İZMİR’İN İŞGALİNDE ACIMASIZ KIYIM


        Yunanistan, İtilaf devletlerinin desteklemesiyle 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgale başladı. Aydın Valisi (İzmir, o yıllarda Aydın iline bağlıydı.) Kambur Ahmet İzzet Paşa ile İzmir’de bulunan 17. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa, işgale direnmediler. Zaten Padişah Vahdettin ve İstanbul Hükümeti de bu doğrultuda karar almışlardı. Bu kararı da İzmir’deki vali ve kolordu komutanına bildirmişlerdi.

        “15 Mayıs 1919 sabahı, İzmir’i işgal etmek üzere 20’yi aşkın nakliye gemisi ile Yunan I. Fırkası askerleri limana çıktılar. Karaya çıkan Yunan askerlerinin 50.000 kişi kadar oldukları tahmin edilmekte olup, daha sonra İzmir’e mütemadiyen Yunan askeri gelmiştir. (Mustafa Turan, Yunan Mezalimi İzmir, Aydın, Manisa, Denizli 1919-1923, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara-2018, 4.Baskı, sf. 73)” Yunanlıların İzmir’e asker çıkarması sırasında, Gazeteci Hasan Tahsin’in bireysel direnişi dışında kolordu ve polis güçlerince bir kurşun bile atılmadı. Güzelim İzmir, siyasal iradenin onayıyla düşmanın insafına terk edildi.

        İzmir işgal edildiğinde 406.068 Türk, 151.101 Rum yaşamaktaydı güzel kentimizde. Türk İzmir, sahipsiz ve savunmasız olarak düşmana terk edildi.

        “Yunan işgal planına göre, Alsancak’a çıkarılan askerler Kadifekale’yi, Pasaport’a çıkarılan askerler de Konak-Göztepe-Güzelyalı hattını işgal edeceklerdi. Bu nedenle 5. Piyade Alayı Alsancak İskelesi’ne, Evzon Alayı da Pasaport İskelesine çıktı. Önce 200 kişilik bir Yunan Evzon Bölüğü Kordon’a çıkmış, bunu diğer birlikler takip etmiş ve iki ayrı koldan şehrin işgali başlamıştır. Yunan Evzon Alayı büyük bir Yunan bayrağı taşımakta olup karakollara ve kışlaya Yunan bayrağı çekilmiştir.

        Yunan askerlerini karşılamak amacıyla, yerli Rumlar Kordonboyu’na toplanmışlardır. Elleri çiçekler ve bayraklarla dolu Rum kızlarının üzerinde mavi-beyaz elbiseler vardı. Rumlar ellerindeki Yunan bayraklarını sallıyor, çiçekler, alkışlar ve ‘Zito Venizelos’ bağırışlarıyla Yunan askerlerini selamlıyorlardı. (Aynı yapıt, sf.74)” Daha önce İtilaf devletleri ve Yunanistan tarafından örgütlenmiş yerli Rumlar, işgalin destekleyici en önemli gücü oldu.

        “Yunan kıtaları Kışla ile Hükümet Konağı’nın önünden geçerken, gerek silah çatıp beklemekte olan Türk askerleri gerek etrafta toplanan Müslüman halk, yerli Rumların tahrik ve hakaretlerine rağmen sükûnetlerini muhafaza etmişlerdir. (Aynı yapıt, sf. 76)” İşgalcilerin hakaretlerine dayanmanın nasıl bir eziyet olduğunu söylememe gerek var mı acaba?

        “Evzon Bölüğü, Kışla önüne ulaştığı sırada bir silah atıldı. Atılan silah ile bayrağı taşıyan Yunan askeri yere serilmiş, Yunan askerleri panik içinde kaçmaya başlamışlardır. Kısa bir süre sonra toparlanan Yunan askerleri Kışla’ya ateş açmışlardır. İlk anda, Kışla’nın nizamiye kapısında nöbet bekleyen ve görevlerinden ayrılmamaları emrini almış olan erlerden birkaçı şehit olmuştur. (Aynı yapıt, sf.76)” Yunanlılar, Türk kıyımı yapmak için fırsat kollamaktalar. İşgalin başından itibaren hem işgalci Yunan askerleri hem de silahlanan yerli Rumlar, Türk kıyımına başladılar.

        Yunan askerleri, Kışla önünde toplanan ve kaçamayan silahsız Türklere ateş açınca onlarca insanımız şehit olmuş, onlarcası da yaralanmıştır. Korkudan Ziraat Bankası merdivenlerine sığınan kadın ve çocuklar acımasızca katledildi. Görgü tanıkları, banka merdivenlerinden sel gibi kan aktığını anlattılar. “Kışla bitişiğindeki Giritli Sait Ağa’nın, Bahri Efendi’nin kahvelerinde ve Askeri Kıraathane’de Türklerin çoğu kaçamayarak öldürülmüş, bir kısmı da yaralanmıştır. Kıraathane’nin üst katındaki Askeri Otel’de kalmakta olan Fehmi Bey ile bir subay, yerli Rumlar ve Yunan askerleri tarafından öldürülmüşlerdir. (Aynı yapıt, sf. 77)”

        Kışla yarım saat ateş altına alınır. Sonunda 17. Kolordu Kumandanı Ali Nadir Paşa, sırığa bağlanan beyaz bayrağı eline alarak kurmaylarıyla dışarı çıkıp teslim olur. Bir Evzon Teğmeni, Ali Nadir Paşa’nın başına tabancasını dayayıp başındaki kalpağı yere çarpar. Bir Yunan subayı, Kolordu Kurmay Başkanı Abdülkadir Bey’le Yarbay Hürrem Bey’i tokatlar. Subayların üstleri aranıp değerli eşya ve paralarına el kondu. Subayların rütbeleri, Yunan askerlerince söküldü. Akıl almaz hakaretlere uğradılar hem Yunan askerleri hem de yerli Rumlarca. Kışlada birçok kişi şehit edildi. Tutuklanan askerlerimiz limandaki Yunan gemilerine götürülürken yerli Rumlar ve Yunan askerlerince yaylım ateşine tutulmuşlar. Birçoğu ölmüş, bazıları da yaralanmıştır.

        Valiliğe açılan ateş sonunda birçok asker ve sivil kişi şehit oldu. Vali ve yanındakiler, beyaz bayrak çekerek teslim oldu. Silahsız olan memurlar, küfür ve hakaretlerle Yunan askerlerince teslim alındı. “Hükümet Konağı’nda beş kişi öldürülmüş, Vali İzzet Bey de tahkir edilmiştir. Vali yaverinin kordonlarını sökmüşlerdir. Tuttukları memurları ve Vali’yi elleri yukarda, başı açık bir halde sokaklarda ‘Zito Venizelos’ diye bağırtarak Kışla’nın önüne getirmişlerdir. (Aynı yapıt, 82)” Oysa birçok subay “Zito Venizelos” diye bağırmadığı için şehit edilmişti. Kambur İzzet Paşa, bu teslimiyetiyle tarihimizin kara lekesi olmuştur.

        İşgalcilerin geçtiği yerlerde yüzlerce şehit ve yaralı kalmıştır. Yaralılar, yollarda ölüme terk edildi. Tutuklanıp Yunan gemilerine hapsedilenlere 48 saat bir lokma ekmek bile verilmedi.

        Hükümet Konağı’nın yanındaki Mekteb-i Sultani (lise) öğrencileri, hapsedilerek dövülüp işkenceden geçirildi. Veznedar Nazım Efendi, süngülenerek öldürüldü. Askeri Kıraathane’de beş subayımız şehit edildi. Gemilerdeki tutuklular ıslatılarak rüzgâra bırakıldılar. Polis Komiseri Sabri Bey, vurularak şehit edildi. Hınçlarını alamayan işgalciler, dipçiklerle şehidimizin başını parçaladılar. Yerli Rumlar ve Yunan askerlerince birçok Türk evi basıldı. Bu evlerdeki kadın ve kızlara tecavüz edildi. Tecavüz ayıbını içine sindiremeyen birçok Türk kızı ve kadını intihar etti.

        Sağır Hasan ve Kavas Ahmet, bir Rum tarafından şehit edildi. Maliye Tahsildarı Nuri Bey, süngülenerek, Sanat Okulu öğrencisi İhsan ise boğularak öldürüldü. Sütçü Ahmet Ağa, Cedit Mahallesi’nde katledildi. Urla Polis Komiseri Hüseyin Efendi şehit edildi Ziraat Bankası önünde. Polis memurları Refik, Halil beylerle emekli polis Ahmet Efendi bıçaklanarak şehit edildiler. Köylü gazetesinde çalışan iki mürettip öldürüldü. 16 Mayıs’ta Sadık ve Hüseyin adlı kişiler, öldürülüp kuyuya atıldılar.

        “Bazı kimseler öldürülerek denize atılmışlardır. İşgalden beş gün sonrasına kadar birçok ceset çıkarılmıştır. Bunlar arasında boğazlarından birbirine zincirle bağlı üç polis cesedi Hükümet Konağı’nın önündeki sahilde görülmüştür. 16 Mayıs akşamı Kordonboyu’nda bazı cesetler sahile vurmuştur. İşgalin ilk günü Yunan askerleriyle Rum çetelerinden bazı gruplar limandaki yelkenliler ve sandallarda bulunan bazı Türk balıkçıları ile gemicilerini yakalayarak zincire bağlamışlar ve denize atmışlardır. Sahile vuran cesetlerin bunlara ait olduğu anlaşılmıştır. Aralarında sandalcı Tatar Hüseyin de bulunmaktadır. (Aynı yapıt, sf. 88)” Anlaşılacağı üzere işgalciler, toplu bir Türk kıyımına başladı ilk günden.

        “Vapura götürülmekte iken, Kolağası Necati Efendi’nin on yaşlarındaki oğlu babasının ölümüne şahit olmuş ve olayın tesiriyle babasının üzerine kapandığı bir anda süngü ile yaralanmıştır.

        İhtiyar bir subayla resmi elbiseli bir okul çocuğunun rıhtımda parçalandığına bir İtalyan Amirali şahit olmuştur. (Aynı yapıt, sf. 89)” İzmir ve çevresinde öldürülen subay sayısı iki bini aştı. Sivil sayısı ise tam olarak saptanamadı.

        Yunan askerleri ölü ya da diri fark etmeksizin herkesi soydular. Soygun, evlerde ve resmî kurumlarda da sürdü.

        Türk kıyımı, günlerce devam etti. Sözü fazla uzatmak istemiyorum. Çünkü yazdıkça yüreğim dayanmıyor bu insanlık dışı kıyıma. Okurlarımın yüreğinin dayanacağını da sanmıyorum. Yazı boyunca göz pınarlarımda damlalar sele dönüştü. Amacın çok yakın zamanda yaşanan bu gaddarlığın bazı kişilere, özellikle de siyasetçilere anımsatmak.

        Neden mi?

        Ne yazık ki siyasal cephelere bölünmüş halkımız. Bir siyasi cephede bazı aymazların hücrelerine işlemiş bir Atatürk düşmanlığı var. Diğer cephede de dünün işgalcilerinin peşine takılarak, onların yönlendirici düşüncelerini benimseyerek siyaset oluşturanlar bulunmakta. Tarihini unutan uluslar, ayakta duramaz. Amacım, uluslar arasındaki düşmanlıkları körüklemek değil. Olanları unutmayarak ona göre çalışıp kalkınmak. Tarih bilinci oluşmayan siyasetçilerce yönetilmek büyük bir talihsizlik. Tarihini unutan kişilerin iktidar olmak istemeleri ise ayrı bir aymazlık. Oysaki yurdumuzdaki Türk kıyımını sona erdiren Atatürk ve ona inanan ulusumuz. Onun için Atatürk vazgeçilmezimizdir bizim ulusça.

        Aymazlık, bilgisizlik, saplantı, söylenti, yalan ve talihsizlikleri yazgı durumuna getirmeyen bir toplumun özlemi içindeyiz.

                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                               10 Haziran 2023

 

 

 

       

         

ANADOLU, YUNAN İŞGALİNE NASIL HAZIRLANDI?


        Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı Devleti, tam bir teslimiyet anlaşması olan Mondros’u imzaladı. Bunun üzerine batılı emperyalistler, anlaşmayı dayanak yaparak ve türlü yalanlar üreterek işgal hazırlıklarına başladılar. Bu iş için gönüllü olan Yunanistan’ı cepheye sürdüler.

        Yunanistan, Hıristiyanların Türkler tarafından sistemli kıyıma uğradıkları yalanını ortaya attı. Zaten batılı emperyalistler bu yalana inanmak için hazır olarak beklemekteydi. Yunanlılar, Türklerin başka ulusları yönetmekten aciz olduklarını savladılar. Yunanistan’daki Türklerin güven içinde yaşadıklarını dile getirdiler. Oysa gerçek böyle değildi. Ayrıca Yunanistan sözcüleri, Türklerin barbar ve kan içici olduğunu savundular.

        “Venizelos, Paris’ten 2 Kasım 1918 tarihinde İngiltere Başbakanı Lloyd George’a gönderdiği mektupta: ‘…Devletlerin Araplarla, Suriyelilerle, Ermenilerle meşgul olup da Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Rumları ihmal eylemesi ne adalet ne siyaset itibariyle doğru olmaz. Ermeniler bütün medeniyet aleminin sempatisine layıktırlar ve onların mukadderatını ve istikbalini ihtiva etmeksizin şark meselesinin tanzimi hatıra gelmez. Fakat Rumlar da aynı derecede sempatiye layıktırlar. Ermeniler kadar çok olan Rumlar, Ermeniler kadar zulüm gördüler ve onlar kadar imha olundular.’ demekteydi. Yine aynı tarihli muhtırada Venizelos, ‘Türklerin kötü idaresi, Hıristiyanlar üzerinde devam ettikçe, ardı kesilmez ihtilaflar olacak ve bu, umumi sulhun üzerinde aksi tesirler yapacaktır.’ demektedir. Venizelos’a göre 300.000 Rum imha edilmiştir. (Mustafa Turan, Yunan Mezalimi İzmir, Aydın, Manisa, Denizli 1919-1923, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara-2018, 4.Baskı, sf. 12)” Görüldüğü gibi Venizelos, Mondros’un imzalanmasından üç gün sonra kolları sıvayıp yalanlardan oluşan bir propagandayı başlattı. Türkleri kötülerken, Anadolu’da bin yıldır barış ve erinç içinde yaşayan Rumların kıyıma uğradığını savladı.

        “27 Kasım 1919’da Roma’da Galip Kemali (Söylemezoğlu)’nin yaptığı mülakatta Venizelos, ‘Rumlara, savaş sırasında pek çok kötü muamelelerde bulundunuz. İngiltere raporlarına göre 450.000 Rum göçe zorlanmış ve bir kısmı da gittikleri yerlerde ölmüştür.’ demiştir. (Aynı yapıt, sf. 13)” Öteden beri Türk devletini suçlayanlar, bağımsızlığımızın yok edilmesini isteyenlerin sarıldıkları en büyük yalan, Türklerin kendilerinden olmayanları sürgün edip ve öldürdükleridir. Günümüzde de emperyalist odakların ve onların işbirlikçilerinin aynı yalanlarla ortaya çıkmaları rastlantı değil.

        “2 Kasım 1918’de Patrikhane’de alınan karara uygun olarak Aydın Mebusu Emanuelidis, İzmir Mebusu Mimaroğlu ve Çatalca Mebusu Dimitriyadis, üyesi bulundukları Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda verdikleri takrirle azınlıkların katliamı hakkında hükümetin ne yapmak niyetinde olduğunu sorarak suçluların cezalandırılmalarını istemişlerdir. 17 Kasım 1918 günü görüşülen bu önergede, 250.000 Rum’un sürülerek mallarının müsadere olunduğu harpten sonra da 550.000 Rum’un çeşitli yerlerde imha edilip mallarının zapt olunduğu iddia edilmiştir. (Aynı yapıt, sf.13)” Osmanlı Meclisi’ne verilen takririn benzerinin neredeyse yüz yıl sonra TBMM’ye PKK terör örgütünün siyasal uzantısı HDP’ce verildiğini gördüğümüzde çok da şaşırmadık. Asıl şaşırdığımız, açılım döneminde Meclis’e verilen benzer önergelere ve aynı doğrultuda yapılan konuşmalara, zamanın iktidar partisi AKP’nin açılım, devletimizin kurucusu olan CHP yöneticilerinin ise aymazlık nedeniyle sessiz kalmaları. Ne yazık ki devletimizi yönetenlerin açılım dönemindeki emperyalist projelere hizmeti bağışlanır gibi değil.

        11 Aralık 1918’de Trabzon’un Rum Asıllı Mebusu Yorgi Efendi; Samsun, Trabzon ve Giresun Rumlarına mezalim yapıldığını öne sürdü. Tekirdağ’ın Rum Kökenli Mebusu Efelidis ise Rumlara baskı yaptıklarını savladığı valilerin adlarını sayarak bu valilerin görevden alınmalarını istemiştir. Edirne Mebusu Faik Bey bu savları reddetti. Yine aynı gün Atina Ajansı, İzmir ve çevresinde birçok Rum’un öldürüldüğünü yaydı.

        Atina Ajansı: “Türk makamları, Yunan kiliselerine kadar giderek dua edenleri dahi tevkif edilmişlerdir. Mütareke gününden beri asılı duran Yunan bayraklarını yırtmışlardır. (Aynı yapıt, sf. 14)” diyerek batılı emperyalistleri, ülkemiz üzerine kışkırtmakta. Burada ilgi çekiç olan ise o yıllarda da din duygularını kullanmak söz konusu. Yunan kiliselerinde ibadetin engellendiğini öne sürmekteler. Günümüzde de aynı propagandanın farklı biçimde yapılması rastlantı mı? Bu, dinsel duyguların siyasete alet edilmesinin bir emperyalist proje olduğunu göstermez mi?

        “Hıristiyan Batı, insan ırkları arasında tarihte büyük Hıristiyan düşmanı olarak Türkleri gördüğü gibi Müttefikler de başlıca harp hedeflerinden birinin, ‘Türklerin kanlı zulümleri altında tutulan milletlerin kurtarılması’ olduğu söylüyorlardı. (Aynı yapıt, sf. 14)” Batılılar sürekli olarak “kanlı zulümlerden” söz etmekte. Bundan da anlaşılıyor ki batılı ülkelerin yöneticileri hem kendi hem de dünya kamuoylarını bu yalanlara inandırma peşinde.

        “Lloyd George, Londra Belediyesi’nde yaptığı konuşmada ‘Rumların, Arapların, Ermenilerin meskûn bulundukları memleketlerde idareye nihayet verilmesi hususunda cümlemiz müttehit bulunuyoruz.’ demiştir. (Aynı yapıt, sf.14)” İngilizler çoktan Osmanlının dağılmasına karar vermişlerdi. Bunu da İngiliz yöneticileri, halka açık toplantılarda dile getirmekteydi.

        Fransız D’Esperey, Bab-ı Ali’den: Rumları öldüren Türklerin cezalandırılmasını istedi.

        “İstanbul’da kurulan Amerikan Komisyonu delegesi Luis Heak, Paris Konferansı’ndaki Amerikan delegelerine İç Anadolu’daki durum hakkında 20 Ocak 1919’da bir rapor göndermiştir. Bu raporda Heak, ‘İç Anadolu Türklerinin, sürgünden evlerine yeni gelmiş olan Hıristiyanlara, özellikle Rum ve Ermenilere baskı yaptıklarını’ söylemekteydi. (Aynı yapıt, sf. 15)” Türkiye’nin bölünmesi girişiminde ABD’yi görmek, bizi hiç de şaşırtmadı. ABD, yıllardır bu düşüncesinden bir milim bile şaşmadı, geri durmadı.

        İngiltere ve Fransa, Türk topraklarının paylaşımı konusunda İtalya’yı saf dışı bıraktılar. Açıkça İtalya’yı kandırdılar. Bu ülkeye, söz verdikleri toprakları Yunanistan’a vermek için kolları sıvadılar.

        “Diğer Avrupalı devletler nazarında da Türk zulmü kanaati hakimdi. Belçika’nın İstanbul Temsilcisi S. Marghetitch, 31 Aralık 1919 tarihli raporunda, ‘…Aşağılık bir ırka mensup olan Türkler, kendi kendilerine bırakıldığı takdirde, enerji, irade ve ahlaktan yoksun oldukları için, yeniden israf, iflas ve utanç verici despotizm ve kitle halinde katliamlara başlarlar… Doğu buhranının pratik yegâne hal çaresi Türk İmparatorluğu’nun müstakil bir devlet olarak ortadan kaldırılmasıdır.’ demekteydi. (Aynı yapıt, sf.16)” İrili ufaklı bütün batılı emperyalist devlerin amacı, Türk devletinin ortadan kaldırılmasıydı. Bunun için de işbirliği yaparak ve yalanlar üreterek bu süreci hızlandırmaya çalışmaktaydılar.

        Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ülkemize, ulusumuza karşı bir Haçlı seferi söz konusuydu. Ne yazık ki Osmanlıyı yönetenler, Türkleri tarihten silmeye yönelik bir savaşa karşı uyanık değillerdi. Teslimiyet içinde emperyalistlerin belirleyeceği koşulları beklemekteydiler. Buna karşı çıkan Atatürk, Anadolu’ya gidip halkla birleşerek bu küresel izlenceyi çöpe attı. Bu toprakların sonsuza dek Türk yurdu olacağını tüm dünyaya kabul ettirdi. Bunun içindir ki Atatürk olmadan ne Türk devleti ne Cumhuriyet ne de Türk ulusunun birliği olur. Bu gerçeği, tarihsel bir zorunluluk olarak görmekteyiz.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       9 Haziran 2023

OSMANLIDA KADIN


        Kadınların giyimi kuşamı, sosyal yaşamdaki yeri, üretime ne denli katılacağı, okullara gidip gitmeyeceği, devlet görevinde olup olmayacağı çok eski zamanlardan beri tartışılagelir.

        Kadın, köleci toplumdan başlayarak metalaşmaya başladı. Köle pazarlarında tıpkı erkekler gibi alınıp satılan bir mal durumundaydı. Feodal toplum biçiminde bu durum değişmedi. Kadınlar batıda derebeylerin, doğuda toprak ağalarının malı oldu. Bu dönemlerde “kadın özgürlüğü” kavramını düşünüp dile getirmek olanaksızdı. Böyle bir düşünceyi dile getirmek, dinden çıkmak olarak algılanacağı için öldürülme nedeniydi. Feodal-din toplumlarının neredeyse hepsinde durum aynıydı. Toplumun bir yarısı; sosyal yaşamdan, üretimden, insanlıktan uzak bir yaşama zorunlu kılınmaktaydı.

        “Osmanlıda Türk kadınının durumu ufak tefek değişiklik görmekle birlikte genel olarak kentlerde örtülülük ve erkekle temassızlık, köylerde ise köye yabancı olanlar karşısında bulunulmadıkça az çok açıklık ve serbestlik durumudur. Bazen Üçüncü Ahmet ve Nevşehirli İbrahim Paşa veya Abdülaziz devirlerinde kentlerde kadınlar nispi bir serbestlik elde edebilmişlerse de bu uzun sürmemiştir ve bu durumdan faydalananlara “ahlaksızlık” damgası vurulmuştur. (Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, Cilt I, Kısım II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Dördüncü baskı, 1991, Ankara, sf. 46)”

        İnsanların erkek ya da kadın olsun giyimlerinde yaşadıkları coğrafyanın ve iklimin etkisi belirleyici. Bahçe ve tarlada çalışan kadın, çarşaf giyemez. Çünkü çarşaf çalışmak için uygun bir giysi değil. Çalıya çırpıya takılır, kişinin devinimlerini engeller. Onun gücünü azaltıp çalışanı yorar. Bağ bahçe, tarla işlerinde şortla da çalışılmaz. Börtü böcekten korunamaz kadın böyle bir giyimle. Ayrıca çalı çırpı, insan bedenine zarar verir. Çiftçilik yapan, aile üretimine katkıda buluna kadın; hamurunu yoğururken, ineğini sağarken, koyununun yününü kırkarken, buğdayını elerken, sebze ve meyvesini çapalarken, ürününü toplayıp taşırken, yemeğini pişirirken, pazarda ürettiklerini satarken peçe takamaz. Çünkü peçe, onun soluk almasını, görmesini engeller. Bu da işlerini yarım yamalak yapmasına neden olur. Bu nedenle kentlerde çarşaf, peçe gibi giysiler giyen kadın, kırsal alanda kentli hemcinslerine göre daha özgürdür. Zaten eskiden de günümüzde de kadın giysileri kentten kırsala doğru bir yol izlemiştir. Tarikat ve cemaat gibi dinsel aşırılıkların, örgütlenmelerin merkezi ve örgütlendikleri yerler hep büyük kentler olmuş.

        Çöl ve çevresinde yaşayan erkek ya da kadınların giyimleri neredeyse aynıdır. Kum fırtınalarından, kavurucu sıcaktan korunmak için baş sıkı sıkıya örtülür. Ağız, burun, kulak gibi delikler iyice kapatılır. Bu önlem, kum fırtınalarında kum tanelerinden korunmak için. Ayrıca tehlikeli uçucu böceklerden de sakınmak gerek. Giysiler, bedene oturmaz ve geniştir. Bu da sıcaktan korunmayı sağlar. Ülkemizin güneydoğusunda yaşayan yurttaşlarımızın bir kısmı da böyle giyinir. Yöresel olarak adlandırabileceğimiz giysileri coğrafya, iklim, çalışma yaşamının koşullarını hiçe sayarak bir dinin giyimi olarak benimsemek ya da benimsetmek yaşama uymaz.

        “Aktöre (ahlak)” her topluma, döneme göre değişir. Dünün aktöresel kuralları, bugün çoğu kişiye gülünç gelebilir. Yine bazı toplumların aktöre ile ilgili davranışları ve bakışları, başkalarınca gereksiz olarak algılanabilir. “Aktöre” toplumsal gereksinmelere, geleneklere, genel kabule ters olmamalı. İnsan yaşamını, doğasını, özgürlüğünü, üretkenliğini zorla baskı altına almamalı. Bu arada özgürlüğün de sınırsız olmadığını söyleyelim. “Benim özgürlüğüm, senin özgürlüğünün başladığı yerde biter.” sözü, özgürlük sınırımızı en iyi tanımlayan tümcedir.

        “Softalara, Zaman-ı Saadette kadınların böyle bir durumda olmadıkları, mesela Peygamberin eşi Ayşe ve kızı Fatma’nın erkek topluluklarında bulunup görüşme ve tartışmalara katıldıkları söylense: ‘Onlar üm-mül Müslimin, yani Müslümanların anası sayılırlar, devrimiz fesat devridir, kadınlarımız için bu caiz olamaz’, derlerdi. Erkekle kadının bir cemiyette bulunması erkekleri nezakete alıştıracağı gibi kadınların da aydınlanmalarına bu sayede çocuklarını daha iyi yetiştirmelerine yardım eder dense: ‘Öyle şey olmaz, ihtimal-i kaza kazadır, arada bir kaza çıkabilir, namus her şeyden önce gelir’ derlerdi. Kadınlarımızın örtünmesi şeriatın emrettiği ölçüyü çok geçiyor denilse: ‘Esas emir örtünme olduğuna göre o istikamette mübalağa ancak sevap kazandırır’, derlerdi.” (Aynı yapıt, sf. 46)” Görüldüğü gibi dinsel bağnazlık, Hz. Muhammet dönemindeki sosyal yaşamı bile kabullenmez, onun bile gerinde kalmışlar. İslam dininin Peygamberinin eşi ve kızına tanıdığı özgürlüğü, kendi eş ve kızlarına uygun görmezler. Bu, ne acıklı bir bakış açısı ve düşünüş?

        “Başka bir yerde de andığımız gibi Şeyhülislamın başkanlığında toplanmış bir komisyon kızlar dokuz yaşını geçince ‘müştehabih’ yani iştaha kabartıcı olduklarından o yaştan sonra okula gitmelerinin caiz olmadığı ve Dar-ül Muallimatların (kız öğretmen okullarının) kapatılması gerektiği yolunda bir karara varmıştı. Ancak Abdülhamit bu kadarını uygulamayı doğru bulmamıştır. (Aynı yapıt, sf. 47)” Kadınları, kız çocuklarını yalnızca cinsel bir nesne olarak görmenin günümüzdeki karşılığı sapıklık… Böyle düşünenlere sormak gerek: Anneleriniz yalnızca cinsel bir nesne midir? Onların size öğrettiklerini, çocuklarına gösterdikleri sevgi, saygı ve özeni, aile içinde üstlendikleri işleri, burada sayamayacağım ölçüde çok fazla olan annelik görevlerini nasıl açıklayacaksınız? Bir annenin çocuklarına yaptıklarının parasal karşılığı yoktur, bunu ölçecek bir para da henüz icat edilmemiş. Unutmayalım annelerimiz de bir kadın. Kendi annesine tutsaklığı uygun gören bir düşünüş, sağlıklı sayılamaz.

        “Abdülhamit devri ilerledikçe İstanbul’da hele yüksek sayılan tabakada birden çok kadın almak göreneği hemen hemen ortadan kalkar. Bunu yapanlarla alay bile edilirdi. İstanbullu kadınlar da buna tahammül etmez olmuşlardı. Taşralı, hele Anadolulu kadınlar henüz bu seviyeye gelmemişlerdi. Ancak oralarda İstanbul’un aksine olarak en çok yüksek tabakadan sayılan eşraf ve zenginler birkaç kadın alırlardı. (Aynı yapıt, sf. 49)” Kadın haklarının toplumda karşılık bulmasıyla çok eşlilik giderek yok olmaktaydı Osmanlı toplumunda. Tarihsel, toplumsal gelişmenin karşısında hiçbir güç, hiçbir bağnaz düşünce sonsuza dek ayakta duramaz. Gelişmenin güçlü yeli safsatayla kurulan karton yapıları darmadağın eder.

        “Bir yiğide bir yar yeter/İki seven deli olma mı?” dizeleriyle yıllar öncesinden çok eşli evliliği reddeden Karacaoğlan ne güzel söylemiş. İşte, halk bilgeliği bu.

        “Bil şunu inkara yoktur ki mecal/Bir gerek alemde nisvan-ü rical” diyen ünlü şairimiz Abdülhak Hamit’in bu yürekli dizeleri, günümüzde de ışık saçmakta toplumumuza.

        Yüzyılımızın halk ozanı Neşet Ertaş ise “Kadınlar insandır, biz insanoğlu” diyerek görmeyen gözlere, işitmeyen kulaklara, konuşmayan dillere seslenmekte.

        Atatürk’ün kadın haklarını yasalaştırarak kadınlarımıza hak ettikleri toplumsal değerin verilmesini sağlaması, dünyanın birçok ülkesine yol gösterdi. Zaten Türk kadını tarihinin ilk döneminde hakan olarak örnek olmadı mı dünyaya?

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       8 Haziran 2023

       

 

OSMANLIDA, DİN SANILAN HURAFELER


        Tarih boyunca dünyada her toplumda ve dinde hurafeler olmuştur. Hurafesi olmayan din ve toplum yok! Bazı toplumlarda çok yaygın olmakla birlikte bazılarında ise daha azdır hurafeler. Hurafelerin bazıları, toplumların eski çağlarda inandıkları dinlerden kaynaklı. İnsanlar, yeni dini kabul etmelerine karşın eski dinlerinde yer alan birçok kuralı, inancı yeni dinin içine sokuşturur. Bunlara da yeni dinle ilgili kimlikler kazandırır. Dinde sorgulama söz konusu olmadığından eski inançlardan gelen ve zamanla hurafeye dönüşen inançlar, biçimsel, törensel ritüellere inanılır.

        Bazı hurafeler ise dinlerin yanlış yorumlanmasıyla ortaya çıkar. Kimi zaman da bazı kişiler, dinsel inancı aşırıya kaçırdığında hurafeler ortaya atılır. Bu da çoğu toplumda sorgusuz sualsiz inanca dönüşür.

        Doğaldır ki hurafelerin toplumlarda yaygınlaşmasının asıl nedeni, insanların inandığı dinleri birincil kaynaklardan öğrenmemeleri. Kulaktan dolma, söylentilere dayalı bir din bilgisi kişinin hurafelere inanmasının yolunu açmakta. Burada, dinden çıkar sağlamak isteyenlerin hurafeleri hem ortaya attıklarını hem de yaygınlaştırdıklarını söylemeli.

        Osmanlı döneminde din ve inanç sanılan birçok hurafe vardı toplumun inandığı. Hurafelerin inanca dönüşmesi, kişileri de toplumları da geri bıraktırır. Osmanlıda da böyle olmuş. Hurafelerle savaşım, aydınların önemli görevi olmuş.

        “Dinle hiçbir ilgisi olmadığı besbelli olan bu sorun Abdülmecit ve Abdülaziz, hatta kısmen Abdülhamit devirlerinde dinsel ve siyasal konular arasındadır. Tanzimat’tan az önce Hariciye Nazırı bulunan Koca Reşit Paşa’yı idam ettirmek isteyen Sadrazam Hüsrev Paşa gerekçeleri arasında onun “Frenkçe konuşmasını” ve Frenkler gibi gözlük takmasını da ileri sürmüştü. (Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, Cilt I, Kısım II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Dördüncü baskı, 1991, Ankara, sf. 44)” Bir ülkenin dışişleri bakanının yabancı dil bilmesi kadar doğal olan ne vardır ki? Gözleri bozuk olduğu için gözlük takan birini “gâvurlukla” suçlamanın din ve inançla ne ilişkisi var? Görüldüğü gibi hurafe, devletin en üst orunlarına dek egemen olmuş. Böylece hurafe, devlet yönetimini kendi kurallarına uydurmuş. Oysa “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum. (Hz. Ali)” özdeyişini çocukluğumuzdan beri işitegeliriz. Ancak bu değerli söz, yaşama geçirilmediğinde hurafe alır başını gider.

        “Halbuki mesela Abbasi Halifesi Me’mun Yunanca bilip bu dilden Arapçaya eser tercüme edenlere avuç dolusu altın verirdi. Mevlâna da güzel Rumca bilirdi. Bu yönler XIX. yüzyılın başlarında Osmanlının en az bin yıl geri olduğunu gösterir. (Aynı yapıt, sf. 44)” Abbasiler, Me’mun ve Mutasım dönemlerinde en parlak dönemini yaşadı. Bu da rastlantı olmasa gerek. Yine Osmanlının en büyük ve başarılı padişahı çok sayıda dil bilen Fatih’tir. Fatih’in dehası, bildiği yabancı dillerle ve bilim alanında kendini geliştirmesiyle doruğa çıkmıştır. Olasıdır ki Sadrazam Hüsrev Paşa’nın Fatih’ten haberi bile yok.

        “Şuursuz taassubun başka bir belirtisi de elle yemeği bırakıp çatal bıçak kullanmanın doğurduğu tepkidir. Bu biçim yemek yiyiş önce Avrupa’da elçilik etmiş olanların evlerinde görülmüş, Abdülaziz devrinde yayılmaya koyulmuş, ancak hemen her eve girişinde ihtiyarların, hocaların sözlerine dayanan, birçok itirazlarına dinin elden gittiği feryatlarına yol açarak güçlükle yerleşebilmiştir. Bu aletlerle yemek yiyenlere de epey bir süre boyunca “Gâvur” denilmiştir. (Aynı yapıt, sf. 45)” Çok yalın bir uygarlık göstergesi olan çatal, bıçakla yemek yemenin hurafece günah görülmesi ne denli ilginç değil mi?

        Yeniliğe karşı çıkmayı din ve dindarlık sananlarca toplumumuz birçok konuda geç kaldı. Bu yüzden sanayi devrimi ıskalandı. Matbaa, yıllarca ülkemize gelmedi bize. Bilimsel gelişmelerin okutulduğu çağdaş okulların açılması geciktirildi. Bu nedenle teknolojik gelişim sağlanamadı. 1699 Karlofça Anlaşmasıyla başlayan yenilgiler silsilesiyle koca imparatorluk parça parça edildi. Cihan imparatorluğu, bir topluiğne bile üretemez duruma getirildi.

        “İlim Çin’de de olsa alınız. (Hz. Muhammet)” diyen bir peygamberin yolundan gidenler, ilme karşı çıkmayı Müslümanlık sandılar. Oysa bu düşünüşleriyle İslam’a ne denli ters düştüklerinin bile farkında değillerdi.

        Bir toplum, hurafeden ne denli çok arınırsa o denli ileri gidip gelişir. Hurafeye saplanan toplumlar, gelişemedikleri gibi emperyalist ülkelere köle olurlar. Köle olmanın da bir hurafesi çıkarılır ve sonrasında topluma inandırılır bu. Giderek de yaygınlaşır. Bu da tutsaklığın yalın bir düşünüşü, inancı olur.

        Tarih okumalı. Özellikle toplumu yönetenler daha çok okuyup öğrenmeli tarihi. Neden mi? Ders almak için… Tarihin tekerrür etmemesi için…

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       7 Haziran 2023

OKUMA BAYRAMI


        Dün akşam 30 Ağustos İlkokulu, 1-C sınıfının okuma bayramındaydık. Niye mi gittim okuma bayramına?

        Eşim de aynı okulda öğretmen. Üçüncü sınıfı okutmakta. Sınıfında, Ege Yıldırım adlı bir öğrenci var. Kimilerine göre uyumsuz biri. Ancak bana göre çevresinde fark edilmek isteyen bir zeki çocuk. Aslında ona üstün yetenekli, diyebiliriz. Oturup konuştuğunuzda onun farklı biri olduğunu kolayca anlıyorsunuz. Yaşının üstünde bir kavrayışı, anlayışı var. Önemli olan, onun yeteneğini, becerilerini fark etmekte.

        Ege, birinci sınıfın ikinci dönemindeydi sanırım. Ondan herkesin yakındığı bir zamandı. Eşim, herkesin yakındığı bu çocukla tanışmamı istedi. Bir gün annesi ve kız kardeşiyle okullarının yakınındaki bir çay bahçesinde buluştuk. Onunla epey söyleştik. Ortak bir dil bulmuştuk anlaşmamızı sağlayan. Annesi İlknur Hanım çok kaygılıydı. Çocuğunu savunmak için çoğu zaman zorlukla karşılaşmaktaydı. Derdini de anlatabildiği söylenemezdi. Ona, oğluyla gurur duymasını söyledim. “Ege’nin anlayışa gereksinimi var. Ona hoşgörü gerek. Bir de yeteneklerini takdir etmeli.” dedim.

        Akşama doğru Ege’nin babası da bize katıldı. Yemeğe gitmiştik çay bahçesinden. Her çocuğun ufak tefek sorunları olabileceğini anlattım onlara. Bazı sorunların nasıl çözüleceğini konuştuk. Bu konuşmalarımıza ailenin en küçüğü Güneş de zaman zaman kulak misafiri oldu. Çoğu zaman da oynadı bolca. Kırk yıllık tanışıyor muşuz gibi ikide bir bana sarılmaktaydı küçük kız.

        Zaman geçti, Güneş büyüdü ve okula başladı. O da ağabeyi gibi devinimli. Birinci sınıfın sonuna geldi. Okuma bayramları olacakmış. Okulda eşimi görünce: “Okuma bayramında ikinizi bekliyorum. Eğer ikinizi görmezsem karşımda, hiçbir şey yapmam sahnede, ona göre.” diyerek eşimi de beni de çağırdı okuma bayramlarına. Buyruk büyük yerden gelmişti, katılmamak olmazdı bu çağrıya. Ben de gideyim, dedim. Güneş’in ışığında aydınlanıp sıcağında ısınıyım. Onun sınıfça kutladıkları etkinliklerine tanık olmak için gittim. Kapıda annesi İlknur Hanım karşıladı bizi tüm içtenliği ve sıcaklığıyla. Oturduk yerimize Atacan’la. Eşim, bizden önce gelmiş.

        Biz, salona girer girmez bayram başladı saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile. Yerimize oturduğumuz anda çocuklar, becerileriyle sahnedeydi. Etkinlikte yok, yok! Çocukların hepsi birbirinden güzel ve yetenekli. İnsan yavrusunu, izlemeye doyamıyor insan.

        Giysiler bu akşama özgü… Kimi etkinliklere göre değişiyor giysiler. Her etkinliğe çocukların ciddiyeti ve içtenliği damgasını vurmakta. Çocuklar, henüz yalanı, ikiyüzlülüğü öğrenmediklerinden üstlendikleri görevleri önemsemekteler. Görev ciddiyeti üst düzeyde… Heyecanları da var doğal olarak. Velilerin çoğu, anneler… Arada babalar da bulunmakta izleyici koltuklarında. Annelerin heyecanı çocuklarından çok. Bazıları fotoğraf çekmeye odaklandıklarından çocuklarını izleyemiyorlar bile.

        Andımız okundu topluca. Biz Atatürk Çocuklarıyız’ı söylemek öğrencilere çok yakıştı. Barış Manço şarkıları renk kattı etkinliğe. Müzisyenlerimizin daha çok çocuk şarkısı bestelemeleri gerek. Bu alanın sanatsal varsıllığa gereksinimi var.

        Trampet gösterisi, yirmi dokuz harfin anlatıldığı şiirler, çağdaşlaştırılmış halk dansları güzeldi. Ayrıca İspanyol dansı, renk kattı okuma bayramına.

        Güneş, her etkinlikte bize bakmakta. Her sahneden inişinde önümüze atlayarak bize minik gösteri sundu ve atletik özelliğini gösterdi. Ayrıca gelmemizden memnuniyetini bildirdi kendince.

        Çocuklar ne yapsalar güzel ne söyleseler bir kuş cıvıltısı… Onlarla her şey bir başka güzel… Dünyanın en güzel sözleri, sesleri, dansları onlar için. Dünya çocuklarla güzel… Onların içtenliklerini yok etmeyen bir eğitim sistemi ve toplumsal yaşamdır dileğimiz.

        Güneş, bizi tehditle karışık çağırdı okuma bayramlarına. Biz de onun tehdidine, pardon çağrısına uyup gittik. İyi ki de gitmişiz. Yoksa bunca güzelliği görmemiş olacaktık.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       6 Haziran 2023

 

ESİR KAMPLARINDA UMUDU YEŞERTENLER


        Birinci Dünya Savaşı sırasında birçok askerimiz ve sivil yurttaşımız, İtilaf devletlerince tutsak edildi. Bu tutsaklar, üç kıtanın (Afrika, Asya, Avrupa) farklı yerlerinde esir kamplarında tutuldu.

        Kampların çoğunda yaşam koşulları çok zordu. Tekdüzelik egemendi günlük yaşama. Çoğu kampta insanca yaşam olanakları yoktu. Her türlü koşullara karşın Türk tutsaklar, kendi aralarında gösterdikleri yardımlaşma ve dayanışmayla yaşama tutundular. İçgüçlerini (morallerini) yitirmediler. Her türlü olumsuzluğu birlikte göğüslediler. Olumsuz koşullarda, olumlu işler yapmaya çalıştılar. Kimi meslek öğrendi bilenlerden, kimi ise yabancı dil. Okuma yazma bilmeyenler, okur yazar oldu tutsaklıkta.

        “Türk esirlerden okuma-yazma bilenler, özellikle de subayların yönlendirmesiyle, kamplarda okuma-yazma okulları açmışlardır. (Cemalettin Taşkıran, Ana Ben Ölmedim I. Dünya Savaşı’nda Türk Esirleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5. Basım, Mart 2015, sf. 354)”

        Yalnızca okuma yazma öğrenmeyle kalmadı Türk tutsaklar. Bazıları el becerilerini, yeteneklerini ortaya döktüler.

        “Kamplarda kendileri müzik aletleri imal etmişler gerek bunlarla gerekse dışarıdan sağlanan müzik aletleriyle, kampların çoğunda konserler verilmiştir. (Aynı yapıt, sf. 354)” Müzikle uğraşmak, onların içgüçlerinin ayakta kalmasını sağladı. Bu yolla zor koşullar altında bile neşeli olunabileceğini göstermişler. Yaşama küsüp kendi kendilerini içten içe yiyip bitirmediler.

        “… Efrad kamplarındaki kemani Ömer’in, zabitandan olan epeyce talebesine mukabil, ud öğrenmek isteyenlere de Avni Bey ders veriyor ve şarkı meşk ediyordu. Ayrıca, saz öğrenenler de eksik değildi. Ud, saz, efraddan sanatkâr olanlarca yapılıyor, keman gibi çalgılar da, Kerim ve Memduh mağazalarından tedarik ediliyordu. Zabitan arasında, Yüzbaşı Neşet Bey’in notalarıyla mandolin çalması müstesna, diğer keman ve ud meraklıları pratikten ileri gidemiyorlardı. Razi Bey isminde bir zat çok güzel nısfiye (ney) üflüyordu. Bambu kamıştan nısfiyesini kendi açmıştı. (Aynı yapıt, sf. 100)” Bu satırlar, Hindistan-Bellary kampında dört yılı aşkın bir süre kalan Muhittin Erev’in. Görüldüğü gibi içgüçlerini koruyarak yaşama tutunmak için Türk tutsaklar, müziğe sarıldılar uzak diyarlarda.

        “… Boş vakitlerimizi dedikodu ile geçirmektense, Fransızcaya çalışmayı münasip gördük.

        … Fransızca kursu nihayete erdiği vakit, İngilizce öğrenmeye karar verdik. (Aynı yapıt, sf. 100)” İngilizceleri o denli ilerletenler vardı ki Fransızca romanları İngilizceye çevirmekteydiler. Bazıları ise İngilizce yayımlanan gazeteleri okuyarak Türkçeye çeviriyorlardı. Böylece esir kamplarında kalanlar hem Türkiye’den hem de dünyadan haberdar oluyorlardı.      

            “Hindular sığır eti yemediği için sığır etinin ucuzluğunu dikkate alan Kayserili efrad, ne yapıp etmişler, Hintlilerden sorup soruşturup, nihayet pastırma için lüzumlu baharatı, bilhassa çemen bulmuşlar, yakında Kayseri pastırması arz-ı endam edecek… (Aynı yapıt,sf.101)” Kayserili erlerin ticaretteki girişimci ruhu, Hindistan’daki esir kamplarında harekete geçiyor hem de koşulların çok olumsuzluğuna karşın.

        “… Niğde’nin ‘Fertek’ nahiyesinden olması gereken bir kısım efrad da külliyetli miktarda muz almışlar. Bundan cibre hazırlamışlar ve iptidai vasıtalarla imbik meydana getirerek muz rakısı yapmaya muvaffak olmuşlardır… (Aynı yapıt, sf. 101)” İşte, Türk olmak böyle bir şey… Yoktan var eder cani çektiğini. Esir kampında canı rakı çekmişse bunu, Hint diyarında çokça bulunan muzdan rakı üreterek yapar. 

        En zor koşullarda bile içgüçlerini bozmayıp yüksek tutan ve içlerindeki umudu, bir an olsun yok etmeyen esir kamplarındaki Mehmetçiklerimizden öğreneceğimiz çok şey var. Mehmetçik, nerede, hangi koşullarda olursa olsun umudunu yitirmiyor. Dünyayı hayran bırakan büyük utkuların kazanılmasında, en büyük etkenlerden biridir umutlu olması.

        Şimdilerde öyle mi? En küçük toplumsal ve siyasal olumsuzlukta “Öldük, bittik, mahvolduk.” gibi sözlerle umutsuzluklarını derin karamsar, kötümser uçurumlara dönüştürenleri gördükçe esir kamplarında en olumsuz koşullarda ayakta durmayı başaranlara hayranlığımız artmakta. Her gecenin bir sabahı olduğunu bilerek yaşayanların içinde yeşerir umut tohumları. Bu diyalektik gerçekten uzak olanlar, özgüçlerine güvenmezler asla. Oysa ne büyük bir güç taşıdıklarını fark etmezler bile.

        Olumlu da olumsuz da olsa koşullar; insan direnmesini, sabretmesini, savaşmasını, ayakta durmasını bilmeli. Bunları bilinmediğinde teslimiyet başlar ona, buna. Teslimiyetin kime olduğu önemli mi; sen, sen olmadıkça.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       6 Haziran 2023

HEYMEYMORO GEMİSİNDEKİ TUTSAK TÜRKLER


        Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na katılmasıyla birçok askeri tutsak düştü düşmana. Dünyanın birçok yerinde “esir kampları” oluşturuldu İtilaf devletlerince. Bu kampların çoğunda savaş tutsaklarının yaşamı çok kötüydü.

        En çok tutsağımız İngiltere’nin elindeydi. İkinci sırada Rusya vardı. Yaklaşık 65 bin tutsağımız bulunmaktaydı Rus topraklarında. 1917’de Bolşevik Devrimi ile Rusya karıştı. Çar yanlıları ile Menşevikler, devrimi engellemeye çalıştı. Bu nedenle iç çatışmalar başladı. Bu arada Rusya, savaştan çekildi. Bu karışıklık ortamında Rusya’nın en büyük sorunlardan biri, savaş tutsaklarıydı. Tutsaklarımızın bir bölümü, iç savaşta taraf olmasınlar diye Sibirya, Viladivostok ve Noovinikolstusursky’deki tutsak kamplarına gönderildiler.

        Rusya’daki iç karışıklıktan yararlanan Japonya, Nisan 1918’de Viladivostok’a asker çıkardı. Japonlar, kısa sürede Sibirya içlerine doğru ilerleyip Baykal Gölü’ne kadar olan bölgeyi işgal ettiler. Bu bölgede bulunan Türk tutsakları da Japonya’nın denetimine geçmiş oldu. Japonya, Türk tutsakların Hint Okyanusu üzerinden İstanbul’a göndereceklerini bildirdi. Bunun üzerine Osmanlı yönetimi, tutsakların getirilmesi için 48.000 İngiliz lirasını, İngiliz komiserliği hesabına Osmanlı bankasına yatırdı. Çünkü bu para, Japon Katsuva şirketine İngilizlerin aracılığıyla gönderilecekti.

        İngilizler, paranın Japon şirketine gönderilmesi konusunu ağırdan aldı. Çünkü kurtulacak tutsakların İstanbul’a gelmesi durumunda kendilerine karşı savaştırılacaklarını düşünmekteydiler. Bu para, ancak 1920’de Londra’ya gitti. Yani savaş bittikten sonra.

        Para tutsaklarımızı taşıyacak şirkete ulaştıktan sonra Şubat 1921’de Japon askeri yetkilileri, Heymeymoro (Parlak Barış) şilebini Viladivostok’a gönderdi.

        “Heymeymoro vapuruna 1030 kişi binecekti. Bunların 12’si Türk esirlerin oralarda evlendikleri eşleriydi. Geride kalan 1.018’i ise Türk esirleriydi. Japon subaylarından biri, çok büyük sıkıntılarla geçen beş altı yıllık esaret hayatının son bulacağı ümit ve heyecanı içinde olan Türk esirlere, Viladivostok limanında bir konuşma yaptı. Konuşmanın bir bölümü şöyledir:

        ‘… Efendiler, biz de sizin gibi Asyalıyız. Gerek sizler ve gerek bizler, her iki millet Asyalıdır. Sizin âdâtınız aynı bizimki gibidir. Binaenaleyh, her iki millet birbirlerini tanımış ve yekdiğerine iyi tesir yapmıştır. Memleketteki fıtratlarınız yine başkadır.

        Dünyanın hakimiyeti şarktan garba geçti. Bir zaman olacak ki yine şarka geçecektir.

        …..

Memleket için çok kurbanlar verdiniz. Fakat en büyük vezaif bundan sonra başlar. En büyük işleri memleketinizde göreceksiniz.

Şimdi ayrılırken ağlamayalım. İstikbali bekleyelim. Size uzun yol için selametler…’

        Heymeymoro vapurunun kaptanı Yarbay Çomora’dır. Vapurda ayrıca bir Japon yüzbaşı ve bir de doktor binbaşı vardır. Vapura Türk bayrağı çekilmiştir. (Cemalettin Taşkıran, Ana Ben Ölmedim I. Dünya Savaşı’nda Türk Esirleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5. Basım, Mart 2015, sf. 342-343)” Japon subayın 1921’den bugünü görerek dünya güç merkezinin yeniden doğuya geçeceğini görmesi, büyük bir öngörü.

        Gemi, 23 Şubat 1921 günü öğleden sonra İstanbul’a varmak için hareket etti. Yolculuk süresi 45 gündür. Tabi her şey yolunda giderse…

        Seylan’a uğrayıp su almak için mola verildi. Geminin ambarına yapılan üç katlı ranzaların aralarındaki yükseklik 65 cm. Yiyecek ise 50 gram ekmek ve biraz da pirinç lapası. Ara sıra ince bir dilim balık ve çay da var. Türk tutsaklar, gemideki temizlik işini paylaşmışlar kendi aralarında. Bu durum, Japon görevlileri çok şaşırtmış.

        Heymeymoro gemisi yolculuğun kırkıncı gününde, 3 Nisan 2921’de Akdeniz’e girer. Umutlar artmış, yüzler gülmektedir. Gemi, 4 Nisan’da Rodos’u geçti. 5 Nisan’da da Midilli Adası önlerine gelecektir.

        “Yarbay Çomora yönetimindeki gemi, 5 Nisan 1921 günü Midilli Adası önlerinden geçerken, Anadolu’ya taarruz eden ve o sıralar Batı Anadolu’nun bir kısmını işgal eden Yunanlıların harp gemilerinden biri tarafından durdurulmuştur. (Aynı yapıt, sf. 344)”

        Yunanlılar gemiye el koyar. Yunanlılar, tutsakların tümünün kendilerine teslimini ister. Yarbay Çomora direnir. Ancak hukuk tanımaz Yunanlılar, bu direnişi umursamaz. Çomora, tutsakları Türk hükümetine teslim etme emri aldığını ve bunun tersini yapmasının olanaksız olduğunu söyler. 1018 tutsağın sekiz buçuk ay sürecek gemi tutsaklığı başlar böylece.

        Yunanlılar, yıldırma taktiği uygular, ancak Japon Kaptan direnir. Gemide yaşam gittikçe zorlaşmakta. Yunanlılar, tutsaklara yiyecek vermeme yoluna giderler. Verseler de az verirler. Buna karşın Japonlar da Türkler de direnir, yılgınlıktan eser yoktur üzerlerinde. Tartışmalar, günlerce sürer.

        Tutsaklardan bazıları hastalanmaya başlar. Milletler Cemiyeti sağlık kurulu gemiye girer Temmuz 1921’de. 6 Ağustos 1921’de gemideki tutsaklardan kadın, yaşlı ve hasta olan kişiler, toplam 395 kişi Olimpos adlı bir Yunan vapuruyla İstanbul’a götürülür. Ayrıca Rumca bilen Giritli deniz subayı Çarkçı Yüzbaşı Mehmet ve kardeşi Teğmen Ruşen ile İzmirli Ferit Bey, İstanbul’a giden kafileye gizlice katılırlar.

        635 Türk tutsak önce Pire limanına, 18 Ekim 1921’de İtalya’nın Azinora Adasına giderler. Pire’de on beş tutsak ölmüştür. Azinora’da koşullar çok kötüdür. Buna karşın tutsaklar, yaşamak ve yurtlarına kavuşmak için direnç gösterir. Böylece gemiden ayrılmış olur tutsaklarımız.

        Japon Yarbay Çomora, Türk tutsaklara duygulu bir konuşma yapar. Konuşmasında “Sizler insanlığın övüneceği bir üstün insansınız. (Aynı yapıt, sf. 347)” sözü ilgi çekicidir.

        “Çünkü var olmak ve yaşamak isteyen sizsiniz. Türk milletidir. (Aynı yapıt, sf. 348)” sözleri Yarbay’ın konuşmasının anadüşüncesidir.

        Azinora Adasındaki tutsaklarımızın bir bölümü hastalıktan ve yılan sokmasından can verdi. 19 Haziran 1922’de Ümit vapuruyla adadan ayrıldılar. 25 Haziran 1922’de İstanbul’a geldiler.

        Tutsaklarımızın yaşama tutunmalarında yurt ve ulus sevgisi önemli rol oynadı. Bu sırada Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla yürütüldüğünü de belirtelim. İçindeki umudu bir an olsun yok etmeyen insanlar yaşama tutunur. Umutsuz kişi ve toplumlar, hangi koşullarda olursa olsunlar yok olmadan kurtulamaz. Atatürk’ün “Umutsuz durum yoktur, umutsuz insan vardır.” sözünü bir an olsun usumuzdan çıkarmamak gerek.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       5 Haziran 2023

       

 

MISIR’DAKİ ESİR KAMPINDA KÖR EDİLEN MEHMETÇİKLER

 

        Birinci Dünya Savaşı’nda, Çanakkale ve Kut’ül Amare’de destansı utku kazanmamıza karşın birçok cephede Osmanlı Devleti yenildi. Özellikle Kanal, Filistin ve Suriye cephelerinde ordularımız dağıldı. Bu cephelerden ve başka savaş alanlarından birçok askerimiz düşmanca tutsak edildi. Tutsak askerlerimizin çoğu, o dönemde İngilizlerin egemenliğinde olan Mısır’daki esir kamplarına götürüldü. Ayrıca dünyanın birçok yerinde esir kampları bulunmaktaydı İtilaf devletlerinin. Bazı kamplarda, koşullar insanca olsa da bazılarında insanlık dışı davranışlar söz konusuydu.

        Mısır’daki esir kamplarında bulunan Türk esirlerinin bilerek kör edildikleri haberleri yayılmaya başlamıştı o dönemde. Bu işin de kamplarda görevli Ermeni doktorlarca yapıldığı söylenmekteydi. Basit bir göz rahatsızlığı için doktora giden Türk tutsakların gözleri; bu doktorlarca yanlış ilaç verilerek, yanlış sağaltım uygulanarak ve de en kötüsü millerle gözleri oyularak yapılmaktaydı bu iş.

        “Özellikle halk arasında ve Mısır’daki kamplardan dönen esirler arasında bu iddianın çok yaygın olduğu görülüyordu. Bu konuda bir hatırada oldukça önemli ve ciddi suçlamalar var. Gaziantepli eski Defter-i Hakani memurlarından Eyüp Sabri Bey’in Ankara’da, 1922 yılında Bir Esirin Hatıraları adıyla yayımlanan kitabında, ‘Mısır’da Türk esirlerine yapılan zulüm ve işkenceler’ etraflıca anlatılmıştır. Eyüp Sabri Bey, Mısır’da Heliopolis kampında kaldığı sırada yaşadığı olayları anlattığı bir bölümde ‘kasten kör etme’ olayına da değiniyor. (Cemalettin Taşkıran, Ana Ben Ölmedim I. Dünya Savaşında Türk Esirleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5. Basım, Mart 2015, sf.218)” Buradan da anlıyoruz ki esir kamplarındaki Türk askerleri, bilerek kör ediliyor. Bu durum, savaş hukukuna da insanlık kurallarına da aykırı.

        “… Bu arada biraz da Mısır’da gördüğümüz Ermeni tabiplerden bahsedeceğim. Ve onlara şu tabiri kullanmaktan kendimi men edemeyeceğim:

        Göz oyucular! Evet, bu alçaklar, insanlardan, herhalde, başka bir tabiatta yaratılmış ve başka bir yürek taşıyan mahlukattırlar. Çünkü, onların işlemiş oldukları bu kadar feci ve ağır cinayetler, insan olan ve insan yüreği taşıyan mahluk kat’iyen yapamaz. Ancak onlar, yapmışlardır. Mısır’ın Abbasiye hastanesinde ve Teller (esir kampları) derunundaki manzara-i feciiyyeyi tarif ve tasvir edebilmek benim iktidarım haricindedir.

        Yalnız bu babda, şahit olduğum hakayıkı [hakikatleri] kaydetmekle iktifa ediyorum [yetiniyorum]. Şu asr-ı medeniyete nispetle, kurun-ı evvel [ilkçağ] vahşeti ve kurun-ı vustanın [ortaçağın] engizisyon fecayii dahi bu defaki Abbasiye hastanesinde Mısır’da Türk userasına yapılan cinayet ve hıyanetlere misal olamaz. Zannederim bu denai [alçakça] işi yapanlar gerçi sırf Ermeni tabipler olmuştur. Lakin bunlara fevkalade yüz ve selahiyet [yetki] verilmiş olduğundan, mel’unlar hareketlerinde serbest kalmışlar ve arzuları veçhile [istedikleri gibi] biçare ve masum evlatlarımızın, yani taht-ı esarette bulunan bu bigünah [günahsız] askerlerimizin, bağırta bağırta gözlerini oymuşlardır. Bu cinayetlerin mesuliyeti kime ait olacaktır? Faillerine olmakla beraber, müsebbibin [sebep olanı] olmak itibarıyla bittab bütün İngiliz Hükümetine ait olacağını her vicdan takdir edecektir.

        Abbasiye hastanesinde Ermeni tabiplerin, ellerinde miller ve kolları dirseklerine kadar sıvalı olduğu halde, sabahtan akşama kadar işleri güçleri Türk askerlerine ameliyat yapmak ve onların gözlerini oyup çıkarmak olmuştur. Birçok Mısırlı dindaşlarımızın ve umum useranın ifadelerine nazaran bu göz ameliyatı, evvelce de vuku bulur ise de mütarekeden biraz evvel ve bilhassa sonra, İngilizlere galibiyet gururu geldikten sonra pek ziyade ilerlemiş olduğu anlaşıldığı gibi, bizim oraya gittiğimiz zamanlarda şiddetle devam etmekte olduğu bizzat müşahede edilmiştir. (Aynı yapıt, sf. 219-220)” Bu anlatımlardan anlaşıldığı üzere İngilizlerin göz yummasıyla Ermeni doktorlar, Türk tutsakların gözlerini canlı canlı oymaktaydı. Üstelik canlarını yakmak için gözler uyuşturulmuyor, tutsaklar bayıltılmıyor. Mehmetçiklerimiz bir yandan kör edilirken bir yandan da işkence edilmekteydi onlara.

        Esir kamplarından kaçmayı başaranlar ve salıverilenler, askerlerimizin gözlerinin bilerek kör edildiğini anlatırlar. Bu vahşeti Atatürk de öğrenir. Doğaldır ki Büyük Kurtarıcı, bu insanlık dışı olaya sessiz kalmaz.

        “Millî mücadelenin başlarında, Mısır’daki Türk esirlerinin İngilizlerce kasten kör edildiği haberi hem İstanbul hem Anadolu basınında yer alır.

        İstanbul düşman işgalindedir. Özellikle Konya’da halk bu olaya tepki gösterir. Konya’da yayımlanan Öğüt gazetesi, bu olayı sarsıcı ve çarpıcı başlıklarla duyurur…

        Bunun üzerine Anadolu’nun diğer yerlerinde de İngilizlere karşı bir husumet gelişir. Çok geçmeden, İstanbul’daki İtilaf devletleri komutanlarından İngiliz Generali Milne’nin emriyle Konya’daki Öğüt gazetesinin kör edilen esirler konusundaki yayınları durdurulur. Sadece yayın durdurmakla yetinilmez, gazete de kapatılır. (Aynı yapıt, sf. 217)” Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya yeni gelmiştir. Konya Valiliğinden bilgi ister. Öğüt’ün niye kapatıldığını sorar.

        Atatürk, konuyla ilgili olarak Konya Valisi Suphi Bey’e aşağıdaki telgrafı çeker:

        “17 Kanunusani [Ocak] 1336 [1920] Usera-i Osmaniyeyi [Osmanlı esirlerini] İngilizlerin kasten kör ettiklerine dair olan neşriyatıyla [yayınıyla] nazar-ı dikkati celbeden [dikkat çeken] Öğüt gazetesi matbaasına ve dolayısıyla hürriyet-i matbuatımıza [basın hürriyetimize] General Milne’nin emriyle Mutelifeyn kuvay-ı askeriyesi [İtilaf devletleri askeri kuvvetleri] tarafından vaki olan tecavüzden [saldırıdan] mütehassıl vaziyetin [ortaya çıkan durumun] serian [ivedilikle] hal ve neticesinin iş’arını [sonucunun bildirilmesini] rica ederiz.

        Hükümetin teşebbüsatına kuvvetü’z zahr [dayanak] olmak üzere ahali tarafından miting yapılarak şiddetle protesto edilmesi lüzumu heyet-i merkeziyeye yazılmıştır.

        Meselenin serian halline muvaffikiyet elvermez ise [sorun ivedilikle çözülmezse] şeref ve haysiyet-i milliyenin iadesi için Kuva-yı Milliye’nin müdahaleye mecbur kalacağının da Bab-ı Ali’ye arzını ayrıca rica ederiz efendim. (Aynı yapıt, sf. 217-218)” Atatürk’ün bu telgrafı etkili oldu. 23 Ocak 1920’de Konya’da beş bin kişinin katıldığı bir miting yapıldı.

        Atatürk’ün esir kamplarındaki insanlık dışı rezalete tepki göstermesi üzerine Mısır basını da konuya yer verir. Mısır halkı da tepki gösterir duruma hem de isyan ederek. Bu tepkilerden sonra savaş tutsaklarımızı kör etme işi azalır ve giderek sona erer.

        Uygarlık adına ortaya dökülüp çoğu kez bize akıl veren İngiltere’nin savaş tutsaklarımıza yaptıkları ne uygarlıkla ne de insanlıkla bağdaşır. Dünyadaki tüm mazlumlar adına ayağa kalkan Atatürk önderliğindeki Türk Ulusu İngiliz emperyalistlerini yenerek dünyaya örnek oldu. Hem onların vahşetini hem de Güneş Batmayan İmparatorluklarını sona erdirdi. Böylece insanlık, vahşeti yendi.         İşte, Atatürk ulusunun bireyleri için gözünü budaktan sakınmayan bir yürekli Türk evladır. Ulusunun bireylerine karşı yapılan kötülüğe karşı ayağa kalkan yürekli bir adamdır o.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       2 Haziran 2023

                                                               

TRABZON KURABİYESİ


        İnsanın hiç unutamadığı tatlar vardır. Yıllar geçse de onları uzun süre tatmasanız da hep damağınızdadır insanın içine işleyen lezzetleri. Durup dururken usuna gelir rengi, kokusu, tadı.

        Yalnızca tatları mı kalır damağınızda çocukluğunuzun lezzetlerinin? Doğaldır ki hayır! Onlar; sosyalleşmenin, dayanışmanın, ortak mutluluğun araçlarıdır çoğumuz için. Gönlümüzden kopup karşımızdakinin gönlüne konan yürek kuşlarıdır o tatlar.

        Yokluk ve yoksullukla yaşanan çocukluk yıllarında akraba, eş dost, konu komşu, arkadaşla paylaşılan en küçük bir şeyin paylaşılarak yüreklere doldurduğu mutluluğu unutmak olanaklı mı?

        Bazı yiyecekleri, her zaman tatmak olanaksızdı. Hele parayla bakkaldan alınanları… Çünkü zorunlu gereksinimler dışında alışveriş pek yapılmazdı bakkaldan. Yiyeceklerimizin çoğunu kendimiz üretirdik bağ ve bahçemizden. Ahırımızda ineklerimiz, kümesimizde tavuğumuz vardı. El kadar bahçelere bin bir türlü sebzeyi, meyveyi sığdırırdık. El kadar bahçeye sığdırdıklarımız, yüreğimize sığmaz mıydı?

        Çocukluğumuzun unutulmaz tatlarından biri, Trabzon kurabiyesiydi. Albenili parlak sarı rengi, inanılmaz tadı, sert yapısı ve dayanıklılığıyla biz çocukları çekerdi. Hele yanında bir de çay varsa keyfimize diyecek yoktu. Çok sık olmasa da alırdık bu sarı kurabiyeyi. Büyükçe naylon torbalarla gelirdi bakkallara. Kimi gramla kimileri de kiloyla satın alırdı.

        Babam, bazı akşamlar elinde kese kağıdıyla getirirdi kurabiyeleri. Annem, hemen çay demlerdi. Çay demlenince akşam yemeğinden sonra bizim için keyif sürmekti on dört numara gaz lambasının aydınlattığı uzun, karanlık kış gecelerinde. Kuzinenin üstündeki çaydanlığın fokurtusu, gecenin en güzel ezgisiydi. Hele komşularımız da bize gelmişse kurabiyelerin tadı bin kat artardı. Çünkü komşu çocuklarıyla oyun oynamanın bir çeşnisiydi o. Çayın fokurtusu, yerini çocuk seslerine yetişkin kahkahalarına bırakırdı.

        Peki, Trabzon kurabiyesinin (sarı kurabiyenin) tadı nereden gelmekte? Bu lezzetin sırrı, yöresel karışımda… Yayla tereyağı, sıvı yağ, yumurta, şeker, süt, mısır unu, kabartma tozu, buğday unu ve üzerine serpilen fındık tozundan gelir tadı. Sert ve uzun ömürlü bir kurabiye. Sarı rengini, karışımına katılan mısırdan almakta. Mısırın Osmanlı döneminde; Amerika kıtasından kalkıp okyanuslar, kıtalar, ülkeler, bölgeler aşıp Doğu Karadeniz Bölgemizde toprakla kavuşmasıyla başlayan bir lezzettir bu. Bu yöresel ürün tescillenmeli Trabzon adına.    

                Sarı kurabiyeler, köşeleri oval dikdörtgen biçimindedir. Bu nedenle bir ucundan tutarak çayın içine sokulup yumuşatılması kolaydı. Sert kurabiye, çayla buluştuğunda yumuşayıverir. Bu nedenle çocuklar, yetişkinler, dişsiz yaşlıların yemesi kolaylaşırdı.

        Yıllardır Trabzon’dan uzakta yaşamaktayım. Sılaya her gidişimde dönüş için sarı kurabiye alırım aile üyelerine ve eş dost için. İstanbul’da yöresel ürünlerimizi satan dükkânlara uğrarım sık olmasa da. Oralardan alıp getirim ince belli bardaktaki çayımın öksüzlüğünü gidermek için. Kurabiyeler bitmesin diye yavaş yavaş yerim onları. Yavaşça elime bir tane alıp çayın içine banarım. Yumuşayan kurabiyeyi, ağzımda çevirip dururum. Neden mi? Bitmesine gönlüm razı olmaz da ondan. Çünkü ondan ayrılmak sılayı terk etmek gibi gelir bana.   

        Bazı yerdeşlerim, Trabzon kurabiyesinin eski tadının kalmadığını söylemekteler. Doğrudur. Çünkü o kurabiyedeki tat; çocukluğumuz, özlemlerimiz, su gibi akıp giden yıllarımız, umutlarımız, düşlerimiz, gelecekteki bilinmezliklerimiz, arkadaşlıklarımız, komşuluklarımız, dayanışmamız, bir lokma ekmeği paylaşma isteğimiz, kirlenmemiş düşüncelerimiz, içimizden sel gibi taşan duygularımız, el birliğiyle toprağımıza akıttığımız alınterlerimiz, küçük şeylerde mutluluğu bulmamız, insanca doğallığımızdı. Geçen zaman, bahar yeli gibi esip giden çocukluk bir daha geri gelir mi? İşte, sarı kurabiyenin tadı, o bahar yelindeydi.

        Mısır taneleri gibi savrulup gittik dört bir yana. Zaman geçtikçe savrulduğumuz yerlerde sılanın, doğduğumuz toprağın kokusudur bizi esrikleştiren. Bir sarı kurabiyenin tadıdır sıla özlemini içimizde yakıp tutuşturan. O, bizim yel gibi geçip giden çocukluğumuz, unutmadığımız ve belleğimizde capcanlı duran anılarımızdır.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       1 Haziran 2023

 

NEREDEN, NEREYE?


        Bazı televizyonlarda, sokak röportajları yapılmakta. Giyim alışverişleri konuşulmakta bu röportajlarda. Sorular, hep aynı doğrultuda. Tüketimi kışkırtıcı, artırıcı...

        Moda denen ve toplumu bir virüs gibi saran akım, ne yazık ki insanları hızla tüketim çılgınlığına sürüklemekte. Dünyanın birçok yerinde toplumlar, moda virüsünün etkisi altında. Tüketim çılgınlığı, toplumun ortak kaynaklarını, değerlerini yok etmekte. Bu durum, büyük bir savurganlık yaratmakta. İnsanların yaşam gereksinmelerinin çok üstünde bir tüketimde bulunması, sınırlı olan dünya kaynaklarını hızla tüketmekte. Bu da insan ve diğer canlıların gelecekteki yaşamını tehlikeye düşürmekte. Özellikle varsılların bu tüketim çılgınlığında başı çektiklerini belirtmeliyim. Bir yanda bir lokma ekmeğe muhtaç insanlar yaşarken bir yanda da sofrasına gelen yiyeceklerin çoğunu çöpe atan, giydiklerini eskitmeden gözden çıkaranlar bulunmakta.

        Sokak röportajlarında mikrofon uzatılanların çoğu kadın. Konu giyim olunca ve de mikrofonu görünce çoğunun dili çözülmekte. Mikrofona konuşanların önemli bir kısmı gençler… Birçoğu: “Bir giysiyi bir kez giyince sıkılıp giymiyorum bir daha.” demekte üç aşağı beş yukarı.

        Giysi; örtünmek, doğanın ve iklimin olumsuzluklarından korunmak için giyilir. Bu, birinci gereklilik… İkincisi ise giydiklerimiz temiz olmalı. Üçüncüsü ise giydiklerimiz bize yakışmalı, beden ölçülerimize uymalı.

        Peki, mikrofonlara konuşan kadınlarımız, niye sıkılırlar giysilerden? Toplumları, sürekli reklamlar ve topluma öncü olarak gösterilen dizi oyuncuları aracılığıyla tüketim bombardımanına tutmanın sonucu bu. Reklamlar: “Tüket, tüket, tüket!” diye bağırmakta. Bu bağırış; reklamın görüntüsü, müziği, konuşması, rengi, kullanılan nesneleriyle izleyenleri tüketim için kışkırtmakta.

        Moda, öylesine dayatılıyor ki insanlara; modaya uymayanlar, kendilerini toplum dışına itilmiş sanmaktalar. Hatta çoğu kişi, modaya uymayla çağdaş olmayı aynı kefeye koymakta. Bu da düşünce ve davranıştan yoksun sığ bir çağdaşlık(!) ortaya çıkarmakta. Moda yoluyla toplum, egemenlerce istedikleri yöne doğru yönlendirilip biçimlendirilmekte. Bu; siyasete, kültüre, sanata, spora, insan ilişkilerine, eğitime de yansımakta ne yazık ki. Aslında bu durum, demokrasinin önünde en büyük tehdit. Çünkü bireyler, kendi özgür iradeleriyle değil de bir egemen gücün yönlendirmesiyle düşünmeye zorunlu kılınmaktalar. Kafalardaki düşünceler kişilere özgü değil, egemenlerin istedikleri. Egemenler, belli bir giyim biçimini dayatırken istedikleri düşünceleri de kişilerin kafalarına sokuyorlar modayla.

        Biz, iki dünya savaşı görmüş bir kuşağın torunlarıydık. Dünya savaşlarını yarattığı kıtlık, yoksulluk, yoksunlukları yaşayan anne ve babaların çocuklarıydık. Bir toplu iğnenin değerini çok küçük yaşlarda öğrendik. Gereksiz bir tüketimin tüm topluma zarar vereceğini büyüklerimizin davranışlarıyla belledik. Çocukluğumuzda bencillik ve bireysellik toplumu sarıp sarmalamamıştı henüz. Devletçiliğimiz, emperyalizmin liberallerince yok edilmemişti. Sümerbank ürünleriyle giyinirdik.

        Devletçiliğimiz ayakta olduğundan toplumsal dayanışmamız da üst düzeydeydi. Bu dayanışma, aslında aileden başlardı. En büyük kardeştim. Benden küçük iki erkek kardeşim vardı, üç de kız kardeşim. Ben ve kız kardeşlerimin büyüğü olan rahmetli Hürriyet’e alınırdı ilk giysiler. Hep bedenimizden biraz büyüktü giysilerimiz gelecek yıl da giyelim diye. Alınan giysileri özenle giyerdik. Bir yanı yırtıldığında çok üzülürdük. Çünkü o giysiler, bize küçük geldiğinde küçük kardeşlerimiz giyerdi onları. Bu nedenle giysileri iyi koruyup aile bütçesine katkı yapmak gerekiyordu bu yolla. Küçük kardeşlerimiz, yeni giysileri kırk yılda bir görürlerdi bayramda seyranda.

        Okuldaki ders kitaplarımız ikide bir değişmezdi. Bana alınan kitapları, iyi kullanırdım alt sınıftaki kardeşlerimde yararlansın diye. Aynı kitaplarla dört kardeş okulları bitirdik. Babama, köy enstitüsünde armağan edilen Türkçe Sözlük, yıllara meydan okudu elden ele geçerek. Yine babamın öğrenciliğinden kalma Büyük Atlas’ında öğrendik coğrafyayı. Benden küçük erkek kardeşim ergen olunca aynı gölekleri, pantolonları giydik çoğu zaman. Aramızda senin, benim yoktu! “Niye benim gömleğimi giydin?” diye de kavga etmezdik.

        Günümüzde her şey değişti. 24 Ocak 1980 kararlarıyla ülkemizin hem ekonomik düzeni hem de yaşam anlayışı değişti. Toplumculuğun yerini bireycilik, devletçiliğin yerini liberallik, dayanışmanın yerini ise bencillik aldı. Toplumsal kurtuluş rafa kaldırıldı. Onun yerine bireysel kurtuluş kondu. Son yıllarda yeniden toplumculuğa evrilmekteyiz. Devletçilik, gündeme gelmekte. Serbest piyasa ekonomisiyle yoksullaşan kitlelerin yaşaması için Atatürk’ün halkçı-devletçi sistemi gündemde.

        Moda denen illetten kurtulmalı insanlık. Tüketimi değil de üretimi desteklemeli. Üretim de dünyanın tümündeki insanların gereksinimi kadar olmalı. Her nimetin değeri bilinmeli. Dünyayı çöp kutusuna çevirme hakkı kimseye ve hiçbir egemen sınıfa verilmemeli. Bu nedenle çürümüş kapitalizmin tüketimi ve daha çok para kazanmayı amaçlayan medya saldırısına karşı savunma yapmanın zamanıdır.

        Emperyalist egemenlere, tüm insanlık olarak direnmeli. Onların para hırsına karşı dayanışma ve tutumluluğu öne çıkarmalı.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       1 Haziran 2023