ORDULAR! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ’DİR, İLERİ!


Başkomutan Meydan Savaşının kazanılmasıyla Yunan ordusunun gücü kırılıp dağılmaya başlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının başkomutanı Gazi Mustafa Kemal, ordularına tarihsel buyruğunu verir. “Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” Bu buyrukla Mehmetçik şahlanarak ovalarda yel, dağlarda sel olur.

Düşmanın kaçmaktan başka yapacağı bir şey yoktur. Kaçarken önüne gelen tüm yerleşim birimlerini yakarlar neredeyse. Tarladaki ürün, ambardaki ekin, ahırdaki hayvan yanar. Aşsız, evsiz, evlatsız kalan halk Türk ordusunun utkusunu heyecan ve mutlulukla karşılar. Türk askerine ayran, yoğurt, su, ekmek ikram edenler sevinç içinde ellerinde son kalan yiyeceklerini paylaşıyordu Mehmetçik ile.

Atatürk’ün 1 Eylül 1922’de Türk askerine verdiği buyruk çok tartışılır. Bazı kişiler “Akdeniz’in ülkemizin güneyinde yer aldığını, batısında ise Ege Denizi’nin bulunduğunu” söylerler. Bu sözde coğrafi açıdan bir çelişkinin olduğunu belirtirler.

Öncelikle Atatürk’ün tarih ve coğrafya bilgisinin çok üst düzeyde olduğunu belirtelim.

Eski Türklerde yönler renk adlarıyla anlatılırdı. Buna göre doğu yeşil, batı ak, kuzey kara, güney kızıldı. Bu bilgiden hareketle kuzeyimizde yer alan denizimiz Karadeniz, güneyde yer alan deniz Kızıldeniz, batıda yer alan denize de Akdeniz demiş atalarımız. Bugünkü topraklarımızla Kızıldeniz’in ilişkisini kuramayanlar olabilir. Selçuklu coğrafyası Kızıldeniz’den başlardı.

Akdeniz’e gelince… Ege Denizi, Akdeniz’in bir parçası. Selçuklu coğrafyası düşünüldüğünde Akdeniz, Suriye ve Filistin’in; Ege de Anadolu’nun batısında. O yıllarda Atatürk, Ege’den söz ettiğinde daha çok “Adalar Denizi” adını yeğlemekte. Atatürk, bu buyruğuyla Akdeniz uygarlıklarını ayırmamakta birbirinden. Hepsini bir bütün olarak görmekte. Bu nedenle Türkiye, bu uygarlıkların hepsini kucaklamalı. Akdeniz uygarlıklarını ulusça sahiplenmeliyiz. Çünkü tarihsel köklerimiz burada yüzyıllardır. Bu buyrukla Büyük Atatürk, Mavi Vatan’ın da adresini göstermekte bizlere.

Akdeniz’den kopan bir Türkiye, sınırlarını koruyamaz, toprak bütünlüğünü savunamaz. Bu nedenle Akdeniz’deki Mavi Vatan’ı sonuna dek savunmalı. Akdeniz’den uzaklaşmış bir Türkiye büyük devlet olamaz. Atatürk’ün bu buyruğu bugün de geçerlidir. Gereğini yapmak da bizlere düşer.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       30 Ağustos 2021

 

 

 

 

ELMA AĞACINA ASILAN KÖPEK


Köylerde evlerin bazılarında köpek beslenir. Köpek beslenmesindeki amaç, ev ve çevresini korumadır. Tavuk gibi çakalın çok sevdiği ve önemli besin kaynağı olan hayvanları korumak, köpeğin işidir. Köpek, çakalın sinsice yaklaştığını koku duyusuyla anlar ve havlayarak saldırıya geçer. Köpekle karşılaşmak istemeyen çakal hızlıca kaçar.

Doğu Karadeniz’de evler, birbirinden uzaktır. Bu nedenle köpeğin kapıda olması hırsız uğursuza karşı bir önlemdir. Bazı köpekler, yavruyken zincirle bağlanır. Zincirin bağlanmasıyla uyumlu ve sevimli hayvan yerine doğal davranışları değişen, huysuzlaşan, sinirleri bozuk bir köpek gelir. Büyüyüp zincirden çözüldüğünde ev çevresinden gelene gidene havlayıp saldırır. Sahibini koruma içgüdüsüyle saldırganlaşır git gide. Hayvanın doğasını değiştiren bu uygulama, köpeğin asıl beslenme nedenidir. Hayvan sevgisi ikinci, korunma düşüncesi birinci sıradadır. Bunun için beslenen köpeklerin çoğu kapı köpeğidir.

Bazı kişiler, av köpeği beslerler. Bu kişiler, genellikle avcıdırlar. Avcılık önemli bir şey kırsal alanda. Çevremizdeki avcılar, köylüye zarar veren domuz ve ayı gibi hayvanları avlarlardı çocukluğumda. Hatta başka köylerden, kasabalardan ve kentlerden bu avcılar çağrılırdı. Bu çağrıya uyan avcılar gider, günlerce ortada gözükmezlerdi. Köye döndüklerinde de kahraman gibi karşılanırlardı. Günlerce kahvehanelerde avcı öyküleri dinlenirdi. Bu öykülerde bire bin katılırdı kendilerini kahramanlaştırmak için.

Etçil bir hayvan olan köpek, insanların yoksulluğuna zamanla alışarak ekmek ve benzeri bitkisel yiyecekleri yemeye alışırdı. Çünkü başka bir seçeneği yoktu. Evde beslenen kedi ve köpekler varsıl bir evde yaşasalar bile fazla doyurulmazlardı. Karnı doyan kedi ve köpek uygun bir yer bulduğunda saatlerce uyur, gezip dolaşmaz. Gezip dolaşmayan kedi köpek de avlanmaz. Yeri gelmişken söyleyeyim. Köy evlerinde genellikle dişi kedi beslenir. Çünkü dişi kediler, erkeğine göre daha avcıdır. Evleri, fare zararlarından korumak için buna gereksinim vardır.

Köylerde dişi kapı köpekleri beslemek pek uygun bulunmaz. Her yıl çokça yavrulayan bir köpeğin eniklerini beslemek çoğu aile için zordur.

Komşumuzun bir dişi köpeği vardı. Adı Coni idi. Her yıl yavrulardı. Köpeklerin çiftleşmesi günlerce sürer. Köyümüzdeki erkek köpeklerin yanı sıra çevre köylerden de köpekler gelirdi çiftleşmek için. Erkek köpekler çiftleşme sırası için birbirleriyle amansız kavgalara tutuşur. Kimi zaman bu kavgalar kanlı biterdi.

Gece ve gündüz süren çiftleşme sırasında havlama, boğuşma, yaralanan köpeklerin inleme sesleri insanları rahatsız ederdi. Çiftleşme hakkını kazanan erkek köpeğe de saldırırdı kimi zaman diğerleri. Köpek çiftleşmeleri uzun sürerdi. Kimi zaman saatlerce. Dişi ve erkek köpeğin birbirine kilitlendiğini gören bazı kişiler onları ayırmak için ellerinden geleni yaparlardı. Bazıları üzerlerine soğuk su döker. Olmayınca bu kez kaynar su dökmeyi denerlerdi. Kaynar su dökülen köpeklerin cinsel organları yanardı. Yanan köpekler, acıyla birbirinden ayrılır ağlayarak uzaklaşırdı. Bazıları kapılarında saatlerce çiftleşen köpeklerin bu durumunu ayıp sayarlardı sanırım. Bu nedenle çiftleşmenin sona ermesi için usa gelmeyecek yöntemler denerlerdi.

Komşunun dişi köpeği son yavrularını büyütüp yeniden kızışma dönemine girince çözüm yolu buldu kendince. Onca yavruyu beslemek zor insanlar için. Kendi sofrasına ekmeği kırk bin türlü emekle getiren birinin onca köpek yavrusunu beslemesi epey bir külfet.

Önce Coni alınıp komşu bir ilçenin uzak bir köyüne bırakıldı. Hayvan, iki gün sonra geri geldi. Ev sahiplerince işe yaramadığı düşünülen kedi ve köpeklerden kurtulmak için bu yöntem sıkça denenirdi. Kedilerden geri dönenler çok az olurdu, ancak köpeklerin çoğu evlerine geri gelirdi. Hatta bir defasında köpeği bırakanlar eve dönmeden hayvan geri geldi. Herkes şaşırdı.

Bulunan çözümler işe yaramayınca Coni’nin asılmasına karar verildi komşularca. Kendileri bu işi yapamadılar. Bir yandan köpekten kurtulmak istemekteler, ancak diğer yandan da köpeğe karşı bir sevgileri, bağlılıkları var. Başka komşuların yeni yetme iki genci bu iş için görevlendirildi. Elleri ceplerinde geldiler kahramanlıklarını göstere göstere. Önce köpeğe malez (süt ve undan yapılan bir tür muhallebi) pişirilip yedirildi. Sağken süt göremeyen köpek, ölmeden önce yediği son yemekte sütle veda etti yaşama.

Köpek, malezi ivedilikle yerken iki genç avluda bulunan demir elmasına bir ip astılar. İpin ucu halka yapıldı. Karnını doyuran köpeği yakaladılar. Kararlı, çevik, biraz da duygusuz adımlarla hayvanı elma ağacının yanına getirdiler. Köpek, başına geleceği anlamışçasına bağırıp kurtulmaya çalıştı. Ama ne çare… İpin halkalı kısmı köpeğin boynuna geçirildi. İpin diğer ucunu gençlerden biri bir celladın kararlılığı ve tinsizliğiyle çekmeye başladı. Ayakları yerden kesilen hayvan can havliyle havlamaya başladı. Havlamalar bağrışa, bağrışlar inlemeye, inlemeler kesik kesik hırıltıya, hırıltılar sessizliğe dönüştü. Köpek, ağacın dalında devinimsiz ve hırıltısız sallanmaya başladı.

Gençler, köpeğin öldüğüne iyice kanaat getirdikten sonra onu daldan indirdiler. İp boğazından çözüldü. Biri bir bacağından, diğeri de öteki bacağından sürükleyerek önceden tarlada kazılan bir çukura götürüp attılar onu. Küreklerle hızlıca üzerine toprakları attılar.

Olanlar karşısında donup kalmıştım. İlkokula henüz başlamamıştım. Elma ağacının yanına geldim. İp, dalda sallanmaktaydı yavaşça. Ağacın altında rahatsız edici bir köpek kokusu vardı. Bir süre sonra yavaşça eve gittim.

Çelimsiz ve iştahsız bir çocuktum. Babam her sabah bana içine taze yumurta kırılmış bir bardak süt içirmek için akla karayı seçerdi. İçmem karşılığında bir lira ödül verirdi bana. Ben parayı alır süt bardağı elimde evin içinde dolaşırdım. Çaktırmadan gider, sütü köpeğimizin çanağına dökerdim sağken süt içsin diye. Zaman geçtikçe benim sıskalığımda bir değişim yok, ancak köpeğimiz iyice semizleşti. Bu durumdan şüphelenen babam en sonunda benim düzenimi fark etti. Fazla kızmadı, ama aldatıldığı için biraz kırıldı sanırım. Her şeye karşın ben mutluydum. Çünkü köpeğime ağız tadıyla yumurtalı süt içirmiştim.
                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                       16 Ağustos 2021

 

 


OCAĞINA İNCİR DİKMEK


 “Ateş Almaya mı Geldin?” başlıklı yazımda “Ocaktaki ateşin sönmemesi yaşamın sürmesidir.” demiştim. Bacadan dumanın tütmemesi, o evde yaşamın bittiğini gösterir. Yaşamın olmadığı evlerin duvarlarında önce incir ağaçları biter, sonrasında otlar. Ev, yavaş yavaş çürüyüp çökmeye, topraklaşmaya başlar. Bir başka deyişle terk edilen ev, zamanla kendi kendini toprağa gömer. Bu konuda yardımcıları da incir ağacı ve otlardır.   

“Ocağına incir dikmek” deyimi, “Birinin evini barkını dağıtmak, bir daha şenlenemez duruma getirmek; ocağını söndürmek” anlamındadır. Deyimler genellikle değişmece anlamlıdır. Ancak deyimin ortaya çıkışında genellikle gerçek bir olay, bir yaşantı vardır. Bu da deyimlerin ortaya çıkmasındaki “gerçek anlamı” gösterir.

“Ocağına incir dikmek” deyiminin ortaya çıkışını düşündüğümüzde ilk paragrafta anlattığımız gerçekliğin payı çok büyük. Duvarlarında incir ağacının büyüdüğü, atların yeşerdiği konutta insan yaşamı yoktur. İnsanlar, evlerinin uzun ömürlü olması için her yıl bakım yaparlar. Evlerini boyayıp aşınmaya yüz tutmuş yerlerini onarırlar. Çimlenen otları, yeşeren incirleri koparırlar ki yaşadıkları evleri ayakta dursun.

İncir, cennet meyvesidir. Efsaneye göre cennetten kovulan insan cinsel organlarını incir yaprağıyla örtmüş. Kısacası incir yaprağı insanların ilk iç çamaşırı olmuş.

İncir, lezzetli olduğu kadar kolay çoğalıp büyüyen bir meyvedir. Neredeyse toprak seçmez. Her türlü toprakta boy atması olanaklıdır. Bunun için çoğu zaman insan eline gerek duymaz. Esen yelle savrulan tohumlar, kendine uygun bitek alanlar bulur. İncirle beslenen kuşların gagalarında kalan incir tohumları türlü yerlere taşınır. Kuşların midelerinde sindirilmeyen incir tohumları, dışkılarıyla ummadık yerlere taşınır. Türlü biçimlerde taşınan incir tohumlarının çoğu, düştükleri yerlerde çimlenip boy atar.

Son yıllarda köyden kente göç hızla artmış, ata toprakları terk edilmiş. Ataların yaşadığı anılarla dolu evler, hem yetim hem de öksüz kalmıştır. Tarih kokan duvarlar, çatılar, kilerler, ahırlar, avlular ıssızlığın üzüntüsüne bırakılmış. İnsan eliyle oluşmuş evler, incir ağaçlarının yaşam alanı olmuş.

Ana memleketim Çal-İsabey’in geçmişi cıvıl cıvıldı. Sokakları çocuk kaynardı. Her avluda tarhana, turşu, ekmek yapan kadınlara rast gelirdiniz. Erkekler kahvelerde, köşebaşlarında söyleşirlerdi. At arabalarının metalik tekerlerinin çıkardığı sesler, bir tarih yolculuğuna çıkarırdı insanı. Toprak damlı evlerin tavanlarında yan yana dizilmiş ardıç kütükleri, insana güven verirdi. Dar avlularda dolaşan tavuklar bir başka güzeldi. Eşek anırması, at kişnemesi, ineklerin böğürmesi, horozların ötmesi doldururdu topraktan sokakları. Eşeğin üzerindeki heybenin iki gözündeki iki çocuğun çapaklı gözlerinde dünyalar görünürdü. Heybesindeki ürünleri pazarda satmak için giden annelerin, babaların gözlerinden umut, yüzlerinden gülücük eksik olmazdı.

Çocukların işten güçten zaman buldukları zamanlarda oynadıkları türlü oyunların seyrine doyum olmazdı. Kışın asma dallarının yandığı sobaların ısıttığı yer minderleriyle kaplı odalarda, yazın dam üstlerinde serin yele karşı yenen yemeklerin tadı damaklarda yer ederdi. Evgilcek oturulan sofraların güzellikleri hem belleklerden hem de yüreklerden silinmedi yıllarca.

Savaşlar, kıtlıklar, afetler görmüş yaşlı duvarlar; terk edilmişliğin üzüntüsüne, yalnızlığın tinsizliğine dayanamadı. İncir ağaçlarıyla yalnızlıklarını giderdiler. Ayrık otlarıyla üzüntülerine umar bulmaya çalıştılar. Teknik gelişmelerin paslı demirine yenik düştü Çökelez’in görkemli ardıçları.

En son İsabey’e gittiğimde her incir ağacı gördüğümde yüreğimden seller aktı, kayalar kopup gitti. Oysa en sevdiğim meyveler arasındadır incir. Belki de doğanın bize sunduğu en bereketli meyve ağacıdır. Ne yazık ki en sevdiğim meyveleri veren bir ağacı gördükçe içimde yangınlar alevlendi. Başımdan alazlar yükseldi gökyüzüne.

Peki… Bu ocaklara, bu tarihe, bu mutluluğa, bu komşuluğa, bu anılara kim dikti incir ağaçlarını? Kim mi? Hepimiz… Geçmişi, kentin albenisine terk eden bizler… Ben, sen, o; biz siz, onlar; yani hepimiz… Her şeyi kendi ellerimizle terk ettikten sonra kalkmışız doğa ve tarih koruyuculuğuna soyunmuşuz. Oysa tarih ve doğa kolayca vazgeçtiğimiz yerlerde. Doğup büyüdüğümüz, sokaklarında koştuğumuz, aşımızı yediğimiz, suyumuzu içtiğimiz, bilincimizi oluşturduğumuz, yüreğimizi varsıllaştırdığımız yerlerde.

Kim bilir, belki bir gün anımsarız nereye ait olduğumuzu? Sanal dünyanın, bol ışıklı tüketici yaşamın sahteliğinden kurtulup gerçeğin kucağına atarız kendimizi. Ocaklarımızın duvarların yabanıl incirlerin, ayrık otlarının büyümesine fırsat vermeyiz. Kim bilir…

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   15 Ağustos 2021

 

 

 

FINDIK SERGİSİNDE GECE BEKÇİLİĞİ


Doğu Karadeniz’in en önemli geçim kaynağıdır fındık. Son yıllarda Hopa’dan başlayarak Rize’nin neredeyse tamamı, Trabzon ve Giresun’un bazı ilçelerinde fındık alanlarında artık çay tarımı yapılmakta. Fındık da çayın yayılması karşısında batıya doğru dikim alanları buldu kendine. Samsun, Düzce ve Adapazarı fındığın önemli üretim merkezleri oldu.

Köyümüzde çay, ilaçlık denecek biçimde yetiştirilirdi. Herkes denemek için yüz, bilemediniz iki yüz kilo çay toplayıp satardı. Yılda toplam olarak beş yüz ya da altı yüz kilo yapardı en fazla. Çayın yaygınlaşmamasında elle toplanması ve asıl neden olarak da çamuruyla ünlü köyümüz toprağının zor işlenmesiydi. Bir gün bir dozer çıkageldi ve fındıklıklar sökülerek çaylık yapıldı. Çok az fındıklık kaldı ayakta.

İlkokula gittiğim yıllarda fındık çok önemliydi bizim için. Babamla amcam köye bir dükkân açmışlardı. Her şey satılırdı burada. Bugünün marketlerinden daha geniş bir ürün türü vardı. Doğaldır ki o dönemde insanların cüzdanları zayıf, vicdanları güçlüydü. Bakkalımızda veresiye defterleri neredeyse ciltler dolusuydu. Yalnızca bizim köyden değil, çevremizde yer alan ona yakın köyden insanlar gelip alışveriş yaparlardı. Çoğunluk aldıklarını deftere yazdırırdı. Veresiye, alışverişin ana omurgasını oluşturmaktaydı.

Baban öğretmen olduğundan dükkânla daha çok amcan ilgilenirdi. Fındık toplama zamanı gelince hazırlıklar başlardı. Babam kooperatiften, sandıktan borç para alırdı anapara için. Bu borç para ve elde avuçta ne varsa bir araya getirilerek fındık alımı yaparlardı. Bazı müşteriler, veresiye defterindeki borçlarını fındıkla kapatırlardı. Borçlarının karşılığında fındık verirlerdi.

Alınan fındıklar genellikle yaş olurdu. Çünkü üreticinin usa gelmez gereksinmeleri olurdu. Bunun için de paraya gereksinim duyarlardı. Yaş fındık, kurusuna göre daha ağır geldiği için ederi de düşüktü. Yaş fındığı aldığınızda uzun süre bekletemezdiniz. Çünkü fındık küflenir, çürür. En tehlikelisi de yağlı kara olur. Yağlı kara fındığın randımanını düşürür. Kar edeceğiniz bir işte ne yazık ki büyük bir zararla karşılaşır, anaparanızı da yitirirdiniz.

FİSKOBİRLİK, bir üretici birliğiydi. Fındık alımında özenli davranırdı. Üreticinin hakkını da kooperatifin hakkını da korurdu. Çünkü fındık, ülkemizin en değerli ürünlerinin başında gelir. Yıllardır dünya üretiminde birinciyiz. Bu nedenle ürettiğimiz fındığın büyük bir bölümünü başka ülkelere satarız ve ülkemiz bu yolla kazanç elde eder. Böyle bir ürün için de kalite çok önemlidir ve bundan hiçbir nedenle vazgeçilemez.

FİSKOBİRLİK, fındık satın alırken randımana bakar, ona göre taban ederi üzerinden değer biçerdi ürüne. Peki, fındığın randımanı nasıl ölçülür? Bir görevli, fındık çuvallarından rastgele belli ölçüde fındık alır. Bir yanı açık bir bakır boru, fındık çuvalının içine sokulur. İçi fındıkla dolunca boru kapatılır. İçinde kalan bu fındıklardan iki yüz elli gramı yine gelişigüzel ayrılarak kırılır. Kabukları ve içler bir yana ayrılır. Çürükler ve içi boş (Yörede içi boş fındığa “fuş” denir.) fındıklar da kabukların içine katılır. İçi buruşuk çıkan fındıklardan üçte iki oranında fire düşülürdü randımanda. İçler tartılır. Eğer içler, kırılan iki yüz elli gram fındığın yarısı kadar gelmişse randıman yüzde ellidir ve taban ederiyle satın alınabilir. Randıman ellinin üzerindeyse ürünün ederi artar, ellinin altındaysa eder de düşer.

Fındığın randımanının yüksek olması için ürünün iyi kurutulması gerek. Nem en büyük düşmandır. Çünkü ürünü çürütür. Bu nedenle güneş altında kuruyan fındıklar, sık sık karıştırılıp altüst edilir.

Sergide kurutulan fındıklar için en büyük tehlike, ansızın yağmurun bastırmasıdır. Yaşadığımız bölge Karadeniz’dir, yağmurun ne zaman yağacağı belli olmaz. Bu nedenle sergiyi bekleyenler her an tetikte olmalı, yağmura karşı önlem almalı, fındığı ıslatmamalı. Islanan fındık, satıcıyı mahveder.

Sabahtan akşama dek fındık alımıyla uğraşan amcam yorulurdu. Ertesi gün de dükkânı açmak zorundaydı üstelik. O, eve giderdi gece yarısı ve gitmeden önce amcamın büyük oğlu Hasan Tahsin’le bize devrederdi nöbeti. Hasan, gözünü budaktan sakınmayan biri. Benden dört yaş büyük. O, ortaokuldaydı o yıllarda. Yaşımıza, boyumuza bakmadan birbirimize yoldaş oluyorduk. Burada büyüklerimizin bize güvenmeleri önemli bir konu. Özgüven kazanmamız için ders niteliğinde.

Fındıkların çoğunu çay alım yerinin üstüne sererdik. Alt taraf beton olunca iyi kurur ürün. Çünkü güneşin yakıcı ısısıyla iyice kızgınlaşan beton, fındıkları alttan da ısıtıp kuruturdu. Hırsızlık olayı az da olsa olurdu. Ancak asıl tehlike gökyüzündeydi. Yağmurun ilk damlası aşağıya indiğinde hemen yerimizden fırlar, fındığı bir araya toplar, üstüne naylondan örtü sererdik. Çoğu zaman yağmurun geldiğini anlayan büyüklerimiz kadınlı erkekli koşar gelirlerdi gece yarılarında bize yardım için.

Yıldızlı gecelerde gökyüzünü izler, düşlerimizi birbirimize anlatırdık. Köyde elektrik olmadığından çoğu zaman zifiri karanlıkta beklerdik. Yassı bir pile iple ya da bulabilirsek bir lastikle ampul bağlardık. Gerektiğinde bu ışık kaynağından yararlanırdık. Kimi geceler lüks lambasını yakardık, fındık sergimiz düğün evi gibi olurdu apaydınlık. Uyumamak için sabaha dek söyleşirdik. Konularımızın sınırı yoktu, imgelemlerimizin de. Kitaplardan söz ettiğimiz de olurdu. Arada bir çay alım yerinin çevresindeki yollara serdiğimiz fındık sergilerini gözetlerdik. Gece yarısı konukluktan dönenler ya da başka nedenlerle evine geç kalanlar sisli fenerleriyle geçerlerdi önümüzden. Feneri olmayanlar ise karanlığın içinden kapkara gölgeler gibi akardı gecenin içinden. Çoğu kez de selam verirlerdi bize. Selam vermeleri beni mutlu ederdi. Çünkü adam yerine konduğumu düşünürdüm büyüklerce. Bundandır ki nerede olursa olsun çocukları görmezden gelmem, onlara selam verip hatırlarını sorarım.

Gece yarısı çakal viyaklamalarını dinlerdik. Ardından köpek havlamaları başlardı kesintisiz, kızgın. Ay’ın evrelerini konuşurduk ve her gece gökyüzüne bakarak deneyimlerdik konuştuklarımızı. Yıldızların adlarını öğrenmeye çalışırdık kısıtlı olanaklarımızla. Yıldız kümelerine bakarak düşsel yolculuklara çıkardık.

Sabahın ilk ışıklarıyla mutlu olurduk. Güneşin sabah kızıllığında yemyeşil doğa, uçsuz bucaksız bir tablo gibi kaplardı her yanı. Ufuktaki kızıllığa uzanan ulu ağaçların tepeleri kıpkırmızı alev topuna dönerdi. Giderek alevden topların rengi açılır ve yok olurdu çok geçmeden. O zamanlar ezanlar sesbüyültenle okunmuyordu. İnsan sesinin doğallığı içinde sabah ezanını dinlerdik sessizce. İnsan sesinde kimi zaman coşkuyu, kimi zaman da üzüntülü durumu duyumsardık. Müezzinin sesindeki duygu içimize işlerdi.

Fındıklar kuruyup satışa hazır duruma getirilinceye dek bu gece nöbetleri sürerdi. Ürünü çuvallara doldurduk mu nöbetimiz biterdi.

Geceler boyunca yıldızlarla diz dize otururduk. Ay, gece boyunca gülümserdi bize. Düşlerimize Ay’ı da yıldızları da ortak ederdik. Yağmurlar üzüntülerimizi alıp götürürdü uzaklara. Uykusuzluk da yorgunluk da umutsuzluk da bizden ıraktı. Acaba şimdilerde fındık sergilerinde sabahlayan kaç çocuk vardır yıldızlarla konuşan?

Not: Fındıkların randımanının nasıl belirlendiği konusunda bilgisine başvurduğum ve deneyimlerini esirgemeyen eski Of FİSKOBİRLİK Müdürü Sayın Ömer Lütfü Saral’a teşekkürlerimi sunarım.

                                                                                     Adil Hacıömeroğlu

                                                                                     13 Ağustos 2021

 

 

 

“NE OLDUM’ DEME, ‘NE OLACAĞIM’ DE!”


Başlıktaki sözü, ninemden çok işitirdik. Özellikle eline geçen fırsatlarla hızlı ekonomik, sosyal değişimler gösteren kişiler için kullanırdı bu tümceyi. Aslında bu söz, bir gelecek kaygısını da anlatır.

Atalarımız: “Ayağa değmedik taş, başa gelmedik iş olmaz.” demişler. Ne güzel bir söz! Yaşamın önümüze neleri çıkaracağını şimdiden kestiremeyiz. Olumlu ya da olumsuz bir yaşam çizgisi her an karşımıza çıkabilir. İnsan yaşadıkça birçok alanda sorunlar yaşayabilir. Önceden düşünmediği birçok dertle karşılaşabilir. Ninemin sözüyle nasıl da uyuşmakta. Diyalektik düşünmenin halkça anlatımı bu sözlerde ne kadar güzel özetlenmiş.

İnsan varlık içinde olabilir. Yaşamındaki her şey istediği gibi gidebilir. Önüne çıkacak olumsuzlukları varlıklıyken, özellikle de gençken düşünmez. Yaşamın olumsuzluklarının hep başkalarınca yaşadığını düşünür. Oysa olumsuzluklar, sağlıksız günler, kötülükler, ekonomik sıkıntılar, doğal felaketler, salgın hastalıklar, savaşlar, yıkımlar, yangınlar, geçimsizlikler hep insanlar içindir. Bu nedenle “Ne oldum?” dememeli. Deyip de rahatlığa kapılmamalı. Hele ki her türlü savurganlığa yer verilmemeli yaşamda. En büyük savurganlık; insanın bedeninden, tininden, sağlığından yaptığı savurganlıktır. Bu savurganlığın giderilmesi olanaksız…

Nineme göre insan yaşamının temel felsefesi, “Ne olacağım?” sorusunda gizliydi.

Gelecekte nelerle karşılaşırım?

Hangi olumsuzluklar beni beklemekte ilerde?

Bir lokma ekmeği çiğneyecek takatim kalacak mı acaba?

İki adım yol yürüyecek, adım atacak gücüm olacak mı?

Sevdiklerimle kucaklaşacak dermanı bulabilecek miyim kollarımda?

Elimdeki varlığı yitirip namerde, iki lokma için el avuç açacak mıyım?

Ayağım hep düz basmaz ya, bir de yan basarsa ne yaparım?

Tinsel sağlığım yaşamla ve çevremdekilerle uyumlu yaşamama izin verecek mi?

Bu sorular uzayıp gider. Hepsi de bir gelecek kaygısı taşır. Bir buçuk yıl önce dünya neredeyse kaygısız, korkusuz bir yaşantının içindeydi. Herkes günlük yaşamın heyulası içinde birçok sorunu görmezden gelmekteydi. Korona denen bir illetle insanlar, neredeyse burunlarını kapılarından çıkaramaz oldular. En varsılından en yoksuluna dek ülkeler, kişiler benzer sorunları, salgından korunma güdüsünü yaşadı. Toplumsal sorunlar salgınla çığ gibi büyüdü ve açığa çıktı. Bu insanların ezici çoğunluğu “Ne olacağım?” sorusunu usundan bir kez olsun geçirdiler mi acaba?

Gelecek, bilinmezlerle dolu olduğu için güzeldir. Gelecek, umutla dolu olduğu için yaşanılasıdır. Gelecek, geçmişi unutturduğu için ilginçtir.

Gelecekle ilgili planlar oluşturan ve geleceğe yatırım yapan tek canlı insandır. Bazı canlılarda benzer özellikler görülse de bu, gelecek planlaması değil, içgüdüsel bir davranış.

İnsanoğlu; “Ne oldum?” dememeli, “”Ne olacağım?” demeli ki geleceğini planlayabilsin. İleride karşısına çıkabilecek sorunlara çözüm üretebilsin.

Salgında görüldü ki bireysel çözümlerle kurtuluş olmuyor. İnsanoğlunun kurtuluşu topluca “Ne olacağız?” sorusunun yanıtını hep birlikte verebilmekte.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       7 Temmuz 2021

 

 

ÖLÜLERLE KONUŞAN İNSANLAR


İnsanlar; tüm canlılar gibi doğar, büyür ve ölür. Bu durum, doğanın değişmez yasasıdır. Bu yasanın değişmesi demek; dünyanın, dolayısıyla canlılığın yok olması demek.

Tarihin bilinen en eski dönemlerinden beri insanlar, ölülerini özel bir titizlikle gömerler. Dünyanın neresinde, hangi kültür ve inançta olursa olsun yaşayanlar, ölülerine saygı duyar. Bu, bir başka deyişle ölen kişiyle olan yaşantıların unutulmazlığıdır. Ölülere saygı duymak, bir nevi yaşamakta olan kişilerin kendi varlıklarına saygıdır. Bu saygı, kuşaklar boyunca sürüp gider. Çünkü köksüz ağaç olmadığı gibi köksüz insan da olmaz.

Ülkemizde özellikle dinsel bayramların arife günlerinde neredeyse herkes mezarlıklara koşar. Bu, hem dinsel hem de insani bir görev olarak görülür. Yapılan ziyaretin amacı, ölülerle bayramlaşmadır bir nevi. Mezarların üstündeki yabanıl otlar, dikenler koparılıp toplanır. Çiçekler düzenlenir, sulanır. Böylece sonsuzluğa göçmüş yakınların bayrama düzenli ve bakımlı girmesi sağlanır. Bayramda herkes temiz ve varsa yeni giysilerini giyer de ölüler yattıkları yerde unutulur mu?

Genellikle genç yaşta eşlerini toprağa vermiş ve yaşamın onulmaz, sayısız zorlukları, acılarıyla karşılaşan kadınların iki gözü iki çeşmedir gidiş gelişlerde. Onların gönüllerinde eşler hiç ölmemiştir. Hep yanı başlarındadır. Güçlüklerle karşılaştıklarında, çözümsüz işler karşılarına çıktığında, umutsuzluklarının arttığında, derdini paylaşacak bir dost bulamadıklarında başvuracakları yer mezarlıktır. İçlerini oraya dökerler. Umarı orada ararlar. Mezardaki eş, canlanıp dinliyormuş gibi anlatır, anlatır, anlatır… Bir yandan gözyaşlarıyla toprağı sularken diğer yandan da elleriyle mezarlığın toprağını okşarlar. Bu okşanan aslında toprak değildir. Okşanan; toprağın altında yatan eş, evlat, anne, baba, kardeş ve diğer yakınların sevilmeye doyulamayan tenleridir. Onlara karşı beslenen özlemin dolup taştığı yerdir mezarlar.

Çocuklarının yaptığı yaramazlıkları, göstermiş oldukları uyumsuzlukları, aile düzenine verdikleri zararları mezarda yatan eşe gözyaşları içinde söylenen ağıtların dizelerinden dökülen yakınmalarla dile getirir yüreği yanık kadınlar. Sanki mezardaki, anında kalkıp gelecek ve aile içindeki otoriteyi, düzeni kuracak… Tabi bunun olanaksız olduğu bilinir. Bu yakınmalar, bir iç dökmedir, tinsel bir erinç ve arınmadır.

Yaşamın bin bir güçlüğü var. İnsanoğlu, her gün çözümlenmesi gereken bin bir sorunla karşılaşır. Yaşam yolu, usa gelmeyecek engellerle örülüdür. Bu engeller, kimi zaman insanı bunaltıp umarsız bırakır. İşte, bu umarsızlığın umarıdır mezarlık ziyaretleri.

Kendisine, malına, aile düzenine, yakınlarına zarar verip emeklerini boşa çıkaran komşuların da şikâyet yeri mezarlıkta yatan büyüklerdir. Karşılaşılan toplumsal güçlükler de burada anlatılır ağıtların üzüncüyle. İnsanoğlunun içinde birikip büyüyen bütün özlemler burada dile gelir. Mezarlıklar birçok kişinin tinsel sağaltım yeri olur böylece.

Arife günü mezarlıklara gidilmesinin nedeni, üzüntülerin bayram gününe taşınmaması içindir. Bayram, sevinçlerin, mutlulukların, kavuşmaların, barışmaların, yakınlaşmaların olduğu gündür. Bayram günü, acıları öne çıkarmak, bayramın anlamına uygun olmaz. Ancak bayram günü yakınları gelmeyen, unutulan kimi kişilerin bayramı zehir olur. Artık, onun için bayram anlamını yitirir. Gözyaşları sel olur akar. Yakınmalar, yakarışlar arşı alır.

Bazı kişiler, bayram namazı sonrasında mezarlıklara uğrar. Dua edip tinsel erinç yaşanır bu yolla. Ciddiyeti, ağır başlılığı, metanetiyle tanınan güngörmüş erkekler tek başlarına yaptıkları bu ziyaretlerde gözyaşlarına boğulur. Genç yaştaki oğlunu toprağa vermiş bir babanın bayram sabahı, oğlunun yattığı toprağa sarılarak hıçkırıklarla ağladığına tanıklık ettim çocukluğumda. Bu baba, bayram sabahı tek başına gitmişti oğluna. Gözyaşlarını saklamak içindi bu. Ancak insanın içindeki biriken acı, üzüntü çoğu zaman engel tanımıyor. Günlerdir biriken özlem,  ayrılık acısı oğlunun toprağına gözyaşı ve hıçkırık olarak dökülmekte.

Arife ve bayram günlerinin dışında da mezarlık ziyaretleri yapılır. İnsanlar geçmişleriyle yaşar. İnsanların ölüleriyle yaşadıklarını da söyleyebiliriz. Geçmişimiz, belleğimizdeki tatlı anılardır. O anılar, çoğu zaman bizlere yeni umutları filizlendiren kaynaklardır. Bu kaynağın kurumasına kolay kolay izin vermez kişi.

Ölülerle konuşan kişi, aslında kendisiyle konuşmakta. Amaç içini dökmektir. Ölen kişi, tinsel olarak hep yanımızdadır. Onun varlığı somut değil, soyuttur. Aslında biz onların öldüklerine hiçbir zaman inanmayız. Bir gün, bir yerden çıkıp geleceklerini düşünürüz çoğu zaman. Zaman gelir onların anıları silikleşir belleklerde, ama yok olmaz. İnsanoğlu unutmazsa ve umut etmezse yaşayabilir mi?

                                                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                                                               19 Temmuz 2021

GURBETTE BAYRAM


Bayramlar hem geçmişin anılarını yaşatır hem de gelecek için düşlemler kurdurur. Asıl önemlisi de eş dost, hısım akrabayla mutlu bir an yaşatmaktır bayramların amacı. Bu nedenle insanların bayramları, doğup büyüdükleri yerlerde geçirmeleri çok önemli. Gömütlüklerin olduğu yerde bayram yapmak ayrı bir değer taşır. Bu, geçmişle geleceği buluşturması açısından çok önemlidir.  

Kurban Bayramı yaklaşmakta. Biz gurbetteyiz. Doğaldır ki sıla, burnumuzda tütmekte. Sılada yaşadıklarımız ise içimizde gürül gürül akan koca bir ırmak. Anılardan uzaklaştıkça o koca ırmaktaki çağıltılar daha da artmakta. Zaman gelir dokunsalar ağlayacak gibi olurum. Sıladaki anılar, gurbette yitirdiklerim, toprağımın bana kattıkları usuma geldikçe bir başka olurum. Bir düş yolculuğunun elsiz ayaksız yolcusu gibi duyumsarım kendimi.

Bayramdan önce TRT Trabzon Radyosunun değerli yapımcısı Yavuz Üçüncü aradı. “Hocam ‘Gurbette Bayram’ konusunu konuşacağız uygun musunuz?” Telefon ettiğinde Yavuz Bey, İstanbul’daydım. Yani gurbette. İki gün sonra Mürefte’ye gittik. Anlaşılacağı üzere gurbetin gurbetine. İçimdeki özlem çığ gibi büyümekte gurbetin gurbetinde. Bu çığın önünü kesecek bir nesne yok! Hele ki bu çığı eritecek sıla güneşinden çok uzaktayım. Sessiz bir doğa içinde gönlüm kanatsız bir kuş gibi. Sayrılığım nedeniyle iyileşmem için böyle bir dinlenceye çok gereksinmem var. Ameliyat yerimde zaman zaman ağrılar var. Bu, önemli mi? Değil… Asıl ağrı yüreğimde… Bu ağrıyı, acıyı dindirecek ilacı yok sağaltımcıların da otacıların da.

Ah Yavuz ah! Yüreğimi yakıp kavuran sıla ateşine benzin döktün. Çocukluğum, gençliğim gözümün önünden akmakta nazlı bir su gibi. Olumlu yanıt verdim ona, konuşacağım canlı yayında “Gurbette Bayram”ı. Konuşmasına konuşacağım da çok derinlere girmek istemiyorum. Ancak söylediklerimin yüzeysel kalması da olmaz. Bu konuşmayı gurbette olan birçok insan dinleyecek. Gurbette yakını olan, onların yolunu gözleyen birçok kişi radyo başında olacak. En acısı da yakınları gurbette toprak olanlar var. Anlaşılacağı üzere bir bayram üzeri duyguların düzeyini ayarlamak çok zor. Zaten ben, konuşacaklarımın duygusal düzeyini tutturamasam yandım gitti.

Güneş yükseldi, öğlene doğru. Deniz, durgun… Yine de oturduğum yerden küçük dalgaların kıyıyı yalayıp geçtiği sesler işitilmekte. Dalgalar çekilirken sürüklediği kumların hışırtıları doyulmaz bir ezgi. Kırlangıçlar telaşlı… Arada bir taşıtların motor gürültüleri… Denizde birkaç yelkenliyle birkaç balıkçı teknesi… Gökyüzü engin bir derinlikte… Bir martı kucaklamaya çalışmakta gökyüzünün sonsuzluğunu. Aşağıda bir karabatak alçaktan uçarak av aramakta derin mavilikte. Zeytin ağaçlarının yaprakları arasında serçeler ötüşmekte. Erkek ağustosböceklerinin dişileri için serenatları hız kesmeden sürmekte. Nasıl bir aşktır ki ezgilerini hiç durmadan sürdürmekteler. Bu aşkta vazgeçmek yok, sonuna dek gitmek var. Olunca böyle âşık olmak gerek. Uzaktan guguk kuşunun sesi geliyor boğuk.

Zaman yaklaşmakta, nereden konuşmalıyım? Bahçeden konuşursam doğal sesler var, bunlar canlı yayına yansır. Dinleyicilerin ilgisi dağılır. Beni dinlemek yerine denizin, kuşların, ateşböceklerinin seslerini dinlemeyi yeğlerler. En iyisi üst kata çıkmalı. Balkonda oturup konuşsam olmaz. İki tane kırlangıç yuvası var. Erkek ve dişiler durmadan yiyecek taşımaktalar yavrularına. Balkonda otursam onları engellerim.

Odaya geçip koltuğa oturdum. Az sonra Yavuz Bey arayıp hazır olup olmadığımı sordu. “Hazırım!” deyince yayına bağlandım. Güzel, canlı, sıcak, cıvıldaşan sesiyle karşımda Özgül Kömürcü… Önce konuşacağımız konu hakkında kısa bir giriş yaptı. Ardından sorusunu sordu. Önce çocukluğumuzdaki bayramları anlattım kısaca. “Kısaca” diyorum, çünkü uzun anlatacak durumda değilim. Sözü uzatsam uzatamam, zira içim yanmakta. Nasıl uzatayım?

Çocukluğum, en duyarlı olduğum mutluluğu doruklarda yaşadığım dönem. Çocukluğumun mutlu bayramlarını yaşadığım insanların çoğu göçüp gitmiş bu dünyadan. Onlarsız anıların tadı mı kalır? Bazıları çok kötü anlarda göçüp gitmiş aramızdan. Birbirimize doymadan toprağa düşenler içimi kavurmakta. Bu nedenle kısa kesiyorum anlatımımı çaktırmadan.

Asıl konuşacağımız konu, gurbette bayram. “Gurbet” acı, özlem yüklü bir sözcük. “Gurbet” deyince ister istemez “sıla” gelmekte usa. Bir yanda her şeyinizle varsınız. Kökünüz orada… Bilincinizi, duygularınızı, benliğinizi oluştuğu yer çoğalan bir anı denizi gibi. Diğer yanda ise köksüzlüğün getirdiği eğretilik. Bu nedenle bağlanmaktan korktuğunuz bir koca kent…

Anlatıyorum gurbetteki bayramları buruk, özlemle dolu, yalnız, yabancı… Konuşmamız bitince telefonumu kapatıp uzun süre oturduğum yerde düşündüm. Yarım yüzyılı çoktan geçmiş bir yaşamın kırılma noktalarını, sıçrama anlarını, kopuşları, buluşmaları, yitikleri, kazançları, önümden akıp giden ıramağa kapılıp gidenleri, yağmur damlaları gibi üstüme yağanları…

Bir süre sonra düşlemlerden kurtarıyorum kendimi. Kalkıp bahçeye inerek Fakir Baykurt’un yazdığı özgeçmiş kitaplarından birine dalıyorum. Ülkemizin geri kalmışlığını aşmak isteyen Cumhuriyet’imize onlarca güçlüğü çıkaranlara tanıklık ediyorum. Anadolu bozkırının karanlıkta kalması için Atatürk Devrimini baltalayanların yalan ve iftiralarına öfkelenmekteyim okudukça.

Bayram, bayramdır sılada da olsa gurbette de olsa ne fark eder? Bayram çocuklar için bayramdır asıl. Çocuklar için bayram, sevinç, mutluluk, heyecan… Büyükler içinse anıları anımsamak kimi zaman üzüntüyle kimi zamansa mutlulukla… Yeni bir bayramın öngünündeyiz, her şeye boş verip tadını çıkarmalı.

                                                                                    Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   16 Temmuz 2021

 

 

 

 

 

“ATEŞ ALMAYA MI GELDİN?”


Ateşin bulunması, insanlık için önemli bir uygarlık adımıdır.

Ya ateş olmasaydı…

İnsanoğlu…

Madenleri nasıl işleyecekti?

Yabani hayvanlara karşı ne ile korunacaktı?

Topraktan tuğlayı nasıl yapacaktı?

Yemekleri neyle pişirecekti?

Bu sorular uzar gider. Günlük yaşamımızda önemli bir yer tutar ateş. Dünyanın ve Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi Doğu Karadeniz’de de ateş komşuluğu söz konusudur. Çakmağın henüz yapılmadığı, kibritin yaygınlaşmadığı, insanların yoksulluğun ve yoksunluğun pençesinde kıvrandığı bir dönemde ateşe sahip olmak çok önemliydi.

Çocukluğumuzda “bir adamın gereksiz yere bir kibrit yaktı diye karısını boşadığını” büyüklerimiz sık sık anlatırlardı. Aslında bu olayla tutumluluğun önemi vurgulanmaya çalışılırdı. Savaşlar görmüş, işgal yaşamış, işgalden sonra evini ve memleketini terk ederek muhacir çıkmış, açlık çekmiş, salgın hastalıklarla kırılmış, şehitlerinin cenazesini bile kaldıramamış, yoksullukla ezilmiş, kendi öz yurdunda egemenlerce horlanmış bir kuşağın evlatları, torunlarıydık.

Cumhuriyet’in yarattığı kalkınma, yeni yeni kendini duyumsatmaktaydı. Yüzyılların birikimiyle oluşmuş olumsuz yaşam koşullarını bir anda aşmak, çok zordu. Bu nedenle de zorlukların, yok oluşların içinden çıkıp yaşama tutunan bu insanların sabrına hayran olmamak elde değil. Onların en olumsuz koşullarda bile içlerinde sürekli büyüttükleri umut fidanı her geçen gün göğermekteydi. Kıtlık günlerini düşünerek her şeyi tutumlulukla kullanmak onların davranış biçimiydi. Bir kibrit çöpünün bile onlar için önemi, gerekliliği büyüktü. Çünkü ona gereksinim duyup da bulamadıkları zamanlar çok olmuştu yaşamlarında.  Günümüzde çok küçük ve önemsiz görünen şeyler, onların çoğu zaman yaşamlarını kurtarmıştı. Bu nedenle en küçük gereksinim maddesinin bile değerini olağanüstü bir biçimde bilmekteydiler.

Çok eski yıllardan beri ateş söndürülmezdi ocakta. “Ocağı sönmek” sözü de o ailenin yaşamadığı anlamını verirdi. Çünkü ateş yanan bir ocak, dumanı tüten bir baca yaşamın en önemli göstergesiydi. Ocağı söndürmemek, bir yaşam savaşımıydı. Bu savaşı da kazanmak gerekti.

Gün boyu ateş yanardı ocaklarda. Gece olup da yatma zamanı gelince ocağın içindeki közlerin üstü ustalıkla küllerle örtülürdü. Küllenen közler, sabaha dek canlılığını yitirmezdi. Sabah olunca küller özenle bir yana çekilir, közlerin üstüne kolayca alevlenecek çalı çırpı konarak ateş canlandırılırdı. Ardından odunlar ateşi güçlendirirdi.

Gece, ocaktaki ateşi sönen komşu erkenden küçük bir kürekle gelir ve ateş isterdi. Küreğe konan birkaç köz, komşunun ateşinin yeniden yanmasını sağlardı. Közleri alan komşu ardına bakmadan hızlıca evinin yolunu tutardı. Çünkü Doğu Karadeniz’de evler birbirinden uzaktır. Yolda eğleşmek, közleri söndürebilir. Hava yağmurlu, karlı, çamurlu olabilir. Bu nedenle bir an önce ocağı yakıp bacayı tüttürmek gerek.

Bazı konuklar, geldikleri gibi giderler. Anlaşılacağı üzere böyle bir konuklamada iki lafın beli kırılmaz. Söyleşilmez onunla. Bu tür konuklara: “Ateş almaya mı geldin.” denir.

“Arkadaşlar! Gidip Toros dağlarına bakınız, eğer orada bir Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç asla bizi yenemez. (Mustafa Kemal Atatürk)” Atatürk’ün de belirttiği gibi bacalarda duman tüterse ulus yaşar. Ocağı sönmüş, bacası tütmez bir toplum yaşayamaz ve zamanla dünya yüzünden silinip gider.

Yurttaşımız köyde, kentte, yaylada, çadırda ateşini, ocağını hiçbir zaman söndürmez ulusu yaşasın diye. Bunun içindir ki ateş komşuyla paylaşılır. Bu yardımlaşma belki de en önemlisidir komşular için.

Çocukluğumuzda, Doğu Karadeniz’in yeşili arasından tüten boz dumanlar kim bilir hangi mutluluğun, umudun, yaşama savaşının, geleceğe yönelişin belirtisiydi?

Ocakta ateşimiz, bacada dumanımız hiç eksik olmasın. Olmasın ki yaşam doludizgin sürsün gitsin sonsuza dek.

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   7 Temmuz 2021

 

 

ÖĞRETMENİN GÖREVİ, ÖĞRENCİYİ SINIFTA TUTMAK DEĞİL Mİ?


Öğrenciler çocuk ve gençtir. Çocuk ve gençler, doğaları gereği büyüklere göre devinimleri çok, heyecanları aşırı, düşleri sonsuz, öğrenmeleri hızlıdır. Arada sırada taşkınlıklar yapmaları olağan. Yaramazlık olarak niteleyebileceğimiz davranışlar göstermelerini anlayışla karşılamalı. Çünkü bu, onların doğaları gereğidir. Onların doğalarını değiştiremeyeceğimize göre onlara hoşgörü göstermekten başka yol yok!

Öğrencilerin bazılarının ilgisi, derslerde dağılır. Öğretmenlerinin anlattıklarına odaklanamazlar. Kendi dünyalarına dalar, tinsel olarak sınıftan çıkarlar. İlgisi dağılanların hangi imgelem peşinde koştuklarını anlamak çok güç. Bu imgelemler, peş peşe koşar adım gider. Bir genç, çocuk ya da ergen için belki de en mutlu anlardır bu imgelemlerin düşlendiği anlar. Onların sert bir uyarıyla ya da azarlanarak bu imgelemlerden koparılmaları onların tinsel sağlıklarına derin yaralar açar. Bu nedenle bu durum karşısında gerek öğretmenler gerekse veliler, onların tinsel sağlıklarını korumak ve onları toplum içinde küçük düşürmemek için duyarlılık göstermeli.

Çocuklar, ergenler, gençler erkelerinin yüksekliğine karşın çok kırılgandırlar. Çoğu zaman havadan nem kaparlar. Onları kırıp dökmek hem kendilerine hem de içinde yaşadıkları topluma çok zarar verir. Tinsel sağlığı örselenip bozulmuş gençlerin başarılı, uyumlu, anlayışlı, çözüm odaklı, imgelemlerinin ardından koşan, yaratıcı ve üretken özellikleri yok olur giderek. Onların geleceğe yönelik kurdukları düşler bir bir yıkılır bu sert fırtınalarda. Bu nedenle öğrencilerin yıkıcı fırtınalara değil, meltem esintilerine gereksinmeleri vardır.

Öğretmenlerin birçoğu öğrencilerin ders dinlememeleri karşısında aşırı tepkiler gösterir. Onlara anlayış gösterip dersin önemini kavratma yerine, derslerden ve özellikle de öğretmenden soğutacak bir davranış gösterirler. Bu yersiz tepkisel davranış, öğrencinin öğretmenine karşı sevgisini azaltır. Ergen ya da genç, kendi kişiliğini korumak adına dersleri dinlememe ve öğretmenini kızdırma amacıyla derslere ilgisizliğini artırır. Bu ilgisizliğini özellikle öğretmenine ve arkadaşlarına belli edecek biçimde gösterir. Öğretmen de bu davranışla sınıftaki otoritesinin sarsıldığını düşünerek sert davranmayı, öğrenciyi dışlamayı yeğler. Burada bazı öğretmenlerin usuna gelen en kestirme çözüm, öğrenciyi sınıftan kovmak.

Peki, öğrenci kovulunca ne yapar? Dersten kovulmak, öğrenci için bir utkudur. Dışarı çıkar, aylakça dolaşır. Teknolojinin geliştiği günümüzde ise bu aylaklığa cep telefonuyla oynamak da eklenir. Bir süre sonra öğrenci kendini dersten attırmak için elinden geleni yapar ve amacına da ulaşır.

Salgın döneminde yüz yüze eğitim yapılamadı. Eğitim uzaktandı. Uzaktan eğitimde, yüz yüze işlenmesi gereken ders içerikleri olduğu gibi anlatılmaya çalışıldı. Olağandır ki öğrenciler bilgisayar başında ders dinlemekten sıkıldılar. Bu nedenle zaman zaman başka şeylerle ilgilendiler. Bazı öğretmenler, uzaktan eğitim derslerinde bile öğrenci kovdu. Onun ekranını kapatarak ders dışı kaldı bu öğrenciler. İlkokuldaki bir öğrencinin ekranı niye kapatılır? Bu nasıl bir öğretmenlik?

Büyüklerimiz “Küçükten kabahat, büyükten af...” derlerdi. Ne güzel bir söz! Yediden yetmişe herkesin bilmesi ve anlamına uyması gereken bir ata öğüdü. Çocuklar, yanlış yapa yapa doğruyu öğrenirler. Onların yanlışları, bir öğrenme fırsatıdır. Yanlış yapmayan, doğruyu nasıl yapsın?

Öğrencilerin ufak tefek kaytarmalarına, ilgisizliklerine, yaramazlıklarına hoşgörü göstermek öğretmenlerin de velilerin de görevidir. Çünkü çocuklar ulusun çocukları. Toplumu büyük bir beden olarak düşünürsek bir uzvundaki ağrı sızı tüm bedeni etkiler. Sağlıklı toplum için sağlıklı bireylere gereksinim var.

Öğretmenlerin görevi, öğrenciyi dersten atmak değil, onları derste tutmaktır. Bir öğrenciyi dersten çıkarmak kolaycılıktır, sorunları çözmeyip onlardan kaçmaktır. Oysa öğretmenin görevi sorunları çözmek. Öğrenciyi derste tutarsak onlar öğrenir. Asıl amaç, öğretmek değil mi? Öğretmenlerin sorumluluğu, öğrencilerini en iyi biçimde eğitip öğretmektir. Bu da sorunların üzerine korkmadan gitmekle olur.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       14 Temmuz 2021

 

 

HARMAN YERİ


Baklan Ovası’nda zümrüt yeşili, yerini sarıya terk ettiğinde çevre köy ve kasabalarda heyecanlı bir hazırlık başlar. Bu heyecana tanık olduğum yer, İsabey kasabası…

Önce arpa yolumu, sonrasında buğday biçimi yapılırdı. Oraklar, tırpanlar bilenir öncelikle. Yaklaşık bir ay ovada kalınacağından götürülecek eşyalar hazırlanır. Ayaküstü yenebilecek gerekli ürünler küçük keselere doldurulur.

Öncelikle ekinin biçimi bitirilir. Ekinler deste yapılır. Desteler ekinin kolay taşınmasını sağlar. Destelenen ekinler at arabalarına, kağnılara yüklenerek harman yerine taşınırdı.

Desteler taşınmadan önce harman yeri hazırlanır. Tırmıkların ters yanıyla iyice kuruyan anızlar topraktan koparılır. Anızlar, bir yana toplanarak ya yakılır ya da çürümeye bırakılır. Harman yerinin toprağı kimi zaman aile üyelerince çiğnenerek bazen de yurgu taşıyla düzeltilip toprak sıkılaştırılır.

Sekiz on aile harman komşusu olurdu ovada. Bu ailelerden birinin yurgu taşı getirmesi yeterlidir. Komşular sırayla taşı alarak işlerini görürler. Harman işinde dayanışma, yardımlaşma üst düzeydedir. Araç, gereç konusunda kimse kimseden bir şeyini esirgemez. Üstelik komşunun işini görmesine yardım etmek, kişiyi sevindirip mutlu eder. Verici olmak, erdemli bir davranış. Hatta bu erdemli davranış, güngörmüş yaşulularda alışkanlığa dönüşmüştü.

Düzeltilen harman yerine desteler taşınıp yığılır. Bu yığma işi, gelişigüzel değildir. Ekinler belli bir düzen içinde yığılır. Harman yüzyıllarca süren bir geleneğin ovada boy atmasıdır.

At ya da öküzler düvene koşulur. Düven sağlam bir ağaçtan yapılır. Alt yanında çakmak taşları çakılıdır. Taşların alt yanları bıçak keskinliğindedir. Düvenin ve üstündeki birinin ağırlığıyla taşlar, ekinleri doğrar. Taneler, saplardan ayrılır. Saplar, giderek samana dönüşür. Düvene binip harmanda, defalarca dairesel olarak dönmekten en çok keyiflenen çocuklardı. Onlar için düveni sürmek bir oyun, büyükler içinse bir iştir bu. Hele arpa samanının, tozunun terli bedenlere yapıştığında verdiği yakıcı acı dayanılır bir durum değildi.

Harman düvenle dövülür. Deste yığını, yerini tınaz yığınına bırakır. İşin önemli bir kısmı halledilmiştir artık. Şimdi beklenen bir yeldir. Hele kuzeyden esen serin bir yel olursa çiftçinin kadınlı, erkekli yüzü güler. Hem serinlik verir bu yel, hem de tınazın içindeki samanla tanenin ayrılması sağlanır.

Beklenen yel esmeye başladığında deneyimli eller yabayı kavrar. Bu işi genellikle erkekler yapar. Tınazı yele karşı savurmaya başlar. Saman, buğday ya da arpa tanelerine göre hafif olduğu için uzağa gider. Tanelerin ise samana göre özgül ağırlığı fazla olduğundan yelin gücüne direnir, uçmaz. Tınazı yaba ile savuranın önünde tane yığını oluşur. Samandan ayrılan tahıl yığınına “namlı” denir. Az uzakta da saman yığını kendini gösterir.

Düven, bazı kalın ekin saplarını parçalayamamış olabilir. Koskoca harmanda böyle bir şeyin olması olağandır. İşte, namlının içinde kalan bu kalın, kısa sapları tahıldan ayırmak için kalbura göre daha büyük delikleri olan holozlar devreye girer. Eleme sırasında buğdaylar yerde yığılır. Yerde yığılı buğday yığınına “çeç” adı verilir. Holozda kalan yabancı madde böylece ayrılır. Bu işlemle tahılın yabancı maddelerden tamamen ayrıştırıldığını düşünmeyin sakın. Çünkü iş daha bitmemiştir.

Holozla kısmen temizlenen tahılın içinde taş, toprak, kurumuş ot tohumları karışmış olabilir. Bu arınmayı yapmak için kalburlar devreye girer. Çeçten kalburlar doldurulur. Çuvalların bulunduğu alana taşınır. Özenli, ustalıklı bir elemeyle taş, toprak ve diğer yabancı maddeler yere düşer. Kalburun içinde kalan tahıllar çuvallara doldurulur. Çuvallar dolunca ağızları, çuvaldızla dikilir ve at arabasına ya da kağnıya yüklenir. Artık tahıllar, ambara taşınıp yerleştirilebilir.

Harman yerinde kalan tahıl, çalı süpürgeleriyle üstünkörü süpürülür. Tabi ne kadar süpürülebilirse. Bu süpürülen tahıllar torbalara doldurulur ve bunlar, kışın tavuklara yem olur. Geride önemli miktarda tane kalmıştır. Bunlar “kuşların rızkı” denerek süpürülmez. Ovanın sahipleri arasında yer alan kuşlar, uzun süre bu yemlerle karınlarını doyurur. Kuşların bu toyundan börtü böcek de payına düşeni alır.

Tahılların ambara yerleştirilmesinden sonra saman eve taşınır. Çünkü evde beslenen inek, at, eşek, keçi gibi hayvanların kışlık yiyeceğidir bu.

Tarlalarda boy veren ekinler, hem insanlara hem evcil hayvanlara hem de kuşlara can ve kan olur.

Tarladaki buğdayından, arpasından kuşların hakkını ayıran çiftçilerimiz var mıdır şimdilerde? Acaba kaç çiftçi atalarının geleneğini sürdürerek “kuşların rızkını” toprağa bırakıp arkasına bakmadan evin yolunu tutmakta?

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   6 Temmuz 2021

FOMON

 

Doğu Karadeniz Bölgesi’nde en önemli sorunlardan biri, ineklerin kışın beslenmesidir. Çoğu zaman kış mevsimi ağır geçer yörede. Kıyıdan iç kısımlara doğru gidildikçe kışın şiddeti artar. Kar kalınlığı, bazen bir metreyi geçer. Kışın hayvan yiyeceği üretme olanağı olmadığından güz mevsiminden önlem almak gerekmekte.

Çocukluğumda Of yöresinde tarım; fındık, mısır ve fasulye yetiştiriciliğine dayanmaktaydı. Zamanla çay dikimi ve üretimi yaygınlaştı. Fabrikaların yaygınlaşmasıyla çay, diğer ürünlerin ekim ve dikim alanlarını daralttı. Hatta çoğu yerde ortadan kaldırdı.

Temel geçim kaynağı fındık, mısır ve fasulye olunca güz mevsiminde bu ürünler dikkatle istiflenirdi. Fındık, üretici birliği olan FİSKOBİRLİK’e satılırdı. O dönemde dış müdahalelerle üreticinin hakkı gasp edilmemişti. Fındık iyi para ederdi. Köylü, namerde muhtaç olmazdı. Tarla ve bahçesinde ürettikleriyle geçinirdi. 1980’deki 24 Ocak kararlarıyla dış finans çevrelerine teslim olan ülkemizde tarım önce can çekişmeye başladı, sonra da öldürüldü. Böylece de Karadeniz’in üretken, çalışkan çiftçileri kentlere göç etmek zorunda kaldı.

Neyse biz konumuza dönelim. Sonbahar geldiğinde yemyeşil mısır sapları sararmaya başlar. Mısır koçanları çoktan olgunlaşmıştır. Kadınlar, erkekler, çocuklar seferber olur. Ailenin bazı üyeleri mısır koçanlarını özenle toplayarak ellerindeki sepetlere doldururlar. Dolan el sepetleri, daha büyük olan sırtta taşınan sepetlere boşaltılırdı. Tıka basa doldurulan sepetler eve taşınırdı.

Ailenin bazı üyeleri ellerinde oraklarla koçanları toplanmış mısır saplarını yarım metre kadar yukardan keserlerdi. Altta kalan bölüme çeli denirdi. Çeliler ya evde ocağı tutuşturmak için kullanılırdı, çünkü çok kuru olduklarından kolay yanarlardı. Ya da tarlada yakılarak yok edilirlerdi.  Çeli, sert olduğundan inekler tarafından yenmezdi. Çelinin üst kısmını oluşturan mısır saplarına otluk denirdi. Otluk, çok değerliydi. Çünkü ahırda beslenen hayvanların kışı geçireceği en temel yiyecekti. Otlukların sağlıklı olarak saklanması çok önemliydi.

Otluklar önce tarlada düzenli olarak istiflenirdi. Mısır sapları demet durumuna getirilirdi. Demetleri bağlamak için tarladaki otlardan yararlanırdı. Anlaşılacağı üzere kullanılan her araç doğaldı. Demetlerin bazıları dama taşınırdı. Dam yeterli olmayınca fomon yapılırdı.

Fomon, tarlanın orta yerine çakılan yaklaşık iki, üç metrelik bir ağacın çevresinde oluşurdu. Ağaç, yere çok sağlam çakılırdı. Rüzgâra, yağmura ve diğer doğa olaylarına karşı dayanmalı, yıkılmamalıydı. Ağacın boyu, fomonun büyüklüğüne göre değişirdi.

Demetlenen otluklar, yere çakılan direğin çevresine dairesel bir biçimde sıkıca dizilir. Demetleri iyice sıkıştırmak çok önemli. Çünkü gevşek dizildiklerinde araya yağmur suyu girer ve otluklar çürür. Ayrıca gevşek dizilmiş bir fomon sert bir rüzgârda kolayca dağılabilir. Bu nedenle bu işin ustası olmak gerek. Fomonu genellikle erkekler yapar. Mısır saplarının dipleri altta, üst kısımları yukarıda olurdu. Fomonun tabanı, üç dört metre çapa ulaştığında otluklar bir iple sıkıca bağlanırdı. Fomon ustası, mısır saplarını üstüne çıkar, ikinci katın yapımına başlardı. Yerde demet durumundaki otluklar, yukarıdaki fomon yapımcısına uzatılır, o da aldığı mısır saplarını büyük bir özenle direğin çevresine dairesel olarak yerleştirirdi. Sıkı sıkıya yerleştirilen üst kat bitince yumuşak mısır saplarından küçük bir demet otluk, direğin tepesine şaka biçiminde yerleştirilirdi. İş bitince fomon yapıcısı aşağıya iner, alttaki otluklara bağladığı ipi özenle çözerdi. Artık ineklerin kışlık yiyeceği garanti altına alınmıştır.

Kışın karlı, soğuk ve hayvan yiyeceğinin kıt zamanlarında fomondan otluklar sırayla alınır ve ineklere yedirilirdi. Fomon ve damda saklanan mısır sapları, otlar ineklerin sağlıklı bir kış geçirmesini sağlardı. İnek yiyecekleri bunlarla kalmazdı tabi ki... Başta kabak olmak üzere lahana ve başka sebzelerle yal yapılırdı. Yal, gerdel denen ve ağaçtan yapılan kazana benzer ve iki yanından elin girebileceği taşıma yeri olan bir araçtı. Gerdelin tahtaları özenle yerleştirilirdi. Çevresi demir bir kuşakla sıkıca çevrelenirdi. Tahtaların arasında su sızmazdı. Kabak, lahana... gibi yiyecekler sıcak suyun içine konurdu. Sıcak su önemliydi. Çünkü kışın soğuk günlerinde hayvanlarının içinin ısınması düşünülürdü.

Fomonlar, mısır üretimine bağlı olarak giderek azaldı. Kış mevsiminde sılaya her döndüğümde fomon arar gözlerim. Çıplak tarlaları ay ışığında dev gölgeleriyle bekleyen fomonları göremeyince üzülürüm. Çocukluğumun önemli bir anısının yok olduğunu düşünür ve üzülürüm. Aylarca fomonda kalarak kuruyan, hafifçe nemli olan otlukların ot ve nem karışımı kokularını özlerim. Gurbet ellerde belleğimizi canlı tutan, yüreğimizi ısıtan hep sılada doğal ortam içinde yaşadıklarımızı anımsamak değil mi?

                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           28 Nisan 2016

“İNSAN, EVLADIYLA EVLENİR Mİ HİÇ?”


Ninem, medrese hocası olan babasından Kuran öğrenmiş, dinsel eğitim almıştı. Doğduğunda II. Abdülhamit padişahtı. Çocukluğu ve genç kızlığının bir bölümü, bu padişahın döneminde geçti. Ayrıca Sultan Reşat ve Vahdettin dönemlerini de gördü. Medresede her gün “Padişahım çok yaşa!” diye bağırırlarmış.

Biz torunları ulusal bayramlar için şiirler okuyup marşlar söylediğimizde o da bize nispet olsun diye en gür sesiyle “Padişahım çok yaşa!” diye bağırırdı Bağırırken elini yumruk yapıp sağ kolunu dirseğinden bükerek önce göğsüne vurur, sonra sert bir devinimle yana açardı. Bu ritmik devinimiyle bağırması uyum içinde sürüp giderdi.

Padişahlara saygısı çok içtendi. Çünkü onları, bir siyasal kişi olarak değil; bir din ulusu olarak görürdü. Bu nedenle de eleştirilmelerinin İslam’a saygısızlık olduğunu düşünürdü.

Bir gün nineme: “Padişahlar neden Türk kızlarıyla değil de hep yabancılarla evlendi? Bu yolla çocukları hep yabancı kadınlarca yönlendirildi. Böylece de Osmanlı Devleti çöktü.” diye sordum.

O, küçümseyen bir bakışla: “Bütün Ümmet-i Muhammed, padişahımız efendimizin evladı sayılır. İnsan hiç evladıyla evlenir mi?” diyerek yanıtladı beni. Çünkü padişahlar, aynı zamanda halifeydi. Halife olunca da tüm Müslümanların dinsel lideri oluyorlardı. Doğu anlayışına göre devlet de devleti yönetenler de koruyucuydu, babaydı. Halk da onların kulları, evlatları…

Ninem, padişahları sevmesine karşın Atatürk’e derin bir saygı duyardı. Memleketi, işgalden kurtardığı için hep duacı olurdu ona. İyi insan olduğu için erken öldüğünü söylerdi. Bu konuda dedemle benzerlik kurardı. Çünkü dedem elli beş yaşında ölmüştü. “İyileri, Allah erkenden cennetine alır.” derdi. Atatürk’ten sonra gelen yöneticilerin hiçbirini sevmezdi.

Ninemin padişahların evliliklerini savunmak ve onları haklı çıkarmak için benim soruma verdiği yanıt hiçbir zaman usumdan çıkmaz. Bu yanıtını sık sık anımsamam da onu, rahmetle anmama vesile olur.

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   31 Mayıs 2021