ABD, YILBAŞIMIZA SALDIRDI


Haftalardır yobaz medya, yılbaşı kutlamalarına karşı bir kampanya başlattı. Yılbaşı kutlamasının İslam’a aykırı olduğu vurgulandı. Gazetelerin bu psikolojik savaşına sosyal medyadaki tetikçiler balıklama atladı. Böylece yabancı istihbarat örgütlerince planlandığı anlaşılan Ortaköy saldırısının kamuoyu desteği hazırlanmaya çalışıldı.
Yobaz medyanın yılbaşı aleyhine başlattığı psikolojik savaşın amacı, toplumu dindar ve laikler olarak ikiye ayırmak. Yani Türkiye’yi bölmek… Ne yazık ki Ortaköy saldırısının öncesi ve sonrasında bu psikolojik savaş kısmen amacına ulaştı. Her iki kesimin bilgisiz kesimi, sosyal medya üzerinden kavgaya tutuştular. Zaten terör eylemlerini yaptıran emperyalist güçlerin amacı bu değil miydi?
Ortaköy saldırısını IŞİD üslenmiş. Zaten saldırı öncesi yapılan yılbaşı karşıtı propaganda, IŞİD’e zemin hazırladı.
Saldırıyı hangi terör örgütünün yaptığı çok önemli değil. IŞİD, PKK ve FETÖ… Hepsi de emperyalizmin taşeronu… Önemli olan emri veren merkez... Böylesine büyük eylemler, bir terör grubunun tek başına yapacağı bir iş değil. Hele bir teröristin tek başına yapacağı bir iş hiç değil. Bu tür eylemlerin arkasında kesinlikle yabancı bir istihbarat örgütü bulunur. Eylemin baştan sona planlayıcısı bu örgüttür.
Şimdi gelelim Ortaköy saldırısına… Saldırganın daha önce gece kulübüne geldiği güçlü bir olasılık. Çünkü eylemi kısa sürede gerçekleştirmesi, mekândan giriş çıkışlardaki çabuk ve soğukkanlı tavırları bunu göstermekte. Ayrıca içeride ve dışarıda destekçilerinin olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü geliş ve gidişlerdeki çabukluk, yardımcıların varlığını göstermekte. Burada en önemli ilgi çekici nokta, teröristin eylemi yaptıktan sonra silahını bırakarak giysilerini değiştirmesidir. Elinde silah olmayan bir katliamcıya, orada bulunanlarca bir sandalye, bardak ya da başka bir cismin atılmaması şaşırtıcıdır. Az önce kapıdan ateş ederek giren saldırganın kısa bir süre sonra onca korumaya karşın elini kolunu sallayarak çıkması düşündürücüdür. Gece kulübünün kapısında bekleyen onca koruma silahsız mı orada beklemekteler? Bu durumdan da anlaşılacağı üzere yüzlerce kişinin eğlendiği bir yerde terör eylemlerine karşı herhangi bir önlem yok!
Ortaköy saldırısı, Türkiye’nin birliğinedir. Amaç, Türkiye’yi zayıf düşürmektir. Zayıf düşen Türkiye, Atlantik sisteminin isteklerine direnemez, diz çöker. Böylece de Türkiye, teslim alınır.
Ortaköy katliamının “laik yaşam tarzına” bir saldırı olduğunu söyleyen, yayan, savunan kişi ya da grupların emperyalizmin terörle Türkiye’yi bölme amacına hizmet ettiklerini söyleyebiliriz..
Ortaköy’de katledilen kişiler için sevinen sözde dindar, özde insanlık düşmanı sapık zihniyetin emperyalizme alet olduklarını belirtelim.
Türkiye, bizim ülkemiz. Görüşümüz, inancımız, etnik kökenimiz ne olursa olsun hep birlikte yurdumuzu savunmak zorundayız. Çünkü başka Türkiye yok!
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           3 Ocak 2017


BAŞKANLIK, TÜRKİYE’YE SİLAH ÇEKMEKTİR


AKP, Devlet Bahçeli’nin desteğiyle başkanlık sistemini TBMM gündemine getirdi. Bahçeli’nin AKP’ye sıkıştığı anda destek vermesi artık kamuoyunu şaşırtmamakta. AKP’nin Cumhuriyet rejimine vurduğu her büyük darbede yolu açan Bahçeli.
TBMM’nin önüne gelen “Cumhurbaşkanlığı sistemi” adı verilen yasa tasarısı, aslında bal gibi başkanlık rejimi. Adına ne dersen de, bir şeyin içeriği önemli. İçerikte ne var? TBMM yetkisizleşecek… Hem de kendi eliyle yasama görevini başkana terk edecek. O zaman TBMM ne işe yarayacak? Hiçbir işe… Yasama, yürütme ve yargı yetkisini elinde toplayan başkan; Türkiye’nin tek egemeni olacak. Hem de hiç kimseye hesap vermeden bu yetkileri kullanacak.
Adına başkan ya da cumhurbaşkanı denen tiran, istediği zaman milletin meclisini feshedebilecek. Hani milli irade? Ne milli iradesi? İradenin topu tiranın elinde olacak. Yasa da irade de başkomutan da o… Yargı da millet de yurttaş da o…
Başkanlık sistemi yasa tasarısı, yalnızca sistem değişikliği değil. Cumhuriyet rejiminin yok edilmesi demek... Demokrasiden vazgeçmek demek… Seksen milyonluk bir ülkeyi, bir kişinin iradesine bırakmak demek…
Bir kişiye padişahların, kralların bile elinde bulunmayan yetkileri vermek; ulusu korkunç maceralara sürüklemektir. Bir kişi deha dahi olsa bir ülkeyi tek başına yönetecek yetenekte olamaz. Üstelik kraldan daha büyük yetkilerle donatılacak RTE dahi de değil.
Türkiye’yi kurtuluşa götüren, kuran TBMM; kendi eliyle kendini yıkamaz. TBMM’nin işlevsizleştirilmesi, Türkiye’nin yıkılışına giden bir yolun aşılmasıdır. Bu nedenle “Cumhurbaşkanlığı sistemi yasa tasarısına” evet oyu verecek vekiller, milletin kendilerine verdiği temsil yetkisini kötüye kullanmış olacaklar. Bu nedenle de Türk Milleti’ne, TBMM’ye, Türkiye Cumhuriyeti’ne ihanet eden kişiler olarak tarihe geçecekler. Bir kişinin çoluk çocuğuna bırakacağı en kötü kalıt da bu olsa gerek.
Başkanlık sistemi milletimizi bölmekte. Atatürk, Türk Bayrağı, İstiklal Marşı ile bölücülüğe karşı birleşen milletimizi bölmek kime, ne yarar getirir?
23 Nisan 1920’den başlayarak Türkiye’nin düşmanı emperyalistler, her fırsatta TBMM’yi yok etmek için uğraştılar. Anadolu’nun işgali sırasında Yunanlıların Polatlı üzerinden Ankara’ya yürümelerinin amacı, TBMM’yi dağıtmaktı. Yıllar sonra 15 Temmuz darbe kalkışmasında ABD güdümündeki FETÖ’nün TBMM’yi bombalaması nedendir acaba? Yunanlılar da FETÖ de TBMM’yi, dolayısıyla Türk Milleti’ni hedef aldılar. Peki, şimdi yapılan nedir? TBMM’yi yok ederek milletin başına tiran getirmekteki amaç ne? Dün Yunanlıların, FETÖ’nün yapamadığını bir yasa tasarısıyla yapmak emperyalizme hizmet değil mi?
Başkanlık sistemini yasalaştırmak; emperyalizm adına Türkiye’ye silah çekmektir, TBMM’yi bombalamaktır, Türk Milleti’ne savaş ilan etmektir. Bizler; bu emperyalist saldırıya, savaş ilanına sessiz mi kalacağız? Gazi meclisimizin yok edilmesine sessiz kalırsak vatanımızın ayağımızın altından kayıp gitmesine de ses çıkaramayız.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           29 Aralık 2016



İKİ TÜRK ŞEHİT: VOROVSKİ VE KARLOV


Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov, polis kimlikli bir terörist tarafından kurşunlanarak öldürüldü. Türk-Rus ilişkilerinin hızla geliştiği, Türkiye’nin Atlantik’ten koparak Avrasya’ya doğru doludizgin gittiği bir dönemde böyle bir suikastın yapılması ilginçtir. Herkes tetikçinin arkasındaki gücü merak ediyor ve uzun uzun yorumlar yapılmakta bu konuda. Uzun söze gerek yok! Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesinden rahatsız olan kimler? ABD, İsrail… O halde? Karlov cinayetinin planlayıcıları da apaçık ortada…
Rus Elçisi Karlov, Ortadoğu’nun dirliği, Türkiye’nin birliği için canını verdi. Tıpkı ülkemizin bütünlüğünü korumak için sınır boylarında şehit düşen Mehmetçiklerimiz gibi. Bunun içindir ki Karlov, Türkiye’nin şehididir ve milletimiz var oldukça da Karlov’u, şehidimizi saygı ve minnetle anacağız hep.
Peki, Türk çıkarları uğruna vurulan ilk Rus elçisi midir Karlov? Tabi ki hayır!
Kurtuluş Savaşı biter, Lozan görüşmeleri başlar. İngiliz, Fransız ve İtalyanlar kararlıdırlar emperyalist çıkarlarını korumak için. Konferans’a katılan irili ufaklı bazı devletler de emperyalistlerle birlikte davranmaktalar. Türkiye, İsmet Paşa başkanlığındaki bir kurulla katılır görüşmelere. Paşa, çetin cevizdir. İyi direnir, tıpkı savaş alanlarında olduğu gibi. Türkiye’nin tek destekçisi Sovyetler Birliği’dir. Can pahasına bir yoldaşlık oluşur iki ülke arasında. Sovyetlerin Türkiye’yi kararlılıkla savunması Emperyalistleri rahatsız eder. Rusya’yı Lozan’da saf dışı etmek için her türlü ayak oyununa başvururlar. Görüşmelerin ilk bölümü 22 Kasım 1922’de başlar. Sert tartışmalar olur. Neredeyse hiçbir konuda uzlaşma olmaz. Görüşmeleri yöneten İngiliz Lord Curzon kendisini hala sömürge valisi sanmakta. Her türlü entrika söz konusudur. Sinir harbi yaratarak İsmet Paşa’yı yıldırarak teslim almak ister Curzon. Sovyetler Birliği’ni, görüşmelerde Çiçerin temsil etmekte. Lozan görüşmeleri 4 Şubat 1923’te kesilir. Temsilciler dağılırlar.
Lozan Konferansı, 23 Nisan 1923’te yeniden toplanır. Konferans’ı, bu kez İngiliz Rumbold yönetmektedir. Sovyetler Birliği’ni de Roma Büyükelçisi Vorovski temsil edecektir. Ama Vorovski, bir türlü Roma’dan Lozan’a gidemez. Neden mi? İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilciler ondan Boğazlar konusunda kendi tezlerini desteklemesi konusunda söz vermesini isterler. İsviçre’ye girmemesi için her türlü diplomatik rezalete başvurur emperyalistler. Kendisine vize vermemek için bin dereden su taşıtırlar ona. Vorovski direnir. Türkiye’nin yanındaki duruşunu kararlılıkla sürdürür. En sonunda Lozan’a gider, Cecile Oteli’ne yerleşir iki arkadaşlarıyla. Bolşevik yönetimi, tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi diplomasi savaşında da Türkiye’nin yanındadır. Vorovski, Boğazlar konusunda emperyalist tezlere direnir. Lozan’da bulunan Rus Büyükelçi’yi görüşmelerle almamak için oyunlar başlamıştır bu kez.
Emperyalistlerin Vorvski’yi, Konferans’tan uzaklaştırma çabaları bir işe yaramayınca İsviçre faşistleri devreye girer. Protestolar yaparlar. Ardından Rus asıllı, Bolşevik karşıtı bir tetikçi bulunur ve Vorovski 10 Mayıs 1923 günü akşamı saat dokuz buçukta öldürtülür. Amaç, Sovyetler Birliği’ne gözdağı vermektir.
Vorovski’nin öldürülmesi, en çok Türk kurulundaki delegeleri şaşırtır ve üzer.
Vorovski’nin cenazesi ertesi gün, bulunduğu hastaneden kiliseye götürülür. Cenaze törenine İngiliz, Fransız ve İtalyanlardan kimse katılmaz. Cenazeye yalnızca iki Türk delege, üç buket çiçekle katılır ve sonrasında Vorovski’nin cansız bedeni, ülkesine gönderilir. (Lozan, Ali Naci Karacan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2010)
 Lozan görüşmeleri yalnızca bir diplomasi savaşı olmadı. Emperyalistler, Türkiye dostu Sovyet elçisini öldürterek barış masasına kan bulaştırdılar. Vorolski, tarihe Türk şehidi olarak adını yazdırdı böylece. Çünkü Türkiye’nin çıkarları uğruna canını verdi.
Aradan doksan üç yıl geçti ve yine emperyalizme karşı Türk-Rus ittifakı gündeme geldi. 1920’li yıllarda oluşan Türk-Rus kardeşliği, İngiliz sömürgeciliğinin sonunu getirdi, mazlum uluslara kurtuluş yolunu açtı. Bugün oluşmakta olan Türk-Rus dostluğu Atlantik sistemini çökertmekte. Dünyanın mazlumlarına bağımsızlık, birlik, özgürlük yolunu açmakta.
Dün Vorovski, bugün Karlov… İkisi de Türkiye’nin daha güzel bir geleceğe kavuşması için canlarını verdiler. İkisi de Türk şehididir. Çünkü Türk vatanı için öldüler ve bu vatanda hep yaşayacak onların adları. Ölümsüzlükleriyle vatanımıza can verdiler. Bize can verenleri unutmamız olanaklı mıdır?
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               22 Aralık 2016


BU KAFAYLA MI TERÖRÜ YENECEKSİNİZ?


        Soğuk bir cumartesi sabahı… Hastalık illetinden yakamı kurtarmak üzereyim. Saat sekizi geçmiş. Kahvaltı yapmaktayım iştahsızca… Bir yandan da haberleri dinlemekteyim. Birden oturduğum yerde irkildim kaldım. “Kayseri’de patlama!” “Eyvah, vatan evlatları gene gitti kalleş pusularda!” dedim. İçim titredi, gözlerim ıslandı.
           Patlamanın duyulmasından çok geçmeden olay yerlerine giden muhabirlerle telefon bağlantıları kurulmaya başlandı. Görgü tanıklarının anlatımlarıyla, muhabirlerin keskin zekâ içeren gözlem ve yorumlarıyla saldırının hedefi ve faili neredeyse yüzde yüze yakın açıklığa kavuştu. Tabi ki bu yorum ve gözlemler benim düşüncelerimle örtüştü. Çünkü Türkiye’nin kimlerle savaştığını bilmekteyim. Düşmanın hangi yöntem ve örgütleri kullandığının farkındayım.
         Televizyonlar, canhıraş biçimde Kayseri’ye bağlanmaktalar. Mülki, idari amirler; oda başkanları, kitle örgütleri temsilcileri… önlerine kim gelirse telefonla bilgi almaktalar. Bu arada Kayserili vekiller de unutulmuyor.
Telefona, Kayserili vekil Sami Dedeoğlu bağlanıyor. Saldırının nedenini açıklıyor kendince. “15 Temmuz gecesi Kayseri sokağa çıkan ilk ilmiş. Saat, 24.00 olmadan iki yüz bin kişi toplanmış meydanda. Böylece darbeyi ilk önleyen ilmiş Kayseri.”  Bu doğrultuda sözle dökülmekte Vekil Bey’in ağzından. Diğer illerimizdeki yurttaşlarımızın gösterdiği başarıyı, kahramanlığı Kayseri de göstermiş. Bu nedenle bu ilimizle ve diğer seksen ilimizle gurur duymaktayız. Burada özel bir şey yok!
Ancak…
Vekil Bey’in derdi başka… Ne terör ne de darbe… Onun derdi gelecek seçimlerde seçilebilecek bir sırayı şimdiden garanti etmek… Bunun da yolu kendini 15 Temmuz kahramanı yapmak. Reis’in gözüne girmek… Bu nedenle Kayseri saldırısıyla ilgili konuşmuyor Vekil Bey. Şu cümleyi kuramıyor bir türlü: “Saldırı, TSK’ya ve Türkiye’nin birliğinedir.”
TSK’nın en seçkin askeri birliği hedef alınıyor, Vekil Bey, bunu görmüyor. Kayseri Komando Tugayı, daha düne kadar Güneydoğu’yu PKK’lı teröristlere dar ediyor ve soluklanmak için kısa bir süreliğine üslerine, Kayseri’ye dönüyorlar. Hem de kayıpsız… PKK; işte bu efsanevi birliğe saldırmakta, kalleşçe… Vekil Bey, kendisinin de inanmadığı rakamlarla alan düzenlemesi yapmakta. O alanda da kendini hayali kahraman ilan etmek.
AKP’lilerde ciddi saplantılar var. TSK ve Cumhuriyet konusunda özellikle. Bir de olaylar arasında ilişki kurma becerileri yok gibi. Açıkça çık, söyle: “ABD, Kayseri’de askerlerimize saldırdı!” de. “Bu saldırıda PKK kullanıldı.” de. Sözü uzatıp kel alaka konulara girince analiz falan yaptıklarını sanmakta AKP’li sözcüler. Olayı açık gör, açıkça anlat!
AKP’li Vekil’in kafasıyla terör önlenmez. Bu, bir savaş… Savaşta düşmanın da dostların açıkça belli olacak. Kimle, neden savaştığını bileceksin!
Adil Hacıömeroğlu

18 Aralık 2016

EY KONGAR, SEN KİMDEN YANASIN?


Cumhuriyet Gazetesi köşe yazıcısı Emre Kongar, Vatan Partisi’ne kafayı takmış durumda. 6 Aralık 2016 günü “Anayasal diktatörlük” başlıklı yazısında güya RTE’yi eleştiriyor, ama yazının asıl hedefi Vatan Partisi. Emre Hoca, daha önce de Vatan Partisi’ne kara çalan (Eleştiri demiyorum, çünkü eleştiri nesnellik taşımalı. Söylencelerle, ABD istihbarat servisinin ve emperyalizme bağlı Gladyo’nun yaydığı asılsız söylentilerle eleştiri olmaz.) yazılar yazmıştı. Bundan da anlaşılacağı üzere Sayın Kongar’ın Vatan Partisi ile ilgili bir takıntısı var. Acaba neden?
“Anayasal vatandaşlık” kimin telkini? AB ve ABD’nin… Bu anlayışa göre ülkemizde yaşayan etnik unsurların ve inanç gruplarının hakları(!) anayasal güvenceye alınacaktı. Bundan da anlaşılacağı üzere Türkiye bölünecekti. Neyle? Kongar’ın savunduğu bölünme anayasasıyla…
Kongar’a göre “Anayasal Vatandaşlık” anlayışının üç ayağı da sakatlandı. Bu üç ayak neymiş? Emre Bey’in yazısından aktaralım…
“Etnik kimliğin aşılması umudu, Kürt kökenli politikacıların terörle suçlanması sonucunda bitti.” demekte Kongar. Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi köşe yazıcısı, PKK yandaşı siyasetçilerin tutuklanmasından rahatsız.
“Dinsel kimliğin aşılması umudu, Fethullah Gülen Cemaati mensup ve sempatizanlarının terör örgütü sayılmalarıyla ve iktidarın, Ateist, Zerdüşt, Gâvur gibi sıfatları, siyasal eleştiri olarak kullanmasıyla son buldu.” Bu sözlerden anlaşılacağı gibi Emre Kongar, FETÖ’cülerin terör örgütü mensubu sayılmalarını hazmedememiş.
“Avrupa Vatandaşlığı beklentisi ise AB ile köprülerin atılması sonucunda, en azından şimdilik, hayal oldu!” Kongar, bu sözleriyle AB kapısında bağlanan bir Türkiye görüntüsünün bozulmasından memnun değil.
Emre Kongar, “sivil darbe”den söz etmekte. Bu söylemle de ABD’nin FETÖ aracılığıyla yaptırdığı darbe kalkışmasını örtmeye çalışmakta. Bu arada şunu da söyleyelim. Darbenin sivili olmaz. Darbe silahla, kaba kuvvetle yapılır. Elinde silah olmadan darbe yapılmaz. Darbeci, sivil de asker de olsa elinde halkı baskı altında tutacak bir silahlı gücünün olması gerek.
Sayın Kongar, “RTE’nin başkan olmasının yolunu açacak şeyin, ‘Anayasal Vatandaşlık’ kavramının rafa kalkması olduğunu” söylemekte. Bu yolla da rafa kalkan “Bölücü Anayasa” girişimini savunmakta. Emperyalizmin dayattığı, içinde başkanlık ve eyalet sisteminin yer aldığı bir anayasayı istemekte Kongar. Vatan Partisi öncülüğünde başkanlık rejimini, bölücü anayasayı önlemek için Milli Anayasa Hareketi’nin var gücüyle çalıştığından haberiniz var mı Emre Bey?
“AKP/Erdoğan iktidarını bugünkü gücüne beşli bir ittifak taşımıştı: AKP/Cemaat/ABD/AB/Kendilerine 'liberal sol' diyen enteller. Oysa, iktidar bu dört müttefikini artık yitirmiş durumda… Onların yerini MHP ve Vatan Partisi almış görünüyor; ama gerek MHP gerekse Vatan Partisi bu ittifak sonunda kan kaybediyor!" Şimdi sorumuz şu: Sayın Kongar, Vatan Partisi AKP’yi nasıl destekliyor? Bunu neden açıklamıyorsunuz yazınızda? Bir bilim adamı olarak gerçeklerden, kanıtlardan hareket etmeniz gerekmez mi? Gerçeklere dayanmayan bir şeyi söylemek, bilim adamı namusuna yakışır mı? Yazınızda nesnellik yok Sayın Kongar! Nesnel olmayan bir şey de yalandır.
Ey Emre Kongar!
PKK’nın hendeklere gömülmesi sizi mutlu etmedi mi?
Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan halkımızın PKK teröristleri tarafından tutsak edilmesinin son bulması, sizin hoşunuza gitmedi mi?
Türkiye’nin Rusya, İran, Suriye ve Mısır’la barışmasından siz memnun olmadınız mı?
Ülkemizde birçok faili meçhule imza atmış, Cumhuriyet aydınlarına ve TSK’ya kumpas kurmuş ABD Gladyosu FETÖ’nün tasfiye edilmesinden yana değil misiniz?
Halep’in ABD maşası teröristlerden kurtarılması sizi sevindirmedi mi?
Söyleyin Emre Bey, siz de köşe yazıcısı Çölaşan gibi “Bunları (AKP’yi) dolar ezecek” düşüncesinde misiniz? Yani umudunuzu, Türk Ulusu yerine ABD’ye mi bağladınız? Sizi rahatlatayım isterseniz. Türkiye’yi AKP’den kurtaracak güç Vatan Partisi’dir. Kimle mi kurtaracak? Türk Ulusu ile…
Ey Kongar!
Siz kimin yanındasınız? ABD-İsrail-PKK-FETÖ-IŞİD’den mi, yoksa Türkiye, Avrasya ve Ortadoğu’da kanları dökülen, emekleri sömürülen, ülkeleri yakılıp yıkılan, yaşamları mahvedilen tüm mazlum halklardan mı yanasınız?       Evet, söyleyin Emre Kongar, kimden yanasınız? Ben Vatan Partisi’nin kimden yana olduğunu söyleyeyim: Türkiye’den ve tüm mazlumlardan yanadır Vatan Partisi.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           8 Aralık 2016




FETÖ’CÜLERİ SAVUNAN KILIÇDAROĞLU

                        
Kılıçdaroğlu, 3 Aralık 2016 günü Adana’da konuştu. Konuştuğu yerin adı, Uğur Mumcu Meydanı. O Uğur Mumcu ki FETÖ’yü tehlike olarak gören ilk yürekli vatanseverlerden... Bu yüzden de Amerikancı Gladyo tarafından suikastla canına kıyıldı.
Kılıçdaroğlu, konuşmasında: “Yüz kırk altı gazeteci hapiste.” diyerek FETÖ ve PKK üyesi kişilere gazeteci kimliği kazandırma peşinde. Evet, bu yüz kırk altı kişi arasında gazeteci olanlar az da olsa var. Ancak bu durumu, FETÖ ve PKK üyesi kişileri aklamak için kullanmak dürüst bir tavır değil.
“Şimdi hapisteki bir grup gazetecinin ismini okuyacağım, lütfen beraber ‘Burada!’ diyelim.” diye sözlerini sürdürmekte Kemal Bey. Ardından tek tek adlar okuyor. Bu adlar arasında kimler mi var? Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan, Şahin Alpay, Ali Bulaç, Mehmet Altan, Ahmet Turan Alkan… Kılıçdaroğlu, bu kişileri cumhuriyet ve demokrasi kahramanı ilan ediyor…
Kemal Bey, zahmet edip şöyle bir geriye doğru baksa gerçeği görecek, ama onun gerçekle işi yok! Burada adları sayılan bu kişiler Cumhuriyet’in yıkılması için yıllarca savaşmışlar. Cumhuriyet kurumlarını yok etmek için var güçleriyle uğraşmışlar. Cumhuriyet’i savunan aydınlara, TSK’ya yalan ve iftiralarla kumpaslar kurdular. ABD/FETÖ’nün tetikçileri ne zamanda beri gazeteci sayılmaktalar?
“Onlar şu anda hapiste, ama onlar aynı zamanda Adana Meydanında cumhuriyete, demokrasiye sahip çıkan meydanda, Mustafa Kemal’in meydanında onlar şimdi.” diyerek sözlerini sürdürmekte Kılıçdaroğlu. Ömürleri Atatürk’e sövmekle geçen FETÖ’cülerin Mustafa Kemal’in meydanında ne işleri var? Atatürk’e yıllardır düşmanlık yapanların adlarını, Atatürk’le yan yana getirerek hangi ihanetin taşları döşenmekte?
Kılıçdaroğlu, çok bilen(!) danışmanlarına görev versin, Uğur Mumcu (Cumhuriyet) ile Nazlı Ilıcak (Tercüman) arasında yıllarca süren tartışmaları toparlayıp Kemal Bey’in önüne getirsinler. Mumcu ve Ilıcak’ın neyi tartıştıklarını belki anlar bu yolla. Rahmetli Uğur Mumcu’nun Nazlı Ilıcak’tan kazandığı davalardan aldığı tazminatları da bir hesap uzmanı olarak hesaplasın Dersimli Kemal. Ey Kılıçdaroğlu, bu tazminatları neden kazandı biliyor musunuz Uğru Mumcu? Ilıcak’ın yalan ve iftiraları nedeniyle… Sen, kalkmışsın Ilıcak’ın yalanlarını mahkemelerde kanıtlayan ve Uğur Mumcu’nun adını taşıyan meydanda Nazlı Ilıcak’ın adını söyletiyorsun CHP’lilere.  Ilıcak’ı aklarken Rahmetli Uğur Mumcu’nun kemiklerini sızlattığının farkında mısın?
Ey Kılıçdaroğlu, söyle bakalım. Sen, Galadyo’nun katlettiği Uğur Mumcu’nun mu, yoksa Galadyo tetikçiliği yapan Ilıcak, Altan kardeşlerin… yanında mısın? Sen, emperyalizme karşı ilk başkaldırıyı yapan Atatürk’ün mü; yoksa emperyalizmin piyonu olan FETÖ, PKK’nın mı safındasın? Sinsiliği bırak, yaşamında bir kez olsun dürüst davran!
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           6 Aralık 2016

SÖZCÜ GAZETESİ KİMİN SÖZCÜSÜ?


AKP Hükümeti, tecavüzcülerin cezalarını artırmak ve çocuk gelinler konusunda yeni yaptırımlar getirmek için TBMM’ye bir yasa tasarısı sundu. Buraya kadar her şey güzel… Ancak AKP’lilerin şimdiye kadar yaptıkları bir şey var. Gece yarısı görüşülen yasa tasarılarının arasına önergeler sıkıştırmak... Yasa tasarısına güzel, dedik. Ama beş AKP’li vekilin verdiği önergede tecavüz sanıklarına af var. Anlaşılacağı üzere iyinin arasına kötüyü katıp halka yutturmak istedi AKP’li beş vekil.
AKP’li vekillerin uyanıklığı kolayca fark edildi TBMM’de. CHP ve MHP’li vekiller, bu durumu kolayca anladılar. Konu kamuoyuna yansıdı. Kadınlar ayaklandı. Kadın kuruluşları büyük protestolar yaptılar. Kamuoyu, bu konuda tek yürek oldu. Tecavüzcülerin ve çocuk gelinlerle evlenenlerin affedilmesinin özendirici olacağı söylendi. AKP içinden bile sert açıklamalar gelmeye başladı. Kimse, AKP’li beş vekilin önergesini savunamadı.
Kadın örgütlerinin direnişi, kamuoyunun sert tepkisi AKP’yi geriletti. Özellikle başkanlık yolundaki RTE’ye önemli derecede zarar verdi. AKP, tecavüzcüleri koruyan bir parti konumuna gelmekteydi neredeyse. Tam da bu aşamada RTE, duruma müdahale etti ve AKP geri adım attı. Tecavüzcülere af getirecek önerge geri çekildi.
23 Kasım 2016 tarihli Sözcü Gazetesi “Milleti Değil, Sarayı Dinlediler” manşetini attı. Bu manşet, milletin gücünü anlamayanların atacağı bir başlık. Ayrıca milletin mücadelesini yok sayarak RTE’ye güç bahşetme anlayışının gazetede yansımasıdır. Erdoğan’ı her şeye karar veren kişi olarak görüp milleti hiçe saymak, AKP’ye güç kazandırmakta.
Halkın savaşımını, kadınların ayaklanmasını nereye koyacaksınız ey Sözcü Gazetesi? Bu başarı halkın, kadınların başarısıdır. Halkı, kadınların başarısını “Saray”ın hanesine yazmak Sözcü’ye ne kazandırmakta? RTE ve AKP’nin geri adım atmaktan başka çaresi var mıydı? Ya tecavüzcü damgası yiyeceklerdi ya da bu kara lekeyi sileceklerdi. Tecavüzcü damgası yiyen bir parti iktidarda kalabilir miydi? Böyle bir durumda halkın karşısına nasıl çıkacaklardı?
Sözcü, muhalif görünen bir gazete. Gazetede birçok Atatürkçü yazar var. Ancak gazete manşetleri çoğu zaman AKP ve RTE’ye güç vermekte. Özellikle Suriye politikasıyla ilgili manşetleri tam da AKP hükümetinin istediği doğrultuda. RTE’yi, Saray’ından çıkaracak olan halktır. Türkiye’nin AKP egemenliğinden kurtuluşunu sağlayacak olan da halk olacaktır. Halk olmadan siyaset olmaz.
Sözcü’nün yukarıdaki manşete benzer başlıklar atması, halkı umutsuzluğa sevk etmekte. Halkın mücadele azmini kırmakta. Aksine halkın AKP iktidarına karşı kazanımlarını öne çıkarmak muhalif Atatürkçü basının görevi olmalı.
RTE’yi her şeye muktedirmiş gibi göstermek, ancak AKP medyasının yapacağı bir iş. Bu nedenle Sözcü, kimin yanında? Umutsuzluk yaratan, gerçeği örten manşetleriyle AKP ve RTE’ye hizmet ettiğinin farkında mı?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           24 Kasım 2016

PARAYA TAPANLAR

                                                       
            FETÖ, 17 ve 25 Aralık 2013’te AKP’li bakanların rüşvet aldıklarını savlayan ses kayıtları kamuoyunun gündemine düştü. Bu doğrultuda birçok bakan çocuğu, bürokrat ve işadamının işyerleriyle evlerine baskın düzenlendi polislerce. Bu baskınlarda en ilgi çeken şey, evlerde istiflenen paralar…
            17-25 Aralık sürecinde AKP’lilerin nakit sevdası dudak uçuklattı. Herkes haklı olarak şu soruyu sordu: Paralar neden bankaya yatırılmayıp evlerde saklanıyor?
            17-25 Aralık sürecinde en ilginç olan şeylerden birisi evlerde bulunan para sayma makineleri idi.
15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra FETÖ’cülerin evleri, işyerleri aranmakta. Bu aramalarda da en ilgi çekici olan şey ise evlerde tutulan yüklü miktarda paralar. Evlerde bulunan paralar, milyon liralarla açıklanmakta tıpkı AKP’lilerin evlerinde olduğu gibi. FETÖ’cülerin evlerinde de para sayma makinelerine rastlandı. Ne rastlantı değil mi?
17-25 Aralık sürecinde kimi AKP’lilerin ve 15 Temmuz’dan sonra FETÖ’cülerin evlerindeki nakit birikimi önemli. Neden mi? Her iki cenahta da para sevdası üst düzeyde. Her iki taraf da paraların haksız kazanç olduğunun farkındalar ve bankaya yatırılarak kayıt altına alınmalarını istememekteler.
Evlerde nakit bulundurmanın bir başka nedeni de şu… “Her an, her şey olabilir” şüphesi. “İktidardan düşersek ve kaçmak zorunda kalırsak Türkiye’den elimizin altında paramız olsun.” düşüncesi.
Elindeki paranın helal olduğuna inanan biri, parasının kayıt altında bulunmasından neden korksun ki? Böyle bir durumda kişi helalinden vergisini de verir. Bununla da onur duyar.
Yalnızca AKP’liler ve FETÖ’cüler değil, neredeyse tüm tarikatlarda bir para aşkı var. Görkemli bina, lüks araba sevdası bulunmakta çoğunda. Giyim ve kuşamlarındaki süs, dikkatlerden kaçmamakta. Yaşamlarında sadelik ne yazık ki yok! İnsan, bu durumda sormadan edemiyor: Siz, kime tapıyorsunuz; paraya mı?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           22 Kasım 2016






CHP’Yİ MAHVEDEN İLKESİZLİK

                                   
20 Kasım 2016 Pazar günü Birleşik Haziran Hareketi’nin (BHH) öncülüğünde bazı dernekler “Saltanata Geçit Yok, Teslim Olmayacağız” mitingi düzenlendi Kartal’da. CHP, bu mitinge katılacağını açıkladı. Başta Aydınlık Gazetesi olmak üzere birçok dost yayın organı, bu mitingin asıl sahibinin HDP/PKK olduğunu söyleyerek CHP’nin burada ne işinin olduğunu sordular. CHP yöneticileri nedense bu dost uyarılarını görmezden geldi.
Miting öncesinde CHP ilçe örgütleri, üyelerinin cep telefonlarına iletiler gönderdiler mitinge katılım için. İstanbul’daki birçok CHP örgütü araç kiraladı üyelerinin Kartal’a taşınması amacıyla.
Mitingin olacağı sabah, durum değişti. CHP yönetimi,  “Provokasyona açık bir ortamın oluşabileceği” gerekçesiyle mitinge katılmayacağını açıkladı. Parti yönetimi geç de olsa Kartal Meydanı’ndaki HDP damgasını gördü. Buraya katılan kuruluşların da bölücü örgüte alet oldukları çok açık.
Bir siyasal parti düşünün… Ana muhalefette olacaksın, ancak bir miting konusunda bile bir günde iki ayrı tavır göstereceksin. Bölücü örgütün propagandasına yönelik bir mitingi fark etmeyeceksin, son dakikada uyanacaksın gaflet uykusundan. Bölücü örgütün Cumhuriyet için nasıl bir tehlike olduğunu görmeyeceksin… Bu nedenle de zaman zaman o örgütle eylem birliği içine gireceksin. Burnunun dibini görmeyeceksin. Sonra da kalkıp halktan iktidar isteyeceksin, öyle mi?
Kılıçdaroğlu son MYK toplantısında “Türkiye’yi böldürmeyeceğiz.” dedi. Türkiye’yi böldürmemek için öncelikle bölücü örgütle arana mesafe koyacaksın. Bölücü örgüte ve onun siyasal uzantılarına karşı mücadele edeceksin. Eğer sen son dakikaya kadar HDP7PKK mitingine katılacağını söylüyorsan, senin “Türkiye’yi böldürmeyeceğiz.” sözüne, sen dâhil kimse inanmaz.
YCHP’yi mahveden ilkesizliktir, politikasızlıktır. Köklerinden kopan parti, sağa sola bilinçsizce savrulmakta ve ne yapacağını bilmemekte. Partinin temel stratejik amaçları belli değil. Türkiye ve dünyanın siyasal durumu doğru algılanmamakta. Doğru algılanmayan siyasal durumun uygun doğru çözümler de üretilememekte. Bu nedenle siyasal öngörüsüzlük tavan yapmakta.
Ey Kılçdaroğlu, karar ver! Kimin yanındasın? Emperyalizmin mi, Türkiye’nin mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       22 Kasım 2016


ABD’YE BEL BAĞLAYAN CUMHURİYET GAZETESİ


Cumhuriyet Gazetesi, 17 Kasım 2016 Perşembe günü “ABD ‘17 Aralık’ı açtı” manşetiyle çıktı. Manşetin üstünde ise daha küçük puntolarla “Rıza Sarraf Dosyasında AKP’yi Sarsacak Gelişme” yazmakta.
17 Aralık ne?
AKP’li bakanların ve dönemin başbakanının rüşvet aldıklarına dair gizli dinleme kayıtlarının FETÖ’ce açıklandığı gün. Bu kayıtların merkezindeki kişi de İranlı işadamı Rıza Sarraf... Dinleme kayıtlarında rüşvet konuşmaları çok açık. Ancak gizli dinlemelerin rüşvet delili sayılıp sayılamayacağı yargının işi. Bu dinleme kayıtlarının özgün ses kayıtlar mı, yoksa montaj mı oldukları ise uzman bilirkişilerin anlayacağı bir durum. Hukuksal ve teknik konular ilgililerin ilgi alanında... Bizi ilgilendiren manşetin içeriği…
17 Aralık’ta rüşvet suçu varsa konunun muhatabı, Türkiye Cumhuriyeti’nin mahkemeleridir. Eğer rüşvet Türkiye’de yenmiş, Türk devleti ve yurttaşlarımız soyulmuşsa bu suçu işleyenlerin cezasını Türk yargısı verir.
ABD, ne zamandan beri Türkiye’de suç işleyenlere ceza vermektedir? Türk hukuk sistemi ABD’nin buyruğunda mıdır yoksa? ABD, Türkiye’nin yapması gereken işleri ne zamandan beri yapmaktadır?
            Ülkemizde hangi suç işlenirse işlensin, suçluları yargılayacak olan Türk mahkemeleridir. Cumhuriyet Gazetesi’nin Türkiye’yi yöneten bakanların yargılanması konusunda ABD’li savcıdan medet umması, ibret vericidir. Bu kafa Vahdettin, Damat Ferit kafasıdır.
Eğer AKP sarsılacaksa onu sarsacak ve iktidardan düşürecek olan Türk halkıdır. Türkiye’deki iktidarı halkımız belirler, ABD değil. İktidar olmak için ABD’ye, dolayısıyla emperyalizme bel bağlayanlara da siyaset dilinde işbirlikçi denir.
Emperyalizme karşı büyük bir savaşın içinde doğmuş Cumhuriyet’in mandacı kafaların elinde kalması yüreklerimizi kanatmakta. Mandacılığı reddeden Yunus Nadi’nin koltuğunu ele geçiren ABD muhiplerinin dünün Ali Kemallerinden ne farkları var? Yazık ediyorsunuz beyler, hem Cumhuriyet’e hem de Cumhuriyet Gazetesi’ne…
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           18 Kasım 2016

BU, KİMİN SEÇİMİ?


8 Kasım 2016 Salı günü ABD’de başkanlık seçimi yapıldı. Seçim gününden çok önce Türkiye’nin merkez medyasını bir heyecan sardı. Günlük kamuoyu sormacaları yayımlandı eksiksiz olarak. Bu yolla Türk kamuoyunda heyecan uyandırılmak istendi. Tüm çabalara karşın halkımız ABD seçimlerine ilgisiz kaldı.
Son aylarda Türkiye gündemi çok yüklü. FETÖ darbe yapıyor, IŞİD bombalıyor, PKK kahpece saldırıyor, ABD ulusumuzun başına türlü çoraplar örmekte, AB topraklarımız üstüne akıl almaz hesaplar yapmakta, birçok tarikat devletimizi paylaşma yarışında, Kıbrıs sessiz sedasız avucumuzdan kayıp gitmekte, Ege’de birçok adamıza Yunanistan el koymakta, Ermeni kopuntusu pusuda beklemekte, İsrail genişlemeyi planlamakta, işsizlik rekor kırmakta, ekonomi çökmekte, eğitim Allah’a emanet … Bütün bunlara karşın varsa yoksa ABD seçimleri… Sanki seçim, Türkiye’nin seçimi…
ABD hayranı merkez medya, devekuşu gibi kafasını bir türlü Atlantik kumundan çıkaramıyor. Merkez medyanın yöneticileri nereye baksa Amerika’yı görüyorlar. Onların dünyaları ABD’den ibaret. Amerikan başkanının dünyanın başkanı olacağını sanmaktalar. Bu nedenledir ki Türkiye’nin bunca sorununu görmezden gelerek ABD’deki başkanlık seçimine odaklanmak nedendir?
Merkez medya günde birkaç kez canlı bağlantılar yaptı Clinton ve Trump’ın seçim merkezlerine. Kendilerince ABD seçmeninin nabzını tuttular. Hangi adayın seçilmesinin Türkiye için yararlı olacağını uzun uzun tartıştılar. ABD siyaseti konusunda uzman olanlar(!) çıktı konuştu. Adaylardan hangisinin dünya için yararlı olacağı konuşuldu. Hillary’ciler, Trump’çılar oluştu merkez medyada.
 Ve… Sonunda ABD seçimleri yapıldı. Medya yorumcularını şaşırtan bir biçimde Trump’ı seçti ABD seçmeni. Seçti mi, seçtirildi mi? Bunu anlamak için uzun söze gerek yok! Seçim kampanyasının son haftası FBI seçime müdahil oldu. Trump lehine. Hillary ile ilgili belgeler ortaya atılıp kirli çamaşırlar ortaya döküldü.
Trump, Müslümanlara karşıymış, Meksikalıları sevmiyormuş… Çünkü ABD’ye en çok göç bu ikisinden gelmekte. Göçmen demek, ucuz işgücü demek. ABD, ekonomik sıkıntı içinde. Ekonomik sıkıntı demek, işsizlik demek. Ucuz işgücü olabilecek Müslüman ve Meksikalı göçmenleri ABD’ye gelmesi demek, ABD’li dar gelirlilerin işsiz kalma tehlikesi daha da artacak. İşte Trump, işsiz kalma olasılığı yüksek kitlelere seslendi ve kazandı(rıldı).
Trump, ortalama Amerikan yurttaşını yansıtmakta. Para kazanmak için her şeyi mubah sayan biri. Yargının elinden son dakikada kurtulmayı başarabilen cingöz. Sözü uzatmadan şunu söyleyelim ve Trump’ın nasıl biri olduğu daha kolay anlaşılsın. Oy verirken karısının oyunu bile yan gözle dikizleyen birisi. Anlayacağınız kendisine oy verme konusunda hayat arkadaşına bile güvenmiyor. Şimdi anlaşıldı mı Trump’ın kim olduğu?
Trump’la ABD’nin çöküş süreci daha belirgin olacak ve bu süreç hızlanacak. ABD, kendi kazdığı etnik ayrımcılık ve inanç ayrılığı kuyusuna düşecek. İç çatışmalarının içine sürüklenecek. Amerika, birleşik olarak yola devam edip etmeyeceğini tartışacak. Ekonomik sorunlar daha da derinleşecek.
Kim seçilirse seçilsin, seçilen ABD başkanı olacak. Seçilen de yönettiği ülkenin çıkarını savunacak. Hillary ya da Trump emperyalizmden vaz mı geçtiler? Dünyayı sömürmeyeceklerini mi söylediler? Doların egemenliğini sona erdireceklerini mi vaat ettiler?
Merkez medyanın ABD hayranı yöneticilerine şunu söyleyelim ki Amerika’da başkan kim olursa olsun bir şey fark etmez. Çünkü ABD’yi derin devlet yönetir.
ABD seçimlerinde bir haksızlık var. Bunun düzeltilmesi gerek adil seçim olması için. Dünyanın neresinde olursa olsun ABD işbirlikçisi ve hayranı kim varsa ABD seçimlerinde, seçilme hakkı olmasa bile seçme hakkı verilmeli. Çünkü ABD üzerinde çok emekleri var. Bu kadar emeğe, bir oyu çok görmemeli ABD yöneticileri. Son sözüm budur. Gerisi gevezeliktir.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           12 Kasım 2016


DÜNYAYA REZİL OLACAĞIZ

                                   
“Dünyaya rezil olacağız.” ya da “Bunu Avrupa’ya nasıl anlatırız?” benzeri sözleri sık sık işitiriz çoğu siyasetçiden, sözde aydından. Son günlerde de bu sözleri fazlaca duymaktayız.
FETÖ ve HDP/PKK üyelerinin terör suçundan tutuklanmaları ve bu örgütlere yardım eden kimi yayın organlarına karşı yargının harekete geçmesi Tanzimat kafalıların çareyi, emperyalist ülkelerde aramasına yol açmakta.
Ülke kimin ülkesi? Bizim ülkemiz…
Yargı kimin yargısı? İyi kötü bizim yargımız…
Suç nerede işleniyor? Bizim ülkemizde, yani Türkiye’de…
Bu durumda dünyaya ya da Avrupa’ya ne? Onların Türkiye’nin içişlerine karışmasını istemek, müdahaleyi kışkırtmak nedendir?
Yargısal bir konuda yabancı ülkelerin/emperyalistlerin müdahalesini istemek niyedir? Eğer Türkiye’de yanlış giden bir şeyler varsa bunu kendi iç dinamiklerimizle düzeltmemiz gerek. Dünyanın hiçbir yerinde dış müdahaleyle düzelen bir şey yok!
Peki, “Dünyaya rezil olacağız.” diyenlerin dünyası kimlerden oluşmakta? Başta ABD ve Avrupalı bazı emperyalist ülkeler… Onların dünyasında Asya yok! Afrika, Güney Amerika yok! Avrupa’nın ezilen, sömürülen ülkeleri yok! Kendi ulusları da söz konusu değil. Çünkü onları, dünyanın ezici çoğunluğunu oluşturan mazlum halklar ilgilendirmiyor. Varsa yoksa dünyanın kanını emmekte olan emperyalistler var onlar için.
Türkiye, ABD güdümlü terör örgütlerinin saldırıları karşısında her gün şehitler verecek, ekonomisi çökecek, kentleri yaşanmaz duruma gelecek, ülkenin birliği tehlikeye girecek… Bütün bunların karşısında yargısı, güvenlik güçleri harekete geçtiğinde “Olmaz efendim, biz bunu dünyaya anlatamayız.” diyerek karşı çıkacaksın. O dünya dediklerin, zaten terörün arkasındaki güç… Onlara neyi, niçin anlatalım? O dünya dediklerin, Türkiye’ye tarihin en kalleş savaşını açmışlar. Bu savaşı, direnerek mi kazanacağız, yoksa o emperyalist dünya karşısında diz çökerek mi?
Dünyaya (emperyalistlere) rezil olmayalım, ama ülkemizi rezil edelim öyle mi? Türkiye’nin birliğini koruyamazsak, terör örgütlerine ve emperyalizme teslim olursak asıl o zaman rezil oluruz tüm dünyaya, mazlum uluslara ve de kendi insanımıza…
Siyasetçi de aydın da kendi halkına güvenmeli. Çareyi emperyalizmde değil, emperyalizmle mücadelede aramalı. Zavallılık içinde el âlemden umar bekleyen bir siyaset anlayışı, Türkiye’ye yarar getirmez.
AKP hükümetini yıkacak güç, Türk Ulusunun gücüdür. Bu nedenle ulusumuza güvenmeli, derdimizi halkımıza anlatmalıyız.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           12 Kasım 2016



EMPERYALİZMİN MÜFETTİŞLERİ TBMM’DE

                       
8 Kasım 2016 Salı günü TBMM’de bulunan partilerin grup toplantıları vardı. Alışageldiği üzere dört parti genel başkanları kürsüye çıkar, konuşur. Vekiller ve parti yandaşları da tezahürat yaparak kameralara poz vererek hem genel başkanın hem de seçmenin gözüne girmeye çalışırlardı.
HDP’nin son grup toplantısı olağandışıydı. Genel başkanları ve bazı vekilleri tutukluydu. Neden mi? Bölücü örgüte destek vermekten… Zaten HDP’liler, PKK ile ilişkilerini saklamamaktalar. Her vesileyle PKK’yı övmekteler. Ama nedense demokrasi aşığı(?) kimi siyasetçiler ve sözde aydınlar, HDP’yi demokratik sistemin bir parçası olarak görmekteler hâlâ.
HDP’nin son grup toplantısını olağandışı yapan şey, AB ülkelerinin Ankara’daki temsilcilerinin tutuklanan vekillerin sıralarına oturmalarıydı. Bu, ilk kez oluyordu. Şimdiye kadar muhalefet partilerinin iktidar ya da yargı uygulamalarını türlü biçimlerde protestolarına tanık olmuştuk. Ancak başkentte kendi ülkelerini temsille görevli kişilerin TBMM çatısı altında bir yargı kararını protesto etmeleri ilk kez oluyordu. Hem de TBMM’nin varlığını yok etmek isteyen bölücü örgütün siyasal uzantısı olan bir partiyi savunmak ve o partinin vekillerinin bölücülük suçundan tutuklanmalarını protesto etmek için… Bu davranışla yabancı ülke temsilcileri Türkiye’nin içişlerine karışmış oluyorlardı kendi devletleri adına. Yalnızca içişlerine karışmakla kalmayıp Türk yargısını teftişle memur ilan ediyorlar kendilerini.
Ne yazık ki gerek hükümet gerekse HDP dışındaki diğer muhalefet partileri, TBMM’nin manevi şahsiyetine karşı yapılan bu mütecaviz olayı önleme konusunda bir şey yapmadılar. Bu hareket, Türkiye’nin bağımsızlığına karşı yapılmış bir tecavüzdür. TBMM çatısı altında olan hiçbir vekilin ve Türk Ulusunun hiçbir bireyinin bu saygısızlığı kabul etmesi olanaksızdır.
HDP grup toplantısına katılan otuz sekiz yabancı temsilci, yetki ve hadlerini aşmışlardır. Onlar, Türkiye’de kendi ülkelerini temsil etmek için bulunmaktalar. Kendilerini sömürge valisi ya da müfettişi olarak görmeleri, hem iktidar hem de muhalefet partilerinin acizliğindedir. TBMM’de temsil edilen partiler ne işgal ettikleri koltukların tarihsel, hukuksal ağırlığını taşıyabilmekteler ne de Türkiye’nin bağımsızlığını savunabilmekteler. Bu, acıklı bir durumdur.
HDP’nin grup toplantısında gözlerden kaçmayan bir görüntüye değinmeliyim. ÖDP Genel Başkanı Alper Taş da emperyalist ülkelerin müfettiş görünümlü temsilcilerinin arkasındaki bir sıraya oturdu. Kameralara bakamıyordu nedense. Tedirgindi, ne yapacağını bilmiyordu. Utangaç, şaşkın bir tavırla yerini almıştı. Yürekten inanmadığı bir işi yapan kişinin tavırları çok belirgindi. Kendisine “sosyalist, solcu, devrimci” diyen ve “Mahirlerin, Denizlerin ardılı” olduğunu söyleyen bir siyasetçi, emperyalizmin temsilcileriyle aynı sıraları hangi amaçla paylaşır. Onlarla hangi duygu ve düşünce birliği içinde olur devrimci olduğunu söyleyen biri? Bu durum, bazı sol grupların içine yuvarlandığı durumu göstermesi bakımından ibret vericidir.
Türkiye, müstemleke değildir. Türkiye, tarihi boyunca hiçbir ülkenin sömürgesi olmadı. Türkler, tutsak yaşamaktansa ölmeyi yeğlemişlerdir. Bu nedenle TBMM çatısı altındaki AB ülkeleri temsilcilerinin oluşturduğu rezalet, utanç vericidir.  Dünyada emperyalizme karşı verilen ilk Kurtuluş Savaşı’nı yönetmiş bir meclisteki bu görüntü, Türkiye’ye yakışmamıştır. Meclisin ruhuna aykırıdır.
 Ey TBMM de grubu bulunan partiler, size bu ayıp yeter. Yeter de artar bile… Şimdi anladınız mı Türkiye’yi bölmek isteyenlerin kimler olduğunu? Şimdi gördünüz mü? Bölücü örgüt PKK’yı destekleyenleri?
 Ey TBMM’de bulunan vekiller, o koltukları boşuna işgal etmeyin! Sizler, böylesi büyük bir rezalete sessiz kalarak milletin vekâletini hak etmiyorsunuz. Kalkın o koltuklardan!
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           10 Kasım 2016