KURBANLIK İNEĞE DÖKÜLEN GÖZYAŞLARI


Küçüktüm. Bayram sevincini yüreğimde tam anlamıyla duyumsadığım yıllardı. Kurban bayramı, komşularla aynı sofrada yemek yemeyi, birlikte kurban kesmeyi, dayanışmayla bir işin üstesinden gelmeyi gerektirdiği için ayrı bir önem kazanmıştı benim gönlümde.
Sabahleyin erkenden uyandım. En güzel giysilerimi giymiştim. Bayramlaşma faslı sona ermiş, sıra kurbanın kesilmesindeydi.
Köyde genellikle komşuların sütten kesilmiş yaşlı inekleri ya da tosunlar kurban edilirdi. Genellikle bu hayvanlar büyüklüklerine göre beş ya da yedi ortakla kesilirdi. Ortaklık çok önemli. Kesim işine herkes yardım ederdi. Bu, büyük bir zevkti. Yardımlaşma duygusu, burada zirve yapardı. Ortak iş görmenin mutluluğu okunurdu yüzlerde.
Kesim işine liderlik yapan kişi, büyük bir sorumluluğun adamıydı. Adaletli olmak için dört dönerdi. Etleri paylaştırırken kimseye hak geçmemesine özen gösterirdi. En küçük bir et parçası beş ortak varsa beşe, yedi kişi varsa yediye bölünürdü ustalıkla. Etler özenle paylaştırıldıktan sonra sıra kura atmaya gelirdi. Küçük kâğıtlara adlar yazılıp kâğıtlar katlanır, iyice karıştırıldıktan sonra çocuklardan biri çağrılırdı. Çocuk, iki avucunun içindeki kâğıtları heyecanla sallayarak karıştırır. Gözlerini yumar ya da kafasını arkaya çevirir bu kuracı çocuk. Kâğıtları karıştırma işi bitince ineğin postu üzerinde kümelenmiş etlere tek tek bırakılırdı yazılı adlar. Kâğıtlar açılır ve herkes hakkı olan etleri tepsilere doldururdu.
Çocukluğumun taze anılarından olan kurban bayramında komşumuz bir teyzenin sütten kesilmiş ineği satın alındı. Ortaklar belirlendi. Paralar denkleştirildi. Kurbanın bir hissedarı da ineğin sahibi teyzeydi. Kurban satın alındıktan sonra bayram gününe kadar yiyeceği de ortaklarca sağlanıp sahibine verildi. Helallik alındı.
Bayram sabahı erkenden kurban olacak ineğin yanına gittim. İnek süslenmiş, önünde gerdel karnını doyurmakta. Yan taraftaki ikinci gerdel suyla dolu içmesi için. Kadıncağız bir yandan ineğini okşamakta, bir yandan gözyaşı dökmekte. Evinde ne bulursa ineğe vermekte yemesi için. Sandıktan çıkan kokulu elmalar, konuklar için saklanan ayvalar, ceviz ve fındık içleri, taze lahana yaprakları, mısırlar... İneğin yediği önünde, yemediği ardında...
Yılların yorgunluğuyla avurtları çıkmış teyzenin yaşlı gözlerinden yaşlar süzülmekte derin derin. Gözleri yağmur bulutları gibi yüklü gözyaşlarıyla. Titrek sesiyle ağıtlar mırıldanmakta vefakâr dostuna. Bir eli ineğin boynuna sarılmış, diğeri okşamakta yanaklarını. İnek, bir yandan karnın doyurmakta, bir yandan da başını yavaş hareketlerle sahibine sürmekte. Okşamaya karşılık vermekte böylece. Sarmaş dolaşlar anlayacağınız.
Bir sevgi selinin gözyaşlarının ortasındayım. Yıllarca sütüyle bereket yağdırdığı, doğurduğu buzağılarıyla gelir kapısı olduğu evinde son anları. Vefalı teyzem, yıllarca bakraçlar dolusu süt sağdı bu inekten. En lezzetli tereyağlarını yaptı. Yazın dayanılmaz sıcaklarında onun ayranıyla serinledi tarlada, bahçede. Şimdi görevini yapmış, artık süt vermeyen sevgili ineğinden ayrılmak zorunda. Artık üretmiyor, tüketiyor Nazara.
Ben bu duygusal görünüme dalmışken birkaç adamın sesi işitildi. İneği almaya geldiler. Gelenler tanıdıktı. Ancak seslerini işittiğimde bin kat yabancı gibi geldiler bana. Gelenlerden biri ineğin ipine yapıştı. Diğeri elinde değnekle arkasından itmeye başladı.
 İnek, büyük bir ayrılığının acısını duyumsarcasına bağırdı. Sesinde hüzün vardı. İneğin bağırmasıyla birlikte yaşlı gözlerdeki yaşlar birden sele döndü. Yaşlı teyze iki eliyle ineğin yanaklarına yapıştı. Öptü, öptü, öptü onu; bitimsiz bir sevginin yürek çırpıntısıyla. Gözyaşları yaşlı ineğin gözyaşlarıyla karıştı bir an. İneği çekip götürmeye çalışan adam dondu kaldı bulunduğu yerde. Diğerinin elindeki değnek düştü.
Kurbanın kesileceği yukarıdaki evin bahçesinden bağırışlar, ıslık sesleri işitildi. Uzun süre yanıt verilmedi. Ardından ulaklar salındı gençlerle. Yaşlı inek ağır adımlarla bıçağın keskin sızısına teslim olmak için yol aldı. Yaşlı teyze, hıçkırıklar içinde kalakaldı yerinde. Ak tülbendi ıslandı göz pınarlarından. Ben gidemedim diğer çocuklarla ineğin ardından. Ellerim cebimde, gözyaşlarım içime akmakta.
Uzun süre komşumuz teyzeyle kapı önünde sessizce durduk. Epey sonra beni fark etti. Geldi, sarıldı bana. Az önce ineği öpen kurumuş dudakları yanağımdaydı. Tarlada bel tutan, kazma sallayan eller saçlarımda. Titrek sesimle “Bayramın mübarekli olsun teyze!” dedim. "Senin de oğlum!” dedi. “Çok hayır göresin, çok bayramlar göresin.” demeyi de unutmadı.
İzin isteyip eve döndüm. Kurban kesenlerin sesleri kulaklarımda çınlamaktaydı. Ahıra gittim. İneklerimizi sevdim. Tavuklarımızı yemledim. Akşam, âdetim olmadığı halde erkenden uyudum. Gece sabaha kadar bin türlü rüya gördüm. Yaşlı gözleriyle Nazara yanımdaydı sabaha değin.

                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  13 Ekim 2013



ANDIMIZI ANLAYAMAYAN BAKAN


Gümrük ve Ticaret Bakanı Yazıcı’nın Tekirdağ gezisinde “Andımız” ile ilgili söyledikleri dikkat çekici. Bir yurttaşımız soruyor Yazıcı’ya: “Andımızı neden kaldırdınız?” diye.
Bakan Bey: "Okuduğunuzun anlamını bilmiyordunuz.” diye yanıtlamaya başlıyor yurttaşımızı. Andımızın dili yalın. Anlattığı şey çok açık. İlkokul düzeyindeki bir çocuk bile zorlanmadan anlar içtiği andı. Tabi, önce doğru okumak gerek. Sonrasında doğru anlamak... Okuduğunu anlamayanlara ise söyleyecek sözümüz yok!
Yönettiği(!) bakanlığın adını bile doğru biçimde söyleyemeyen birinin Andımızın anlamını anlamaması olağan bir durum. Düzgün bir Türkçe konuşmaktan aciz birinin yurttaşları anlamamakla suçlaması, gülünç bir şey. Önce Türkçeyi doğru konuşacağız. Doğru anlamak da peşinden gelir.
“Kürt olur, Laz olur, Çerkez olur. ‘Varlığım Türk varlığına armağan olsun.’ diyor. Niye olsun? Adam Çerkezse niye öyle desin ki? İnsanlığa armağan olsun, demek gerekir. İçinde yanlış şeyler var. Ayıklamaya kalksan olmaz. En doğrusu kaldırmaktı. Okuyan, yine okusun. Biz yasaklamadık ki. Ne anlama geldiğini düşünmezsen bir şarkı gibi söyler gidersin.” diyerek sözlerini sürdürmekte Yazıcı.
Andımızın içindeki yanlış şeyler nedir Sayın Bakan? Açıkça söyleyin de anlayalım. Söylemediğinize, söyleyemeyeceğinize göre biz söyleyelim sizce yanlış olan şeyi. Yanlış dediğin şey “Türk” sözcüğünün geçmesidir Andımızda. “Türk” sözcüğünün neresi yanlıştır? Neden “Türk” sözcüğü sizleri bu kadar rahatsız ediyor? Türk’le alıp veremediğiniz ne? Türk’ten neyin intikamını, neden, kimler adına almak istiyorsunuz?
“Türk” fasulye midir ki ayıklamak istiyorsunuz? Bazı şeyleri çok karıştırıyorsunuz, çok... Bir ulusun varlığını bun kadar hiçe saymayın. Bir ulusun yazgısıyla, tarihiyle, varlığıyla bu kadar oynamayın. Uluslar büyük bir denizdir. Birçok varlığı içinde barındırır. Fırtınalı havalarda büyük dalgalar çıkar denizde. O dalgalar, yabancı maddeleri iyi ayıklar. Buna bilim adamları doğal süreç, der.
Sayın Bakan, ne kadar meraklısınız ulusu bölmeye? Alt kimlikleri saymak tüm partililerinize zevk vermemekte.  Ulusu parçaladıkça parçalayasınız geliyor. Çok yazık!
“Üst kimlik nedir?” bilmiyorsunuz. Buna cehalet demeyeceğim. Çünkü cehaletin bu kadarı da olmaz, biliyorum. Desem desem art niyet diyeceğim. Başka bir nedeni olur mu bu kadar bölücülüğün?
Andımızı anlayamıyormuş Bakan. Nereye bakıyorsun da anlayamıyorsun Bakan Bey? Doğru yere bakarsan her şeyi doğru anlarsın Bakan.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                           13 Ekim 2013


AKP SAĞDAN MI, YOKSA SOLDAN MI YIKILIR?


Bazı muhalif köşe yazarları, AKP iktidarının sağdan yıkılacağını vurgulamakta. Solun hiçbir zaman tek başına iktidara gelecek gücü bulamayacağını söylemekteler.
“Sağdan yıkılmak” sözünün açılımı şudur. AKP bölünecek ya da merkez sağ güçlenip seçmen için yeni bir çekim alanı oluşturacak. Bu demektir ki Türk demokrasisi, hep sağ partileri iktidara taşıyan bir sistem olacak. Laik Cumhuriyeti savunacak bir merkez sağın ülkemize yararı olacaktır. Ancak AKP’yi iktidara getiren de merkez sağ partilerin yanlış yönetim anlayışları olduğu da unutulmamalı. Merkez sağ partilerin laiklik karşıtı politikaları AKP iktidarına giden yolun taşlarını döşedi. 1950’den beri iktidarda bulunan sağ partiler, ABD’ye bağımlı ekonomi, siyaset, savunma ve eğitim anlayışlarıyla Kemalist Devrimin altını oydular. Bağımsızlığımız, NATO çıkarlarına kurban edildi. Ulusal sanayimiz, ABD telkinleriyle çökertildi.
Merkez sağ partilerin iktidarları döneminde yapılan yolsuzluklar, merkez sağı tüketti. Devlet olanaklarını partizanca yandaşa sunma uygulaması, halkta nefret duygusuna dönüştü. Yoksullaşan yurttaşa, Allah’tan başka sığınacak bir yer bırakılmadı. Bunu da dini-dar AKP iyi değerlendirdi. Halkın dinsel duygularını sömürerek iktidarın kapısını açtı.
Sağ iktidarlar dönemlerinde dinsel eğitim hep desteklendi. Laik eğitim sistemine ağır darbeler indirildi. Böylece bugünkü AKP kadrolarının oluşmasına fırsat verildi.
Bugün Türk Ulusunun önündeki sorunlar iyi belirlenmeli. Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri, ülke bütünlüğünün tehlikeye girmesidir. Buna ne yazık ki sağ iktidarların popülist politikaları yol açmıştır. Sol partiler, emperyalizme karşı duruşlarıyla devrimci bir niteliğe sahiptirler. ABD karşıtlığı üzerine kurulacak bir siyasal çalışma, halkın desteğini alarak sola iktidar yolunu açar.
Türkiye’nin ikinci en büyük sorunu işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluktur. AKP’nin yumuşak karnıdır bu. Bu konuda doğru çözümleri savunan bir sol parti halkın güvenini kazanarak iktidara yürür.
Türkiye’nin en önemli ve ivedilik taşıyan sorunu ise Laik Cumhuriyet’in ortadan kaldırılmasıdır. Bu konuda irtica ve bölücülük kol koladır. Arkalarındaki büyük destek ABD’dir. Konuya duyarlı yaklaşan sol, halkı birleştirerek Cumhuriyet’i yeniden kurabilir.
Dış politikada çöken bir AKP vardır. Neredeyse yüz yılda oluşturulan dış itibarı kumar masasında yitiren bir iktidar. Buna karşı doğru tutum alan sol bir parti, oyunu artırır.
AKP’nin sağdan yıkılacağını söyleyenler, solun en fazla yüzde otuz civarında oy potansiyelinin olduğunu söylemekteler. Bu görüş yanlıştır. Solun iktidarını engellemek ve sağı iktidarda tutmak için çalışan merkezlerin halkı koşullandırmasıdır. Bu yolla “Sol iktidar olamaz.” algısı yaratılmakta. Ne yazık ki bunu anlayamayan bazı solcular da bu tuzağa düşmekteler. 1957 (CHP % 41.12, seçimden sonra CHP’ye katılan Turan Güneş’in Hürriyet Partisi % 3.84 oy almış.) ve 1977 (CHP % 41.39) seçimlerine bakıldığında bunun doğru olmadığı anlaşılır. Demek ki sol partiler, kitlelere doğru iletiler verdiklerinde, halkın temel sorunlarına el attıklarında seçmenden oy almaktalar.
AKP’yi taklit eden değil, AKP ile kora kor yurtseverce mücadele eden bir CHP’ye gereksinim duyulmakta. Yandaş ve satılmış basının ne diyeceğine bakmadan ülke çıkarlarını 1919 ruhuyla savunacak bir CHP’ye halk neden oy vermesin?
Nüfusunun neredeyse üçte biri asgari ücretle çalışmak zorunda olan insanlara el uzatan bir CHP’nin eli, havada kalır mı?
Milyonlarla sayılan işsizler ordusunu kucaklamak isteyen bir CHP’nin önünde AKP engeli durabilir mi?
Tarımı biten köylerimizin çamurunu çiğneyen bir CHP, iktidarın tan vakti kızıllığını göremez mi?
İş güvencesinin, iş güvenliğinin hiçe sayıldığı; sekiz saatlik çalışma süresinin devlet memurlarının dışında neredeyse olmadığı bir ülkede sol partiler iktidara yürüyemiyorsa kusur halkta mıdır?
ABD emperyalizminin ülkemiz üzerinde oynadığı oyunlara karşı çıkarak antiemperyalist bir duruş gösterecek CHP’ye sağdan, soldan saygı duymayacak bir seçmen kitlesi düşünülebilir mi?
Laik Cumhuriyet’i savunmak için cansiperane bir mücadelede CHP, iktidara sel gibi akmaz mı?
Bütün bunları yapmak solculuk değil mi? AKP, sol politikalar oluşturarak yıkılır.
İçindeki Amerikancıları, CİA ajanlarının, sol gösterip sağ vuranları, bölücü özentilerini, AKP kopyacılarını, siyaset bezirgânlarını, cemaat hayranlarını, medyanın yıldızlaştırdığı sahte solcuları temizlemiş ve Atatürk ilkelerine bağlı bir CHP’yi Türk Ulusu başının üstünde taşıyarak iktidara getirir.
Türkiye’nin gereksinimi sağcılık değil, solculuk. Sol politikalar uygulayacak bir CHP’nin yüzde ellinin üstünde oyu var. Yeter ki bu oyu almak istesin...

                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           11 Ekim 2013



ŞERİAT HUKUKU


Suudi Arabistanlı İmam Fayhan El Hamdi... Beş yaşındaki kızına işkence yapıp onu öldürmekten sanık...
El Hamdi, kızının bekâretinin bozulduğundan şüpheleniyor. Bunun üzerine küçük kıza cinsel tacizde bulunup onu dövüyor baba.
Bekâretini yitirdiği düşünülen kişi minicik bir kız... Cinselliğin “c”sinden haberi olmayan biri. İddialar vahim.
Lama El Hamdi’nin, babasından yediği dayak nedeniyle kaburgaları kırılmış. El parmaklarından bir tırnağı sökülmüş. Kafası ezilmiş. Küçük kızın bedeninde yanıklar var. Sopa ve elektrik kablolarıyla dövülmüş.
On ay hastanede ölüme direnmiş küçük Lama. Sonunda yenilmiş, göçmüş bu dünyadan.
Olay şeriat mahkemesinde görüşülmüş ve babaya üç ay ceza verileceği duyulmuş. Uluslar arası kuruluşlar ayaklanmış, bu gülünç ceza karşısında. Tepkileri hafifletmek için mahkeme, sekiz yıl hapis ve altı yüz kırbaç cezası vermiş babaya. “Şeriat hükümlerine göre, babanın kızının ölümünden tümüyle sorumlu tutulamayacağı” kararına varıyor mahkeme. Mahkeme, açıkça söylemek gerekirse babaya çocuğunu öldürme hakkı tanımakta.
Lama’nın annesine kan parası öderse El Hamdi salıverilecek. Yani hapis yatmayacak. Şaşırmayalım, şeriat hukukudur bu. İnsanın beş para edildiği bir sistemin hukuku...
İmam El Hamdi, Suudi televizyonlarından birinde program yapmakta. Anlayacağınız bir rol model...
Küçük çocukların istismarı Suudi Arabistan’da önemli bir sorun. Önlem almak için telefon destek hattı oluşturuldu.
Daha önce altı yaşındaki kızların gelin olabileceğini söyleyen dini-darlar işittik.
Afganistan’da Taliban, cinsel dürtüleri tahrik ediyor, diye kadınların yüksek topuklu ayakkabı giymesini yasakladı. Topuklu ayakkabı sesi ve cinsel dürtü...
Suudi Arabistan’da küçücük kızlara cinsel taciz olaylarındaki artış nedeniyle burka giymeleri önerilmekte din adamlarınca. Şeriat kuralları yaşamı dört koldan sarmalamış durumda, bir ahtapot gibi. Kurallar keskinleştikçe cinsel sapkınlıklar artmakta.
Sabahtan akşama kadar cinsellik düşünür ve kadınları da bu eylemin edilgen varlıkları olarak kabul ederseniz varacağınız nokta burasıdır.
Türkiye’de yeni gelinlerin üçte biri çocuk. Hükümet yöneticileri işi gücü bırakmış televizyondaki sunucuların kıyafetleriyle uğraşmaktalar.
Yasaklar arttıkça, sapkınlıklar çoğalıyor. Sonra da egemenler bu sapkınlıklara kılıflar uydurmaya çalışmaktalar...
İstismar edilen çocukların haklarını savunan uluslar arası kuruluşlar kimlerden mi oluşuyor? Laiklerden... Laiklik, bunun içindir ki Ortaçağ kafalıların işine gelmez. Cinsel istismar karanlık dehlizlerde, karanlık beyinlerin yaptığı bir şey. Aydınlıktan bu nedenle çok korkmakta bu karanlık kişilikler... Ellerinden gelse güneşin doğmasını bile engellerler... Ah, bir güçleri yetse...
Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           10 Ekim 2013

KILIÇDAROĞLU’NUN PAKET KAVGASI


Başbakan demokratikleşme paketini açıkladıktan sonra kamuoyu, CHP’nin tutumunun ne olacağını merakla beklemeye başladı. Bir gün sonra CHP Genel Başkanı, beklenen açıklamayı yaptı. Ne yazık ki CHP’ye gönül veren, umut besleyen birçok kişi hayal kırıklığına uğradı bu açıklamayla.
Kılıçdaroğlu, RTE gibi konuşmanın giriş bölümünü uzun tuttu. Parti tarihini anlattı. Atatürk ve İnönü’ye atıfta bulunda. Tek parti tartışmalarında Cumhuriyet kurucularını savunmayan Kılıçdaroğlu’nun, Atatürk ve İnönü savunması dinleyenleri şaşırttı. Konuşma sırasında sosyal medyada yapılan paylaşımlarda, pakete destek geleceği yorumları yapıldı. Atatürk ve İnönü girizgâhı, CHP tabanının gazını almaya yönelikti. Ardından pakete örtülü destek gelince sosyal medya yorumcuları haklı çıktı.
Kemal Bey, tıpkı Erdoğan gibi konuşması sırasında heyecanlıydı. Sesi titrek, yüzü gergindi. Paketin biçimini ve hazırlanış usulünü eleştirdi. İçeriğe değinmedi, diyebiliriz.
“Hükümet demokrasi konusunda neden samimi değil? Çünkü bu paketteki birçok noktayı daha önce biz önerdik.” demekte Kemal Bey. Nerdeyse RTE benim paketimi çaldı, diyecek. Baştan sona Cumhuriyet yıkıcılığı dolu bir paketi sahiplenmek niye? Atatürk’ü, İnönü’yü ve tüm Cumhuriyet kurucularını Türkiye tarihinden silmeye yönelik bir paketin ucundan neden tutuyorsun Kemal Bey?
“Siyasette dil yasaklarını kaldırın, dedik. Farklı dil ve lehçelerde siyaset yapılmasını sağlayalım, diye kanun teklifi verdik. AKP bunu reddetti.” diye sürdürüyor konuşmasını Kılıçdaroğlu. Çift dilliliğe gidecek bir yolu açtıkları için gurur duymakta Genel Başkan. Bunun, devletin tekliğine darbe indireceğini, bölücülerin ekmeğine yağ süreceğini bilmiyor musun Kemal Bey? Çok yazık, çok! Atatürk’ün koltuğunda oturan biri, ulus devletin temeline dinamit kabul edilebilecek bir önerinin sahibi olur mu? Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemez 3. maddesini ortadan kaldıracak bir girişimi başlatır mı?
Kılıçdaroğlu: “Bugün karşımıza getirdiklerinin önemli bir kısmı, bizim önerilerimizin kötü bir kopyası. Bu iktidar henüz muhalefetin önerdiklerini kopyalamayı bile beceremiyor.” diyerek sürdürmekte sözlerini. Konuşmasında bu önerilerin bir bölümünü saymış. “Önemli bir kısımdaki kötü kopyalar” neler acaba? Pakette yer alan ve kopyalanan muhalefet önerilerini açıklamalı Kemal Bey.

“Toplumun fiilen çoktan aştığı “W” harfini kullanmak veya kurban derisini kim toplayacak gibi artık anlamsız konularda düzenlemeleri demokratik bir açılım olarak görmek halkı açıkça kandırmaktır.” sözleri, bir CHP Genel başkanı için hem talihsizlik hem de bilgisizliktir. THK gibi Cumhuriyet Devrimi’nin önemli bir kurumunun maddi kaynaklarının yasal yollarla tarikat ve cemaatlere aktarılması anlamsız bir konu mudur? Bir Cumhuriyet kurumunun ekonomik zorluklar içinde bırakılarak yok edilmesi “toplumun aştığı” bir durum mudur?

Gelelim şu “W” harfine... Yeni Türk abecesi toplumun aydınlanması, Ortaçağ karanlığından kurtulması, feodal zincirleri parçalaması, kadınların sosyal yaşamda yer alması bakımından önemli bir görev yapmıştır. Toplumun bir şeyi aşması, olumlu yönde olur. Türk Dili’nin yabancı dillerin etkisine girmesi, aydınların ve siyasetçilerin önemli bir kusurudur. Sayın Kılıçdaroğlu, iki gün sonra yaptığı konuşmada tuvaletlerde “WC”   yazdığını anımsatıyor RTE’ye. Neden mi? “Q, W, X” harflerinin dilimize girdiğini kanıtlamak için. Dil Devrimi’ni ve Türk abecesini korumak başta CHP’liler olmak üzere tüm Türk aydınlarının görevi. Tuvalet kapısında Türkçe sözcük yerine “WC” yazıyorsa bu üzüntü duyulacak bir durum. Bundan da en çok üzüntü duyacak olan Atatürk’ün koltuğunda oturan kişi olmalı. Türkiye’de dil birliğine vurulacak her darbe, bölücülüğün güç kazanmasına neden olur. Dil Devrimi ile ilgili duyarlılık konusunda Merhum Ecevit’in konuşmalarında kullandığı dil, örnek olabilir Kemal Bey’e.

“Diktatör lütfetmiş bize demokrasi paketi hazırlamış... ‘Benim istediğim kadar demokrasi’ diyor... Aklıma bir dönemin Ankara Valisi geldi. Gösteri yapan gençlere kızıp ‘Bu memlekete komünizm gerekiyorsa ve komünizm yararlı bir şeyse onu da biz getiririz, size ne oluyor?’ diyor. Bugün aynı anlayışla karşı karşıyayız.” Burada Kılıçdaroğlu, tek parti döneminden örnek vermekte. RTE ile bu konuda bir yarışa girdiği anlaşılmakta. AKP diktatörlüğünü, tek parti dönemiyle özdeşleştirmekte. Konuşmasının başında Atatürk ve İnönü dönemlerini öven birisi, aynı dönemi AKP ile eş tutup eleştirmekte. Bunu yaparak da RTE’ye pas atmakta. Önümüzdeki günlerde RTE’nin bu pası değerlendireceğinden şüphem yok.

Kılıçdaroğlu, “demokrasi ve özgürlük” diyor sürekli olarak. Türkiye’de demokrasi ve özgürlüğün olması için Laik Cumhuriyetin olması gerek. Laik Cumhuriyeti ayakta tutamayanların “demokrasi ve özgürlük” mücadelesi yapması inandırıcı değil. Halk böylesi soyut hedeflere yönelmez. Gezi Direnişinde milyonlarca kişinin Cumhuriyet değerlerini korumak için ayağa kalktığını görmeyen bir CHP yönetimi, ancak AKP ile “Paketin sahibi kim?” kavgasına girişir. Ben söyleyeyim: Paketin sahibi Türk halkı değil. Bu paket, ABD’den gönderilmiş. Kurdelesini ise RTE kesti, paketi açtı. Makas da PKK’dan. CHP tabanı, Türkiye üzerinde oynanan oyunları boşa çıkarmalı, ikbal beklentilerini elinin tersiyle iterek. Bir tane Türkiye var. O da giderse ulus da olmaz, partiler de...                      

Not: 7 Ekim 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirisiniz.                                                 

Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  4 Ekim 2013


İHANET PAKETİ 9


Okyanus ötesinden gelen paketi açmayı sürdürüyoruz. İçinden Roman Enstitüsü çıkıyor önümüze. Bir de Hacıbektaş Üniversitesi...
Paket; irticacılarla bölücülere armağan olarak açılıyor. Kamuoyu bu durumu anlamasın diye içinde birkaç tane çeşni bulundurulmakta.
Roman enstitüsüyle farklı etnik kökenlilere sorunlarınıza eğiliyoruz, iletisi verilmekte. Sen Romanlar için bir şey yapmak istiyorsan, onların işsizliğini önle. İş verirsen sorunların büyük bölümü ortadan kalkar. Karnı aç, ayağı yalın, üzeri çıplak yurttaşın acil gereksinimine kulak ver. Sulukule’de Romanların ellerinden evlerini al, milyarca liraya varsıla sat. Ondan sonra çık enstitü kuruyorum diye kandır insanları.
Alevileri aylardır oyalayan hükümet, sonunda Nevşehir Üniversitesi’nin adını Hacı Bektaş Veli olarak değiştireceğini söyledi. Bu yolla da Alevilerin inançlarına saygı gösterildiğini sanıyorlar. Hacı Bektaş Veli Sünni kesiminde saygı duyduğu büyük bir düşünürdür. Önce sen Alevilerin ibadet yerlerini tanı. Mezhep ayrımcılığıyla kamudan dışlama, yeter...
RTE, aklınca herkesin ağzına bir parmak bal çalmakta. Böylece de herkesi kandırdığını, halkın da gözünü boyadığını sanmakta...
Demokratikleşme paketinin açıklandığı yerde, demokrasinin “d”si yok. Muhalif basın çağrılmadı, dışlandı. Gazetecilerin, paketle ilgili soru sorması yasak.
Dil keskin... Kafa, hala Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında... İntikam ateşi bir türlü sönmüyor. Cumhuriyet kurucularına saldırdıkça saldırası geliyor. Linç etmek, ettirmek istiyor Cumhuriyetçileri...
Kendisi demokrasiye inanmamış birinden demokrasi beklemekte bir millet. Yaşamı boyunca hiçbir işinde demokrat olmamış birinden demokratik atılımlar beklenmekte...
Demokratikleşme paketi demokrasinin değil, diktatörlüğün taşlarını döşemekte. Büyük bir millet, kişisel isteklere, ideolojik saplantılara, kötü niyetli politikacılara, bölücülere feda edilmek isteniyor. Türk Ulusu, bu oyunu bozacak güçte ve yetenektedir. Oyun bitip gerçek kişiler sahneye çıkınca her şey çok güzel olacak.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       5 Ekim 2013




İHANET PAKETİ 8


Cumhuriyet’i yok ederek Türkiye’yi bölme paketinden çıkanlara bakmayı sürdürelim. Ayrımcılıkla mücadele edecekmiş AKP iktidarı.
Ayrımcılık demişken anayasamız bu konuda ne diyor? “     MADDE 10- Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle    ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” Bu eşitliği sağlayacak olan kimdir? Siyasal iktidar tabi ki. Bu anayasa maddesine uymayanları yaptırım uygulayacak kim? Bağımsız ve tarafsız yargı... Tabi kalmışsa...
Anayasa maddesi ortadayken şöyle diyor başbakan: “Türkiye’de hiç kimse dilinden, ırkından, milletinden, renginden, inancından gereğini yerine getirmekten dolayı ayrımcılığa maruz kalmayacak. Ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik kurulu kuruyoruz.”
Türkiye’de ayrımcılığı kimler yapıyor acaba? Her gün konuşmasına “Türkler, Kürtler, Araplar, Gürcüler, Lazlar...” diye başlayan ya da başlayanlar ayrımcılık yapmıyor mu? Milleti parçalara ayırmıyor mu bu sözler?   
“Benim Sünni, benim Alevi kardeşlerim...” diye halka seslenen biri, halkı inançlarına göre bölmüyor mu? Halkın bilinçaltına her gün etnik kimlik, mezhep vurgusu yaparak zihinlerde ayrımcılık algısı oluşturanlar kimdir Türkiye’de? Anayasanın ilgili maddesini hiçe sayarak Türk milletini, hücrelerine bölmeye çalışan kimler?
Türkiye, Türk milletinin oluşturduğu bir ülke. Anayasa da böyle diyor, tarih de. Ne yazık ki AKP ve RTE, “milletle milliyet” kavramlarını karıştırmakta ısrarcılar. Ya bilgisizlerinden ya da art niyetlerinden... RTE’nin yukarıdaki sözlerinde “milliyet” yerine “millet” denmiş.      Bu söz bile ayrımcılık yapmaktır. Ruhlara ekilmiş ayrımcılık tohumları her yerden fışkırıp ayrıkotu gibi filiz vermekte,
Paket, bölücülüğe ve dini-dar gericiliğe büyük armağanlar sunmakta. Halka ise zindanların yolu gösterilmekte. Böyle bir paketten millete hayır gelir mi?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           5 Ekim 2013

                        

İHANET PAKETİ 7


Cumhuriyet’e ihanet paketinde önemli bir konu da nefret suçlarının cezalandırılmasının söz konusu edilmesi. Nefretten kastedilen nedir pakette?
“Belirli suçlar: kişinin dili, ırkı, rengi, cinsiyeti, engelliliği, siyasi düşüncesi, dini veya mezhebi nedeniyle işlenirse cezası daha da ağırlaşacak.” demekte başbakan. Söyleyene bakın! Kim söylüyor bunları? Cemevini ibadethane kabul etmeyen RTE. Farklı mezhepten olan siyasal karşıtını, miting alanında yuhalatan biri nefret söyleminin en büyüğünü yapmıyor mu? Esat’ı, mezhep farklılığı nedeniyle Münafık Kardeşlere hedef gösteren RTE değil mi?
Tek parti döneminden söz ederken küfürlü ve saygısız bir dil kullanarak yalanlarla o dönemi karalayan Polinezya başbakanı mı?
Gezi Direnişçileriyle ilgili akla hayale sığmaz iftiralarla kışkırtmalarda bulunan Mikronezya’nın okyanus balıkları mı?
“Yüzde elliyi evlerinde zor tutuyorum.” Diyerek halkın bir bölümünü, Gezi direnişçilerine karşı kışkırtarak ülkesini iç savaşa sürükleyen Kuzey Kutbundaki rengeyiği sürüsünün çobanı mı?
Nefret söylemi, ayıptır. İnsanlık suçudur. Eğer Türkiye’de nefret suçlarına ceza verilse başbakan, alacağı cezalarla dünya rekoru kırarak tüm ömrünü hapiste geçirmek zorunda kalır.
Peki, nefret suçlarına ceza derken asıl amacı nedir RTE’nin? Asıl amacı, laikliği, Türkiye’nin bütünlüğünü, Cumhuriyet değerlerini savunanları “Nefret suçu işliyorlar.”diyerek hapishanelere doldurmak.
Suriye’de “Allah-u ekber” diyerek kafa kesip ciğer yiyen El Kaidecileri eleştirdin mi, yandın! Dine karşı nefret söylemi var, denilerek mahkemeye. Zaten mahkemelerin durumu malum...
Pakette, yaşam tarzına saygı gösterilmesi için düzenlemeler olacağı söylenmekte. “Yaşam tarzı” derken neyi kastetmekte başbakan?
“Yaşam tarzına saygıyı TCK ile güvence altına alıyoruz. Dini inancının gereğinin yerine getirilmesinin engellenmesini de ceza kapsamına alıyoruz. Dini ibadet ve ayinlerin bireysel olarak engellenmesini bu kapsama alıyoruz. Bir kimsenin inanç, düşünce veya kanaatlerinden kaynaklanan tercihlerine müdahale edenlere bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası getiriyoruz.” diyor RTE.
“Yaşam tarzı” denince aklına yalnızca din gelmekte. Çünkü aklı fikri dini temelere dayalı bir yönetim kurmak, günlük yaşamı tamamen din kurallarına göre düzenlemek. Oysa insanların günlük yaşamlarında bir tarzı var. Bu umurunda değil hazretin. Beşiktaş İskelesinde vapurdan inen mini eteklilere, parkta öpüşen sevgilileri ahlaksız olarak gören bir başbakan, hem yaşam tarzına müdahale edip hem de nefret söyleminde bulunmuyor mu?
Yukarıdaki değişiklikler amaç; dinsel yaşam tarzını yerleştirmek, yasalarla koruma altına almaktır. Bu yolla laik düşünceleri ve yaşam tarzını savunmayı yasaklamaktır.
Paket; Ortaçağ feodallerinin, karanlık dehlizlerdeki dini-dar tüccarların, uşaklığı beceri sanan irticacı ve bölücü işbirlikçilerin ihaneti için emperyalist efendiden gönderildi. Efendi gönderince, işbirlikçiye de paketi açmak kaldı.
Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.                                                      
                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                        5 Ekim 2013              

İHANET PAKETİ 6


AKP’nin ihanet paketinin tartışmaya açtığı konulardan biri, seçim sisteminin değişmesi. Bu konuda üç seçenek ortaya koydu.
Birinci seçenek, var olan seçim sistemidir. Otuz yıldır uygulanan bir 12 Eylül sistemi bu. Antidemokratikliğini tartışmaya bile gerek yok. Dünyanın bütün diktatörleri bir araya gelse böylesine bir anti demokratik sistemi bulup uygulayamazlardı. Ne yazık ki demokratlığı kimseye bırakmayan Türkiye’nin siyasetçileri yıllardır bu berbat seçim sistemiyle ülkeyi yönettiler. Tabi böyle olunca da iktidar ve muhalefeti oluşturan liderler küçük diktatörler olarak memlekete hizmet (!) ettiler.
Seçim yasasını, siyasal partiler yasasından bağımsız olarak düşünmemeli. Var olan siyasal partiler yasası, böylesine antidemokratik bir seçim sistemini tamamlayıcı olarak görmekte. Değişiklik yapılacaksa ikisi birden değiştirilmeli.
İkinci seçenek, barajın yüzde beşe düşürüldüğü daraltılmış bölgeli seçim sistemi. RTE’nin gönlünde yatan seçim sistemi bu. Var olan antidemokratik seçim sisteminden daha da kötüdür. Faşist bir sistemin yerleşmesine yol açar. Erdoğan’ın, demokrasi piri olarak kabul ettiği Özal’ın uyguladığı bir seçim biçimi. Çoğunluğun egemenliğini pekiştiren, muhalefeti güçsüzleştiren bir seçim sistemi. 12 Eylülcülerin hazırladığı seçim sisteminden bile geri ve faşistçe. Amaç, muhalefeti tamamen susturup yok etmek. Güçsüz muhalefet karşısında ülkeyi, despotça yönetmenin yolu bu. Bu sistemde ülke barajı düşük gibi görünse de seçim bölgesi barajları yükselmekte.
RTE’nin kamuoyuna sunduğu üçüncü seçim biçimi ise ülke barajının olmadığı dar bölgeli seçim sistemi. Dar bölgeli sistemde ülke seçilmesi gereken milletvekili sayısı kadar seçim bölgesine bölünür. Her bölgeden bir milletvekili seçilir. Eğer tek dereceli yapılırsa seçimde en çok oy alan parti, milletvekilliğini kazanır.
Dar bölgeli seçim sistemi, iki dereceli yapılacaksa durum değişir. Seçilmek için yüzde elli oy almak gerekir. Bu, demektir ki il barajı yüzde ellidir.  İkinci seçime en çok oy alan iki aday katılır. Bu seçim sisteminde küçük partiler tamamen yok olur. İktidar partisi avantaj sağlar.
Türkiye’nin siyasal yapısı göz önüne alındığında bazı bölgelerden yalnızca belli partiler kazanır. Örneğin, Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, Aydın, İzmir ve Muğla’nın tüm milletvekilleri CHP’li olur. Bu illerde diğer partiler temsil olanağı bulamaz (2011 seçimi verilerine göre).
Dar bölgeli seçim sistemine göre Trabzon, Bursa, Samsun, Erzurum, Kayseri, Kocaeli illerinden tüm milletvekilleri AKP’li olur ( 2011 verilerine göre).
Bir seçim bölgesinden A partisi yetmiş bin bir oy alsın. B partisinin de yetmiş bin oyu olsun. A partisi kazanır. B partisinin yetmiş bin oyu hiçbir işe yaramaz.
Birçok seçim bölgesinde genel merkez etkisi yok olur. Yerel adaylar öne çıkar. Bu yönüyle cazip görünebilir.
Dünyada en demokratik seçim sistemleri barajsız nispi temsille milli bakiye sistemidir.
Milli bakiye sistemi, ülkemizde 1960’tan sonra uygulandı. Yani RTE’nin sabah akşam darbeci diye küfrettiği 27 Mayısçılar en demokratik seçim sistemini uyguladılar Türkiye’de. Bu sistemde partilerin ülke genelinde aldıkları oylar toplanır. Her parti, aldığı oy oranına göre milletvekili kazanır. Eğer gerçekten demokrasi istiyorsak uygulayacağımız sistem budur. Bakalım bunu önerecek bir parti çıkar mı ortaya? İşte, demokrasi terazisi size... Tartılın bakalım, çekeriniz nedir?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           4 Ekim 2013


İHANET PAKETİ 5


RTE, demokratikleşme paketinde partilerde eş genel başkanlık getirileceğini söyledi. Bu, yıllardır PKK doğrultusunda siyaset yapan partilerin uyguladığı bir şey. Tabi, resmi olsun diye bölücü örgütün bu konuda isteği vardı.
Zaten paketten, AKP ve PKK istekleri çıktı. Demokrasi yok, irtica var, bölücülük var.
Eş genel başkanlık göstermelik bir şey. Bir noktada antidemokratik bir yapıyı, lider sultası yok görüntüsüyle örtme biçimi bu. Eğer senin kafan, örgütlenme biçimin, yaşam tarzın demokratik değilse yüz tane göstermelik ve yetkisiz genel başkanın olsa ne olur?
PKK’nın bu yöndeki ısrarının nedeni bölücü başını yasal olarak eş genel başkan seçerek yeni bir süreci başlatmak. Böylece de onu dışarı çıkarmak.
Pakette ilginç olan konulardan biri de partilere üyelik engellerinin kaldırılması. Bundan devlet memurlarının siyasal partilere kaydolacağı anlaşılmakta. Okula, kışlaya, camiye giren siyaset; devlet dairelerini parselleyecek. Memurlar, mensup oldukları partilere göre terfi alacak, üst görevlere atanacaklar. Memuriyet görevini yaparken yurttaşla siyasal ilişkileri ön plana geçecek.
AKP toplumu böldükçe bölüyor. Etnik kökene, dinsel inanca, kendisine oy veren/vermeyene göre bölünen halk yetmiyormuş gibi şimdi de memurlar bölünecek. İktidar ve muhalefet partilerine üye olup olmayan memurlar olacak devlet dairelerinde.
İktidara yakın olmak isteyecek birçok memur. Bu da memurları devletin değil, iktidarın adamı yapacak. Halka hizmetin yerini, partiye hizmet alacak. Böylece diktatörlük devlet içinde kök salacak.
Pakette çok açık değil; asker, polis ve yargı mensupları da partilere üye olacak mı acaba? Böyle bir şey olursa seyreyleyin cümbüşü...
Ömür boyu ceza alan hükümlülerin durumu ne olacak? Siyasal partilere bu demokratik(?) haktan yararlanarak üye edildiler diyelim. Onların siyasal çalışmalara katılmaları nasıl sağlanacak. Bu konu, bölücü başının yasalara dayanarak siyaset yapmasının önünü açacak.
AKP, demokrasicilik oyunu oynamakta. Halkın gözünü boyamaktan başka bir şey yapmamakta. “Demokrasi” sözcüğünü, teokratik diktatörlüğünü sağlamlaştırmak için kullanıyor. Tek amacı, Cumhuriyet’i tamamen Türkiye topraklarından kazımak. Bu amaca giderken en büyük destekçisi ABD-İsrail, ortağı da PKK. Bu yolda gerekirse şeytanla da işbirliği yapabilir. Yeter ki Laik Cumhuriyeti yıksın...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       4 Ekim 2013


İHANET PAKETİ 4


AKP’nin ihanet paketindeki önemli başlıklardan biri de kurban derilerinin toplanmasının THK’dan alınmasıdır. Birçok kişinin önemsemediği, ancak RTE’nin büyük bir demokratikleşme diye açıkladığı ve yandaş basının övgüsüne neden olan bu kararın nedeni ve amacı nedir?
Türk Hava Kurumu, 16 Şubat 1925’te Atatürk’ün buyruğuyla kurulmuş. Kurumun, kuruluş amaçları bizzat Atatürk tarafından:
“Türkiye’de havacılık sanayisini kurmak,
Havacılığın askeri, ekonomik, sosyal ve siyasal önemini anlatmak,
Askeri, sivil, sportif ve turistik havacılığın gelişmesini sağlamak,
Havacılık faaliyetleri için gerekli araç ve gereçleri hazırlamak,
Personel yetiştirmek ve uçan bir Türk gençliği yaratmak” olarak belirlenmiş.
THK, 1926’da Tayyare Makinist Mektebi ile TOMTAŞ Uçak ve Motor Fabrikasını açmış.  A -19 ve A-20 uçaklarının üretimi ile bakım ve onarımı Türkiye’de yapılmaya başlanmıştır. On yıl içinde üç yüz elli bir uçak üretilmiş ya da satın alınarak Türk Hava Kuvvetlerine bağışlanmıştır.
Atatürk’ün “İstikbal Göklerdedir.” özdeyişi onların kılavuzu oldu. THK’nın kurulması ve uçak sanayinin gelişmesi halkta büyük bir coşkuya neden olarak havacılık konusunda adeta bir seferberlik durumu oluşmuştur.
TOMTAŞ’tan sonra THK atölyesi, Etimesgut’ta fabrika durumuna getirilerek uçak üretimine başlamıştır. Etimesgut Uçak Fabrikası, 1940’ta tam üretime geçti.
1944’te Atatürk Orman Çiftliği’nde ilk uçak motor fabrikası üretime başlamıştır.
Paraşüt, planör, uçuş eğitimi ve model uçak fabrikaları hizmete sokuluyor Kurum tarafından.
Atatürk, THK’nın yaşaması için yirmi gelir kalemi sağlıyor. Zamanla bu gelirler yedi kaleme düşüyor. En önemli gelir kaynaklarından biri kurban derileri, fitre ve zekatlar.
THK’nın başlattığı havacılık atılımı, özel sektörü de harekete geçirdi. Vecihi Hürkuş, Mühendis Selahattin Reşit Bey ve İşadamı Nuri Demirağ bu alanda önemli başarılara imza attılar.
Peki, uçak fabrikaları ne oldu? Ne olacak? NATO’ya kurban edildi 1952'de demokrasi kahramanı Menderes tarafından.
Menderesin izinden giden yeni NATO’cular da son darbeyi indirdiler demokrasi (?) adına THK’ya. Önemli bir çağdaşlaşma modeli Cumhuriyet kurumunun gelirlerini yok ediyorlar. Kurban derilerinin toplanmasını, Cumhuriyet düşmanı tarikat ve cemaatlerin toplamasına izin vererek çağdaşlaşmadan intikam almakta iktidar. Bunun adı da demokratikleşme olacak öyle mi? Çağdaşlaşma olmadan demokrasi olur mu? Bunun tersini iddia etmek için sizin her gün söylediğiniz yalanlar yetmez. THK’yı desteklemek ulusal bir görev.
Türk havacılığına darbe üstüne darbe indiren Menderes ve Erdoğan’a karşı durmak sorumlu bir yurttaş olmanın gereği.
Diktatörlük, gericilik zehrini demokrasi adlı pudralı şekere sararak halka yedirmeye çalışıyor AKP iktidarı. Halkın, bu pudralı şekerleri kusması yakındır. Nereye mi kusacak? Onu da iktidar düşünsün.
Kaynak: Türk Hava Kurumu (www.thk.org.tr)


                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       3 Ekim 2013


İHANET PAKETİ 3


Demokratikleşme adı altındaki Cumhuriyet’e ihanet paketinin önemli konularından biri de başörtüsünün (Burada başörtüsüyle anlatılmak istenen türbandır.) serbest bırakılmasıdır. Bu, dini-darların yıllardır gerçekleştirmek istedikleri bir durumdur. Devletin laik niteliğinin ortadan kaldırılmasının da en önemli göstergesidir.
Laik devlet, tüm inançlara eşit uzaklıkta durur. Dini düşüncelerle bir devleti yönetmeye kalktığınızda büyük karışıklıklara, kutuplaşmalara, çatışmalara neden olursunuz. Bir dinin kendi içinde birçok mezhebi ve onlarca tarikatı var. Bu mezhep ve tarikatlar, kendi aralarında hep çatışma içindeler. Birbirlerini de düşmanca suçlamaktalar. Zaman zaman bu suçlamalar derin çatışmalara dönüşmekte. Ortaya yeni çıkan bir tarikat ya da dini grup, diğerini kolayca dinsizlikle suçlayabiliyor. Dinsel siyaset zemini aşırılıklara uygun bir ortam yaratmakta. Bir kez ipin ucunu kaçırıp siyaset alanını bu gruplara teslim ettiniz mi, oluşacak aşırı uygulamaların önünün alamazsınız. Bu konuda Afganistan ve Suriye’deki siyasal İslamcılar ders olmalıdır herkese.
Dini kıyafetlerin kamuda yasaklanması, aslında demokratik bir tavırdır. Neden mi? Memur ya da amirler arasında siyasal ayrımcılık yapmamak için. Herkese eşit davranmak için.
Başörtüsü, geleneksel olarak yüz yıllardır kadınların başlarına örte geldiği bir kıyafet. Bu konuda toplumsal yaşamın içinde bir yasak söz konusu değil. Ancak devlet çalışanlarının yaptıkları işe göre kıyafetleri var. Bunun nedeni tanınmalarına yardımcı olmak düşüncesi olduğu kadar yapılan işi kolaylaştırıcı yanı da bulunmakta. Bu konuyu örneklendirelim.
Sağlık personeli genellikle beyaz önlük giyinir. Çünkü yaptıkları iş duyarlılık ve dikkat gerektirir. Üzerlerine kan, irin, ilaç bulaşabilir. Bu da bulaşıcı hastalıkların yayılmasına neden olabilir. Böyle bir durum hemen fark edilip önlem alınır.
RTE’nin İstanbul Belediye Başkanlığına seçildiği günlerdi. İtfaiyecilerin dinsel inançlarına uygun olarak sakal bırakmalarına göz yumuldu. Bu konu kamuoyunda çok tartışıldı. Bilim adamları, bilimsel yanını anlatıp uyardılar belediye yönetimini. Sakallı kişinin yüzüne maske oturmaz, dediler; ama dinletemediler. Beşiktaş’ta bir yangında sakal bırakan bu itfaiyecilerden ikisi dumandan zehirlenerek yaşamını yitirdi. Bu olaydan sonra da sakal yasaklandı itfaiyede.
Başörtüsü serbestîsinden sonra yeni dinsel kıyafetler de devreye girecek. Her dini grup; kendi rengi, giyinme biçimiyle boy gösterecek devlet dairelerinde. Kim daha dindar görünüyor yarışı yapılacak dinsel gruplar arasında. Yine kimin dine daha çok uygun giyindiği tartışmaları yaygınlaşacak. Böylece de aşırılıkların gelişmesi için uygun ortam yaratılacak.
İşler hakkaniyetle değil de dinsel gruplara yakınlığa göre olacak. Yani demokrasi diye diye insanların demokratik olarak devlet hizmetlerinden yararlanmasının önü kapanacak.
Başörtüsü özgürleşecek görünüşte, ancak başörtülü kesim daha da yoksullaşacak. Başörtülüler yoksullaştıkça onlar üzerinden siyaset yapanlar varsıllaşacak. AKP yöneticileri halka, “Sen ahiret için yaşa!” derken kendileri dünyalıklarını kurmakta.
Küçük bir zümrenin siyasal diktatörlük, ekonomik soygun ve ABD emperyalizmine fedailiği uğruna koca bir devlet yok edilmek üzere. Hem de bu devleti kuran milletin dini, Haçlı fedailerince sömürülerek yapılmakta bu.

                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           2 Ekim 2013


İHANET PAKETİ 2


Paketin adı, demokratikleşme... İçeriği bölücülük ve irtica... Amaç, AKP diktatörlüğünün temellerini sağlamlaştırmak... Bu paketle Cumhuriyet’e nasıl ihanet edildiğinin iyi anlaşılması gerek.
Pakette en ilgi çekici konulardan biri de seçimlerde Türkçe dışındaki dillerle propagandanın serbest olması. Bir ülkede partiler siyasal etkinliklerini o devletin resmi diliyle yapar. Farklı dillerde siyasal çalışmalar, devletin resmi dilini fiilen geçersiz kılar. Böylece Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemez 3. maddesi hedefe oturtuluyor. Kısacası, Türk devletinin temel direkleri yıkılmak üzere.
Paketteki bir diğer önemli konu da özel okullarda Türkçe dışındaki anadillerde eğitimin serbest bırakılması. İlk bakışta masum bir durum gibi görünmekte bu. Birçok kişi, “ Ne var bunda? İngilizce eğitim yapan kurumlar var, Kürtçe eğitim yapılsa ne olur?” ya da “Azınlık okulları (Rum, Ermeni, Musevi) kendi dillerinde eğitim yapıyor da Kürtler neden bu hakka sahip olmasın?” diye sormaktalar.
Türkiye’deki azınlıklar Lozan’da belirlenmiş ve onların okullarıyla ilgili işlerlik de aynı anlaşmayla güvence altına alınmıştır. Tıpkı batı Trakya’daki Türk okulları gibi. Azınlıklarla Kürtleri karşılaştırmak bilgisizliktir. Eğer bilgisizlik değilse art niyetliliktir. Kürtler azınlık değil bir kere. Ancak bazı kişiler Kürtleri azınlık gibi gösterme çabası içindeler. Bu, Kürtlere haksızlıktır.
Birçok kişi, Kürtçe eğitimin özel okullarda olmasını önemsenmemekte ve Kürtçe kurslarla karıştırmaktalar. Kürtçe kurslar, dilin öğrenilmesine yöneliktir. Söz konusu olan özel okullarda ise derslerin çoğunluğu Kürtçe olarak işlenecek. Matematik, fizik, kimya, biyoloji, coğrafya... gibi derslerin Kürtçe olarak nasıl anlatılacağı merak konusudur. Kürtçenin sözcük dağarcığının buna yeterli olup olmayacağı ayrı bir konudur.
Özel oklularda yapılacak Kürtçe eğitimin kısa bir süre sonra ilgi görmeyeceği düşüncesindeyim. Ancak bu, bir ilk adımdır. “Eğitimde fırsat eşitliği” düşüncesi öne sürülerek resmi okullarda da bu eğitimin sürdürülmesi istenecek ve kamuoyundan da destek bulacaktır bu durumda. Önce bir yerden başlamak, ilk adımı atmak gerekiyordu. İşte, özel okullarda Türkçe dışındaki dillerle anadilde eğitimin yasalaşması ilk adımdır. İstek, masummuş gibi görünse de Türkiye’nin birliğini bozacak nitelikte.
Türkçenin resmi dil olmaktan çıkarılması, iki dilliğin önünü açar. İki dillilik de iki devlete giden en önemli yoldur. Bunun için RTE’nin konuşmasında sözünü ettiği, ancak içeriğini açıklamadığı yönetsel değişikler gündeme gelecek. Yönetsel değişiklikte amaç, federatif yapıdır. Federatif yapı bölünmedir. İnsanları düşmanlaştırmadır.
Bir ülkeyi bölmenin, insanların arasına düşmanlık tohumları ekmenin neresi demokrasidir? Bu açıklanan demokratik paket değil, Türk toplumuna ihanet paketidir. Bölücülüğü kışkırtarak, toplumu kamplaştırarak demokrasi olur mu?
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                        1 Ekim 2013