SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI


                                                
13 Mart 2020 Cuma gününden beri ailecek evdeyiz. Yani on dört gün olmuş. On dört gündür kimseyle görüşmedik yüz yüze. Tam da doğum günümde kendimizi karantinaya aldık. Eşim ve oğlum, bu zaman dilimi içerisinde dışarıya hiç çıkmadılar, evde adeta hapisler. Bir dakika bile dışarıya çıkma istekleri yok! Bense gün aşırı evin gereksinmelerini karşılamak için markete, fırına gidiyorum. Bu gidişler, çok kısa olmakta. İvedi gereksinimlerimizi alıp hemen eve dönüyorum.
Eve döndüğümde elimdeki torbaları kapının girişine, içeriye bırakıyorum. Eşim, onları alıp mutfağa götürüyor. Gerekli önlemlerden sonra torbaların içindekileri yerleştiriyor. Bense doğru banyoya giriyorum. Kabanımı askıya asıp doğruca balkonda havalandırmaya bırakıyorum. İki günde korona kalmaz sanırım giysilerimde. Soyunup dış iç giysilerimi çamaşır makinesine atıp hemen banyoya giriyorum. İyice yıkandıktan sonra giyinip salona geçiyorum.
Televizyonlarda aklı başında yorum yapanlar, iki günde bir alışverişe çıktığımda birkaç metre ara bırakarak konuştuğum tanıdıkların, tanımadıkların, dükkân çalışanlarının, telefonla söyleştiğimiz Türkiye’nin farklı illerindeki dostlarımın ortak görüşü; ülkemizde ivedilikle sokağa çıkma yasağının uygulanmasıdır. Bu yasakla salgının yayılmasının önleneceği herkesin ortak düşüncesi. Peki, herkesin düşündüğü sokağa çıkma yasağı konusunda hükümet neden ayak sürümekte.
18 Mart 2020 Çarşamba günü Cumhurbaşkanı Erdoğan, kamuoyunun günlerce beklediği “Koronavirüse Karşı Ekonomik İstikrar Kalkanı”nın maddelerini açıkladı. Ne yazık ki halkın beklentileri boş çıktı. Deyim yerindeyse dağ fare doğurdu. Erdoğan’ın açıklamalarında en önemli şey, özelleştirmelerin eleştirilip kamuculuğa vurgu yapılmasıydı. Bunun dışında özellikle dar gelirli halkı rahatlatacak herhangi bir çözüm ne yazık ki yoktu. Böyle olunca da çalışmak zorunda olan ve özellikle günlük para karşılığı iş yapan emekçi kesim, işe gitmek zorunda kalıyor.
İnsanları “ya acından öleceksin ya da kovid 19’dan” ikileminde bırakmak son derece yanlış. Birçok işyeri kapandı. Bu işyerlerindeki emekçilerin çoğu yevmiyeyle çalışmaktalar. Bir günde on binlerce insan parasız pulsuz evlerine kapanmak zorunda kaldı. Ne yazık ki devlet yöneticileri, bu insanların ne yiyip içeceğini düşünmemekteler.
Sokağa çıkma yasağı konusunda hükümetin ayak sürümesinin nedeni tamamen ekonomik. Yasak konunca birçok sektörde çalışma sona erecek. Birçok emekçi, işsiz kalacak. Küçük esnaf zor durumda kalacak. Hükümetin bu işsizler ve küçük esnafla ilgili bir destek programı yok! Suriyeli mültecilere kırk milyar harcadıklarını söyleyen Erdoğan’ın kendi emekçileri için ayıracak kırk kuruşu yok! Konuşmasında yaşlılara kolonya ve maske vereceklerini söyledi. 2002’den beri süren sadaka ekonomisinin sürdüğünü göstermekte bu anlayış.
Salgına karşı ekonomik program ortaya koyamayan AKP hükümeti, yangından mal kaçırır gibi Kanal İstanbul’un ihalesini yaptı. İhaleyi yapan görevliler maskeli. Acaba bu maskeler kovid 19’dan korunmak için mi, yoksa bir ekonomik ayıbı örtmek için mi?
AKP hükümetinin öncelikli görevi sokağa çıkma yasağı koyarak salgını önlemek ve halkının sağlığını, canını korumaktır. Sokağa çıkma yasağı nedeniyle ekonomik yitime uğrayacak emekçilere yaşamlarını sürdürebilecekleri ekonomik desteği vermektir. Devletimizin parası varsa bu, yurttaşları için harcanmalı. Devlet bütçesi, birkaç yükleniciyi varsıllaştıracak saçma sapan bir kanal inşaatına harcanmamalı.
Unutmayalım devlet de hükümet de halk için var. Halkını düşünmeyen hükümetler ayakta kalamaz. AKP hükümetine uyarımdır. Akılcı olamayan işler yaparsanız hem iktidardan düşersiniz hem de kendi elinizle PKK ve FETÖ’yü hükümet yaparsınız. Bu vebali kaldırabilir misiniz? Hadi, yanıt verin bakalım.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           27 Mart 2020
                                                                      

TÜRKİYE VE İTALYA’NIN KORONA KARŞILAŞTIRMASI


Her geçen gün koronanın bulaştığı insan sayısı artıyor ülkemizde. Ölümlerin olması içimizi yakmakta.

Özellikle sosyal medyada bazı kişiler, istatistik uzmanı oldu. Bir yanda İtalya’daki sayrı ve ölü sayısı, bir yanda da Türkiye’dekiler... Verilerin başlarında gün gün tarihler de veriliyor. Hepsi bir ağızdan yorum yapıyor: “Bu gidişle İtalya’dan kötü olacağız.” diye. Bu kişiler, felaket tellalları... Hepsi bir merkezden yönetilmekte. Çoğu, PKK ve FETÖ militanları... Çok az da muhalefet yaptığını sanan aymazlar var aralarında. Saf muhalifler de bu iletileri, irdelemeden paylaşmaktalar. Burada amaç: Halkta korku ve panik havası yaratarak hükümete karşı bir muhalefet örgütlemek.

Diyeceksiniz ki birden çok muhalefet partisi var, bu çaba niye? Bu kişiler, örgütleyecekleri muhalefeti isyan ettirecekler; ortalığı karıştıracaklar akılları sıra. Buradaki hedef AKP iktidarı değil, Türkiye…

İyi niyetli olduğunu düşündüğümüz bazılarına yanıt veriyoruz. Tamam, iki ülkeyi karşılaştırdınız, haklısınız diyelim. Bu iki ülkenin nüfusları aynı mı?

Yaşlı, genç insan sayısının genel nüfusa oranı nedir?

Her iki toplumun önlemlere uyumu aynı mıdır?

Sağlık sistemlerindeki farklılıklar nelerdir?

İki ülkenin sağaltımcılarının ülkü, sosyal ilişki, meslek sevgisi, halka bakışı arasındaki farklar nelerdir?

Her iki ülkenin bulaşı önlemek için aldıkları önlemler arasında fark var mı? Önlemleri almadaki zamanlamaları nasıldır?

Türkiye ve İtalya’da yaşayanların bağışıklık sistemleri bir midir?

Türkiye ve İtalya’daki beslenme biçimleri farklılıklar gösteriyor mu?

Her iki ülkede aşılama sistemi zorunlu mudur, yoksa bireyin isteğine bağlı bir aşılama sistemi mi var?

Ülkelerde yaşululara (yaşlılara) bakış nasıldır?

İki ülkenin sağaltımcıları, katıldıkları dünya savaşlarındaki salgınlar karşısında nasıl davranmışlar?

Bu sorular uzayıp gider. Elindeki birkaç sayıya bakarak bir salgının çözümlemesini yapamazsın. Aklı başında her kişi bu soruları ya da benzerlerini düşünür, önüne konan her şeyi yalamadan yutmaz. Hele konu memleket konusuysa ve halk sağlığıysa kılı kırk yarmalı.

Kişiye bağlı siyaset yapma düşüncesi, öyle bir egemenlik kurmuş ki kafalarda; sistemle savaşmayı, büyük resmi görmeyi bir türlü başaramıyorlar. Bu tuzağa düşenlerin çoğunun “Atatürkçü(!)” olduklarını söylemeleri ise işin üzücü yanı.

Emperyalizmin 12 Eylül darbesiyle oluşturmak istediği “Ilımlı Atatürkçülük” ne yazık ki amacına ulaştı. Sosyal medyada her gün arkadaşlarına “günaydın” derken ve her akşam “iyi akşamlar” dileğinde bulunurken bir Atatürk fotoğrafı paylaşmak moda olmuş. Atatürk fotoğrafı paylaşarak Atatürkçü olduğunu sanan bir kitle var. Bu, Kenan Evren’in her boşluğa Atatürk heykeli ya da büstü yapmasıyla aynı şey.

Oysa Kemalizm, büyük bir düşünce biçimi. Asıl dayanağı ise emperyalizme karşı olması. Antiemperyalist olmadan Kemalist olunur mu hiç?

 

                                                                       24 Mart 2020

 


DİPLOMALI VE DİPLOMASIZ CAHİLLER


                                    
Koranavirüs salgınına karşı birincil önlemin evden çıkmamak olduğunu tüm uzmanlar açıklamakta. Çünkü hastalığın yayılmaması için bu önlem, çok gerekli.
Korana virüsle savaşım konusunda iki ülkenin uygulaması belirgin olarak öne çıkmakta. Birincisi, Çin… Salgın başlar başlamaz Vuhan kenti topluca karantina altına alındı, bu kente giriş çıkış yasaklandı. Sokağa çıkma yasağı kondu ve hastalığın yayılması önlendi. Kısa zamanda kovid 19’la savaş başarıyla bitirildi.
İkinci uygulama İtalya’dan… İlk başta salgının İtalya’nın hangi kentlerinde yoğunlaştığı açıklandı ve kuzeydeki halkın bir bölümünün ülkenin güneyine göç etmesine neden olundu. Bu da salgının İtalya’nın her yerine yayılmasına yol açtı. Evden çıkmama çağrılarına kulak asmayan İtalyanlar, sokaktaki günlük etkinliklerini sürdürdüler. Sokaklar, spor salonları, aşevleri, yeiçler, eğlence alanları boşalmadı. Böylece İtalya, önlenemez bir salgının pençesine düşmüş oldu. Bu nedenle de salgın, İtalya’yı adeta tutsak aldı. Liberal uygulamalarla hasara uğramış sağlık sistemi neredeyse iflas etmiş durumda. Çin sokağa çıkmadığı için kazandı, İtalya ise eve girmediğin için acı çekiyor.
Peki, ülkemizde durum nedir?
Umre dönüşü, bazıları karantinadan kaçtı. Umrecileri zapt etmek epey zor oldu. Sahi, İslam’da farz olmayan umre gezisine, dünya büyük bir salgının pençesindeyken neden izin verildi? Karantinaya alınan umrecilerin yakınlarına ziyaret yasağı olduğundan birçok sorun yaşandı.
Belediyeler altmış beş yaş üstü yurttaşlarımızı evde tutmak için akla gelmedik yöntemler uyguladı. Ama ne çare? Tokat’ta uyarılara kulak asmayan yurttaş, uyaranlara bıçak çekti ve zorlukla etkisizleştirildi.
Elazığ’da çarşıda dolaşan yurttaşlar kendilerine uzatılan mikrofonlarda koronaya meydan okudular. Söylenen sözlerin nasıl bir kara cahillik olduğu konuşulan her sözcükten belli.
Hükümetin salgının yayılmaması konusunda aldığı önlemlerden en önemli ve etkilisi, cemaatle namaz kılma yasağı. Şanlıurfa’da gençte biri kilitli cami kapısını tekmelemekte. Sakarya’da ise toplanan üç beş kişi toplu cuma kılmak için polislerle anlamsız bir tartışmaya girdiler. Benzer birçok örnek var ülkemizde. Akıllarınca kendilerinin çok inanmış Müslümanlar olduklarını kanıtlamak derdindeler. Oysa bu tavırlarından hem Kuran’ı hem de hadisleri bilmedikleri ortaya çıkmakta. Yalnız kovid 19 salgının tehlikesi konusunda değil, din konusunda da ne kadar bilgisiz oldukları davranışlarından ortaya çıkmakta.
Neyse sözü fazla uzatmayalım. Diplomasız kara cahilleri anladık… Şimdi de diplomalı cahillere gelelim.
Cumartesi, pazar hava çok güzeldi. Çoluğunu çocuğunu yanına alan birçok İstanbullu, sahillere akın etti. Spor yapanlar, çimlerde uzanıp güneşlenenler, portatif sandalyelerde eş dostla iki tek atarak lafın belini kıranlar, özçekim yapanlar, bisiklete binenler, evden getirilen yiyeceklerin başına çökenler… Sorumsuzluğun, bencilliğin, bilinçsizliğin, nemelazımcılığın şımarıklıkla birleştiği bu çirkinliği yaşadı İstanbul. Kurallara uymamayı, özgürlük sanan bir zavallılığı çağdaşlık olarak gören öğrenimli fakat eğitimsiz bir güruhla karşı karşıyayız.
Ortaokulda bize okutulan yurttaşlık bilgisi kitabında özgürlüğün sınırının tanımı şöyle yapılmıştı: “Başkasının özgürlüğünün başladığı yerde, senin özgürlüğün biter.” Bu anlatım, Atatürk döneminin devrimci sürecinden kalmaydı. Yıllar içinde bu anlayış terk edildi. Liberal anlayış egemen oldu eğitime de topluma da. Kuralsızlık, bencillik, kamucu düşünmeme geçer akçe oldu. İşte, hafta sonu Caddebostan, Bebek, Moda… sahillerinde gördüğümüz umarsızlık, bu liberal anlayışın nasıl da zararlı bir toplumsal virüs olduğunu gözler önüne sermekte. İşin acı yanı bu kişiler, savunup benimsedikleri liberalizmi solculuk, çağcıllık, hatta Atatürkçülük sanmaktalar. Atatürkçülük de çağcıllık da solculuk da öncelikle kendi toplumunun, ülkesinin haklarını savunmaktır.
Modern görünümlü bu cahiller, akşam evlerine döndüklerinde klavye başına çöküp “Kovid 19 konusunda hükümet gerekli önlemleri almıyor.”, “Testler yetersiz…”, “Vaka sayısı oldukça çok, ölümler saklanıyor.”… benzeri açıklamalarla kamuoyunun zihnini bulandıracaklar. İkide bir “Umreden dönenler, niye karantina altına alınmadılar.” Diye aklınca gericilikle savaşacaklar. Oysaki kendi yaptıkları da gericiliğin dip yapmış durumu.
Diplomalı, diplomasız cehalet… İkisi de aynı… Topluma verdikleri zararlar konusunda yarışmaktalar. Korna virüsü yendikten sonra ülkemizin en büyük seferberliği, diplomalı ve diplomasız cehaleti yenmek olmalıdır. Cehaletin diplomayla giderilmediği karşımızda apaçık ortada. Sosyal medyada PKK ve FETÖ’nün buyruğuna girmiş bu cehalet, dünün mütareke basınının görevini yapmakta. Dün olduğu gibi bugün de başaracağız. Hem emperyalizmi hem kovid 19’u hem de mütareke basının uzantılarıyla yobazlığı yeneceğiz. Yoksa ulusça ayakta kalmamız zorlaşacak.
                                                                                   Adil Hacıömeroğlu
                                                                                   23 Mart 2020


SOSYAL MEDYADA KORONA KIŞKIRTMALARI

            Sosyal medyada PKK ve FETÖ kaynaklı kışkırtmalar, kesintisiz sürmekte. İdeolojisiz, amaçsız, sistem üzerinden değil de kişi üzerinden muhalefet edenler, özellikle FETÖ’cülerin tuzağına düşmekteler. Kışkırtıcı bir yalan ortaya atılıyor. Binlerce insan, bu yalana inanarak onu paylaşıyor. Böylece yalan, doludizgin yayılıyor.

Muhalefetin en önemli sorunu, akılcılığını yitirmesi. Akılcı bir sorgulayıcılık, muhalefeti özellikle FETÖ propagandasına alet olmaktan kurtarır. İktidarın yaptığı her şeyi yanlış görmek, bir hastalık... Durmuş saat bile günde iki kez doğruyu gösterir.

Konulara diyalektik açıdan baktığımızda karşıtlıkların bir arada olabileceğini görürüz ve anlarız.

Sosyal medyada değişik kişilerin paylaşımlarını okurum fırsat buldukça. Korona çıktı çıkalı FETÖ kaynaklı muhalif kişilerden “Rakamlar saklanıyor. Hastalık patladı. Türkiye’nin her yerinden haberler geliyor. Ölümler arttı. Hastanelerde yer kalmadı.” benzeri kışkırtıcı paylaşımlar yapılmakta. Bunlar aracılığıyla halkın devlete güven duygusunu yok etmeye çalışmaktalar. Bu yolla da halkı bölmek ve bir bölümünü kışkırtarak iç karışıklık çıkarmayı istemekteler.

Tartışma gerektirmez bir yalın gerçeği bile anlayacak düşünme yetisini yitirmiş kişiler, saplantılarla muhalefet yaptıklarını sanmaktalar. Oysa Türkiye salgına karşı büyük bir savaş vermekte. Savaşta bozgunculuk yapmanın kimseye yararı yok! Olsa olsa terör örgütleri ve emperyalistler sevinir salgına karşı başarısızlığımıza. AKP’ye muhalefet edeceğiz diye Türk devletine ve halkına muhalefet yapmaktalar bu söylemleriyle. Şer odaklarının kışkırtmalarına alet olarak halk sağlığını tehlikeye düşürüyorlar.

Yalan haberlere, uydurma bilgilere karşı uyanık olmalı. Birilerine kızarak ya da iktidara karşı olan öfkemize kapılarak emperyalizmin kışkırtmalarına alet olmamalı. Önce ülkemiz gelir. Vatan olmadan hiçbir şey olmaz. Demokrasi de özgürlük de vatan toprakları üstünde savunulur.

                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           21 Mart 2020

 

KORANA'DAN NASIL KURTULURUZ?


                        
Koronavirüs salgını nedeniyle nüfusumuzun önemli bir bölümü evlerinde oturmakta. Zorunlu durumlar ve ivedi gereksinimler olduğunda ancak o zaman dışarıya çıkılıyor. Kentlerin sokakları bomboş. Birçok işyeri kapanmış durumda.
Salgının yayılmaması için alınan önlemlerin başında sokağa çıkmamak, kalabalık yerlerde bulunmamak gelmekte. Bunun için de insanların bir araya gelmemesi için evde oturmak gerek.
Salgını önlemek için temizlik çok önemli. Uzmanlar, bedensel temizliğin çok önemli olduğunu söylemekteler. Bu nedenle kaygılanan insanlarımız, evlerinde tuvalet kâğıdı, peçete, kolonya, sabun biriktirmekteler. Bu ürünlerin satıldığı dükkân rafları bomboş. Beden temizliğinin yanı sıra tinsel temizlik de vazgeçilmez koşul.
İnsanların çoğunun, covid 19’dan değil, virüsün bulaşma korkusundan öleceğini düşünmekteyim. Toplumdan soyutlanarak hastalığın bulaşması ve ölüm korkusuyla geçen zamanın kişilerin tinsel durumunu mahvedeceğini söylersek yalan olmaz.
Neyse asıl konumuza dönelim. Yurttaşlarımızın önemli bir bölümü, uyarıları dikkate alarak evlerine çekilirken bir kısım yurttaşımız ise sokaklarda gezmeyi kahramanlık sanmakta. Gerekli olamadığı halde dışarı çıkan kişi, salgının yayılmasına neden olmakta. Bu gerçek ortadayken sokağa çıkmanın mantığı nedir?
Kovid 19’un daha çok yaşlılara zarar verdiğini tüm uzmanlar söylemekte. Buna karşın yaşlı yurttaşlarımızın bir bölümünün evde oturmaktan sıkılarak dışarıya, dolaşmaya çıkması ilginçtir. Bu davranış, hastalığın yayılmasını hızlandırmakta, birçok önlemi geçersiz kılmakta. Bu durum karşısında Denizli, Balıkesir ve Edirne belediyeleri park ve caddelerdeki oturakları kaldırdılar. Bu oturaklarda akşama dek oturup zaman geçiren yaşlılar, bu duruma tepki gösterdiler. Çünkü insanlarımızın vakit geçirmesi, birkaç ahbap bulup laflamakla oluyor. Bu alışkanlık, insanlar tek başına kaldıklarında zamanı nasıl geçireceklerini bilememelerinden olmakta. Bu arada yaşlıların evde oturmasını sağlamak için Konya Büyükşehir Belediyesi’nin, altmış beş yaş üstü kişilerin belediye otobüsleri için kullandıkları ücretsiz kartları geçici olarak iptal ettiğini de söyleyelim.
Çevremizdeki çoğu kişinin düşküsü (hobisi) yok! İnsanların, düşküsü olmayınca zamanı verimli ve sıkılmadan geçirmesi olanaksızlaşmakta. Özellikle kentlerde sosyal ilişkileri zayıf, doğadan uzak yaşayan insanların düşkü edinmesi onun yaşamını kolaylaştırır. Bu nedenle hangi yaşta olursak olalım kesinlikle bir düşkü edinmeliyiz.
Toplumuzun alışkanlık durumuna getirmediği önemli bir şey, okumaktır. Okumak, bir düşkü değil; kişinin yaşamsal gereksinmeleri arasındadır. İnsan yaşamı için yeme, içme, uyuma, soluk alma neyse okuma da odur. Kitap okuma, insan yaşamının bir parçası olmalı.
Toplumumuzda okuma alışkanlığı yaygınlaşmadığından insanlarımız, yalnız kaldıklarında evlerinde ne yapacaklarını şaşırmaktalar. Zamanını televizyon izlemekle geçiren kişi, bir süre sonra sıkılıyor. Çünkü televizyonlarda sürekli aynı şeyler yineleniyor. Bu yinelenme, insanı yorup sıkıyor. Televizyon ve internet evlerimize gireli ailece söyleşmeyi unuttuk sayılır. Evde otururken hatta yemekte bile neredeyse herkes cep telefonuyla meşgul. Bu durum, kişiler arasındaki iletişimi öldürürken doğru bilgi edinme yollarıyla tartışma kültürünü yok etmekte. Bunun içindir ki insanlarımız, evde sıkılmadan zaman geçiremiyorlar.
Peki, ne yapmalıyız? Her buhran dönemi, aslında toplumlar ve kişiler açısından bir fırsattır. Kişi ve toplumlar; böyle dönemlerde sağlıklı düşünme, yaşadığı olumsuzlukların nedenlerini ortaya çıkarma, bir daha aynı kötü duruma düşmemek için neler yapması gerektiğini araştırır. Böylece yeni yollar, daha sağlıklı kurumlaşmalar, yeni ekonomik anlayışlar, yeni sistemler, yeni kişisel ve toplumsal düzenler, dayanışmayı artıracak yeni kurallar ortaya çıkar.
Evlerde oturmak zorunda kaldığımız bu salgın ve buhran döneminde toplumuzun en çok eksik kaldığı okuma konusunda atılım yapma zamanıdır. Okuma alışkanlığı edinme fırsatı önümüze çıkmıştır. O zaman bu fırsatı değerlendirelim. Okuma alışkanlığı kazanan yaşlılar, sokağa çıkmak zorunda kalmaz. Belediyeler de park ve sokaklardaki oturakları sökmez. Okuma alışkanlığı kazanan yaşlılar, gençlere de örnek olur. Böylece Türkiye, bilgisizliği yenerek geleceğini garanti altına alır. Bu alışkanlık sayesinde dışarı çıkmayarak kovid 19’un toplum içinde yayılmasını önleyerek büyük acılar yaşamaktan kurtuluruz.
Evet, önümüzde bilgisizlikle savaşmak için altın bir fırsat durmakta. Durup bakacak mıyız, yoksa kolları sıvayıp işe girişerek kitaplarla büyük bir dostluğun temellerini mi atacağız?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       21 Mart 2020



CANKURTARANLARIN SİRENLERİ NİYE ÇALMIYOR?



Sosyal medya yaşamımızın içinde… İnsanların büyük bir çoğunluğu, sosyal medyadan öğreniyor birçok şeyi. Sosyal medyanın yönlendirmesiyle siyasal, toplumsal duruşunu belirliyor çoğu kişi. Yüzünü görüp sesini işitmediği, paylaşımlarındaki asıl amacını, siyasette hangi odakların temsilcisi olduğunu, hatta adını sanını bilmediği kişilerin görüşleri kolayca paylaşılmakta sorgulama yapılmadan. Bu arada sosyal medyadaki kişilerin çoğunun kimliğinin sahte olduğunu da belirtmeliyim.
Sosyal medya, tüm dünyada olduğu gibi ABD’nin denetiminde. Birçok ülkede kendi çıkarları doğrultusunda kamuoyu oluşturmak ve bozgunculuk yapmak için sanal âlemi kullanmakta bu emperyalist güç. Sosyal medya aracılığıyla bir siyasetçi, sanatçı, bilim adamı bir anda şeytanlaştırılabilir, linç edilebilir.
Korona salgınıyla savaşım; ülkelerin gücünü, toplumsal dayanışmasını, kurallara uyumunu, sağlık sisteminin işlerliğini gösteren önemli bir alan. DSÖ’nün uluslararası dayanışma gösterisine karşın salgınla savaşımda ülkeler arası rekabet de söz konusu. Her ülke kendi sağlık sistemini öne çıkarmakta. Bu nedenle zaman zaman bazı ülkeler, diğerlerini virüsün yayılması ve salgın konusunda gerekli duyarlılığı göstermeme konusunda suçlamaktalar.
Ülkemizde, korona ile ilgili ilk bulaşın görüldüğü 11 Mart 2020’den itibaren büyük bir toplumsal dayanışma içine girdi. Ne yazık ki bazı kişiler ve odaklar, bu dayanışmayı bozmak için sosyal medyada bozgunculuğa ve asılsız kışkırtmalara soyundu. Hatta işi daha da ileri götürerek salgını, iktidara muhalefet aracı olarak değerlendirme yoluna gitti bazıları.
Ben de sosyal medya kullanıyorum. Kişisel olarak tanımadığım kişilerin, kimliğini ve siyasal görüşlerini bilmediğim kurumların iletilerini paylaşmam. Genellikle kendi görüşlerimi yazarım. İletilerimin özgünlüğüne önem veririm.
Sosyal medyada bir hanımefendi şöyle yazmış:
“Çok vaka var, çok… Bu nedenle ambulanslar bile siren çalmadan gelip alıyor hastaları. Saklıyorlar koronavirüslüleri.”
“Hanımefendi, durup dururken cankurtaranlar neden siren çalıp insanları rahatsız etsin? Nasıl, nereye saklıyorlar koronavirüslüleri?”
“Cankurtaran, siren çalmak zorunda… Bakın gizli gizli götürüyorlar.”
“Cankurtaranın siren çalmasının nedeni, trafiğin yoğun olduğu yerlerde kendisine yol açmak içindir. Şu anda yollar boş. Açılacak yol yok! Boşu boşuna gürültü kirliliği yapmanın bir nedeni var mı?”
“Olsun, yine de siren çalınmalı. Biz bilelim, hastalar nereden, hangi evlerden gidiyor?”
“Bilseniz ne olacak? Onları siz mi iyileştireceksiniz?”
“Yok, bizim bilmemizde yarar var.”
“Cankurtaranın aldığı her kişi, kovid 19’lu değildir. Belki başka hastalıklar nedeniyle gidenler de vardır.”
“Yine de biz bilelim. Sirenler çalması gerek, usul böyle…”
Yukarıdaki karşılıklı yazışmada görüldüğü gibi hanımefendi ülkesine güvenmiyor. Kışkırtmaların etkisiyle halk üzerinde ürkü, güvensizlik, çaresizlik duygularını yaygınlaştırmak istemekte bilerek ya da bilmeyerek.
Salgının başlamasıyla saldırıya geçti ABD destekli FETÖ ve PKK. Ülkemizi, salgının dünyadaki merkezi olarak göstermek için sürekli olarak sayrı ve ölü sayısının saklandığını yaymaktalar. Bu yolla ülkemiz ekonomisini çökerterek toplumsal dayanışmasını yok etmek istemekteler. Ne yazık ki AKP iktidarına muhalefet etmekten başka amacı olmayan birçok kişi de bu ihanet örgütlerinin tuzağına düşerek onlara alet olmaktalar. Böylece kendi ülkelerinin salgına karşı savaşımını baltalayan bozgunculuğa hizmet ediyorlar.
Salgınla savaşım devletimizin öncülüğünde olmak zorunda. AKP’ye muhalefete sonuna dek evet! Ancak AKP’ye muhalefet edeceğim diye devlete, halka, sağlık sistemine muhalefet etmeye hayır! Devlet de halk da sağlık sistemi de bizim.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
20 Mart 2020
                                                                      

TOPLUCA KANAT ÇIRPMAK


                                               
Beydeba…
Kelile ve Dimne’yi yazarı Hintli, ünlü filozof ve fabl yazarı. M.Ö. I. Yüzyılda yaşadığı düşünülmekte.
Kelile ve Dimne’den aldığımız Tasmalı Güvercin’i birlikte okuyalım:
 “Deha kenti yakınında avı bol bir yer vardı. Avcılar, buraya sık sık uğrarlardı. Buradaki iri ve dalları birbirine girmiş gür ağaçlar arasında özgür kuşlar yaşardı. Bir gün çirkin yüzlü, kötü bir avcı, elinde sopası, sırtında ağı ile ormana girdi. Ağını attı, üzerine yem tanelerini serpip yakın bir yere saklandı.
Çok geçmeden önde Tasmalı Güvercin olduğu halde bir sürü güvercin, alana üşüştü; tuzağı görmeden taneleri yemeye başlayınca ağın içine düştüler. Avcı, sevinç içinde gizlendiği yerden çıktı. Onu gören güvercinler kurtulabilmek için çırpındılar, fakat onların bu çabaları boşa gitti. Tasmalı Güvercin, tuzaktaki diğer güvercinlere dönerek:
—Felakete karşı gelebilmek için aramızdaki elbirliğini kaybetmeyelim. Hiçbirimiz kendi canını, arkadaşının canından üstün tutmasın. Hepimiz birlikte harekete geçerek tek kuş gibi uçalım. Bu sayede hep birlikte kurtulalım, dedi.
Güvercinlerin hepsi, kendilerini toplayıp kanat birliği yaptılar. Hep birlikte ağı taşıyarak gökyüzüne yükseldiler. Avcı, yorulacaklarını umarak yükselen kuşların yere konacaklarını sandı.
Tasmalı Güvercin, durumu gözden geçirerek arkadaşlarına ikinci önlemini açıkladı:
—Avcı peşimizdedir. Böyle açıktan uçarsak bizi görür, nereye konacağımızı anlar. Kapalı yerlerde uçarsak bizi izleyemez, peşimizi bırakmak zorunda kalır. Biz de benim yakın dostum farenin ülkesine kadar gideriz. O, bu ağları keser; tuzaktan kurtuluruz, dedi.
Güvercinler, liderlerinin sözünü dinledi. Avcı da güvercinleri ele geçiremeyeceğini anlayıp geri döndü.
Güvercinler, bir süre sonra farenin yaşadığı yere vardılar ve burada yere indiler.
Tasmalı Güvercin, arkadaşı fareyi çağırdı. Fare, sesinden dostunu tanıdı. Koşarak geldi. Tasmalı Güvercin’i ağlar içinde görünce şaşırarak sordu:
 —Nasıl oldu da bu duruma düştün?
Tasmalı Güvercin:
—Bilmiyor musun, iyi ve kötü ne varsa başa gelebilir. Güneş ve Ay bile tutulur.
Bunun üzerine fare, Tasmalı Güvercin’i bağlayan düğümleri kemirmeye başladı. Tasmalı Güvercin, buna razı olmadı:
—Önce öteki güvercinleri kurtar; sonra bana gel, dedi.
Fare bu söze aldırmadı. Tasmalı Güvercin’in dayatması üzerine:
—Sen, kendine acımıyor musun? Nefsinin hakkını gözetmiyor musun, diye sordu.
Tasmalı Güvercin:
—Beni kurtarmakla işe başlarsan yorulur, gevşersin. Belki de onları kurtarmakta yavaşlarsın. Fakat ötekilerle başlarsan yorulsan bile dostun olan birini ağ içinde bırakmaya razı olmazsın, dedi.
Fare:
—İşte, bu düşünce benim sana olan sevgimi artıracaktır, dedi.
Büyük bir istekle bütün ağı kemirmeye başladı ve çok geçmeden işini bitirdi. Güvercinler sevinçle havalanarak sağ salim yurtlarına döndüler.”
Toplum ve insanlık olarak büyük bir felaketle karşı karşıyayız. Böyle durumlarda bencilliğe yer yok! Toplum ve tüm insanlık, birlikte kanat çırpmalı yüreğimiz birlikte çarpmalı. Kimse kendi canını ötekinden üstün tutmamalı. Tek başına canının derdine düşen toplumun tümünün yaşamını tehlikeye düşürür.
Korona virüs salgınından en az zararla çıkmanı yolu, elbirliğiyle davranmaktır, tıpkı avcının ağına yakalanan güvercinler gibi…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       19 Mart 2020









ISSIZLAŞAN KENT



Cumartesi günü (14 Mart 2020) öğleden sonra, Bostancı’dan Marmaray’a bindim Bakırköy’e gitmek için. Normal koşullarda tıka basa dolu olması gereken Marmaray’da neredeyse ayakta yolcu yoktu. Bu tenhalık ilgi çekiciydi. Kırk dakika sonra Bakırköy’e vardım.
Cumartesi günü, Bakırköy’de pazar kurulduğundan neredeyse İstanbul’un her yerinden, hatta kent dışından birçok yurttaş alışveriş için buraya gelir. Bu nedenle Bakırköy’ün merkezinde çoğu zaman kalabalık nedeniyle yürümek bile zorlaşır. İstanbul’un en kalabalık yerlerinden biri olan Bakırköy’deki tenhalık hemen ilgimi çekti. Lokantalar, kahvehaneler, yeiçler (kafeler), mağazalarda tek tük insan vardı.
Akşam olunca Marmaray’a binerek eve döneyim, dedim. Marmaray’da koltukların neredeyse yarısı boş. Bu tenhalıkta rahatça kitabımı okuyarak eve döndüm. Bostancı İstasyonundan eve yürürken birkaç kişiyle karşılaştım. Ali Nihat Tarlan Caddesi, geç olmamasına karşın adeta kentin terk edilmiş bir noktasıydı.
Pazar günü (15 Mart) iki önemli futbol maçı vardı. Evden öğleden sonra alışveriş için çıktım. Yollar bomboş. Evimiz, iki ana caddenin kesiştiği noktada olduğundan camdan dışarıyı görmekteyiz. Akşama dek insan kalabalığına özlem duyduk. Bu ıssızlığı, futbol maçlarına yordum kendimce…
Pazartesi (16 Mart), saat on bir de evden çıktım. Marmaray’a yürüdüm. Yol boyunca ıssızlık… İstasyona vardığımda ıssızlık, kendini belli etmekte. Marmaray’a bindim. Vagonda toplam, beş kişi var. İndi-bindiler oluyor yol boyunca vagondaki sayı, birkaç kişi eksilip artmakta. Yenikapı’da indim, Hacıosman Metrosuna binmek için. Normal koşullarda insan kalabalığından yürümek bile zordur burada. İnsanlar, ıssızlığın tadını çıkarmadalar acele etmeksizin sallana sallana yürümekteler.
Hacıosman Metrosuna bindim. Marmaray’da olduğu gibi birinci vagona bindim. Toplam, dört kişiyiz. Yolda ikisi indi, iki kişi kaldık ve son durakta indik. İşim,  Ferahevler’deydi. İşime gitmek için taksiye bindim. Taksi durağında normal zamanlarda bir ya da iki taksi zar zor bulunurken taksiler kuyruk olmuş, beklemekteler. Taksiciyle selamlaştıktan sonra işlerin nasıl olduğunu sordum. “Görüyorsun ağabey, herkes bomboş bekliyor.” dedi. Aynı ıssızlık burada da söz konusu.
Dönüşüm, çalışanların işyerlerinden çıkış saatine denk geldi. Gittiğim yoldan, aynı araçlarla geri döndüm. Bu kez metro ve Marmaray’da yolcu sayısı biraz fazla. Neredeyse ayakta yolcu yok!
Bostancı’da sokaklar, market raflarının yiyecek ve hijyen maddeleri satılan bölümleri boş. Birçok dükkân erkenden kapanmış bile. Maske ve eldivenli kişileri her yerde görmek olanaklı. İnsanlar, birbirinin gözüne bakmakta. Öksürenin, hapşıranın yanından hızla uzaklaşılmakta.
Korona virüsüyle savaş, ulusal bir konu. Bu savaşı ulusça, elbirliğiyle yeneceğiz. Birkaç günlük izlenimim, yurttaşların bu savaşta yerlerini aldıklarını göstermekte. Sosyal medyada az da olsa bozgunculuk var. Bunun zamanla azalacağını düşünmekteyim. Büyük felaketler, dayanışmayla aşılır. Korona düşmanını yenmek için birliğimizi, dayanışmamızı bozmadan Sağlık Bakanlığı’nın uyarılarını yerine getirmeliyiz. Zaman kavga zamanı değil, birlik zamanıdır.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                                   17 Mart 2020


           

KÜFÜR, SPOR MUDUR?


                                                
Türkiye’nin kurucusu Atatürk: “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur.” diyerek Türk Ulusuna spor yapmayı öğütlemiştir. Ne yazık ki Büyük Önder’in bu öğüdü, yıllar içinde toplumsal bir amaca dönüşememiştir. Sağlık için spor yapmak yerine, ya büyük stadyumlarda ya da televizyon başında izleyici olmayı yeğledi halkımız yıllardır.
Ülkemizde spor denince usa futbol gelir. Toplumun büyük bölümü, futbolla yatar, futbolla kalkar. Neredeyse tüm buluşmalarda futbol konuşulur. Nedense herkes, futbol konusunda uzmandır(!). Tribündeki izleyici, neredeyse takımların teknik direktörleri kadar teknik, taktik üzerine konuşur, yorumlar yapar.
Türkiye’de futbol yandaşlığı, siyasal yaşamımızdaki particilikle üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bu konuda usçuluk, yerini tutuculuğa bırakır. Körü körüne bir bağlılık vardır takımlara. Futbol kulüplerinin tarihçelerini, amaçlarını, izledikleri futbol politikalarını, sporun amacını öğrenmek, anlamak, özümsemek çoğu kişinin ilgi alanına girmez.
Ülkemizde özellikle büyük kulüpler arasındaki futbol karşılaşmaları, çok heyecanlı olur. Spor basının (Çok az sayıdaki bazı gazetecileri bu genellemenin dışında tutmak gerek.) kışkırtmaları, bu takımlar arasındaki maçlarda sporun amacının dışına çıkılmasında önemli rol oynar. Son yıllarda televizyonlar, izlenme oranlarını artırmak; gazeteler, satışlarını çoğaltmak için kavgalardan, gerilimlerden yararlanmaktalar.
12 Eylül 1980 Amerikancı darbesinden sonra topluma egemen olan liberal anlayış, her ne pahasına olursa olsun kazanma ve başarıya ulaşmayı yurttaşlarımıza benimsetti. Bu nedenle “Para kazan da nasıl kazanırsan kazan, bunu yaparken etik kuralları hiçe sayabilirsin.” anlayışı toplumda yaygınlaştı. 1980 öncesi kamu görevinde bulunup da yolsuzluk yapan kişiler parmakla gösterilirken ve toplumdan dışlanırken günümüzde işini yasalara uygun, dürüstçe yapanlar azınlıktalar. Hem merkezi yönetimde hem de yerel yönetimlerde kamu malını yağmalama konusunda adeta bir yarış var. Bu durumun futbola yansımaması tabi ki olanaksızdı. Toplumsal yaşam, bileşik kaplar gibidir. Bir kaptaki suya konan zehir, tüm kaplara yayılır zaman içerisinde.
23 Şubat 2020 Pazar günü, İstanbul’da Fenerbahçe ile Galatasaray önemli bir maç oynadılar. Maç oynanmadan günler öncesinden önce iki kulübün yöneticilerinin daha çok hakemleri baskı altına alma amacı taşıyan açıklamaları ortalığı gerdi. Ardından futbol basının taraftar köşe yazıcılarıyla televizyon yorumcularının sorumsuz analizleri(!) gündemi meşgul etti. Sanki maç değil de savaş olacakmış havası yaratıldı.
Maç günü geldi çattı. Sahada, sporcu sandığımız kişiler Romalı gladyatörler gibiydi. Ne rakibe saygı var ne de yaptığı işe… Yirmi yıl aradan sonra Galatasaray, Kadıköy’den yengiyle ayrıldı. Galatasaraylılar bayram yaparken Fenerbahçeliler karalar bağladı. Üstüne üstlük Fenerbahçe başkanının şeref tribününden(!) üzüntüyle küfredip bağıran taraftarların üzerine atlaması işin tuzu biberi. Yani, “hoca, cemaat” fıkrasındaki gibi… Örnek olması gereken başkan, sanki tribün amigosu…
Maç sonrası sosyal medyada türlü yorumlara göz atarken karşıma bir video çıktı. Sanırım maç öncesi çekilmiş. Fenerbahçe forması giymiş bir grup taraftar, bir yeiç yerinde (kafeteryada) kendilerince takımlarının şarkı/marşlarını söylemekteler. Savaşa giden, hasımlarını öldürmek için can atan paralı asker gibiler… Söyledikleri şarkının sözleri tamamen karşı takıma küfürlerle dolu. “Sevgililer gününde sevgilini …/ Anneler gününde ananı …/On Dokuz Mayıs’ta gençliğini …/ Kabotaj Bayramı’nda Suada’nı …/ 30 Ağustos’ta zaferini …/ Cadılar bayramında kabağını …/ Kurban bayramında aslanını …/ Ramazan bayramında tövbe estağfurullah …” söyledikleri şarkının sözleri bu dizeler. Küfürlü yerleri üç nokta ile gösterdik.
Şarkının sözlerinden anlaşılacağı üzere milli, dini, toplumsal, tarihsel … ne kadar değerimiz varsa hepsi küfre konu ediliyor. Kamuya açık bir yerde utanıp sıkılmadan, yüzler kızarmadan en sinkaflı küfürler yapılıyor. Bunun adına da taraftarlık deniyor, öyle mi? Bunun adı toplumsal ve kişisel çürümedir. Adap ve edepten yoksunluk, kişiyi böyle bir çürümenin içine sürüklemekte. Videoda bu şarkıyı söyleyerek ve bu çirkinliğe tempo tutup katılan kadınları görünce içim bin kat daha acıdı.
Yine sosyal medyada dolaşan ikinci bir video izledim. Galatasaray forması giymiş bir grup taraftar utkularını(!) kutlamaktalar metroda. Koro halinde karşıtlarına en galiz küfürleri bağırmaktalar gırtlaklarını yırtarcasına. Araç, tıka basa insanla dolu. Kadın, çocuk, yaşlı, sayrı, yorgun … insan vardır demeden küfürler inletmekte her yanı. Bu, güya bir kutlama öyle mi? Küfrettiğin kişiler kim? Senin her gün yaşamının içinde olan insanlar… Küfrettiğin kurumsa yüz yılı aşkın bir zamandır birlikte var olduğun bir spor kulübü… Toplu taşım aracında olan insanlar sizin küfürlerinizi dinlemek zorunda mı?
Videoyu üzüntüyle izlerken bedeni ufak tefek, yüreği kocaman bir kadıncağız küfür korosunu yöneten insan azmanına tokadı yapıştırıyor ve video sona eriyor.  
Yalnızca Fenerbahçe-Galatasaray maçlarında değil, amatör maçlarda bile koro halinde rakibe küfretmek moda olmuş. “Ben sporcunun zeki, çevik aynı zamanda ahlaklısını severim.” diyen Atatürk’ümüze layık bir sporcu gençlik yetiştirmek zorundayız. Yalnızca futbolumuzu değil, ülkemizi tüm alanlarını bu yozlaşma ve çürümeden kurtarmalıyız.
“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyeti milliyece mücahedeyi uygun gören bir mesleği takip eden insanlarız. (Atatürk’ün Kendi Kaleminden Emperyalizm ve Tam Bağımsızlık, Kaynak Yayınları)” Atatürk, bize yüz yıl öncesinden yol gösteriyor. Kapitalizm siz yutar, diye. Yalnızca ekonomik değerlerimizi değil, tüm toplumsal değerlerimizi yutmakta vahşi kapitalizm... Futbol da kapitalizmin bir gösteri oyununa dönüşmüş durumda her şeyi kirlenen bir toplumun futbolu temiz kalır mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       26 Şubat 2020


MAVİ VATAN KOMŞUMUZ LİBYA


                                  
Türkiye, Libya’daki meşru hükümetle anlaşarak ABD’nin Doğu Akdeniz’de oluşturmak istediği Türkiye karşıtı cepheyi dağıttı. ABD, Türkiye’nin bu diplomatik atağına yanıt veremedi. ABD cephesinde yer alan İtalya, Doğu Akdeniz ve Libya konusunda artık Türkiye-Rusya’nın başını çektiği bölge ülkelerinin yanında. Yakında bazı ülkeler de ABD cephesini terk edecek sanırım.
Rusya, Libya’da savaşan Serrac ve Hafter güçlerini anlaştırmak için Moskova’da bir araya getirdi. Masada, Türkiye de vardı. Yıllardır savaşan iki taraf, hızla masaya neden oturtuldu? Çünkü devreye Türkiye girdi, hesaplar yeniden yapılmaya başlandı. Böylece Libya’da Atlantik’in planları bozuldu. Türkiye’nin devreye girmesiyle Kardeş Ülke’de barış umutları yeşermeye başladı.
Libya’nın istikrara kavuşması bölge ülkeleri için altın değerindedir. Çünkü önemli bir ülkede daha emperyalist hesaplar bozulacak, mazlum bir ulus kendi egemenlik haklarına sahip olacak.
Türkiye’nin Libya’daki meşru hükümete askeri yardımda bulunmak istemesi, özellikle ülkemizdeki muhalefet partilerinin eleştirisine neden oldu. Efendim, Hafter güçleri ülke topraklarının çoğunluğunu elinde bulunduruyormuş da üstelik Hafter, daha laikmiş de… falan filan…
Yahu arkadaş, Atatürk Samsun’a çıktığında Türkiye topraklarının yüzde kaçını kontrol ediyordu?
Utkuyu kazanan doğru düşünce, doğru strateji, doğru ittifaklardır. Sen, kıbleni Washington ve Brüksel’e dönersen ayağının bastığı toprağı bile göremezsin.
Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz’de kesin çözüme kavuşmak için AKP hükümeti hiç zaman yitirmeden Esat ve Sisi’yle görüşmeli. Kişisel küskünlüğün, kinin devlet yönetiminde yeri yoktur. Bu nedenle Erdoğan; kişisel duygularını, saplantılarını bir kenara bırakıp Türkiye’nin geleceğini üstün tutarak elini Esat ve Sisi’ye uzatmalı. Öyle bir uzatmalı ki bir daha hiç bırakmamalı. 
Hafter, anlaşmayı imzalamadan Moskova’dan ayrılmış. Ayrılsın, önemli değil. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün gelir bu anlaşmayı imzalar. Yeter ki Türkiye, bu haklı davasında doğru davranıp ittifakını genişletsin Mısır ve Suriye ile el sıkışsın. O zaman ABD ve bölgemizdeki işbirlikçilerinin nasıl ortalıktan kaybolacaklarını hep birlikte göreceğiz.
Erdoğan, Esat ve Sisi’yle el sıkışmak zorundadır. Çünkü başka Türkiye yok! 
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       14 Ocak 2020



GERÇEĞİ ABD’DEN Mİ ÖĞRENECEĞİZ?


                                    
ABD; Vietnam, Laos, Kamboçya’da on binlerce masum insanı hunharca katlediyor… Aradan yıllar geçtikten sonra filmler çekiliyor Çin Hindi’ndeki savaş üzerine…  ABD’deki caniler haklı; Vietnamlı, Laoslu, Kamboçyalı masumlar cani olarak gösteriliyor. Filmi izleyen mazlum ulusların halkları, bu filmleri izlerken ABD’nin yarattığı sözde kahraman, özde canileri elleri patlayıncaya dek alkışlıyorlar.
ABD, “arka bahçem” dediği Latin Amerika ülkelerinde art arda darbeler düzenliyor. Amerikan işbirlikçisi darbeci faşistlerce on binlerce insan katlediliyor dünyanın gözünün içine baka baka. Bu kırımlar, “özgürlük, demokrasi” sosuyla kocaman bir hamburger içinde mazlumların yanı sıra kendini aydın sananlara da yediriliyor.
ABD, Venezuela’nın meşru devlet başkanına herkesin gözü önünde darbe düzenliyor… Bu darbeyi ABD’nin demokrasi ve özgürlük aşığı(!) yöneticileri açıkça söylüyorlar… Türkiye’nin ilerici geçinenleri, Maduro’yu diktatör ilan edip “demokrasi” kampanyaları düzenlemekteler utanıp sıkılmadan…
Bolivya’nın yüz yılı aşkın bir süreden sonra yerli İnkaların (Kızılderili) torunlarından Evo Morales, devlet başkanı oluyor. Tıpkı Atatürk gibi emperyalist sömürüye son vermek amacıyla ülkesinde devletleştirme/millileştirme politikası uyguluyor. ABD, Morales’i deviriyor. Bu rezaleti ülkemin demokrasi aşığı(!) sözde aydınları elleri patlayıncaya dek alkışlamaktalar, diktatör(!) gitti diye…
ABD, Irak’ı işgal ediyor…
ABD; Suriye, Libya’da devleti yıkıyor…
ABD, İran’ı karıştırmaya çalışıyor, Kasım Süleymani gibi bir askeri, dünyada yazılı olan ve olmayan hiçbir hukuk kuralını tanımadan öldürüyor…
Türkiye, Libya ile “Mavi Vatan”ımızı savunmak için olağanüstü bir anlaşmaya imza atıp emperyalist planları geçersizleştiriyor… Libya’da iktidarda İhvancılar var olduğu sözü her yanı kaplıyor. Bu güzel anlaşmayı savunmak yerine, ABD merkezli propaganda aygıtına teslim oluyor sözde aydınlarımız.
İran, Irak’taki ABD üslerini vuruyor. Sözde aydınlarımız koro halinde “Bu danışıklı dövüştür, tiyatrodur.” demekteler 15 Temmuz darbe girişiminde olduğu gibi.
Neyse sözü uzatmayalım…
Türk kamuoyu, haber ve yorumları nereden alıyor? Yandaş, merkez ve kendini muhalif sanan medya; daha çok ABD, az da olsa diğer batılı emperyalist ülkelerin haber ajanslarından öğreniyor olayları ve bunları haber diye günün yirmi dört saati halkımıza anlatıyorlar. Bu haberlere dayanarak saatlerce yorumlar yapılmakta.
Anlı şanlı Türk televizyonlarının gazetelerinin Tahran, Şam, Bağdat, Kahire, Beyrut, hatta Moskova ve Pekin muhabirleri yok! Gerçeği kendi gözleri ve kulaklarıyla öğrenmek yerine emperyalistlerin sunumuyla anlatmaktalar kamuoyuna. Yalan, emperyalistlerin psikolojik savaş aracı olarak kamuoyumuzu zehirliyor ve derin algılar oluşturuyor. Emperyalist yalanlarla gerçekler örtülüyor tıpkı Kurtuluş Savaşı yıllarında olduğu gibi.
Büyük Taarruz başlamış, Başkomutanlık Meydan Muharebesi kazanılmış, Yunan ordusu darmadağın olmuş, Yunan orduları başkomutanı Trikopis esir alınmış… Bu koşullar altında bile Mütareke basını; Türk ordularının dağıldığını, Mustafa Kemal’in esir alındığını yazdılar, ta ki 9 Eylül 1922’de Yunan ordusu denize dökülünceye dek… Bu yalan haberleri, nereden, kimlerden alıyordu Mütareke basını? İngilizlerden, işgalcilerden…
Peki…
Türkiye’nin hiçbir basın, yayın organının dünyanın kaynayan ülkelerinde temsilcisi yok mu? Olmaz mı… Aydınlık ve Ulusal Kanal’ın Şam, Bağdat, Tahran, Kahire, Moskova, Pekin, Latin Amerika… temsilcileri var. Olayları kendi gözleriyle görüp kendi kulaklarıyla işiterek ve olayların içinde yaşayanlarla konuşup danışarak en önemlisi de gerçeğin süzgecinden geçirerek haber vermekteler halkımıza.
Şimdi diyeceksiniz ki insanlar, neden gerçeği anlatanlara değil de yalan haberlerle algı operasyonları yapanlara inanmaktalar? Tam da burada Nasrettin Hoca’nın ünlü sözü usuma gelmekte: “Eşeğe inanıyorsun da bana neden inanmıyorsun?”…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           11 Ocak 2020



ABD-TÜRKİYE SAVAŞI TIRMANIYOR


                                    
ABD, 3 Ocak’ta İran’ın önemli adamı Kasım Süleymani’yi öldürdü. Bu suikast, hem Atlantik’te hem de Avrasya’da şaşkınlık yarattı. Süleymani’nin öldürülmesinin Atlantik’le Avrasya arasında yeni bir hesaplaşmayı başlatacağını birçok kişi düşündü. Aynı gün sosyal medyada (Twetter ve Facebook) paylaştığım birkaç iletim aşağıdadır. Bu arada demokrasi(!) havarisi ABD malı Twetter hesabımı askıya aldı. Böylece düşüncelerimi açıklamam engellendi. Bu paylaşımlarımda bazı saptamalarda bulundum. Bunları, yeniden bu yazımda paylaşmak istedim okurlarımla.
3 Ocak 2020, saat: 21.30: “ABD, 75 yıldır ülkemizin başdüşmanıdır. ABD, Süleymani’yi hedef görüp öldürüyorsa biz Süleymani’nin yanındayız.
3 Ocak 2020, saat: 21.41: “Kasım Süleymani’nin vurulmasıyla ABD, Batı Asya’nın güvenlik kilidi Türkiye’yi hedef aldı. Bunu iyi anlayalım.”
3 Ocak 2020, saat: 21.45: “Televizyonlara bakın, kim ki hepimizin şehidi Kasım Süleymani’nin öldürülmesine seviniyorsa o, FETÖ’cüdür.
3 Ocak 2020, saat: 21.57: “ABD’nin Batı Asya’daki ilk hedefi Türkiye’dir; çünkü 2. İsrail’i engelleyen Türkiye’dir. İran düşmanlığı, Türkiye’ye düşmanlıktır.”
Yukarıdaki iletilerimden de anlaşılacağı üzere Süleymani’yi, Türkiye’nin şehidi kabul edip bu saldırının asıl hedefinin Türkiye olduğunu belirttim. Neden mi?
Batı Asya’da dengeleri, ABD aleyhine değiştiren ülke Türkiye’dir. Türkiye’nin Atlantikçi Batı Asya siyasetinin değişmesiyle bölgede Avrasya güçleri etkinleşti. Batı Asya’nın parçalanmakta olan ülkeleri, birleşmeye başladı. Bu birleşme, ABD emperyalizmine karşı oldu. Batı Asya ülkelerindeki halklar, tarihlerinin en yüksek ABD karşıtlığı düzeyine erişti.
Türkiye, Suriye’nin kuzeyine yaptığı Zeytin Dalı, Fırat Kalkanı, Barış Pınarı harekâtlarıyla ABD’nin kurmakta olduğu 2. İsrail’i (Kürt Koridorunu) engelledi. Hendek savaşlarıyla TSK, ABD’nin kara gücü PKK’nın omurgasını kırdı. Barzanistanın oldubittiyle işgal ettiği Kerkük, Türkiye ve Irak’ın (Bu konuda çok etkili olan Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Komutan Yardımcısı Mehdi El Mühendis’in etkinliğini de anımsatmak isterim.) birlikteliğiyle kurtarıldı. Böylece ABD’nin Batı Asya ile ilgili bölücü, yıkıcı planları parçalandı.
Üstüne üstlük Türkiye, Doğu Akdeniz’de ABD önderliğindeki cephenin planlarını bozdu Libya le anlaşarak. Türkiye’nin bu atağından sonra İtalya, Doğu Akdeniz’deki ABD önderliğindeki bağlaşmadan çekildi. Böylece Doğu Akdeniz’deki ABD planları da boşa çıktı.
Batı Asya’nın güvenlik, birlik kilidi Türkiye’dir. Türkiye’yi zayıflatıp parçalamadan Batı Asya’nın kilidi açılamaz. ABD’nin BOP’unu, 2. İsrail’ini engelleyen Türkiye. Bu nedenle de ABD’nin asıl hedefi Türkiye… Türkiye, saf dışı edilmeden ABD’nin Batı Asya’daki hedeflerini gerçekleştirmesi olanaksız. Bu nedenle Süleymani’nin öldürülmesi, Türkiye’ye gözdağıdır.
Türkiye, İran, Rusya arasında Astana süreciyle başlayan birlik sürdüğü sürece ABD, bölgemizde hızla gerileyecek. ABD emperyalizminin çöküşü başlamıştır. Bu nedenle de ABD yöneticilerinin şaşkınlığı, basiretsizliği apaçıktır. Büyük güçler, yetenekli liderleriyle büyür. Gerileme dönemlerinde ise yeteneksiz yöneticiler işbaşına gelir.
Türkiye, ABD-İran savaşında tarafsız olamaz. Çünkü bu savaş, ABD ile Batı Asya ülkelerinin tümüyledir. Hatta ABD, bu savaşı dünyanın bütün ezilen uluslarına karşı yürütmektedir. Bu savaşın asıl hedefinde ve ön cephesinde Türkiye vardır.
İran, Irak’ta bulunan ABD üslerini vurdu. Böylece ABD tehditlerine boyun eğmediğini gösterdi. Amerika, Batı Asya’daki güçlerini koruyamıyor. ABD askerleri bölgede sokağa çıkamaz duruma geldi.
ABD emperyalizmi yeniliyor. Bu durum karşısında tüm ezilenler mutlu olmalı.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       8 Ocak 2020