi’ne bakan hafif eğilimli bir yeşil cennette dolaşıyorlardı. Burası, Asya topraklarının bittiği yerdi. Denizin batısındaki karşı kıyılar, Avrupa topraklarıydı. Yürüdüler sevinçle meyve bahçesinin içlerine doğru. Karşılarına diğerlerine benzemeyen bir ağaç çıktı. İlk bakışta yıllara meydan okuyan yaşlı bir ağaç olduğu belli oluyordu. Buna karşın yapraklarının arasında yeşil meyveleri çok fazlaydı.

Can, babasına: “Bu ağacın adı ne baba?” diye sordu.

Babası, ağacın gövdesini gülerek okşayarak: “”Zeytin…” dedi mutlulukla.

Can ve Cansu, ağacı incelemeye başladılar. Gövdesi girintili çıkıntılıydı. Girintileri, yola benzetti Can, elinin küçük parmaklarını birleştirip avucunu yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya hareket ettirdi bir süre. Bu girintiler yol, elin de araba olmuştu.

Ağaca, karşıdan bakıldığında türlü varlıkların gölgesi varmış gibi gelir insana. Kimi zaman bir insan yüzü belirir yıllanmış gövdede. Bakarsınız bir atın binicisiyle koştuğunu görürsünüz. Bir defasında bir annenin bebeğini emzirdiği görüldüğünden bu ağacın kutsal olduğuna dair söylenceler anlatıldı. Bu söylenceler, kulaktan kulağa yayıldı.

Annesi, çocuklarına dallardaki meyveleri gösterdi. Birkaç ay sonra bunların olgunlaşacağını ve sofralarımıza lezzet katacağını söyledi. Zeytinlerin önemli bir kısmının yağa dönüşeceğini de sözlerine ekledi. Bu sırada Cansu söze girdi: “Öğretmenimizden duymuştum, zeytinin sabun yapımında da kullanıldığını. Doğru mu bu anne?”

Anne: “Bu, çok doğru bir bilgi…”

Cansu: “Demek ki zeytin, yalnızca bizi besleyip sağlıklı yapmıyor; aynı zamanda mikrop ve hastalıklardan da koruyor. Zeytin sayesinde yapılan sabunlarla yıkanıp tertemiz oluyor, mis gibi de kokuyoruz. Ne güzel değil mi?”

Can, Cansu’ya: “Zeytin ağaçları yapraklarını dökmez, kışın da yemyeşiller.” dedi.

Can ve Cansu, zeytin ağacının görkemli duruşuna hayranlıkla dalmışken boğuk, yaşlı bir ses işittiler derinden. “Sizler bol oksijen alın diye biz, yaz kış oksijen üretiriz. Diğer ağaçların tersine, zeytin ağaçları gündüz değil; gece karbondioksiti oksijene dönüştürürüz. Gündüz ise içimizdeki karbondioksiti salarız dünyaya. Geceleri, benim altımda oturmak, hafifçe kestirip şekerleme yapmak size sağlık verir.” Konuşan zeytin ağacıydı. Çok değerli ve önemli bilgiler veriyor, onların bilmediklerini anlatıyordu.

Can: “Kaç yaşındasınız?” diye sordu.

Ağaç: “Bu yıl bin yaşına bastım.” diyerek yanıtladı çocuğu.

Anne, baba ve çocuklar şaşkınlıklarını gizleyemediler. Cansu, ağaca dönerek: “Size ‘Zeytin Dede’ diyebilir miyiz?” dedi.

Ağaç: “İçinizden böyle seslenmek geliyorsa, bana ‘Zeytin Dede’ diye seslenebilirsiniz bana.

Can: “Sizi, buraya kim dikti?”

Zeytin Dede: “Beni, buraya bir çocuk dikti. Adı, Mihail adında bir çocuktu. O zaman senin serçe parmağından daha ince bir bedenim vardı. Çocuk, arkadaşlarıyla her akşam gelip beni suladı ellerindeki su dolu taslarla. Yılda birkaç kez küreklerle hayvan gübresi getirip dibimdeki toprağa karıştırdılar. Su ve doğal gübreyle kısa sürede toprağıma iyice tutunup kök saldım derinlere, boy attım gökyüzüne doğru. Yazın kuzeydoğudan esen poyrazın serin esintisiyle soluklandım. Kışın ise güneyin ılık yelleri, beni donmaktan kurtardı. Kuzeybatıdan esen karayel yağmur getirdi bana. Bu da ban can olup yaşam verdi.”

Baba: “Siz, buraya ilk dikildiğinizde bu topraklarda kimler yaşıyordu?” diye sordu.

Zeytin Dede: “Burada, o yıllarda Bizanslılar yaşıyordu. Kralları, halktan ağır vergiler aldığı için pek sevilmezlerdi. Halk, zeytin üretmeyi bir kutsal görev olarak görürdü. Burada ürettikleri zeytinleri, zeytinyağlarını gemilere doldurup uzak ülkeler götürürlerdi. Oralardan da gereksinim duydukları ürünleri getirilerdi. Beni diken Mihail, dallarıma ve bedenime hiç zarar vermeden özenle toplardı meyvelerimi. O, giderek yaşlandı. Bu dünyadan göçünce çok üzüldüm. Günlerce kendime gelemedim. Çünkü iyi bir dostumu yitirmiştim. Sonrasında onun çocukları benimle ilgilendiler. Suyumu, gübremi eksik etmediler. Birkaç yılda bir dallarımı budadılar gençleşip daha çok çiçek açıp meyve vereyim diye. Daha sonra Mihail’in torunlarıyla sürdü güzel ilişkim. Kaç kuşak geçti bilmiyorum.”

Anne: “Bizanslılar niçin yıkıldı? Mihail’in torunlarına ne oldu?”

Zeytin Dede: “Bizans kralı, ağır vergileri ve baskıcı yönetimiyle halkı bıktırdı. Buraya, doğudan doğa ve insanla dost göçerler geldi. Yerleşiklerle kolayca kaynaştılar. Odman Bey’in çevresinde toplandılar. Yeni bir devlet kurdular. Çok geçmeden Mihail’in torunları buradan kente taşındılar. Umay Hanım adında biri, beni sahiplenip bana bakmaya başladı. Bahar gelince toprağımı çapalardı. Üzüldüğünde gelir bana derdini döker, gözyaşlarıyla köklerimi sulardı. Sevinç ve mutluluğunu benimle paylaşırdı. Gelip bana sarılırdı sevinç gözyaşlarıyla. Onu gözyaşları bedenime değdiğinde öylesine mutlu olurdum ki bunu anlatamam. Umay’ın toprağa verildiği günü hiç unutamam. Onun çocuklarıyla torunlarıyla sürdü dostluğumuz ve işte, bugüne geldim sağ salim.” dedi iç çekerek.

Zeytin Dede’nin yanında boy atıp dal budak salan incir ağacı ilgilerini çekti. Dallarını eğmiş biraz kıskanıp can kulağıyla dinliyordu zeytinle söyleşmelerini. Can, incir ağacının bakışlarını fark edip döndü ona. O dönünce diğerleri de baktı incire doğru. Cansu, selamladı onu, ardından diğerleri de... İncir, geniş yapraklarını sallayıp serin bir yel estirdi. Onlar, mutlandı. Can: “Siz kaç yaşındasınız?” diye sordu incir ağacına.

O: “Ben, otuz yaşındayım. Beni Umay’ın torunlarından Gül Hanım dikti torunu Aybek doğunca. Bu yörede çocuklar doğduğunda onların dünyaya gelişlerinin anısına ağaç dikerler.”

Anne: “Peki, niye seni Zeytin Dede’nin yanına diktiler? Bunun özel bir anlamı var mı?

İncir ağacı: “Evet, var… Ben de onun gibi geceleyin oksijen üretirim. Ancak ben, kışın yapraklarımı dökerim. Onunla aynı zamanda meyveye durur dallarımız. O, meyvelendiğinde zeytin sinekleri doldurur her yanını, bedenini, meyvelerini sarar. Bu sinekler, zeytinin hem bedenine hem de meyvesine zarar verir. Benim meyvelerim olgunlaştığında ballanır. Balım damla damla sızar meyvemden. İşte, zeytin sinekleri balımın kokusunu alıp meyvelerime doluşur. Balımı çokça yiyen bu sinekler, zehirlenerek ölür. Böylece zeytinler kurtulur, olgunlaşıp sizin sofranıza gelip ekmeğinize katık olur.”

Cansu: “Size bundan sonra İncir anne diyeceğim.”

İncir Anne: “Olur, sen de benim bir çocuğum sayılırsın. Ha, sakın unutma! Benim meyvelerim kalsiyum yüklüdür. Meyvelerimi çocuklar için dallarımda beslerim, onlar yesin kemikleri güçlensin diye.”

Can: “Çok sağol Zeytin Anne… Bundan sonra meyvelerinin hem yaşlarını hem de kurularını daha çok yiyeceğim. Senin sayende sağlıklı olacağım.” dedi.

Cansu ve ailesi, bilmedikleri bir şeyi öğrendikleri için incir ağacına saygıyla teşekkür ettiler. Sanat yapıtı gibi duran, görkemli gövdesine sarılıp okşadılar onu. Cansu ile babası, elindeki su şişelerinin kapaklarını açıp içindeki suyu döktüler İncir Anne’nin kalın köklerine. İncir, geniş yapraklarını yelpazeleyerek onları selamlayıp serinletti.

 Can ile annesi ise ellerindeki dolu şişeleri boşalttılar Zeytin Dede’nin dibine. Ulu Ağaç çok mutlu oldu. O, gülümsedi yapraklarını titreştirerek. Dallarını eğdi saygıyla. Meyveleri, yaprakların altından görünüp mutluluklarını bildirdiler kuzey yeliyle hafifçe sallanarak.

Artık ayrılma zamanı gelmişti. Dördü birden sarıldılar Zeytin Dede’nin gövdesine. O, dallarını eğerek okşadı onların başlarını, Yüzlerinde bir serinliği duyumsadı dördü de. Zorda olsa ayrıldılar tarih ve doğa kokan Zeytin Dede’den. Biraz yürüdükten sonra dördü birden geri dönüp baktılar dedeleri çok mutluydu. El salladılar ona.

İncir Anne ile de vedalaştı doğasever aile. O da onlara yeniden gelmelerini söyledi, özellikle de meyveleri olgunlaştığında.

 Aylar geçti bir yaz günü evlerinin yukarısından motor gürültüleri işittiler. Evdekiler dışarı çıktılar alışık olmayan bu gürültüyü duyunca. İyice baktılar Zeytin Dede’nin de olduğu meyve bahçesine. Gürültüyü çıkaran iş makineleriydi. Takım elbiseli efendiler, üzerlerinde iş giysileri olan kişiler çoktan varmıştı Zeytin Dede’nin yanına. Aile üyeleri koşarak gittiler Zeytin Dede ile İncir Anne’nin olduğu yere soluk soluğa.

Takım elbiselilerden biri, kesilecek ağaçları eliyle gösterdi. Bu ağaçların arasında Zeytin Dede ile İncir Anne de vardı. Elinde hızar olan bir işçi yaklaştı yavaş adımlarla Zeytin Dede’ye. Tam bu sırada Can, koşup Zeytin Dede’ye sarıldı gözyaşlarıyla. “Ölürüm de kestirmem dedemi.” dedi. Annesi de sarıldı oğluna. Avazı çıktığınca bağırdı köye doğru: “Zeytin Dede’yi kesip yok edecekleerrr… Koşup yetişin, ağaç kesicilere, doğa yok edicilere fırsat vermeyelim.” diye.

Bir başka hızarcı istemeye istemeye gitti İncir Anne’nin yanına. Çalıştırmaya çalıştı makineyi. Makine çalışmadı. O, eğildi dizlerinin üstüne makineyi onarmak için. Bu sırada Cansu seğirtti durduğu yerden incire doğru. Sarıldı güngörmüş gövdeye. O, dallarıyla selamladı kızı. Babası da gelip sarıldı duyarlı küçük yavrusuna. Baba ile kızı avazları çıktığınca durmadan ünlediler çevredekilere.

Motor gürültüleriyle irkilip doğasever ailenin ünlemelerini işiten çevre halkı kısa sürede felaketin farkına vardı. Duyan, duymayana haber verdi. Bir insan seli aktı Zeytin Dede ile İncir Anne’nin olduğu yere. İnsan seli aktıkça oraya takım elbiseliler, iş giysililerin arkasına saklandılar. İnsan seli hep bir ağızdan sordu: “Bu meyve ağaçlarına niye kıyıyorsunuz? Bunları kesenlerin cehennemlik olduğunu bilmiyor musunuz?” Takım elbiselilerden biri, saklandığı yerden yüzünü göstermeyerek hırıltılı bir sesle: “Bu toprağın altı, değerli madenlerle dolu. Onları ülkemize kazandırmak istiyoruz.”

Can, sarıldı meyve ağacına son gücüyle: “En değerli ve yaşamsal maden meyveler ve toprağımızı tutan ağaçlar değil mi? Bu yalın gerçekten haberiniz yok mu sizin.” dedi öfkeyle.

Akıp gelen insan selinden aksakallı bir dede uzaktan inleyen bir sesle: “Bir gün cebinizdeki para biter ne denli çok olursa olsun. Ancak bu ağaçların meyvesi bitmez. Her yıl size bin bir lezzeti sunarlar. Evinize bolluk bereket getirirler. Üstelik dallarında meyveler sarkarken ve henüz olgunlaşmamışlarken nasıl kıyarsınız bu ağaçlara?” dedi iç geçirerek.

Zeytin Dede dayanamadı. Durduğu yerde önce dallarını sallandı, İç ferahlatan serin bir esinti geldi yaladı terleyen bedenleri. Sonra dallarında henüz olgunlaşmayan meyvelerini göstererek: “En değerli maden, dallarımda. En değerli maden, köklerimde. En değerli maden, komşum ve can yoldaşım incirde. Bunu farkında değil misiniz? Bin yıldır depremlere, yangınlara, kuraklıklara, sellere, savaşlara, doğa düşmanlarına karşı direndim. Nice imparatorlar, krallıklar, zorba yöneticiler, aymazlar, doğa düşmanları, servet avcıları, meyve kıyıcılarını gördüm. Hiçbiri, beni toprağımdan koparamadı. Size bin yıllık deneyimimle en lezzetli zeytinleri sunarım her yıl. Her yaprağımdan her meyvemden bir umut, bir gelecek, bir yaşam fışkırır bunu görüp anlamaz mısınız? Nedir bu yaptığınız nankörlük?” diyerek insanların vicdanlarına seslendi.

İnsan seli büyüdükçe büyüdü. Doğa kıyıcıları, artlarına bakmadan uzaklaştılar oradan hızla. Kalabalık, ellerine geçirdikleri kaplarla dereden su taşıyıp meyvelerin hepsinin dibine döktüler. Sonrasında herkes önüne gelen ağaca sarılıp vedalaştı. Korumak için nöbetçiler bırakıldı meyve bahçesine. Kendi aralarında iletişim ağları kurdular. İlk nöbetçiler arasında Cansu, Can ile anne ve babaları da vardı.

Gün geceye kavuştuğunda incirle zeytin dallarını birbirlerine değdirip yapraklarını salladılar. Esintileri birbirine karıştı. Gövdelerinde özsu yürüdü dallarına doğru. Selamlaştılar bu yolla.

Gün doğunca yeni kişiler gelip nöbeti devraldılar. Doğasever aile gülümseyerek evlerine yollandı. Baba: “Canım ailem güzel bir kahvaltıyı hak ettik değil mi” diye sordu. Anne, yanıtladı onu: “Kahvaltı tabaklarımıza bolca zeytin ve kuru incir de koyacağım.”

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  6 Temmuz 2025

 

 

 

 


HASAN TAHSİN


Hasan Tahsin Hacıömeroğlu; amcaoğlum, ağabeyim, çocukluğumun örnek adamı, dedelerimizden kalma evde, aynı çatı altında büyüdüğüm arkadaşım… 19 Haziran 1955’te doğdu ikizi Hüseyin Cahit’le. Amcamın ilk erkek çocuklarıydı Hasan’la Hüseyin dört kızdan sonra. İkizlerin doğumuyla evimiz, mutluluk yelleriyle doldu. Aynı yıl, babam Denizli-Çal-İsabey İlkokuluna atandı. Köyümüzde doğan herkesin doğum tarihini belleğine yazardı babam. Yeğenlerinin doğduğu günü de silinmemek üzere kaydetti belleğine. O da çok mutlu olmuştu Hasan’la Hüseyin’in gelişinden. Ardında ikinci ikizleri doğdu amcamın İlyas ve Kenan. Ne yazık ki bu ikizler uzun yaşamadı.

Her köy çocuğu gibi savaşımcı, azimliydi. Yaşama tutundu dişiyle tırnağıyla. İkizi Hüseyin Cahit, üç yaşında yenildi yaşama. Dünyaya doyamadan vardı uçmağa. Hasan’ın annesi, Kelerli yenge de (Asıl adı Fatma’ydı. Yöremizde kadınlar, genellikle doğup büyüdükleri yerin, babalarının adları ya da kızlık soyadlarıyla çağrılırdı. Fatma yenge de Of’un Keler köyünden olduğu için böyle çağrılıyordu.) yakalandığı bronşit sayrılığıyla savaşmaya başladı. Üç çocuğunu toprağa veren yengem, bu acıya dayanamamış ve sayrılığı iyice ilerlemişti. Çok geçmeden yataklara düştü. Hasan’a, ninem ve annem kol kanat gerdi.

Köyümüzde okudu ilkokulu. Dersleri iyiydi. Özellikle matematik başarısı ilgi çekiyordu. O, sınıfları geçip çıkarken yaşamın basamaklarından, annesinin sayrılığı daha da ilerliyordu. Neredeyse yataktan kalkamaz oldu. Hasan, ilkokulu bitirdi.

Tam da onun ilkokulu bitirdiği yıl, bize çok uzak olmayan bucak merkezimizde (Hayrat’ta) ortaokul açıldı. Ortaokul, bizim eğitimimizi sürdürdüğümüz ilkokulun alt katındaydı. Buraya kaydoldu. Velisi babamdı. Köyümüzden Hayrat’a yürüyerek gitmek yarım saat sürerdi. Dönüşte yokuş yukarı gidildiğinde zaman biraz uzardı. Doğaldır ki günün yorgunluğu da binerdi bu yokuşu tırmanmanın üstüne.

Köy çocukları çok küçük yaşlarda yaşamın zorluklarıyla savaşmayı öğrenirler. Karşılarına çıkan engelleri aşmayı, onları zorlayan sorunların üstesinden gelmeyi kendi çabalarıyla başarırlardı. Çünkü yaşamda kalmanın biricik yolu, zorluklarla savaşmayı gerektirirdi. 1966-67 Öğretim Yılında ortaokula başladığında çok mutluydu. İlk kez takım elbise giymiş, okulun sarı şeritli lacivert şapkasını başına koymuştu. Bu kıyafetiyle zamanın koşullarına göre bolca fotoğraf çektirdi.

Fotoğraflarına bakardık zaman zaman. Küçük yaşta yurt ve ulus ülküleriyle donatmıştı kendini. Ondan dört yaş küçüktüm. Bana, bu ülkülerini anlatırdı bildiğince.

Ortaokula başlamanın sevinciyle başı göklerdeydi. Ne yazık ki tüm mutluluk ve sevinçler gibi onunkiler de bıçak gibi kesilip derin bir üzüntü ve acıya dönüştü yaşamı. Tam da Atatürk’ü anma törenine hazırlanırken yaşamının en büyük acısını yaşadı 10 Kasım 1966 Perşembe günü. Annesinin melek olup göklere uçtuğunu öğrendi. İşte, bu haber onun en büyük yıkımıydı. Öksüz kalmıştı ablası Ayşen’le. Ne annesine doydu ne de çocukluğuna. Yengem uçmağa vardığında otuz üç yaşındaydı ve üç oğluyla buluştu öteki dünyada.

Hasan, on bir yaşındayken kolu kanadı kırık bir güvercindi artık saçak altlarında. Okula gitmediği zamanlar köy evimizin üst katında bulunan odasına çekilirdi. Orada iç dünyasına kapanıp düşünürdü. O odaya ben girerdim rahatça ve sıkça. Kimi zaman onu gözyaşları içinde bulurdum. Yanına gittiğimde kendine çeki düzen verirdi, durumunu belli etmezdi. Hemen konu değişir başka şeyler konuşurduk. Çoğu zaman geleceğe yönelik düşlerimizi anlatırdık birbirimize. O, ortaokul birinci sınıftaydı; ben de ilkokul üçe gidiyordum Kelerli yengemin acısının kor ateş gibi evimize düştüğü zaman.

Hasan, annesiyle ilgili fazla konuşmazdı. Anlardım onun bu durumunu. Çünkü içi yanıp kavrulan biri, nasıl konuşsun? Onun yanında tutardım kendimi. Odasından çıktığımda gözyaşlarıma engel olamazdım. Gözpınarlarımdan akan billur damlaları kimse görmesin diye tarlaya koşardım gizlice. Gözyaşlarımı tarlamıza akıtırdım sessizce. Kendime geldiğimde dönerdim eve.

Hasan’la bitmez tükenmez düşlerimizi birbirimize anlattığımız gibi oyun da oynardık. Oyunlarda yenilmeyi pek sevmezdi. Sinirlenip kızardı yenildiğinde. Ancak bana hiçbir zaman el kaldırmadı. Tam tersine beni, el kaldıranlardan korudu. Beni kendi yaşıtıymışım gibi görürdü. Kendi yaşına uygun olan konuları bile benimle konuşurdu.

Öksüzlerin dayıları Hacıfazlıoğlu Mehmet ve İbrahim amcalar, ziyarete gelirlerdi onları fırsat bulduklarında. O günlerde köyler arasında taşıtların gideceği yollar henüz yapılmamıştı. Olsa da kimsenin altında arabası yoktu. Gelirdi dayıları genellikle cuma günleri, kilometrelerce yolu yürüyerek. Önce yeğenlerine sarılırlardı derin üzüntüyle. Yüzleri gülerdi, ancak içlerinin kan ağladığını anlardım gözlerine baktığımda. Konuşurken sesleri titrerdi. Ninem, onları nereye oturtacağını, ne ikram edeceğini bilemezdi Bastonuna dayanarak yeni gelin gibi dolanırdı ortalıkta. Öğlen ezanı okunmadan köyün merkezine giderlerdi. Doğruca amcamın dükkânına yönelirlerdi. Yanlarında Hasan’la ben de olurdum. Amcam, onları gördüğünde sevinirdi. Onlarla konuşurken ela gözlerine bir bulut kütlesi otururdu. Onların gözlerinde yengemi görüp yaşardı. Ezan okunmadan kalkarlardı yerlerinde üçü birden abdestlerini almak için. Dükkânı bize emanet ederdi amcam. Namazdan sonra dükkâna uğrarlardı biraz kalabalıkça. Bizim demlediğimiz çaydan birer bardak içtikten sonra eve yollanırlardı üçü birden. Kimi zaman yanlarında Nazım (Hacıömeroğlu) amca da olurdu. Çünkü yemek zamanı gelmişti. Yemeği yedikten sonra yine dükkâna dönerlerdi. Onlar dönünce dükkânın önünde söyleşirlerdi çay eşliğinde uzun süre. Gelen müşterilerle Hasan’la ben ilgilenirdim. İkindi olduğunda Mehmet ve İbrahim amcalar vedalaşıp ayrılırlardı köylerine gitmek için. Onlar yola çıktığında Hasan’ın da amcamın da gözleri buğulanırdı. Uzun süre arkalarından bakakalırlardı.

Amcam, köydeki dükkânını kapattı, İstanbul Kadıköy’de tam da Altıyol’da bir dükkân açtı. Hasan, orta ikiden üçe geçtiği yaz dinlencesinde İstanbul’a gitti. Yaz boyu orda kalıp babasına yardım etti. Okullar başlamadan kısa bir süre önce döndü köye, dolu yükçesiyle. Yükçesini birlikte açtık. İçinden tam altmış tane kitap çıktı. Hepsi varlık yayınlarından dünya klasikleri… Kitapları kokladık onunla. İçlerinden bazılarını okumuştu bile. Odasında raf olmadığı için kitapları, duvarın dibine dizdik. “Kitapları sen de okuyacaksın Adalet!” dedi bana. “Bunları ikimiz için aldım.” diyerek sürdürdü sözlerini. İçlerinde birkaçını seçip bana verdi. “Sen bunlardan okumaya başlarsın.” dedi tüm ciddiyetiyle. Bundan d anlaşılıyor ki paylaşımcılığı üst düzeydeydi.

Hasan, annesini sonsuzluğa uğurladıktan sonra içe kapandı biraz. Annesinin acısını, içine gömdü sandı herkes. Ancak onun acısı yüreğini alev alev yakan sönmesi olanaksız bir ateşti. O ateşi söndürecek ne şırıl şırıl akan bir su ne de anne duygusunun önüne geçecek bir insan sevgisi oldu yaşamında. Ona annelik duygusunu vermeye çalışan annemle ninemdi. Ninem, onun için dünyaları yakıp yıkardı. “Benim uşağum.” derdi de başka bir şey demezdi. Bir dağ kartalı gibi onu kanatlarının altına alırdı. Onu üzen ya da zarar verenlere karşı gözünü karartırdı.

Kelerli Yengem zamansız göçüp gitti ocağımızdan yerinde büyük ve dolmaz bir boşluk bırakarak. Çocuktum, oyuna doyamadığım zamanlardı. Koşup oynardık delicesine. O, evimizin giriş katındaki doğuya bakan odasında yatardı sürekli. Sayrılığı gittikçe artmıştı. Gezip dolaşamıyordu pek. Ben saklambaç oyunlarında saklanmak için özellikle onun odasına girerdim. Onun gözleri parlardı beni görünce. Kolumdan tutar kendine çekip öpüp koklardı beni. Saklanırdım yorganının altında yenge kokusu anne kokusuna dönüşürdü. Çocuk delisiydi. Çocuklara bağırıp çağırmaz, onlara sevgiyle bakardı. Ne yazık ki yengemi hep sayrı yatağında yattığı biçimiyle anımsıyorum. Bir de kahverengi gözleri ve insan yüreği hiç usumdan çıkmaz.

İki kardeş, birbirine sarıldılar yaşamları boyunca. Aralarındaki sevgiyi kimse doğru düzgün anlamadı. Onların birbirleri için kendilerini feda etmelerine kimse akıl erdiremedi. Aralarındaki özveri, herkesçe anlaşılır ve anlanır bir şey değildi. Birbirine adanan yaşamları vardı.

İçime anlaşılmaz bir sıkıntı çökmüştü akşamdan. Bu nedenle gece geç uyumuştum. 26 Haziran 2025 günü sabahı 05.33’te telefonum çaldı. Zaten tilki uykusundaydım. İlk çalışta, içimde bir sızı duydum. Hemen yanımdaki telefona uzandım. Ekranda Ayşen ablamın adını görünce “Eyvah!” dedim içimden ve açtım telefonu. “Adalet, Hasan’ı kaybettik kardeşim.” dedi. Sözünü bitiremeyip kapattı telefonu.

Telefonu kapatıp hüngür hüngür ağlamaya başladım. Beynimden vurulmuşa döndüm. Yüreğim duracak sandım. Yüreğim, göğüs kafesimden fırlayıp çıkacaktı neredeyse. Gözyaşlarım sel olup yatağımı ıslattı. Boğazım düğümlendi. Üzüntüm çok derinden yakmakta içimi. Anılarımız geçti gözümün önünden bir bir. Biraz toparlandıktan sonra Ayşen ablamı aradım. Ayrıntıları öğrendim ve ne yapacağımıza karar verdik.

Hasan, liseyi bitirip Ankara’ya taşındı. Orada bir memuriyete girmişti. Bir yandan da Gazi Eğitim Enstitüsü Matematik bölümünde eğitimini sürdürüyordu. Çok geçmeden ablası Ayşen’i de aldı yanına. Ayşen, azimli biriydi. Zamanın koşulları gereği ilkokuldan sonra eğitimini sürdürememişti. Ankara’da ortaokul, lise ve üniversiteyi bitirdi. Liseyi bitirince o da memur oldu. İki kardeş, yaşamın yükünü birlikte omuzladılar.

12 Eylül Amerikancı darbesi, yurtsever gençlerimizi sararmış buğdayları biçen bir kör tırpan gibi biçti. Hasan, darbe sırasında işinden ayrılmak zorunda kaldı. Uzun süre saklandı tutuklanmamak için. Bu süreç, onu çok örseledi. Gittikçe içe kapandı. Yaşamının son sekiz yılını Batum’da geçirdi. Orada çok mutluydu. Son soluğunu da orada verdi.

Ablası Ayşen, yeğenleri Abdülkadir Kapıcıoğlu, Umut Hacıömeroğlu ve Abdülkadir’in kaynı Fatih Gürdal yola çıktılar Batum’a gitmek için. Zorlu bir yolculuktan sonra vardılar oraya. Oradaki Türk konsolosluğunun yardımıyla işlemleri tamamlayıp getirdiler Hasan’ı Ankara’ya. 29 Haziran günü ikindi namazından sonra o, çok sevdiği Ankara’nın toprağına kavuştu.

Cenazesine onu yürekten çok sevenler geldi. Cenaze namazı sırasında kameralar olmadığından ön saflarda itişme kakışma olmadı. Vicdan ve yürek sahibi bir toplulukla uğurlandı son yolculuğuna. O, üst düzey iyi bir matematikçiydi. Ne yazık ki bu özelliği, çok anlaşılmadı.

Onu uğurlamaya acımızı paylaşmak için gelen ve ilk kez yüz yüze tanıştığım ve sosyal medyadan tanıdığım Mehmet Aksu Bey’e minnettarım. Ayrıca onu gönülden seven adlarını sayamayacağım dost ve akrabalarımız oradaydı. Hasan’a şaşmaz bağlılığıyla çırpınan ve orada tanıştığım Azerbaycan yurttaşı Şahin Ahmetoğlu’nun yürekli vefası övgüye değer. Komşuları, tanıdıkları koşturdular her dakika.

Hasan, babamın dedesinin adıydı. Ailemizde dört Hasan vardı. Önce büyük halamın oğlu Hasan’ı yitirdik çok genç yaşta. Korona salgınında, küçük halamın oğlu Hasan vardı uçmağa. Şimdi de Hasan Tahsin buluştu ikizi Hüseyin Cahit’le. Onu, toprağa verirken gözyaşlarımı tutamadım. Kim bilir gömütünün üstünde hangi kır çiçekleri boy atacak? Çevresindeki ardıç ağaçlarındaki ardıç kuşları onun yoldaşı olacak sonsuza dek. Onu sonsuzluğa uğurlayıp iki gün sonra İstanbul’a dönerken yüreğimden taşan anılarımı yaşadım tren yolculuğu boyunca. Belki de çok sevdiği matematik soruları yazmayı orada sürdürür. Düşleri mi? Düşleri onunla kuş olup uçup gitti gökyüzüne. Belki bir gün yağmur bulutlarına karışıp yağar o düşler toprağa can verir. Kim bilir…

Not: Yazıyı destekler nitelikte olan FINDIK SERGİSİNDE GECE BEKÇİLİĞİ https://adiladalet.blogspot.com/2021/08/findik-sergisinde-gece-bekciligi.html yazım okunabilir.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  3 Temmuz 2025

 

 


NEFRET ETMEK, KİMİN İŞİ?


Son günlerde kadını, erkeği, çocuğuyla herkesin dilinde “Nefrrrrret ediyorum.” sözü var. Kişiler, bu sözü söylerken “nefret” sözcüğünün üstüne basarak ve uzatarak söylüyorlar ki sözcükteki anlam çoğalsın diye. Bu kişiler; ayrım yapmadan tanıdık, tanımadık insanlardan nefret ediyorlar. Kentlerden, yaşadıkları yerlerden, çalıştıkları işyerlerinden, kurttan kuştan, börtü böcekten, doğadan, hatta ülkelerinden nefret ettiklerini yüksek sesle dile getirirler. İçlerini dolduran nefret duygusu, eğinlerine sığmayıp taşıyor. Taştıkça da toplumdan uzaklaşmaktalar.

İçleri nefretle dolu kişiler, aslında kendilerinden nefret ediyorlar. Kendi dışındaki tüm varlıklardan nefret ederek aslında kendilerinden nefret ettiklerini açıkça söylemekte bu kişiler, doğaldır ki anlayana. Bu durum, çok derin özgüvensizlik sorunu. Ayrıca kendini sevmemenin getirdiği büyük bir açmaz. Bu insanların kendileriyle barışık olmadıklarını da söyleyebilirim.

Peki, bir insan kendini niye sevmez?

Kendini sevmeyen kişilerin bu sayrılığının nedenini yetiştiği ortama ve ailesiyle ilişkilerine bağlamak yanlış olmaz. Bu kişilerin ve içinde büyüdükleri evlere egemen olan olumsuz düşünme biçimidir. Bu kişilerin bakış açılarında, olumlu bakıp düşünme neredeyse hiç yok. Her düşünceye, olaya, kişiye olumsuz bakış açısı; özgüvensizliğin yanı sıra sevgisizliği de getirir. Sürekli kaygılıdır bu kişiler her şeye karşı. Kaygıları, olumsuz bakış açıları, onları kendisini sevmemeye yönlendirir. Bu kişiler, giderek kendilerini yaşamda yararsız olarak görürler. Bu de istenmeyen olaylarla sonuçlanır.

Bu kişiler “ya hep ya hiç” düşüncesiyle davranır. Bir şey ya dört dörtlük olmalı ya da hiç olmamalı. Olumluyla olumsuzun arası yoktur onlara göre. Düşünceleri hep uçlardadır. Onlar için düşünsel yolculukta ara duraklar olamaz. Mükemmeliyetçilik, en belirgin özellikleri. Bir düşüncenin, olayın, kişisel gelişimin, öğrenmenin bir süreç işi olduğunu, aşamalardan geçtiğini kabullenmezler. Her şeyin bir anda en mükemmel bir biçimde olup bitmesini isterler. Oysa bu bakış açısı doğal sürece, gelişime uygun değil. Bunu düşünmezler bile. Kişi, böylece beklentilerinin istediği gibi karşılanmadığını görünce kendinin toplumsal dışlanmışlığa uğradığını sanır. Bu, kişinin kendini sevmemesine yol açar.

Özgüveni olmayan, aşağılık kompleksi içindeki kişi kendini sevmez doğal olarak. Bu da onun çocuk yaşta yaşadıklarıyla ilgili. Evinde sürekli baskılanan, başarısız ve beceriksiz görülen, hatta şaka da olsa onun çirkin olduğu söylenen biri özgüvensiz olur. Bu kişiler, kendilerini sevmez. Bu da onların içinde nefret duygusunu köpürterek büyütür.

İnsanlar, doğru yaptıkları gibi yanlış da yapar. Ne yazık ki bazı kişiler, küçük de olsa yaptıkları yanlışları kabullenmez. Küçük de olsa yapılan yanlışları, kendileri için yıkım olarak görürler. Bu da yaşamın mantığını algılamamaktan kaynaklanır. Bu, onların gerçekçi bir bakış açılarına sahip olmadıklarının göstergesi. Oysa kişi, eleştirel bir bakış açısına sahip olmalı. Yeri geldiğinde hem eleştiri hem de özeleştiri yapmalı. Bu da onun kişisel gelişiminin doğru olmasını sağlar. Bu kişiler, böyle olumlu bir tutumu edinmek yerine, kendilerini haksız ve ölçüsüz bir biçimde aşağılarlar. Bu da kendilerinden nefret etmelerine yol açar.

Özgüvenli, başarılı, kendisiyle ve toplumla barışık, çevresindekilerle uyumlu, eleştirel bakış açısı olan, yaşamın gerçeklerini kabullenen birinden nefret söylemleri işitmek olanaksız. Yaşamla bir türlü barışamayan, onun gerçeklerini içselleştiremeyen, toplumsal işlerliği algılamayan kişiler; her şeyden nefret ederler. Bunu da her fırsatta dile getirirler.

Nefret edenler, sürekli birileriyle yarış içindeler. Bu yarışı, hep yitirdiklerini düşünürüler. Yitiren kişi, kendi yetersizliklerini hep karşısındakine yükler. İğneyi kendine batırmaz. Bu kişiler, gizli ya da açık olarak karşısındakini kıskanır. Kıskançlık duygusu, kişiyi sevgisizliğe ve nefret bataklığına sürekler. Kıskançlığından kendi olumlu yanlarını, yaptığı güzel şeyleri görmez.

Aklı başında, amaçları ve ülküleri olan biri başkalarından nefret etmez. Çünkü o yaşamın kendisine sunduğu olumluluklara bakar. Küçük olumsuzluklara takılıp yaşamı hem kendine hem de çevresindekilere zehir etmez. Yaşam inişli çıkışlı, engelli bir yol… Küçük taşlara takılıp tökezlememeli. Küçük taşlar, uzun bir yaşam yolculuğunu, koşusunun engeli olmamalı.

Nefret, kişiyi içten içe kemiren bir kurt. Onun içimizi yiyip yaşamımızı tüketmesine izin vermeyelim.

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         27 Haziran 2025

 

 

ANNE KUMRUNUN BÜYÜK SAVAŞI (Pazar Yazıları)


Sabahleyin erkenciyim. Yatağımdan kakar kalkmaz balkondaki çiçek, salatalık, biber ve domatesleri suladım. Sıra çay demlemede. Güneş, gülen yüzünü gösterdi. Sabah serinliği kırıldı böylece. Temiz, sessiz bir hava var. Kırlangıçlar, çoktan uyanıp ekmek savaşımına girişmişler çığlık çığlığa.

Mutfağa girdim çay demlemek için. Her sabah, mutfak camında beni karşılayan Kumru Ayşe hızlı adımlarla dolaşmakta pencerenin denizliğinde ivediliği varmış gibi. Dolaşırken bir yandan da içeriye, bana bakmakta “guluk, guluk, guluk” diyerek.  Belli ki sabrı tükenmiş. Çay için su koydum ocağa. Ben, ayak sürüdükçe onun sabrı azalıyor. Adımları gittikçe hızlandı. Yükselen sesinde biraz da öfke var sanırım. Gecikmeyeyim fazla, Kumru Ayşe sinirlenmesin.

Buğday dolu kabı alıp açık pencereye yöneldim. Guluklaması ton değiştirdi, seviniyor sanki. Denizliğin uzak köşesine çekildi. Birkaç avuç buğday bıraktım cam önüne. Hemen koştu buğdaya. Birkaç adım geri çıktım, onun yemesini izlemek için. Az sonra iki güvercin geldi. Kumrumu kaçırdılar. Ben kaynayan suyla çay demlemek için ocağa doğru gidince güvercinler korkup kaçtı. Onlar gidince benim aç kuşum döndü sofrasına, başladı yemeye.

Az sonra güvercinler yeniden geldi. Kumru Ayşe’yi yine gagalayıp kaçırdılar. Kumru, uzaklaştıktan sonra ansızın geldi cam önüne ve güvercinlere saldırdı var gücüyle. Güvercinler karşı koyamadı bile. Belli ki çok öfkelendi. Güvercinlerden küçük olmasına karşın can havliyle saldırdı defalarca. Bir yandan buğdayları yerken diğer yandan gelen güvercinleri kovmakta hırsla. Belli ki acelesi var. Sanırım yavruları ondan yemek bekliyor. Çünkü bu öfke bir anne öfkesi. Yavrularını aç bırakmama isteğinin, güdüsünün yürekliliği. Yavrular, yuvada aç beklerken hazır yiyeceği, güvercinlere kaptırmak olmaz. Üstelik uzun süre camda beklemiş. Buğdayları dili ve davranışlarıyla istemiş benden. Kaptırır mı şimdi önündeki yiyeceği?

Kumrular, çok sevilen kuşlar… Kumrular, tek eşliler… Ölünceye dek eşlerine bağlı kalırlar. Bu nedenle Türkçemizde birbirini çok seven eşler, sevgililer için “çifte kumrular” sözü kullanılır.

Eşleri öldüğünde, sağ kalan eş başka bir kumruyla çiftleşmez. Bu nedenle kumruları avlamak, türlü nedenlerle onların ölümüne neden olmak bu güzel kuşların soylarını tehlikeye düşürür. Zaten kentlerde yeni yapılaşma biçimiyle hayvanların yuva yapmaları zorlaşmakta. Çünkü onlar sık yapraklı ağaçlar ve çatı altlarındaki oyuklarda, oluklu kiremit altlarında yuvalanır. Yeni yapılarda oluklu kiremit kullanılmamakta. Ayrıca çatı altlarındaki oyuk ve aralıklar da bulunmamakta. Kentlerde sık yapraklı ağaçların giderek azalması bu hayvanların yuvalanmasına olanak vermiyor.

Kumrular için bir başka tehlike de yırtıcı büyük kuşlar. Kentlerde özellikle martı ve kargalar, kumruları avlayıp yemekte. Ayrıca kentlerde sayıları hızla artan kediler ise bir başka tehlike kumrular için.

Kumrular, ilkbaharın gelişiyle yuvalarını yapar. Yuvayı yaparken eşler arasında elbirliği zorunluluk... Yuvanın yapılmasından sonra çiftleşir bu güzel kuşlar.  Çifteleşmeyi izleyen on dört gün içinde iki yumurta yapar dişi. Yumurtlama işi bitince dişi, kuluçkaya yatar. Kuluçka süresi on iki gün sürer. Bu süre içinde dişi kuş, yuvadan hiç ayrılmaz. Yumurtaların üstünde yatarak onların sıcaklığını korur. On ikinci günün sonunda iki yavru yumurtadan çıkar. Yavrular doğduklarında tüysüzdür. Giderek tüylenirler. Yavru kumrular, annelerinin gagalarından çıkardıkları “güvercin sütü” denen salgıyla beslenir. Bu, onların hızlı gelişmesini sağlar. Biraz büyüdüklerinde anne ve babasının getirdiği yemlerle karınlarını doyururlar. Bir aylık olduklarında tamamen tüylenen yavrular, yuvadan uçar.

Kumru çifti, yavruları yuvadan ayrıldıktan sonra ikinci kez çiftleşir. Bir yılda ikinci kez yavru büyütür sevginin simgesi bu kuşlar.

Kumrular; buğday, mısır, kenevir tohumu ve böcekler gibi yiyeceklerle beslenir. Onlara ekmek yerine bu yiyecekler vermek en doğrusu. Gerçi ekmek de yerler. Ancak mayalı yiyecekler, onlara zarar verir. Bu nedenle olanak buldukça cam önlerine doğal yemler bırakmak en güzeli.

Kumrular, güvercinlerin bir alt türü. Yani akrabalar… Kumru Ayşe’nin güvercinleri kovması, annelik güdüsünden. Çünkü onun yuvasında yiyecek bekleyen yavruları var. Yeryüzünde annelik güdüsünün üzerinde daha güçlü bir duygu yok! Bir anne, yavrusu için her türlü tehlikeyi göze alır. Kumru Ayşe’nin yürekliliği de bundan. Dünyada annelik gibisi var mı?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  22 Haziran 2025

 

ZALİMİN DEĞİL, MAZLUMUN YANINDAYIZ


Atatürk, 18 Ekim 1921 günü Ankara’da Azerbaycan Elçisi Abilof’un söylevine verdiği yanıtta şunları söylüyor: “(…) Anadolu bu vaziyetiyle bütün zulümlere, hücumlara, taarruzlara maruz bulunuyor. Anadolu yıkılmak, çiğnenmek, parçalanmak isteniliyor; fakat efendiler, bu hücumlara Anadolu’yla kısıtlı ve sınırlı değildir. Bu hücumların genel hedefi bütün Doğu’dur.

Anadolu her türlü tasallutlara, taarruzlara karşı bütün mevcudiyetiyle nefsi müdafaa etmektedir ve bundan muvaffak olacağından emindir. Anadolu bu müdafaasıyla yalnız kendi hayatına ait vazifeyi yapmıyor, belki bütün Doğu’ya yönelik hücumlara bir set çekiyor. Efendiler, bu hücumlar elbette kırılacaktır. Bütün bu tasallutlar mutlaka nihayet bulacaktır. İşte ancak o zaman Batı’da, bütün cihanda hakiki sükûn, hakiki refah ve insaniyet hüküm sürebilecektir. (Emperyalizm ve Tam Bağımsızlık, Kaynak Yayınları, 1. Basım, Nisan 2018, s. 166)” Görüldüğü gibi Atatürk, büyük bir öngörüyle Anadolu’da emperyalizme başkaldırının bütün Doğu’yu (Asya’yı) kurtuluşa götürecek bir savaşım olduğunu vurgulamakta. Onun için baş düşman, kapitalizm ve onun bağrından çıkan emperyalizmdir ona göre.

Atatürk, mazlum milletlerin emperyalizme, yani zalimlere karşı yaptıkları savaşların insanlığın kurtuluşu olduğunu söylüyor. Bu mazlum milletlerin dünya görüşlerine, toplumsal düzenlerine, dinsel inançlarına, etnik kökenlerine bakmıyor Büyük Önder. Onu ilgilendiren yalnızca o milletin mazlum oluşu ve zalimlerce ezilmesi.

İsrail, İran’a saldırıyor ABD emperyalizmi adına. Atatürkçü geçinen kimileri: “İran’ın başında mollalar var.” diyerek içten içe ABD-İsrail’in zulmüne alkış tutmaktalar ne yazık ki. Yani mazluma karşı zalimin (emperyalizmin) safında yer alıyorlar. Bu, emperyalizme işbirlikçilik değil de nedir?

Atatürk, 18 Nisan 1920’de Hâkimiyeti Milliye gazetesindeki başyazısında şunları yazıyor: “Emperyalizm aleyhine mücahede ilan etmek, vicdanı olan bütün insanlara bir vazifedir. Herkes kendi mesleğinde çalışmakla beraber, milletlerarası bir işbirliği ile bu maksadı temin eylemelidir. Lakin dünyayı istila etmek isteyen genişleme ve istila taraftarlarının azgın tehdidinden dünyayı kurtarmak ancak kapitalizmin kaldırılmasıyla mümkün olur. (Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi/Hâkimiyeti Milliye Yazıları, Kaynak Yayınları, s.136)” Bu sözleriyle Atatürk, günümüzde zalimin zulmü karşısında ne yapmamız gerektiğini açıkça anlatarak bizlere yol gösteriyor.

Emperyalizme karşı ırk, dil, din, mezhep, siyasal görüş, yaşam biçimi ayrımı yapmadan herkesin yanında olmak gerektiğini vurgulamakta Atatürk yukarıdaki sözleriyle. Asıl düşmanın da kapitalizm olduğunu vurgulamakta. Yani asıl savaşın kapitalizmin ortadan kaldırılmasıyla olacağını anlatıyor yoruma gerek kalmadan.

Atatürk, yukarıdaki iki ayrı açıklamasıyla kapitalizm ve emperyalizme karşı durmanın bir vicdan, insanlık savaşı olduğunu belirtiyor. Yüreğindeki insanlık duygusunu yitirmemiş, vicdanı kararmamış herkesin emperyalizmin ve onun piyonu olan İsrail’in saldırısı altında olan İran halkının yanında olması, insanlık ve vicdan savaşıdır.

Türlü gerekçelerle emperyalist saldırıları haklı göstermek; saldırgana, sömürücüye ve insanlık düşmanlarına hizmettir. Böyle bir durumda “Armudun sapı, üzümün çöpü var.” demek emperyalizme hizmetin örtülmesi değil de nedir?

Emperyalizm ve kapitalizmin insanlığı tutsaklaştırıp yok etmek için ördüğü duvardan bir tuğla düşürenlere selam olsun. Her tuğla düştüğünde mazlum milletler daha çok soluklanıp özgürleşecek. Bundan kimler rahatsız olur ki?

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         17 Haziran 2025

İÇİMİZDE NE DE ÇOK İSRAİL’E TAPINAN VARMIŞ?


İsrail, ABD ve Avrupalı emperyalistlerin desteğinde gemi azıya aldı. İnsan öldürmekte ve ülkeleri yakıp yıkmakta sınır tanımıyor. Filistinliler, tüm dünyanın gözü önünde dünyanın bugüne dek görmediği en acımasız soykırıma uğratılıyor Siyonistlerce. Uygar denen Batı, yalnızca izliyor. İzlemekle de kalmıyor, İsrail’e yeryüzünün en öldürücü silahlarını veriyorlar. Uygarlık, çoluk çocuk günahsız insanları öldürmekse ben uygar değilim.

İsrail, 13 Haziran 2025 Cuma günü sabaha karşı İran’a çok sayıda uçakla saldırdı. Birçok yeri yakıp yıktı. Onlarca kişiyi öldürdü. Öncelikle şunu söylemeliyim ki ABD’nin desteği olmadan İsrail, bu saldırıları ve Filistinlere soykırımı yapamaz. Çünkü İsrail, Batı Asya’da ABD çıkarlarını korumak için var olan bir devlet. Bu kirli savaşta kullandığı silah, teçhizat ve mühimmatlar başta ABD olmak üzere diğer batılı emperyalistlerce sağlanmakta.

İsrail saldırısında, başta genelkurmay başkanı olmak üzere İranlı bazı üst düzey devlet yöneticileri öldürüldü. Ülkemizdeki ABD kuyrukçusu bazıları ile İsrail severler koro halinde Tel Aviv yönetimine övgüler düzmeye başladılar. İçlerinde İran’a karşı kin, İsrail’e sevgi var nedense. Bu kişiler, İran’ın ne denli geri bir ülke olduğunu, İsrail’in ise ne denli usçu davrandığını söylediler televizyonlarda ve sosyal medyada. Peki, neden?

Ülkemiz, 1945’ten başlayarak Atlantik sisteminin etkisine girdi. Ne yazık ki sağcısıyla solcusuyla birçok kişi, emperyalist aldatmacalara kapılarak ABD ve Avrupa’ya hayran oldu. ABD, bu süreçte ülkemizde kendi çıkarlarını savunacak siyasal partilere ve terör örgütlerine destek verdi. Yıllardır içimizde ABD çıkarları için Atatürk ve Cumhuriyet üzerinden ulus devletimizle kavga edenler var. ABD’ye göbeğinden bağlı FETÖ ve PKK, her fırsatta batı övgücülüğü, mazlum ulus sövgücülüğünü güçlendirmek için bazı siyasal parti tabalarını oymaktalar. Ne yazık ki medyanın önemli bir bölümüne egemen olanlar, Atlantik sürecinde ABD’nin sesi olarak görev yaptılar. Nedense bugün de içlerindeki ABD sevgisi, mazlum sövgüsü zaman zaman ortaya çıkmakta.

“Ahirette, Cennet’e giden yol İran’ın içinden geçse ben sorarım kenarından bir yol var mı, derim.” Bu sözler, Fetullah Gülen’e ait. Şaşırdık mı bu sözlere? Asla! ABD’nin devşirerek besleyip büyüttüğü birinin bu sözleri söylemesi çok olağan. Çünkü sahibinin sesi… ABD’ye tapınanın, ondan beslenenin İran’a düşman olması kadar doğal ne var?

“İran’da güneş doğsa şemsiyenin altına saklanın, radyasyonludur.” diyor bazı siyasetçilerin üstat(!) dediği ve sıkıştığında İngiltere’ye sığınan Kadir Mısıroğlu. Emperyalizmin değirmenine su taşımanın en kestirme yolu, mezhepçilik üzerinden komşuya düşmanlık yapmak. Ayrıca dünyada, emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı’nı kazanan Atatürk’e de savaş açar bu meczuplar, efendileri adına.

Ekranlarda AKP’yi savunan Selman Öğüt, sosyal medya hesabında: “İran’dan İsrail’e şöyle bir misilleme yapıldı: Kahrol düşman al sana bir bomba!” diyerek kendince İran’la dalga geçip İsrail’i övmekte.

Ekran ekran dolaşıp AKP propagandası yapan ve her fırsatta İran’ı eleştiren Gazeteci Taha Hüseyin Karagöz, sosyal medya hesabından İran’ı küçümseyerek İsrail’e güç atfetmekte, neden? Gerçi İran’ın İsrail’e yaptığı saldırılar karşısında sözünden dönse de hızla ve dairesel döndüğünden yeniden aynı yere, yani İran karşıtı ve İsrail yandaşı konumuna geldi.   

“Yine İsrail ve İran danışıklı dövüş yapıyor. Fotoğraflardan çok açık bir şekilde belli oluyor bombalar nokta atışı belirli hedeflere atılıyor. İran muhalifleri Siyonistlere temizletiyor sanırım. Siyon ACEM OYUNU… Allah samimi Müslümanları korusun. (Yazım ve noktalama yanlışlarını düzelttim.)” Paylaşıma bakın, nasıl da İran düşmanlığı içeriyor. İran’a düşmanlık, emperyalizme dostluk değil de nedir? Bu paylaşım, Mehmet Ardıç adlı sosyal medya kullanıcısından. Esin kaynağı, İngiliz dostu ve Atatürk düşmanı Kadir Mısıroğlu. Yani kılavuzu karga…

Sosyal medyada Sağcı Gazete diye bir hesap: “İran, İsrail’e animasyonlar ile karşılık vermeye başladı.” diyerek kendince İran’la dalga geçiyor. Dalga geçerken de İsrail’in gücüne tapınarak Siyonizm yandaşı olduğunu açık ediyor. Sağcı Gazete’nin de kılavuzu, İngiliz sever Mısıroğlu.

“İsrail’den Azerbaycan’a dost ateşi!

İsrail, İran’ın kuzeybatısında yer alan Tebriz kentinde, dost ülke olarak tanıdığı Azerbaycan vatandaşlarının yaşadığı Doğu Azerbaycan Eyaleti’nde 10 farklı noktayı hedef aldı.” Bu tümce de Sağcı Gazete’den. Tebriz’de yaşayanlar Azerbaycan yurttaşı mı, yoksa Azeri kökenli İranlılar mı? Ne yazık ki ABD ve İsrail’in İran’ı bölme amacına hizmet etmekte sözde AKP yandaşı bu sosyal medya hesabı. İsrail’in 13 Haziran’da başlayan saldırısından sonra Netanyahu’nun ilk açıklaması, İran’ın bölünmesi yolundaki açıklaması değil miydi?

“İsrail’in İran’a ve Güney Azerbaycan’a yönelik saldırılarına herhangi karşı hareket göstermeyen İran, yeni bir animasyon videosu yayımladı.” Bu paylaşım da kendince Türkçü bir görüşü savunduğunu sanan TÜRK’ÜN SESİ adlı sosyal medya kullanıcısından. Güney Azerbaycan bir devlet mi? ABD’nin İran’ı bölme kervanının gönüllü NATOTürkçüsü.

“İran İslam ve Animasyon Cumhuriyeti yeni bir animasyon filmi yayınlayarak (yayımlayarak olmalı) dosta korku, düşmana huzur ve güven verdi.” Bu da kendini milliyetçi olan gören Volkan Giritli adlı İran düşmanı, ABD-İsrail dostu bir sosyal medya kullanıcısından. Bu doğrultuda onlarca ileti paylaşmış.

“İran’ın İsrail’e ciddi bir yanıt verme imkânı bulunmuyor.

Gelen görüntü ve bilgilerden anladığımız İsrail’in İran’da neredeyse vurmadığı askeri stratejik nokta kalmamış. İsrail’in hedef aldığı bütün noktalar İran’ı avucunun içi gibi öğrendiğini gösteriyor. (…)” Nevşin Mengü’nün bu paylaşımına hiç şaşırmadım. Çünkü o, emperyalist çizgide yayın yapmasa şaşırırdım.

Neyse uzatmayalım. 13 Haziran günü İsrail’i yüceltip ona tapınan, İran’a söven binlerce sosyal medya paylaşımı var. Üstüne üstlük bir de yandaş ve candaş televizyon kanallarında boy gösteren İsrail sevicileri gördük. Sağdan soldan bu kişileri birleştiren ortak payda İran düşmanlığı, İsrail dostluğu.

Kimi Yeşil Kuşak İslamcılarını, sözde milliyetçileri, bölücüleri, batıcılığı Atatürkçülük sanan aymazları birleştiriyor İran düşmanlığı. Aklını etnik köken milliyetçiliğiyle, mezhepçilikle, laikçilikle bozmuş cümle ABD muhipleri, batı emperyalizminin gönüllü askerleri; ABD ve İsrail’in yanında saf tutuyorlar İran’a karşı. Rastlantı mı bu? Hayır, dünde Atatürk’e karşı İngilizlerin yanında kol kolaydılar. Anlaşılacağı üzere durum da onların mevzileri de pek değişmedi.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  16 Haziran 2025

 

 

 

 

 

 

 

NAZIM HİKMET’LE İLGİLİ BİR ANI (Pazar Yazıları)


Devrimci düşünceyle çok küçük yaşta tanıştım. Babam köy enstitülü bir öğretmen olarak okuma alışkanlığı olan biriydi. Her gün evimize birden çok gazete girerdi. Ayrıca aylık dergilerden bazılarının da sürdürümcüsüydük. Bunların yanı sıra kısıtlı bütçemizin bir kısmı da kitap alımı için ayrılırdı. Bundan da anlaşılacağı üzere kitap, dergi ve gazetelerin olduğu bir evde doğup büyüdüm. Böyle olunca da ülkemizin ve dünyanın birçok yazarıyla erkenden tanışma fırsatı buldum.

Ortaokulda devrimci düşüncelerle az da olsa bir tanışıklığım oldu. 1973-74 Öğretim Yılında Of Şehit Ahmet Türkkan (Kore savaşında şehit olan komşu köyümüzden bir subay) Lisesi’ne kaydoldum. Liseye başladığımda bu tanışıklığım, serpilip gelişti. Dünya görüşüm biçimlenmeye başladı bu yıllarda. Zaten 1968’de başlayan devrimci rüzgâr, büyüyerek sürüyordu. Özellikle de gençliği etkiliyordu. Dünyada da devrimci eğilim, o dönemde güçlüydü. Dünya, emperyalizme karşı savaşımın yükseldiği ve ezilen ulusların sömürüden, baskıdan kurtulma yoluna girmişti. Devrimci yükselişler, kültür, sanat alanında da etkili olur. Bu etkiyle toplumcu-gerçekçi bir sanatın, kültürün gelişmesi de olağan.

Liseye başladığımda okuduğum kitapların içerikleri değişmeye başladı. Ayrıca Anadolu gerçeklerini anlatan öykü ve romanlar da başköşedeydi. Yanı sıra bilimsel, düşünsel içerikli kitapları da okuyorduk. Bu yıllarda dünya edebiyatıyla da tanıştık. Okuduğumuz kitapları, arkadaşlarımızla tartışırdık. Okuduklarımızı, arkadaşlarımıza verirdik onlar okusun diye. Halkevinde seminerler düzenlerdik. Bu seminerler, düşünsel eğitim kazandırdığı gibi demokratik olgunluk da oluşturuyordu bizlerde. Ayrıca bu toplantılar, aktöresel bir gelişimi de sağlıyordu.

Nazım Hikmet’in şiirleri elimizden de dilimizden de düşmezdi lise yıllarımızda. Onun şiirleri, yaşadığımız Doğu Karadeniz Bölgesi’nin dereleri gibiydi. Dört mevsim suyu kesilmez gürül gürül akardı belleğimizde. Derelerimizin temiz sularının kayalara çarparak gelen çağlayanları gibi çağlardı yüreğimizde. Onun “Kuvayı Milliye” ve “Memleketimden İnsan Manzaraları” kitapları elimizden düşmezdi. Hem kendimiz okur hem de arkadaşlarımıza okurduk. Anlaşılacağı üzere Okur, okur, okurduk.

Lise birinci sınıfta Hilmi Saral’la aynı sınıftaydık. Nerdeyse okulun ilk gününde arkadaş olduk. Okul içinde dışında neredeyse her gün buluşur söyleşirdik saatlerce onunla. Başka arkadaşlarımız da zaman zaman katılırdı bize. Lise 2’ye geçmiştik. Biraz daha bilinçlenmiştik. İkimiz de ulusal bayramlarda şiir okurduk. Şiirlerimizi, okulumuzun edebiyat öğretmeni seçerdi. Lise birinci sınıfın yarısında okul müdürümüz değişti. Yeni müdürümüz Metin Doğu, milliyetçi-muhafazakâr bir çizgideydi. Doğaldır ki Soğuk Savaş döneminin biçimlendirdiği düşünsel ortamda o zamanın milliyetçileri, Nazım Hikmet’e şiddetle karşıydılar. 29 Ekim 1974 günü kutlanacak Cumhuriyet Bayramı hazırlıkları başlamıştı okulumuzda. Müdürümüz, edebiyat öğretmenimizin seçtiği şiirleri denetliyordu kendince. İstemediklerinin okunmasına izin vermiyordu. Hilmi, elinde bir gazete ya da dergi kesiğinde yer alan bir şiir getirdi. Bunu okumak istediğini söyledi. Müdürümüz ve Edebiyat Öğretmenimiz Raif Özben’in karşısında şiiri okudu. Müdürümüz, çok beğendi şiiri. Şiiri nereden bulduğunu, kime ait olduğunu sordu. Hilmi: “Yazarını bilmiyorum, yırtık bir gazetede gördüm, hoşuma gitti.” dedi. Hilmi, şiiri çok güzel okumuştu. Onun bu şiiri okuması için izin çıktı.

Hilmi’nin okuduğu şiir: “Ayın altında kağnılar gidiyordu” dizesiyle başlıyordu. Okuyacağı şiirden önceden haberim vardı. Okumaya başladığında Raif Bey’in cam şişenin dibine benzeyen kalın camlı gözlüklerinin arkasından gözleri parladı ve müdürümüze baktı yan gözle. Metin Bey, kendini şiiri kaptırmıştı. Dinledikçe hoşlandığı belliydi. “Sarışın bir kurda benziyordu” dizesi okunduğunda müdürümüzün yüzündeki mutluluk arttı. Ne de olsa düşüncelerinin simgesi kurt vardı şiirde.

Şiirin Nazım’a ait olduğunu bilen birkaç kişiyiz. İçten içe seviniyoruz. “Dörtnala gelip uzak Asya’dan/ Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan/ Bu memleket bizim” dizeleriyle sona doğru yaklaşırken şiir, müdürümüz iyice keyiflenmişti. Atalarımızın kopup geldiği toprakları vurgulayan dizeler onu milliyetçi, tarihsel düşlere daldırmıştı. Şiirin okunması bitti. Müdür Bey, onayını verdi.

29 Ekim günü geldi kaşla göz arasında. Of Meydanı’nda bayram kutlaması başladı. Konuşmalar yapıldı, Sıra şiirlere geldi. Sırayla okuyoruz şiirlerimizi. Derken sıra Hilmi’ye geldi. Başladı okumaya. Okulumuzun ve diğer okulların öğretmenleriyle adli, idari ve mülkü erkân can kulağıyla dinliyor onu. Şiir okundukça gülümsemeler başladı içten içe. Yüzlerde memleketimizin bin bir renkli kır çiçekleri açmaya başladı. Az sonra kulaktan kulağa fısıldaşmalar... Şiir bitti. Bayramımızı dünyaca ünlü ozanımız Nazım Hikmet’le kutladık böylece.

Törenden sonra Metin Bey de öğrendi şiirin ozanını. Ancak iş işten geçmişti. Çünkü şiirin okunmasına onay veren kendisiydi. Suç varsa o da kendisinindi. Eğer soruşturma açsaydı kendi bilgisizliği ortaya çıkacaktı. Bir şiirini bile okumadığı dünyaca ünlü bir ozanı, yaftalayarak ona düşman olmanın bilgisizliği.

Ne yazık ki toplumuzda yıllarca benzer durum ve olayları yaşadık. Soğuk Savaş dönemi milliyetçileri ve İslamcıları, ABD’nin yönlendirmesiyle yurt içinde dost ve düşmanlarını seçiyorlardı. Bir kez ABD, Nazım’a “komünist” demişti. Ülkemizi yönetenler de NATO’ya bağlılıkları nedeniyle ABD’nin verdiği yargıya uyarak çocuk ve gençlerimizi, hatta büyüklerimizi Nazım Hikmet’ten korumak için seferber olmuşlardı. İçlerinden biri de çıkıp: “Bu Nazım ne yazmış?” diye merak etmemişti. Bu nedenle okumadıkları şiirlere, tanımadıkları Nazım’a düşman olmuşlardı ne adına, kimler adına?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  15 Haziran 2025

 

ANNEMİN MEŞE AĞACI


Kurban Bayramında Ankara’daydım. Bayramları bir engelim yoksa genellikle başkentte, annemin yanında geçiririm. Evde oturup annemle söyleşmeyi yeğlerim. Bu yaşıma geldim, hâlâ annemden öğrenirim. Her söyleşimizde notlar alırım. Söylediklerinden bazılarını da belleğime silinmemek üzere kaydederim. Bu nedenle evin çevresinden ayrılmam. Akşam kararmadan yürüyüşe çıkarım düzenli olarak. Bu bayramda da öyle yaptım.

Bayramın ikinci günü iki kız kardeşim, benimle yürüyüşe gelmek istediler. Bu istek, beni mutlu etti. Üçümüzün yürüyüşü güzel oldu. Yol boyunca söyleştik. Yürüyüşün nasıl bittiğini anlamadık bile. Tam da bir parkın karşısındaki kaldırıma geçip yürürken kız kardeşlerimden Muazzez durdu ve bana seslendi. Yaklaştım ona. O, iki metre boyunda, gövdesi bileğim kalınlığında bir meşe ağacının yanında gülerek ve mutlu bir yüzle duruyordu. “Abi, bu pelit ağacını annem dikti.” dedi. Ben: “Nerede buldu fidanı?” diye sordum. O: “Palamutlar toplamıştı, onları farklı yerlere dikmişti birisi bu.”

Ağaç, diğerlerine göre daha canlı durmakta. Yaprakları sık ve çok koyu renkte. Bu durum, ilgimi çekti. Bu arada Doğu Karadeniz’in birçok yerinde meşe ağacına, pelit denir. Pelit, aslında meşe palamuduna verilen ad. Benim de doğup büyüdüğüm yörede meşeye, onun tohumu olan pelit denmesi çok ilginç.

Annemin diktiği meşe, Çayyolu’nda bulunan Muharrem Dalkılıç Koşu Yolu’nun (parkın) karşısındaki tepenin eteğinde. Tam da bu yürüyüş yolundan caddenin karşısına geçtiğinizde tel örgülerle çevrili alanın yola en yakın yerinde bulunuyor. Ağacı görünce heyecanlandım, sevindim. Tel örgüye karşın gövdesini, yapraklarını okşadım.

Eve dönünce anneme sordum meşe ağacını. On yıl önce dikmiş palamudu toprağa. İlk filizlendiğinden beri her yürüyüşe gittiğinde içme suyunu, onun dibine dökmüş. Böylece hızlı büyümüş pelit. Aynı günlerde yaşadığı evin çevresindeki yol kıyılarına onlarca meşe palamudunu toprakla buluşturmuş. Neredeyse hepsi çimlenip yeşermiş. Ancak belediyenin yol çalışmaları sırasında bu fidanların üstüne taş, toprak, asfalt artıkları atılmış. Güzelim fidanlar yok olmuş. Sonrasında molozlar kaldırılsa da meşe fidanları kurtulamamış ne yazık ki. Bu, annemi çok üzmüşe benziyor. Anlatırken sesi titriyor. Ben de onun üzüntüsünü hafifletmek için: “Olsun, bir meşen dimdik ayakta. Bir de herkesin görebileceği bir yerde. Ankara’da dikili bir ağacın var.” dedim. Gülümsedi.

Annemin bir diğer üzüntüsü de bazı parklara ve yaşadığı sitenin bahçesine toprakla buluşturduğu palamutların yeşerdikten sonra çim biçme makineleriyle yok edilmesi.

Palamut, aslında meşenin meyvesi. Başta sincaplar, köstebekler olmak üzere birçok canlı bununla beslenir. Bu meyve, aynı zamanda tohum. Yaklaşık iki yılda olgunlaşır.

Meşe, süs ağacı ve sağlam olduğundan kıyılarda rüzgâr siperi olarak yetiştirilir. Uzun ömürlüdür. Dayanıklı sert bir gövdeye sahiptir. Farklı iklim koşullarında yetişir. Geniş kök sistemiyle toprağı iyi kavrayıp tutar. Bu özelliğiyle erozyonu önler.

Kerestesi sağlam ve dayanıklı olduğundan mobilya yapımında kullanılır. Bunun yanı sıra birçok alanda vazgeçilmez bir hammaddedir. Bu nedenle ekonomik değeri yüksek. Birçok hayvanın barınağı ve besin kaynağı. Çok fazla oksijen ürettiğinden doğa dostu ve iklim değişikliğine karşı savaşımda önemli bir ağaç. Buraya sığmayacak kadar yararları var meşenin. Özellikle sağlık alanındaki yararları eski çağlardan beri bilinir.

Bir süre meşe ağacının yararları üzerine söyleştik annemle. O, ağacın yararlarını bildiği için yetişkin meşe ağaçlarının altından palamutları toplayıp bulduğu boş yerlerde toprakla buluşturmuş. Şimdilerde çok fazla yürüyemediği için artık bu alışkanlığını zorunlu olarak bırakmış.

Bir gün sonra yürüyüşe çıktım tek başıma. Eve yakın olan bir marketten iki şişe 1,5 litrelik su alıp sırt çantama koydum. Birini yol boyunca içtim. Diğerini ise eve yaklaştığım sırada annemin meşe ağacının dibine döktüm. Bir gün sonra aynı şeyi yineledim. Atatürk’ün bozkırı yeşertmede öncü olduğunu söyleyeyim burada. Bunun en iyi örneği de Atatürk Orman Çiftliği. İşte, annem de Atatürk’ün izinden giderek bozkırda oksijen üreten yeşilliğiyle canlılık veren bir meşe ağacının annesi oldu. Artık Ankara’ya gittikçe sulayacağım, gövdesini ve yapraklarını okşayacağım bir ağacım var. Ne mutlu bana!

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  11 Haziran 2025

 

 

 

BAYRAM GECESİ UYKUSUZLUĞU


Uykusuzluk, zaman zaman bazı kişilerde görülen bir durum… Uykusuzluk; kimi zaman dertten, kimi zaman da sevinçten olur. İnsanoğlu, mutluluk ve sevinç yaşamasa, umut etmese bunca derdi nasıl taşısın sırtında, yüreğinde?

Zaman gelir kişi, dertlenir. İçine bir sıkıntı çöker. Uyumak için yatar yatağına. Ancak yatak donmuş bir buz, yorgan dikenli bir örtü, yastık ise bir taş... Sağa sola dönersin, döndükçe uykun de döner gider. Kaçan uykunun kuyruğu yok ki tutup çekesin kendine. Bir kaçtı mı bir daha yakalamak olanaksız. Gecenin bir saatinde bitkinlikten sızarsın dikenli yorganın altında. Çok geçmeden karabasan basar seni ter içinde uyanırsın ıpıslak. Yerinden fırlayıp dikilirsin yatağın içinde. Ne olduğunu anlamadığından afallamışsın. Kendi kendine “Hayırdır inşallah!” dersin. Bildiğin duaları okursun. Sabahı edersin yorgun, bitkin ve içgücün yok olmuş bir durumda.

Kimi zaman sevinçli bir yorgunluğun vardır. Erinç ve mutluluk içinde yattığın yeri bilmezsin. Başını yastığa koyduğun anda uyuyakalırsın olduğun yerde, kıpırdamadan. Yattığın yerin önemi yoktur. Taşın üstünde yatsan, sana kuştüyü yatak rahatlığı verir. Çünkü erinçli, mutlu ve sevinçlisin. İçgücün en üst düzeydedir.

Çocukken bayram geceleri uyuyamazdık heyecandan. Çünkü bayramlar, yaşamımızın en önemli günleriydi. Çocuklar çocukluğunu, büyükler büyüklüğünü yaşardı.

Birkaç gün öncesinden başlardı bayram hazırlıkları. Önce ev, köşe bucak temizlenirdi. Sonrasında tatlı yapma telaşı başlardı. Özellikle baklava ve burma tatlıları komşuların yardımıyla yapılırdı. Ayrıca yemekler pişirilirdi. Çünkü evlere bayramlaşmaya gelen hısım akraba ve konu komşunun ya da kırk kat yabacının önüne bir tabak koymadan olmaz. Yemekten sonra tatlı ikram etmek, bayramın geleneği. Üstelik tatlı yenilip tatlı konuşulmalı. Bu ne demek? Dedikodu yapmayalım, başkalarını çekiştirmeyelim. Burada konuşulanları ve gittiğimiz evde gördüğümüz eksiklikleri başka yerde anlatmayalım.

Çocuklar akşamdan yıkanırdı. Yeni giysiler, hazırlanıp odanın bir yanına konurdu. Çocuklar, ikide bir gidip giysilerini izlerlerdi hayranlık ve heyecanla. Çünkü o giysiler, bayram demekti.

Biz çocuklar, bayram gecelerini neredeyse uykusuz geçirirdik. Bir an önce sabah olsa da bayram başlasa... Yeni giysilerimizi giyip fiyakalı fiyakalı dolaşsak… Çünkü bayram biz çocuklara, yeni giysi giydirerek bir ayrıcalık sağlıyordu.

Arada bir uyusak da uyanırdık hemencecik, sabah olur da bayramı kaçırırız diye. Uykumuz tilki uykusu... Sevinç ve mutluluğumuz içimize sığmaz taşarak bir deryaya dönerdi. Sabahı iple çekerdik. Tan vakti geldiğinde yatağımızdan fırlardık bayrama “merhaba” demek için. Bağırıp evdekileri uyandırırdık.  Bu arada kaşla göz arasında bayram giysilerimizi giyerdik. Çaresizce herkes sıcak yataklarından kalkardı. Çocukların erken kalkmasının nedeni, bayramın bir saniyesini bile kaçırmamak içindi.

Bayram namazı sonrası kahvaltı yapılırdı neşeyle. Ardından kurban kesme hazırlıkları başlardı. Bayramlaşmak, çocukluğumuzun en törensel anıydı. Bunun mutluluğu, hiçbir şeye değişilmezdi. Bunun için yolda izde gördüğümüz her kişiyle bayramlaşırdık.

Bayram demek; evlere tanıdığımız, tanımadığımız konukların gelmesi demek. Bu da çocuklar için bir eğlence ve sosyalleşme fırsatı. Konuklar, yanlarında çocuklarını da getirirlerdi. Bayramlaşmadan sonra çocuklar arası kaynaşma olurdu. Evin bahçesi çocuk cıvıltılarıyla dolardı. Soluk soluğa koşardık yorulmaksızın. Yeni giysilerimiz çok geçmeden kirlenirdi düşüp kalkmaktan. Nasıl olsa bayram… Büyüklerimiz kızmazdı bize, üstümüzü kirlettik diye. 

Bayramda yenen yemeklerin tadı farklıydı. Çünkü kalabalıkla yenirdi her lokma. Bir de her lokmamız anne kokardı. Onun eli değmişti, o lezzetli yemekleri yapmak için annemizin alınteri akmıştı. Bin bir emekle yapılan bir yiyeceğin değerini bilmek, onun lezzetini duyumsamak kadar güzel bir şey var mıdır bu dünyada?

Büyüklerimizim bazıları, kadın olsun erkek olsun, bu dünyadan göçüp gitmiş ve uçmağa varmış aile üyelerimizi uslarına getirdikçe gözlerine yağmur bulutları otururdu. Hele yakın zamanda sonsuzluğa göçmüş yakınlarımızdan söz edilince herkesi bir üzüntü kaplardı. Küçük büyük demeden dalıp giderdik yanaklarımızı ıslatan gözyaşlarımızla. Bayramlar, anıları da canlandırırdı. Zaten bir aile, ölüsü ve dirisiyle aile olmaz mı?

Bayramlar yüreklerin Allah’a, ellerin insanlara uzandığı günlerdir. Bayramlar, kötülüklerden ve yanlışlardan arınma fırsatı tanır kişiye. Yardımlaşma ve dayanışmanın vazgeçilmez olduğu bu günlerde düşkünün ve yoksulun elini tutmak, onun yarasına merhem olmak, dertlinin derdini unutturmak kadar insana erinç veren bir şey var mı bu dünyada acaba?

Bayramları, bayram gibi kutlamak en büyük dileğim. Eski bayramları özlerken aslında özlediğimiz çocukluğumuz ve gençliğimiz... El emeği ve göz nuruyla elbirliğiyle hazırladığımız sofralarımız... Sofraları çevreleyen kalabalığımızdır. O kalabalıkta söyleşerek yediğimiz mutluluk lokmalarıdır. Zaten bayramın amacı da kişiyi mutlu etmek değil mi?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  6 Haziran 2025