VATAN SAVAŞI VEREN FİLİSTİNLİLERE SELAM OLSUN


“Türkiya halkının Doğu milletleriyle, Rusya’yla, Azerbaycan’la Afgan’la, İran’la olan bağları yalnız hissiyat üzerine kurulu değildir. Hakiki, maddi, değiştirilemez birtakım esaslara dayanmaktadır. Bu suretle düşmanlarımızın içimize girerek yapacakları telkinlerle bu bağların sarsılmasına imkân tasavvur etmek doğru değildir. Bugün dostlarımız emin olabilirler ki, biz dünyada dostla da düşmanla da temasa gelebiliriz. Ve onlar da bizimle temas edebilirler. Fakat bu temas mevcut samimi bağları, dostluğa daima sarsılmaktan korunmuş bulunduracaktır. Türkiya’nın bugünkü mücadelesinin yalnız Türkiya’ya ait olmadığını, bütün arkadaşlarımız ifade etmişlerse de, bunu bir defa daha teyit etmek lüzumunu hissediyorum. Türkiya’nın bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı, belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi.

Türkiya azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği dava, bütün mazlum milletlerin, bütün Doğu’nun davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiya, kendisiyle beraber olan Doğu milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Türkiya şimdiye kadar mevcut tarih kitaplarının icaplarını değil, tarihin hakiki kitaplarını takip edecektir. Hakikaten mevcut tarihlerin kaydettiği hadiseler, milletlerin hakiki fikirleri ve emelleri, hareketleri değildir. Doğu milletleri kendi iradeleri, kendi hisleriyle hareket etmiyorlardı. Onların başında birtakım müstebit, keyfi hareket eden çarlar, hudavendler vardı. Tarihte yazılanlar, daha çok onların hırsının tatmini için yaptıkları vakalardır. Biz onların hepsini yırtacağız, yeni bir tarih yapacağız. (7 Temmuz 1922, Rus Sefiri Aralof’un İran Sefiri Mümtazüddevle İsmail Han Şerefine Verdiği Ziyafette Konuşma; ATABE, c.13, s. 136, 137; Hakimiyeti Milliye, 9 Temmuz 1922)”

Yukarıdaki sözler Atatürk’e ait… Bazı tümceleri, dikkat çeksin diye koyu yazdım. Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi Türk Kurtuluş Savaşı’nın amacı; yalınızca kendi ulusumuzu, topraklarımızı kurtarmaya yönelik değildi. Emperyalizmin ezdiği, sömürdüğü, tutsaklaştırdığı, yaşama hakkı tanımadığı tüm mazlumlar uğrunadır. Doğu halklarının kurtuluşu için savaşan, onlar için yüreği çarpan bir Atatürk var karşımızda. Doğu halklarının nasıl yönetildiğine, yaşam biçimlerine, düşünsel duruşlarına bakmadan onların kurtuluşunu amaçlamış Büyük Önder. Demek ki emperyalizmle savaşan kim olursa olsun desteklemek gerek. Çünkü devrimcilik de milliyetçilik de bunu gerektirir Atatürk’e göre.

Filistinler, yaklaşık yüz yıldır topraklarını korumak ve insanca yaşamak için savaşmaktalar. Kime karşı? Emperyalizme ve onun kuklası Siyonizm’e karşı…

         Kendini Atatürkçü, devrimci, milliyetçi, İslamcı olarak gören birçok kişi 7 Ekim 2023 Cumartesi günü Hamas, İsrail’e karşı Aksa Tufanı saldırısını başlattığında afalladılar. “Siviller öldürülüyor.” diye çığırtkanlık yapmaya başladılar. Aslında bu, bir saldırı değil; savunmadır Filistin için. Çünkü Gazze’de yıllardır açık hava tutukevinde insanlık dışı koşullarda yaşayan Filistinliler, soluklanmak için bu saldırıyı başlattı. Bu saldırıyla insan olma haklarını korumak niyetindeler.

         Gazze’de kundaktaki bebekler, yürüyemeyecek durumdaki yaşlılar, pazara giden kadınlar, çiçeği burnunda ergenler kıyım kıyım kıyılırken İsrail’e karşı sesi çıkmayanlar, birden “İsrail’de siviller öldürülüyor!” diye bağırmaktalar. Evet, sivillerin öldürülmesi çok kötü…  İlgi çekici bir durum var. İsrail’in bine yakın yurttaşı öldü bu saldırıda. Nedense bunların kaçının asker, ne kadarının sivil olduğu konusunda bir açıklama yok!  Çünkü ölenlerin hepsinin sivil olduğu algısı oluşturulmakta. Ancak Gazze’de yaşayan sivillerin yaşama hakkı yok mu? Yıllardır hem iç hem de uluslararası hukuku hiçe sayan İsrail’e karşı ezilen bir halkın savaşması en doğal hak.

         7 Ekim sabahı İsrail algısı çöktü Türk ve dünya kamuoyunda. İsrail’in iç ve dış istihbarat örgütleri fos çıktı. İsrail ordusu aciz kaldı Hamas’ın saldırısına karşı, tepkisi gecikti. ABD emperyalizmine ve İsrail Siyonizmine tapınan kimileri, düş kırıklığına uğradılar. Hamas saldırılarını ABD ve İsrail’in düzenlettirdiği gibi zavallı, düşüncesiz bir yalanı ortaya attılar. Çünkü onlar, emperyalizmin ve Siyonizmin gücüne tapınan özgüvensizler. Kafalarında yarattıkları putlar yıkılınca düş kırıklığına uğradılar. Bunu da Filistinlilere saldırarak örtmeye çalışmaktalar. Bu vatansızlar, Kurtuluş Savaşı boyunca da “İngilizler ve ortakları yenilmez. Onları kızdırmayalım.” diyen bedenleri Türkiye’de, ancak usları Londra’da olan ruhen satılmışlardı. Mütareke basınından bu konuda ibret alınmalı. Aynı yanlışın içine yuvarlanıp emperyalist safta yer alınmamalı.

         Hamas ve bağdaşıkları derslerine iyi çalışmışlar. Uzun süre hazırlandıkları saldırı stratejisinden belli. Teknolojiyi, usçu bir biçimde kullandılar. İsrail’in zayıf ve güçlü yanlarını iyi hesapladılar. İsrail’in sistemini felç edecek teknolojik olanaklar ve strateji uyguladılar. Bu da onlara başarı getirdi. Yıllardır süren İsrail-Filistin çatışmaların en büyük kaybı verdi Siyonistler.

         Atatürk, tüm yaşamı boyunca batı emperyalizmine karşı savaştı. Bu konuda tüm ezilen ulusların kılavuzu oldu. Türk devrimcileri, emperyalizme karşı savaşın içinde yer aldı. Türk Devrimi de emperyalizme karşı savaşımın içinden doğdu.  Hiç olmazsa Atatürk’ün yazıp söylediklerini okuyun da emperyalizmin önünüze koyduğu ılımlı, büst ve resim Atatürkçülüğünü gerçek sanmayın.

         Türk milliyetçiliği, emperyalizme karşı milletin hak ve hukukunu savunmaktır. Emperyalizme karşı çıkmayan, hatta emperyalist projelerin bir parçası durumunda olan kişiden de kuruluştan da milliyetçi olmaz. ABD’ye karşı bir tek karşı söz söyleyemeyenler, sabahtan akşama delk Arap, Afgan, Pakistanlı, Afrikalı düşmanlığı yapmaktalar. Bunun da adı milliyetçilik, Türkçülük oluyor öyle mi?

         Bazı İslamcılar, ne yazık ki Filistin direnişine karşı tarafsız davranmayı diplomasi sanmaktalar. Başta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan olmak üzere bazı AKP’li yöneticiler, her iki tarafa da itidalli olmayı önermekteler. Kurt, kuzuyu yerken itidal söz konusu olur mu? Havadan, karadan ve denizden Gazze’ye ölüm kusanlar karşısında kim itidalli davranacak? Gazze’deki Filistinliler, kasabın bıçağını bekleyen koyunlar gibi İsrail güllelerini mi bekleyecekler?

         Ne yazık ki emperyalizmin güdümündeki medya, yalan yanlış bilgilerle Türk-Arap düşmanlığı yaratmaktalar. Gerçeği öğrenmek için kılını kıpırdatmayan sözde aydınlar var. Akşama dek elinde telefonla önüne düşen her yazı ve görseli paylaşmaktalar gerçek sanarak.

         Filistin davasının ilk destekçileri, Türk devrimcileriydi. Daha sonra diğer siyasal oluşumlardan destek başladı Filistinlilere. 21 Şubat 1973’te, Nahr El Bared kampında TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi, şimdiki Vatan Partisi’nin öncülü) üyesi Türk devrimcileri: Bora Gözen, Cafer Topçu, Kerim Öztürk, Gürol İlban, Şükrü Öktü, Yücel Özbek, Ali Kiraz ve Ahmet Özdemir İsrail tarafından şehit edildiler. Filistinlilerin bağımsızlık ve özgürlük savaşının ilk Türk şehitleri saygıyla anıyorum bugün. Ayrıca Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının da Filistin'de emperyalizme, Siyonizm'e karşı savaştıklarını söyleyeyim.

         AB ve ABD’nin emperyalizmine, İsrail’in Siyonizm'ine bir çift sözü olmayanlar Arap, Filistin, dolayısıyla ezilen halklara düşmanlık yapmaktalar. Bu kişiler, güce tapınmaktalar. Taptıkları put kırılınca şaşkına dönmekteler. Emperyalizme karşı çıkmayan kişiden; Atatürkçü de devrimci de milliyetçi de Müslüman da olmaz. Olsa olsa bu kişiler, emperyalizmin gönüllü uşağı olur.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       10 Ekim 2023

ÇINARLIK’TAN EVE DÖNÜŞ


27 Ekim 1979 Cumartesi… Sabahın alaca karanlığı… Gece bitti, güneş doğmak üzere. Sahilde, otobüsten indim. Dinlence günü… Öğrenciler ve memurlar yok ortalıkta. Hafif bir karayel esmekte kuzeybatıdan. Bu yel, birkaç saat sonra yağmuru getirir bereketli topraklara. Hava üşütmeyecek denli serin… Doğu Karadeniz’in sonbaharı güzel olur uzun, yağışlı ve bedeni ve tini serinleten hafif esen yeliyle…  Şimdi köyde olsam… Yelle gelen mısır saplarından oluşan fomonun sarı güz kokusu doldururdu ortalığı. Saçak altlarında dökmelere asılan mısır demetleri görsel bir tablo sunar görenlere. İlk kar düşmüş müdür yaylalara acaba? Yaz boyu yün eğiren nineler, yaptıkları ipliklerden kışlık çorap örmeye başlamışlardın çoktan. Kışlık armutlar, turşular, kurumuş fasulyeleri kilerler almamıştır yine. Çeyiz sandıklarına torunlara verilecek elmalar çoktan konmuştur. Kuyu elmaları toplanıp toprağa gömülmüştür kışa kadar olgunlaşsınlar diye. Cevizler, fındıklar karlı kış günlerinin destekçisi…

Birkaç orta yaşlı esnaf dükkânlarına doğru gidiyor alaca karanlıkta. Selamlaştım onlarla. İlçemiz, sessiz... Köylerden dolmuşlar henüz gelmemiş. Birkaç saat sonra ana baba günü olur bu alan ve yollar.

 

Neredeyse koşar adımlarla eve gittim. Oturduğumuz ev, Of Meydanının hemen üstünde ve denize bakan bir yerdeydi. Otobüsten indiğim yerle ev arası beş dakika… Meydandaki fırından taze ekmek kokusu yayılmakta. Hemen girip üç tane sıcak ekmek aldım. Ekmekler, gazete kağıdına sarılı…

Balkona baktım kimsecikler yok! Oysa annemle babam, benim geleceğimi bildiklerinden beklerler. Hem de çayı demlemiş olarak… Kuzeye bakan balkonda, karayelin serinliğinde beklemek istememiş olabilirler.  Ya da bizimkiler, henüz uyanmamış. Üç katın merdivenini koşarak çıktım. Kapıyı çok yavaş tıklattım parmaklarımla. Tıklattığım anda annemle babam kapıyı açtılar.

“Uyandırmadım değil mi?”

Annem: “Uyur muyuz oğlum, sen yoldayken? Babanla oturuyorduk içerde. Az önce balkondaydık. Hava biraz serinceydi girdik içeri.”

Ah anacığım, varlığım, canım, bilmez miyim sizin uyumadığınızı, benimle yol boyunca yolculuk ettiğinizi? Otobüste niye kitap okudum sanıyorsun? Yoksa yolu izleyip düşlerime dalarak sevincim gözlerimden akan gözyaşlarımla sulardım üstümü başımı, oturduğum koltuğu. Siz de benim gibi sabahladınız. Geceniz nasıl da uzamıştır bekleye bekleye? Şu karşımdaki divanda kendinizden geçip kestirirken dışardaki ayak seslerini işitip uyandığınızı adım gibi bilmez miyim? Uyusanız da o uykunuzun tilki uykusu olduğunu nasıl unuturum?

Babam heyecanlı… Salondaki masaya oturttu beni. Geçti karşıma. O; okulumu, arkadaşlarımı, öğrencilerimi, atandığım köyü sormakta. Kolayca gidip gitmediğimi, işlerimi halledip etmediğimi merak etmekte. Babam sorarken kahvaltı tabaklarımız geldi birden önümüze. Ardından da çaylar… çayımdan bir yudum almıştım ki benden bir buçuk yaş küçüğüm olan kız kardeşim Hürriyet’in “Abi, hoş geldin! Nasıl geçti yolculuğun? Ne yaptın?” diye soran sesini işittim. Hemen sarılıp öptü beni, sanki on yıldır ayrıymışız gibi. Hemen oturdu yanımdaki sandalyeye. Üzücü bir trafik kazası, onu koparıp aldı yaşamdan ve bizden. Söküp aldı onu mutluluğumuzdan o kaza. O günden beri içimizde yeri dolmaz bir boşluk, acısı dinmez bir yara var.

Çayımdan bir yudum daha alayım derken dört numaralı kardeşim Muazzez göründü. O da meraklı sorular soruyor ardı ardına. Tam ona yanıt vereyim derken henüz ilkokulda okuyan Özgür çıkageldi. Ayakta, uykulu dikilmekte karşımda. Ne yapacağını şaşırmış gibi. Kalkıp kucakladım onu. Oturttum diğer yanıma. En küçüğümüz Özgün geldi paytak paytak yürüyerek. Bir yaşını yeni doldurmuştu. Bir bıldırcın yavrusu sevimliliğiyle biraz utangaç, gözlerini ovuşturmakta. Onu alıp dizime oturttum. Bir tek üçüncü kardeşim Müsavat yok! O, Ankara’da… Söyleştik uzun uzun. Kalabalıkta yapılan kahvaltı, içilen çay bir başka olmakta. Tabağınızdaki zeytin, peynir eşsizleşmekte ağzınızda. O lezzeti, başka bir yerde bulmak olanaksız.

Söyleştik epeyce masanın başından kalkmadan. Babamın sorularına ayrıntılı yanıtlar verdim. İlk günkü izlenimlerimiz anlattım. Olumlu, olumsuz gözlemlerimi paylaştım ailemle. Tanıştığım kişilerden söz ettim kısaca. Arada kardeşlerim de bir şeyler sordu. Onları da yanıtladım bıkıp usanmadan.

Annem yerinden kalkıp “Kalk oğlum, yorgun ve uykusuzsun. Biraz uyuyuver.” dedi. Kaşla göz arasında yatağımı hazırlamış. Perdeleri kapatmış, benim aydınlık yerde uyuyamadığımı bildiğinden. İstemeyerek kalktım yerimden. Ancak uyumak olanaklı mı?

Birkaç saat kestirdikten sonra kalkıp giyindin. Annemle babam uyumuşlar. Kardeşlerim salonda sessizce bir şeyler yapmakta. Sessizce ayakkabılarımı giyip çıktım dışarı arkadaşlarımla buluşmak için. Sevincimi biraz da onlarla paylaşayım diye.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       8 Ekim 2023

 

 

ÖZDEMİR’İN DEĞİRMENİ


26 Ekim 1979 Cuma günü öğleden sonrasıydı. Çengelli’de indikten sonra caminin karşısındaki yalnızca çay ve kahve içilip söyleşilen, oyun oynanmayan kahvehanenin önünde oturanlara selam verdim. Çoğu yaşlı kişilerden oluşan topluluk, ayağa kalkıp selamımı aldı. Hepsi birden “Hoşgeldiniz.” dediler. “Hoşbulduk!” dedim mutlulukla. Sonradan Dede Mehmet’in kahvesi olduğunu öğrendiğim bu kahvede çok söyleştim Çınarlıklılarla.

Onlara kendimi tanıttım. Okula nasıl gideceğimi sordum, söylediler. Çay içmem için ısrar ettiler. “İşim bitince uğrayıp çay içeriz.” deyip önerilerini iç burukluğuyla kabul etmedim.  Çünkü okula yetişmeliydim zaman geçirmeden. Yolcu, yolunda gerek.

Yolda rastladıklarıma selam verip selam aldım. Neredeyse hepsi “Hoşgeldiniz.” dediler. Yolda kadınlarla ilgili bir durum, ilgi çekti ilk bakışta. Sonradan bunun nedenini öğrendim. Ben yolda yürürken yolun bir yanından diğer yanına geçmesi gereken kadınlar, durup benim geçmemi bekliyorlar. Erkeklerin önünden geçmeme, onun yolunu kesmeme gibi bir gelenek bu. Diyelim ki ardı ardına erkekler geliyor. Kadın, orada sonsuza dek bekleyecek öyle mi?

Günümüzde erkeği, kadından üstün gören bu geleneğin sürüp sürmediğini merak ediyorum. Bu geleneği ortadan kaldırmak için kız öğrencilerim, velilerin ve köydeki dostlarımla çok söyleştim. Bu geleneğin yanlış olduğunu anlatmaya çalıştım dilim döndüğünce. Doğaldır ki köydeki kadın, her işe yetişmek zorunda. Kimi zaman sırtında yük taşımakta. Kimi zaman çeşmeden su doldurmuş evine gitmekte. Belki de ocakta yemeği, kapı eşiğinde bekleyen bebeği, bahçede susayan malı masadı vardır. Yatakta inleyen yaşlısı ya da sayrısı ondan bir bardak su beklemektedir, kim bilir?

İlkokulun önünden geçerken bahçede birkaç öğretmen görünce selam verdim. Yol kıyısına doğru geldiklerinde tanıştık. İlk tanıştığım öğretmen, uçmağa varmış olan Mehmet Özbay’dı. Öğrenciler, bahçede koşturmaktaydı. İzin isteyip yürüdüm. Sağ yanımda gömütlük uzanmakta. Sol yanım bahçeler, tarlalar…

Çınarlık’ın merkezindeki camiyi gördüm. Üç yol ağzında tek katlı yıkılacak gibi duran bir yapı… Eskiden Özdemir Şahin’in değirmeniymiş burası. Onun için buranın adı, “Özdemir’in Değirmeni” olarak kalmış. Ortaokul açılacağını işitince burayı vermiş kirasız, bedelsiz. Köylüler, biraz onarmışlar yapıyı. Üç derslik, bir yönetim, bir de öğretmenler odası yapmışlar. Yapının arkasına da kız ve erkekler için iki ayakyolu. Özdemir Şahin Çınarlık’ta görev yaptığım sürece dostlarımdan biri oldu. Hoşsohbetti, karşısındakine değer verirdi. İyi bir dosttu.  

Okulun ön yanındaki üç bölümün camları ilgi çekici. Üç de kapı var camların yanında. Saat, ikindiye yaklaştı. Bayrak direğinin önünde açık kahverengi takım elbisesi, kravatıyla güzel giyimli, güleç yüzlü biri vardı. Yaşça benden daha büyük… Gördüğümde onu okul müdürü sandım. Selam verip kendimi tanıtınca “Gel Hoca’m, sizi Müdür Bey’e götüreyim.” dedi. Sigarasını bayrak direğinin dibine koyup orta bölümdeki kapıya yöneldi. İçeri girdik. Beni tanıttı. Müdür Bey’le el sıkıştık. Onun karşısındaki masada Müdür Yardımcısı Emin Özil vardı, onunla da tanıştık. İkisi de benden yaşça büyük, meslekte deneyimli sayılırlar. Beni içeri götürüp tanıtan kişi, okulumuzun hizmetlisi Necati Öztürk’tü. Çoktan uçmağa vardı. Görevim süresince hep iyi ilişkilerim oldu onunla. Birbirimizi sevip saydık.

Müdürümüz Mehmet Dede, din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni… On yılı aşkındır meslekte. Emin Özil, sosyal bilgiler… Onun da meslek yaşamı, on yıla yaklaşmış. Onlar, bana çok deneyimli ve yaşça büyük geldi. Yirmi yaşında, çiçeği burnunda bir öğretmenim. Biraz söyleştik. Müdür Bey konuştu, biz dinledik. Müdür Bey, göreve başlamam için kendince yasa maddeleri sayıyordu durmadan. Bugün başlatsa böyle olurmuş, bayramdan sonra başlatırsa şöyle olurmuş. İşi yokuşa sürmek için yasa maddeleriyle gözümü boyamakta. Yeniyim, yasalar ve yönetmeliklerle ilgili bilgim yok. Bunun farkında olduğu için konuşuyor durmadan. Arada Emin Bey’e danışıyormuş gibi yapıyor. Onun sesi pek çıkmıyor. Daha çok işaret diliyle konuşup Müdür Bey’in dediklerini onaylamakta.   

Emin Bey, çok konuşkan biri değil. Ben de konuk sayılırım ne de olsa… Bu nedenle dinlemeyi yeğledim. Az sonra zil çalınca öğrenciler çıktı. Son dersmiş. Bayrak töreni olacak. Türkçe Öğretmeni İlknur Hanım’la tanıştık. Bir hafta birlikte çalıştıktan sonra okulumuzdan ayrıldı. Zaten ataması çoktan çıkmış, beni bekliyormuş ilişiğini kesmek için. Okul memurumuz Şahizer Hanım’la tanıştık. Bayrak töreni başladı. Ben de katıldım. Törenden önce Müdür Bey, beni öğrencilere tanıttı. İlk kez öğrencileri gördüm. Kimisiyle göz göze geldim. Hepsinin gözlerinin içi parlamaktaydı. Törenden sonra içlerinden bazıları konuşmak istedi benimle. Ancak vakit yoktu.

Bayrak töreni bitince okul dağıldı. Öğretmenlerle Trabzon-Samsun karayoluna doğru yürüdük. İlkokulun bahçesindeki öğretmelerle görüştük. Tanışmadıklarımla tanıştık. İlkokul Müdürü Basri Şahin’le tokalaşıp ayaküstü söyleştik.

Söyleşerek karayoluna çıktık. Tekkeköy belediyesinin otobüsleri ve dolmuşlar geçmekte yoldan. Bekledik biraz. Gelen belediye otobüsüne bindik Samsun’a gitmek üzere. Akşam 22.30 otobüsünden bilet almıştım Of’a dönmek için. Önümüz bayram… 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, önümüzdeki hafta pazartesi günü… Kurban Bayramı da 31 Ekim ve 1, 2, 3 Kasım günleri… Bir haftalık dinlence var. Bu nedenle memlekete dönmeliyim. Dönüşte birkaç parça eşya da getirmem gerek.

Arkadaşlar evlerine yaklaştıkça indiler iyi bayramlar dileyerek. Ben, meydana gittim. Biraz dolaştım oralarda. Çiftlik Caddesine çıktım. Divitçioğlu Caddesine döndüm oradan. Arkadaş Kitapevine uğradım. Kitapevinin sahibi Belkiyar Bey’le tanıştım. Selam getirmiştim ona. Selamlar üstüme yük olmasın diye söyledim ortak arkadaşlarımızın selamlarını.

1979’da ortalık karışık… Sağ-sol çatışması var. Samsun’u resmen paylaşmışlar aralarında. Bu nedenle çok dikkatliyim. Gazetemi katlayıp ceketimin iç cebine koydum. Durup dururken kazaya uğramayalım, başımıza bir hal gelmesin diye. Her iki tarafın kontrollerindeki yerlerden geçtim. Karşılaşırsam ya da yolumu keserlerse ne söyleyeceğimi, nasıl davranacağımı iyice düşünüp tasarladım. Bu konuda kendimi hazırlamış durumdayım. En güvendiğim şey, bilgim... Çünkü her iki kesimin de ideolojisini bilmekteyim üç aşağı beş yukarı. Konuşma ve davranış biçimlerine yabancı değilim. Her iki kesim de kendilerince bir dil oluşturmuşlardı birtakım basmakalıp sözlerle. Bu dil de belleğimde kayıtlı.

Yürüdüm otogara. Otobüsün kalkmasına daha zaman var. Biraz gezindim oralarda. En çok sevdiğim işlerden biri otogarlarda gezinmek... Gidenleri, gelenleri gözlemlemek… Bu yolla memleketimin insanları hakkında az da olsa bilgi sahibi olmak…

Otobüse binmeden önce karnımı doyurdum. Otobüse binip koltuğuma oturdum. Heyecanım sevince dönüştü. Uyumaya niyetim yok! Önce gazetemi açıp okudum. Sonra Arkadaş Kitabevinden aldığım, Varlık Yayınlarından yayımlanmış “Ateş Yakmak (Jack London)” kitabını okumaya başladım. Molalarda ara verdim kitaba. Sabah güneşi otobüsümüzün ön camından bize “Günaydın!” derken ilçemize yaklaşmıştık. Bu arda kitabı bitirdim. Yine ceketimin cebine koyup otobüsten indim. Yolculuğum bitmiş, memleketime gelmiştim.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       7 Ekim 2023

ÇINARLIK’A GİDİŞ


Samsun Valiliği’nin önüne geldim. Baştan beri en heyecanlandığım an. Ciddi ciddi öğretmen oluyorum. Bu işin şakası yok! Merdivenlerden yavaş adımlarla çıktım. İl Milli Eğitim Müdürlüğünü kolayca buldum. Orada, orta özlük bölümünü bulmam zor olmadı. Kalabalık değildi. Henüz yeni atananlardan kimse gelmemişti sanırım. Tek tük kişiler vardı geçenekte. Memurlar, sabah mahmurluğunda... Çay, kahve içenler var içlerinde az da olsa. Kendi aralarında söyleşenler… Önünde dosya yığılı olanlar…

“Günaydın!” dedim. En yakınımdaki memura. “Günaydın! Buyurun” dedi. Durumumdan yeni atanmış öğretmen olduğumu anladı sanırım. Çünkü toyluğum belli oluyor. “Ben, ilinize atandım. Okulumu öğrenmeye geldim.” deyince adımı, soyadımı sorduktan sonra kimliğimi istedi. Söyledim. Çok aramadan kararnamemi buldu. Atandığım okulu söyledi: Çarşamba Çınarlık Ortaokulu… “Hayırlı olsun! Başarılar dilerim görevinizde.” dedi hafifçe gülümseyerek. Göreve başlamak için neler yapacağımı anlattı kısaca. Can kulağıyla dinledim. “Çok sağolun! İyi günler…” diyerek ayrıldım.

Valilikten çıkıp yürümeye başladım. Yolda, Çarşamba dolmuşlarının nereden kalktığını sordum birine. O da söyledi. Çok fazla yürümeden Yıldız Sineması önünden kalkan dolmuşları gördüm. Peş peşe dizilmiş yolcu beklemekteler. Sürücülerin bazıları kendi aralarında söyleşirken çay ve sigara içmekteydi. En baştaki dolmuşun şoför mahalline bindim. Dolmuş boş, dolmasını bekleyeceğiz. İşte, bu durum benim heyecanımı artırıyor. Zaman geçmek bilmiyor. Ya, geç kalırsam… Gözüm dışarda gelip gidenlere bakıyorum yolcu mu diye.

Sonunda dolmuş doldu. Yola çıktık. Sürücümüz sıcak kanlı konuşkan biri. Çarşamba’ya gideceğimi söyleyip parayı uzattım ona. Alıp üstünü verdi. “Çarşamba’dan Çınarlık’a nasıl giderim? Oraya giden arabalar nereden kalkıyor?” diye sordum. Yabancı olduğumu sorduğum sorudan anladı.

Güler yüzlü, birazcık kilolu, orta boylu adam gülerek sordu: “Çınarlık’ta ne işin var?”

“Çınarlık Ortaokulu’na öğretmen olarak atandım. Kaymakamlıktan sonra oraya gideceğim.”

“Ben de Çınarlıklıyım. Adım Kurt Ahmet… Hoş geldiniz köyümüze. Şanlıymışsınız, iyi yere düştünüz. Çarşamba’ya giderken Çınarlık’tan geçeceğiz. İşiniz bitince bu dolmuşlara binip geleceksiniz. Çengelli’de inip okula yürüyeceksiniz. Yürümeniz fazla sürmez.”

Söyleşimiz soru-yanıt biçiminde sürüp gitti. Nereli olduğumu, daha önce öğretmenlik yapıp yapmadığımı, evli olup olmadığımı o sordu, ben yanıtladım.

Gelemen Devlet Üretme Çiftliğinin topraklarına girdik. Olağanüstü etkilendim. Atatürk’ün bu üretme çiftlikleriyle çiftçiye yardımcı olmak, örnek tarım üretimleri yaratmak için nasıl çırpındığı gözümün önünden geçti. Tam Cumhuriyet düşlerine dalmışken “Bak…” dedi, “Çengelli burası. Dönüşte buradan inip şu caminin yanından aşağıya doğru yürüyeceksin. Sağda ilkokulu göreceksin, az daha yürüdükten sonra yine sağ yanında cami göreceksin, karşındaki eski püskü yapı. Özdemir’in değirmeniydi zamanında orası.” Böylece yeni göreve başlayacağım köyümden ilk kişiyi tanıdım, Kurt Ahmet… Adını öğrendiğim ikinci kişi de Özdemir, ancak onu daha görmedim.

Kurt Ahmet’le tanışmamın üstünden yıllar geçti. Tam da koronanın kol gezdiği bir ortamda hastalandım. Araştırmalar sonunda prostat kanseri olduğum belirlendi. 29 Nisan 2021 Perşembe günü hekimin Prof. Dr. İbrahim Çevik’le son görüşmemizi yaptık. Ameliyatım açık olacak. 1 Mayıs sabahı saat yedide bizi bekleyeceğini söyledi ameliyat için Beş gün kalacağımızı uygun gördü hastanede. 29 Nisan akşamı 17 günlük sokağa çıkma yasağı başladı. 30 Nisan günü eşim yükçeler hazırladı içleri dolu. “Ne oldu, taşınıyor muyuz? dedim. Güldü. 1 Mayıs sabahı erkenden uyandık. Ben zaten aç gideceğim. O da bir şeyler yemedi. Atacan’ı 30 Nisan gecesi anneannesine bırakmıştık. Yükçelerden biri onunmuş. Sabahın köründe eşim ütü yapmakta. Ben, geç kalacağız diyerek onu uyarmaktayım. Neyse ki işi bitti. Bir yükçe, bir de sırt çantası hazırladı. Arabaya bindik gidiyoruz. Sokaklar bomboş… Az sonra ameliyata gireceğim. Ben, eşime Çınarlık’a nasıl gittiğimi, Kurt Ahmet’le konuşmamı anlatıyorum durup dururken. O, can kulağıyla dinlemekte. Neyse gecikerek gittik hastaneye. Bu arada yükçe ve sırt çantasındakilerden yalnızca bir takım pijamayı giyidim, o da eve gelirken. Demek ki bunca hazırlık bir işe yaramadı, geç kaldığımıza da değmedi.

Ameliyattan çıktım. İkinci gün ufak tefek sıcak bakışlı ve gülüşlü bir hemşire geldi odama. Adı, Ayşe… Sordum nereli olduğunu “Samsun” dedi. Ayrıntıları sorunca Çınarlık’tan çıktı. Hem de Kurt Ahmet’in Ağabeyi, Kurt Mehmet’in torunu… Eşime baktım, şaşkın… Gülüyor. “Sen ne çok sevmişsin Samsun’u da Çarşamba’yı da Çınarlık’ı da…” Ayşe’ye ameliyat sabahı konuştuklarımız anlattık. O da gülmeye başladı. Üstelik Ayşe Hemşirenin teyzesi Sezen de öğrencimdi. Rastlantının böylesi…

Neyse konumuza dönelim.

Çarşamba’ya girdik. 1972 Eylül’ünde teyzemin eşi Ali Dayı’mla üzüm satmıştık doğu yakadaki pazarda. Gecenin ikisinde gelmiştik oraya. O geceyi, sabahçı kahvesinde geçirmiştik çay içerek. Ali Dayım ve yeğeni İlyas, sandalyede uyumuştu sabaha dek. Ben ise uyumayıp kâğıt oynayanlara uzaktan bakmıştım. Ara sıra ırmağa bakmaya gittim. Öğle olmadan üzümleri satıp Denizli’ye doğru yola çıkmıştık durmaksızın. Birden o günler usuma düşüverdi. O pazar yerini de görmeliyim vakit olursa o sabahçı kahvesini de.

Yeşilırmak, ilçeyi ikiye ayırmakta. Akıp akmadığı belli değil. Babamın askerliği sırasında, Amasya’da (1962) bir yıl izlemiştim bu ırmağı. Orada bu kadar gür akmıyordu. Kurt Ahmet, bana kaymakamlığı gösterdi köprünün ayağına gelerek. Teşekkür edip köprüde yürümeye başladım.

Yaya kaldırımı çok dar… İki kişi ancak yan yana yürüyebilir. Ben sağ yandan gidiyorum. Bir baktım, herkes karşıdan geliyor akın akın. Bana da ters bakmaktalar. Demek ki yanlış bir şey yaptım. Karşı kaldırıma bakınca durumu anladım. Köprünün yaya trafiği, kurallara aykırı gibi gelebilir ilk bakışta. Burada usçu bir çözüm var. İlk kez traktörler çıkıp ilçenin içinde dolaşmaya başlayınca köprüde, yayalar açısından sorun yaşanmaya başlandı. Traktör römorkları biraz geniş ve savruk. Böyle olunca sağdan yürümekte olan yayalara römorklar çarpıyordu. Köprü üstündeki yol da yaya kaldırımlarına doğru eğilimliydi. Bu da yayaların güvenliğini tehlikeye düşürmekteydi. Özellikle önünde yavaş yürüyen birini geçmek için ya da karşısından gelenlerle çarpışmamak için zaman zaman yaya kaldırımından inmek zorunda kalıyordu insanlar. Bu durumda arkadan gelen taşıtlar görülemediğinden kazalar olmaktaydı.

Halkın bir bölümü, kendince çözüm yolunu bulmuştu. Yolun solundan yürüyerek can güvenliklerini sağlama yoluna gittiler.

Çarşamba’da iki kez (1956-1957 ile 1967-1973 tarihleri arasında) belediye başkanlığı yapmış olan ünlü tiyatrocu ve yazar Ferhan Şensoy’un babası Cemil Bey, dar kaldırımlarda yol verme tartışmaları ve kavgalarının eksik olmadığını görür. Ayrıca sık sık kazaların olması da onu üzüp rahatsız eder. Bunun üzerine bu sosyal sorunu çözmeye karar verir. Sorun çözülürse halkın da güvenliği sağlanacaktı. Halkın bir bölümünün kendilerince buldukları çözümü beğendi. Bunu, kalıcı duruma getirmek için kolları sıvadı. Köprünün her iki yakasına zabıtalar yerleştirdi. Zabıtalar, gelen yurttaşları soldaki kaldırımdan yürümeye yönlendirir. Neden mi? Yürüyenler önündekini geçmek isterse kendisine doğru gelen arabayı görüp ona göre davransın diye. Böylece kaldırımlardan yürümek kavgasız gürültüsüz ve kazasız sürmüş bugüne dek. Benim gibi ilk kez gelenler, bu düzeni bilmediklerinden kuralları çiğniyorlar. Kaldırımda yürüyenler, benim gibi tersten gidenleri görünce yabancı olduklarını anlıyorlar kolayca. Bu nedenle çok kötü davranmayıp yalnızca ters ters bakmakla yetiniyorlar. Doğaldır ki bu ters bakışların ne anlatmak istediğini aklı olan anlar. Zaten birçok şeyi annemizin ters bakışlarından anlamadık mı yıllarca.

Burada Cemil Şensoy’dan söz etmeliyim. Çarşamba’nın unutulmayan belediye başkanıdır. Kendisiyle tanışma onuruna eriştim. Başkanlığı sırasında en çok beğenilen özelliği, adaletli davranması ve partizanlık yapmaması. İşini ciddiye alması, başka bir özelliği. Bu nedenle diğer belediye başkanlarının ad ve soyadlarıyla ya da yalnızca önadları söylenerek anılmasına karşın Sayın Şensoy’dan, “Cemil Bey” diye söz edilir. Tarımın önemli merkezi olan Çarşamba’ya ilk hal yapısını yaparak köylünün ürününün değer kazanmasını sağlamış. Diğer bir yapıtı, otogar... Neredeyse patika darlığında olan cadde ve sokakları genişletmesiyle sağlıklı bir kentin temellerini atmış bir başkandı Cemil Bey. Halkın gönlünde yer etmesi çalışkanlığı, halka hizmetleri, rüşvete adı karışmaması, adaleti, erdemli duruşu, partizan olmaması nedeniyleydi.

Kaymakamlığa gittim. Kararnamemin üst yazısını havale ettirdim okuluma. O dönemde ilçe Milli Eğitim Müdürlükleri yoktu. Ortaokul ve lise öğretmenlerinin neredeyse tüm işleri ilde görülürdü. Kaymakamlık, evraklarımızı imzalayıp havale eden simgesel bir kurum sayılırdı. Evrakımı alıp dolmuşların kalktığı batı yakadaki otogara yürüdüm. Kalkmak üzere olan bir dolmuşa bindim. İneceğim yeri söyledim.  Yolu dikkatlice izlemekteyim. Sürücü biraz olsun yavaşlamıştı. Çünkü yol kıyısında bekleyen yolcular vardı. Camiyi görünce ayaklandım oturduğum yerden: “Uygun yerde inebilir miyim?” dedim. Sürücü: “Kardeşim unutmadım seni, korkma!” dedi. Sağa yanaşan dolmuştan inerken sürücüye, “Sağolun…” demeyi unutmadım.

Yolun kıyısında durup sağıma, soluma bakındım alıcı gözüyle. Çevrenin fotoğrafını çektim gözlerimle. Artık Çınarlık’a ayak basmıştım. Bu ayak basışım, çok sevdiğim mesleğime başlamanın ilk adımı olacaktı.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       6 Ekim 2023

 

 

 

 

 

6 EKİM 1923, İSTANBUL


“6/10/39 [1923] Cumartesi. Yediyi elli geçe vapurla İstanbul’a geçtim. Dokuzu geçerek büyük salonda toplandık. Selahaddin Adil Paşa geldi. İstanbul Kumandanlığı’nın ifa ettiği hizmetten bahsetti. Kumandanlık zabitlerinin hepsini öteye beriye yerleştirmeden evvel ayrıldığına ve Kumandanlık zabitlerinden yeni bir kolordu karargâhı tesisi için gelen emrin geç ulaştığından teessüf etti. Ve ordudan alakasını keseceğini ve fakat yine millet için çalışacağını söyledi. Ve veda edip giderken Topçu Yüzbaşısı Sütlüceli Asım Efendi müsaade talep ederek Paşa’ya teşekkür [etti] ve ‘bir pederimizden ayrılır gibi müteessir [olduğumuzu] ve fakat kalbimizde daimî kalacağını’ söyledi. Dağıldık.

Fabrikalar Müdüriyeti’nin otomobiliyle Sirkeci’ye indik. İzdiham pek ziyadeydi. Zabt u rabt tesis edilmemiş; tramvaylar saat onu geçtiği halde işliyor [işlemiyor]. İskeleye kadar yürüdük. Fakat kalabalıktan bir şey gör[e]medik; kabil değil. Bununla birlikte çiğnenilecek. Geriye döndüm. Gelip otomobile bindim.

Bu esnada kolordu karargâhını taşıyan vapur da iskeleye gelmiş. Bütün gemiler düdük çalarak selamlıyor. Selahaddin Adil Paşa ile beraber Şükrü Naili [Gökberk] Paşa yürüyerek geçtiler. Güzergâhta ve iskelede birçok kurbanlar kesiliyor. Sirkeci posta şubesi önünde otomobillere bindiler. İzdihamı güç yararak Harbiye Dairesi’ne gelebildik. Alkış tufanları çok şiddetli ve uzundu.

Birçok ziyaretçiler geldiler. Rum, Ermeni, Keldani vesaire patrik ve papazları ile haham başı geldiler ve Paşa hepsini kabul etti. Nutuk söylediler. Bu esnada İhsan Paşa bana ‘Seni yakında üç yıldızlı göreceğim ve tebrik edeceğim’ dedi. Kaymakam Kemal’in bu havadisi getirdiği veya çıkardığını anladım.

Yeni ve eski kumandanlık karargâhlarıyla beraber öğle yemeğini yedik. İkiye doğru bahriyeli arkadaşların otomobiliyle parka indik. İki paşa ata bindiler ve gelen kıtaları teftiş ettiler ve sonra otomobillere binilerek Beyoğlu’na doğru hareket olundu. Caddeler bu defa iki [iyi] tanzim [edilmişti] ve caddelerin her iki tarafı bir kesif insan tabakasıyla kaplanmış. Mütemadi bir el şakırtısı ve sürekli bağrış insanı aşırı heyecanlandırıyor. Her taraftan, mağazalardan ve üzerlerindeki binalardan mütemadiyen konfeti ve şeritler atılıyor. Hemen köşe başında ve mühimce noktalarda kurbanlar kesiliyor. Beyoğlu baştanbaşa Türk bayraklarıyla donanmış. Tam bir Türk ve Müslüman mahallesi gibi olmuş. Adeta Beyoğlu’nun bugün merasim-i ihtidasını kutluyoruz zannettim.

Tam Taksim’de tramvay durağında vali ve mebuslar bizi bekliyormuş. Orada duruldu ve otomobillerden inildi. Mebus heyeti reisi Sabri Bey’le, Adnan, Fırka Kumandanı Hüseyin Hüsnü beylerle görüştüm. Orada askerin geçişini seyrettik. Bütün Beyoğlu’nda tek bir şapka görülmüyor. Her tarafta alkışlar kulakları çınlatıyordu. Büyük tosun ile birçok koyunlar kesildi. Askerin elbisesi ve sıhhatleri iyi görülüyor. Teçhizat da fena değil. Batarya kumandanı Yüzbaşı Aşir Efendi idi. Hayvanları da değiştirilmiş ve iyi tertip edilmişti.

Parkta arkamdan Kaymakam Kemal Bey seslendi. ‘Fevzi Paşa ikimizin fevkaladeden terfii Başkumandanlık’a inhâ etti’ dedi. Ben de ‘Hakkımızda hayırlı ise olur’ dedim.

Taksim resmigeçidi sona erdikten sonra Liman Riyaset Dairesi’ne geldik. Bir müddet orada oturduk. Akşam şehremini bey tarafından kolordu şerefine Fatih Belediye Dairesi’nde verilecek ziyafete davetli olduğumuzdan vakit geçirecek yer arıyoruz. Hilal-i Ahmer’e geldik. Hikmet Bey’i bulduk. Bir müddet de orada oturduk. Ondan sonra onların arabasına, Erkan-ı Harbiye Miralayı Salih Bey’le ben ve Mülazım Salim Efendi bindik. Fatih Belediyesi’ne geldik. Henüz daha kimse gelmemişti. Peyderpey geldiler.

Ziyafette yüz kişiden fazla zevat vardı. Vali bir nutuk söyledi. Mustafa Kemal Paşa’ya fazlaca temas etti. Askeri methetti. Şükrü Naili Paşa pek kısa bir ifade ile mukabele etti. Mebuslar heyeti reisi Sabri oldukça uzun hale uygun bir nutuk söyledi ve yine asker ve zabitleri methetti. Nihayette bir fotoğraf alındı. Aynı araba ile Köprü’ye indik. Bahriye’den beni Kadıköy’e götürmeye tahsis edilen motorla onu çeyrek geçe Köprü’den hareket ettim. On biri geçe eve geldim. (Eyüp Durukan, Günlüklerde Bir Ömür-V Kurtuluş Savaşı Biterken yahut Cumhuriyet’e Doğru [1922-1923], Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Basım, Mayıs 2020, İstanbul, sf. 407, 408, 410, 412)”

Eyüp Durukan, günlüğüne yukarıdaki satırları yazarken henüz yarbaydı. 1919’da İstanbul’dan Anadolu’ya insan ve silah göndermek için İmalat-ı Harbiye adında gizli bir örgüt kurdu. Kurtuluş Savaşı boyunca İstanbul’da etkin görevler yaptı. Görevi sırasında yaşadıklarını, günlüğüne yazdı.

İmalat-ı Harbiye aynı zamanda silah fabrikasının da adı. Bu adla bir futbol takımı da vardı. Takım, 1910’da İstanbul’da kurulmuştu. Fabrikayla Ankara’ya taşındı takım. Eyüp Durukan, bu takımın önde gelen yöneticilerindendi. 1933’te bu takımın adını Eyüp Durukan, Ankaragücü olarak değiştirdi. Ankaragücü’nün kökleri, Kurtuluş Savaşı’nda. Silah üretimi, bakımı, onarımı gibi büyük işlere imza attılar. Cepheye giden mermileri ürettiler.

İstanbul’un kurtuluş günü, Şükrü Naili Paşa’nın İstanbul’a TBMM adına geldiği 6 Ekim günüdür. Bu güzel gün, ulusumuza kutlu olsun.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       6 Ekim 2023

 

 

 

SAMSUN YOLUNDA


Öğretmenliğe atandığım yer, Samsun olunca önüme atlası açıp Samsun’un ilçelerini inceledim tek tek. O zamanlar sekiz ilçesi vardı Samsun’un: Alaçam, Bafra, Çarşamba, Havza, Kavak, Lâdik, Terme ve Vezirköprü. Kendimce ilçelere göre tasarımlar yapmaktayım harita üzerinde. Babam, Bafra’dan yanaydı. Çünkü orada hısım akraba tanıdıklar vardı. Ayrıca babamın öğretmen olmadan önce gurbete gittiği yer. Orada hızarcılık yapıp tütün dizmiş. Zaman zaman gurbet anılarını anlatırdı bizlere.

Haritayı incelerken parmağım, ikide bir Çarşamba’nın üzerine gelip duruyor. Daha önce defalarca Ankara’ya giderken geçtim Çarşamba ve Terme’den gece gündüz. En çok da usumda kalan yol kıyısında ağır adımlarla yürüyen mandalar. Temiz ve düzenli bahçeler içindeki düzgün evler…

Göreve başlamak için ivedilik göstermekteyim. Çevremdeki herkes “Erken başlarsan erken emekli olursun. Bu nedenle vakit yitirme!” diyerek beni uyarmaktalar. 25 Ekim 1979 Perşembe gecesi saat 22.30’da Samsun ve Bafra’ya gidecek otobüse Of’tan bindim. Yanımda eşya yok! Yol boyunca dizili ilçelerden ve Trabzon otogarından yolcular bindi otobüse. Daha sonra da birçok yerden yolcu aldı. Arada sırada yoldan inenler oldu.

Biraz heyecanlıyım. Otobüsün molalarında bol bol çay içtim. Amacım zaman geçirmek. Gece hiç uyumadım. Yol boyunca ilkokul birinci sınıftan başlayarak bütün öğretmenlerimi gözümün önüne getirdim olumlu ve olumsuz yanlarıyla. Olumsuzluklarıyla öne çıkanları çıkardım usumdan. Elemeye başladım bazılarını. Bir elin parmakları kadar öğretmenim kaldı usumda. Onların beğendiğim yanlarını değerlendirmekteyim. Elediklerimden de olumlu birkaç davranışı not etmişim belleğimin bir yanına. Olumsuzlukları çok olan öğretmenlerim gibi olmamaya karar verdim yıldızların gökyüzünü kapladığı gecede. Olumlu olanları birleştirip harmanladım. Bu harmana kendi kişisel özelliklerimi, yeteneklerimi katınca bir öğretmen tipi ortaya çıktı usumda. Kafamda oluşturduğum öğretmene, yeni özellikler katmaya çalıştım. Mesleğimde vazgeçemeyeceğim ilkemin duygudaşlık olacağına söz verdim kendi kendime. Büyük bir olasılıkla bucak ya da büyükçe köylerdeki bir ortaokula atanacağım. Böyle olursa karşımdaki öğrenciler köy çocukları olacak. Tarla, bahçe işlerinde çalışan; ahırdaki hayvanlarını yaylıma götürüp güden çocukları gözümün önüne getiriyorum. Kılık kıyafetleri uyumsuz, eski; ama temiz, güler yüzlü çocukları düşlemekteyim dizi dizi.

Kız öğrencilerimin az sayıda olacağını düşünüyorum. Onların güçlükleri sıralanıyor usumda. Hem ev hem tarla, bahçe hem de okula koşturan kız öğrencilerin okumalarının zorunluluğu önümde durmakta. Toplumsal baskının üretkenliklerini aydınlık yarınlara hazırlanmalarını törpülediği kızlar karşımda güpgüleç yüzleriyle. Onlara özgü çözümler dolaşmakta usumda. Çünkü doğup büyüdüğüm, yaşadığım topraklarda da sorunlar üç aşağı beş yukarı aynı. Cumhuriyet Devrimi ne yazık ki ülkemizin her yerine tam olarak ışığını götürememiş. Birçok yerde bilisiz kişiler kız çocuklarının okuması konusunda ayak diremekte. Bunun günah olduğunu yaymaktalar sorumsuzca. Yoksulluk, ülkemiz köylüsünün belini büken kötü yazgı. Bu yazgının değişmesi için elbirliğiyle çalışmalı. Köylerimiz aydınlanmalı ki yurdumuz ışıklar içinde ışıl ışıl çağcıl uygarlık düzeyinin üstüne çıksın.

Köy enstitülü yazarların kitaplarında okuduğum köyleri düşlemekteyim. Onların köylerde karşılaştıkları zorlukları ve zorluklara buldukları çözüm yollarından kendimce dersler çıkarmaktayım otobüsün üç numaralı koltuğunda. Onların çalıştığı dönemin daha çok zorlukla dolu olduğunu söylüyor iç sesim. “Bir güçlük, sorun varsa çözümü de kendi içinde saklıdır.” diye mırıldanıyorum yanımda horul horul uyuyan adamı uyandırmadan.

Birinci moladan sonra nerdeyse yolcuların hepsi uyumaya başladı. Önde sürücüyle yamağı söyleşmekteler. Yolcuların bazılarının başları koltuklardan sarkmakta. Cam yanında oturanlar ise erkekler ceketlerinden, kadınlar hırkalarından yastık yapıp uykuya dalmışlar. Birkaç çocuk ayak altındaki örtülerde düş görmekte. Yolcuların uyumasına seviniyorum. Çünkü otobüs sessizliğe bürünmekte. Sessizlik, beni düşlerimin içine gömüyor. Ne güzel… Ayrıca sigara içenler azaldığı için temiz hava solumaktayız. Bir tek otobüsün sürücüsü sigara içmekte. O da dumanları açık olan camda dışarıya üflemekte. Bunu, çocukça bir oyuna dönüştürmüş gibi.

Otobüsümüz, Samsun il sınırına girince geçtiğimiz her yerleşim yerini gecenin karanlığında incelemekteyim. Buralarda ortaokul ya da lise olup olmadığına kendimce karar veriyorum. Kendimi, buralarda duyumsayıp düşler kuruyorum okul ve öğrencilerle ilgili. Terme’yi geçtik. Çarşamba’ya girdik. Köyler dizi dizi… Hepsi birbirinden güzel… Ah, buralardan birine atansam olmaz mı? Hem yol üstü hepsi… Her yere gidiş gelişim de kolay olur. Bereketli topraklar, yemyeşil… Bazı evlerden cılız ışıklar sızmakta gecenin içine. Ancak çoğu evin dış kapılarının üstünde bir ampul aydınlatmakta çevreyi. Dış kapı üstünde yanan ampuller, düşlerimi daha da varsıllaşmakta. Camlardan sızan ışıklarla konuk olmaktayım tanımadığım insanlara, bilmediğim evlere.

Güneş henüz kendini göstermemiş. Ancak ufukta beliren kızıllığın alacakaranlığı var. Birkaç insan gölgesi gördüm evlerin önünde. Sabaha karşı bu insanların niye dışarda olduklarını düşündüm. Hayvanları yaylıma götürmek için mi, yoksa bahçe ve tarlaya gitmek için mi ayaklandılar sabah sabah. Çocukları okula gidecekse uzak yerlere belki onları götürmek içindir bu erkencilik. Yetişecekleri işleri vardır, kim bilir?

Gün ışımak üzereyken Samsun otogarına girdi otobüsümüz. Sürücü yamağı, uyandırdı uyuyanları. Samsun’da inecekleri uyardı bağırarak. On beş dakika sonra otobüsün Bafra’ya gideceğini ekledi sözlerine. Hemen indim. Oradakilere valiliğin yerini sordum. Söylediler. Vakit çok erken… Yürüyerek gitmeye karar verdim. Hem zaman geçer hem de çevreyi, kenti tanırım birazcık. Sabahın sessizliğini, temizliğini soluyarak yürüdüm yol boyunca. İşe yetişmeye çalışan kadınlar, erkekler tek tük sokaklarda. Okuluna gitmek için esneyerek ve yavaş adımlarla yürüyen çocuklar, gençler… Yolda bazılarına valiliğe yaklaşıp yaklaşmadığımı sordum. Amacım, hem doğru yolda olup olmadığımı anlamak hem de az da olsa insanlarla konuşmak. 

Yürüdüm Cumhuriyet Meydanı’na geldim. Vakit çok erken. Önce Atatürk Anıtı’nı inceledim. Ardından bir çorbacıya girdim. Elimi, yüzümü yıkadıktan sonra bir çorba içtim ivedilik göstermeden. Sonrasında bir kahveye girip çay içtim birkaç tane. Çorba ve çay iyi geldi bana. Üstüme başıma çeki düzen vererek valiliğin yolunu tuttum. Heyecanım azalmış, merakım artmıştı. “Acaba nereye atanacağım?” sorusu vardı yol boyunca kafamda yürürken.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       5 Ekim 2023

 

 

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA, KASTAMONU’DAKİ OKULLAR

      

Kastamonu, Kurtuluş Savaşı’mızın önemli kentlerinden. İstanbul’dan, Millî Mücadele’ye katılmak için gelenler, önce İnebolu limanına iniyorlardı. Sonrasında boydan boya Kastamonu ilinin topraklarını geçerek Ankara’ya ulaşıyorlardı. Cepheye gidecek silahlar da bu yolla götürülmekteydi. Bu yolun adına “İstiklal Yolu” dendi bu nedenle.

Kastamonu, Osmanlı döneminin önemli vilayet merkezlerinden biri. Üsküdar’da Sinop’a dek Batı Karadeniz kıyılarında yer alan tüm yerleşim yerlerinin bağlı olduğu bir merkez. Bu ilimizin Kurtuluş Savaşı’na yaptığı özveriler, anlatmakla bitmez. Ankara ve Konya’dan sonra en çok şehit veren üçüncü ilimiz.

Kastamonu’da okullar, Millî Mücadele’nin itici gücü oldu. Okullar, Kuvayı Milliye’ye asker yetiştiren yerler konumuna getirildi. Öğrencilerin yurt sevgisini davranışa dönüştürmeleri, halkı çok etkiledi. Bu eğitim yuvalarında yurt savunmasının coşkusu, herkesi etkiledi. Küçük öğrencilerin millî mücadelenin önderi Mustafa Kemal’e güvenleri en üst düzeydeydi.

“Öğretmen okulu öğrencileri, asilere karşı şehri koruyabilmek için silahlı talimler yapmışlardır. Mektebi Sultani (lise) halkın milli mücadele doğrultusunda bilinçlendirildiği toplantı alanı haline gelmiştir. Her cuma günü bu amacı gerçekleştirmek için toplantılar düzenlenir. Talim yaptırılarak halkın savaşa hazırlığı tamamlanır. Bu toplantıların birinde okul hınca hınç dolar. Toplantıda şu kararlar alınır:

-       Umumi ve milli bir seferberlik ilanı.

-       15 yaşından 45 yaşına kadar askere alınmayanlardan mecburi olarak milli teşkilata katılmaları ve haftada üç defa talim edilmesi.

-       Bu millet buyruğuna uymayıp da talime gelmeyenlerin cezalandırılması.

‘Toplantıya katılanlar ayağa kalkarak el ele tutuşmuşlar ve ant içmişlerdir.’

Kastamonu Lisesi Müdürü Şakir Behçet Bey’in öğrenci gençler üzerinde oldukça büyük etkisi vardı ve bu etkiyi onları milli mücadeleye katmak doğrultusunda kullanmıştır. Liseli öğrenciler, öğretmenlerinin koruyuculuğu altında ‘Açıksöz’ gazetesinin basılıp dağıtılmasını fedakârca üstlenmişlerdir. ‘Açıksöz’ milli kurtuluş savaşının propagandasını yayan bir gazeteydi. ‘Açıksöz’ gazetesinin etrafında oldukça kalabalık bir öğrenci-genç toplanmıştır. (İsmail Göldaş, Milli Kurtuluş Savaşı’nda Öğretmenler-I, Öğretmen Dünyası Yayınları, İstanbul, Birinci Basılış, Ekim 1981, sf. 121)” Görüldüğü gibi hem lise hem de öğretmen okulu öğrencileri kentteki ulusal uyanışın öncülüğünü yapmaktaydı. Öğretmenlerin öğrencileri bilinçlendirme ve halkı uyandırma çalışmaları övgüye değer.

“Kastamonu Kız Muallim Mektebi, özellikle bayan öğretmen ve kadınların toplantı yerlerinden biri olmuştur. Ocak 1920’de okulda bir toplantı düzenlenerek Joyd Corc’un Türkiye hakkındaki sözleri incelenmiş, protesto telgrafı hazırlanarak Antalya’daki İtalyan Konsolosluğu’na gönderilmiştir. Telgrafta, kadınların savaşta can vermekten korkmayacakları vurgulanarak şöyle denilmektedir:

‘Eğer silah ve cephanemizin bulunmadığına bağlanıyorsa düşmanları tırnaklarıyla boğacaklarını ve gerekirse toprağın üstünde çaresiz yaşamaktansa, toprağın altında kahramanca yaşamayı bileceklerdir.’

Kastamonu kadınları ayrıca, kadınların kültürünü artırmak için bir de ‘Kadınları Çalıştırma Derneği’ kurmuş, dernek çalışmalarını ise okullarda yürütmüşlerdir. (Aynı yapıt, sf. 121)” Kurtuluş Savaşı’mızın her aşamasında kadınlarımızın emeği var. Cepheye silah ve cephane taşıyan Kastamonu kadınları, adlarını tarihe altın harflerle yazdırdılar. Kastamonulu kadınların yurt için özverileri Şerife Bacı’nın kimliğinde simgeleşti.

“1922 yılında Anadolu’da incelemeler yapan Fransız gazetecisi ve yazar J. Schlicklin, bir Fransız gazetesinde yayımlanan mektubunda Kastamonu’da bir okulu ziyaret ettiğini, okulda kız öğrencilerin kendisine coşkuyla yurt şiirleri okuduğunu anlatmaktadır. Yazar, yurtseverlik duygusunun okullara girdiğini, özgürlüğüne bu kadar düşkün olan bir ulusun mucizeler yaratacağına inandığını belirtmektedir. (Aynı yapıt, sf. 121)” Kadınlarımız, Kurtuluş Savaşı’nda erkeğinin yanında yer aldı. Önemli başarılara imza attı. Birçok kadınımız, silah kuşanıp düşmanın karşısına çıktı. Şehitliklerimizde birçok kadınımızın gömütü bulunmakta.

Kastamonu ilimizin Kurtuluş Savaşı’nda yediden yetmişe gösterdiği özverinin dünyada eşi benzeri yok. Bu nedenle bu kahramanlarımıza ne denli saygı duysak az.

                                                              Adil Hacıömeroğlu

                                                              4 Ekim 2023

 

 


ÖĞRETMENLİĞE ATANMAM


1979’da Trabzon Fatih Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümünü bitirdim. 1979-80 Öğretim Yılı yeni başlamıştı. Ekim ayında kuralar çekildi. Milli Eğitim Bakanlığının bilgisayarla çektiği ilk kura bu. Trabzon İl Milli Eğitim Müdürlüğünden öğreneceğiz nereye gideceğimizi.

Atandığımız yerleri öğrenmek için Of ilçesinden arkadaşım ve matematik bölümü mezunu Osman Nuri Saral’la sabah erkenden buluşmayı kararlaştırdık. Okulumuzun matematik bölümünü bitiren Halim Bulut da bize katıldı sabahleyin. Osman’ın arabasıyla Trabzon’a doğru gidiyoruz. Herkes hayalindeki ili söylüyor. Ben, öteden beri bu tip konularda hayal kurup kendimi koşullandırmam. Çünkü hayal kırıklığıyla büyük bir tinsel yıkıma uğramak istemem. Zaten hayal kursam ne olacak? Öğretmen çocuğuyum. Köy enstitülü babamın memleket ülküsü, benim de içimde yer etmiş. Üstelik Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Talip Apaydın gibi köy enstitülü yazarları okumuş ve onlardan çok etkilenmişim.

İki arkadaşım atandıkları her yere gidemeyeceklerini söylemekteler. İkisinin de düşünde Samsun var. Hem bölgemizin en gelişmiş kenti hem de doğup büyüdüğümüz ilçeye çok yakın. İkisi de birinci sınıfı Samsun Eğitim Enstitüsünde okumuşlar. Kenti sevmişler o sırada. Bana soruyorlar: “Sen nereyi istiyorsun?” diye. “Niye isteyeyim ki, benim isteğimle oluyor mu atamam?” diye yanıtlıyorum onları. “Türk bayrağının dalgalandığı her yurt köşesine giderim.” tümcesini de ekliyorum sözlerime dalgın bir biçimde. Gidebilme olasılığım olan köy ya da kasaba ortaokullarını düşlüyorum. Bölgelerin coğrafi özelliklerini gözümün önüne getiriyorum.

Ülkemizde sağ-sol çatışması altında bir kör döğüşü var. Her gün onlarca gencimiz toprağa düşmekte bu kör döğüşünde. Anlaşılacağı üzere yurdumu kent, kasaba, hatta köylerinde ölüm kol geziyor. Öğretmenler en çok hedef alınan meslek çalışanları. ABD emperyalizmi sürekli bu bölünmeyi kışkırtmakta. Her iki yanda yer alan gençler, bu kavganın arkasındaki gücün farkında değiller. Zaten bunu sorgulayacak bilinçleri yok! Koşullandırılmış bir siyasetin çevrintisindeler.  Öldürülenlerin çoğu suçsuz günahsız insanlar. Toplumumuzun sağduyulu siyasetçileri, aydınları, aklı başında insanları bu kör döğüşünün dış kaynaklı bir kışkırtma, emperyalizmin sahneye koyduğunu söyleseler de kulak asan yok!

Ben ve siyasal yol arkadaşlarım bu çatışmaların, kör döğüşünün içinde değiliz. Elimizden geldiğince her iki yandaki genç arkadaşları uyarsak da olayları engellemeye çalışsak da pek etkili olamıyoruz. Solcular, bizi dönek ve korkak olmakla sağcılar ise komünistleri korumakla suçlamaktaydılar. Kardeşler, arkadaşlar, hısım akrabalar birbirine düşman edilmişti. Mahalle, cadde ve sokaklar bölünmüştü. Okullar da sağcı ve solcu olarak ayrılıp sahiplenilmişti. Kimse, kimsenin bölgesine giremiyordu. Yanlışlıkla girenler ise ya öldürülüyor ya da öldürülesiye dövülüyordu. Bu durumda ailelerimiz çok kaygılıydı doğal olarak. Her aile, çocuğunun başına olumsuz bir şey gelmesinden korkmaktaydı. Anne ve babalar, diken üstündeydi. İşte, böyle bir ortamda öğretmenlik görevine başlayacaktık.

Of-Trabzon arası 51 km. Yol boyunca atamalarımız üzerine konuşarak geldik İl Milli Eğitim Müdürlüğüne. Ben çok konuşmadım. Düşümde türlü okullar yarattım. Kendimi o okulların sınıflarına soktum. İçeri girdik. Her yan insan dolu. Sağcılar bir yanda, solcular diğer yanda. Biz de kendi düşüncemize uygun kişilerle selamlaştık. Sağcılar ve solculardan tanıdıklarımıza hâl hatır sorduk. Atandığımız yerleri öğreneceğiz, ancak yine düşman cepheler gibi bölünmüş öğretmen adayları. Birçoğu belki de aynı okullarda görev yapacaklar. Aynı öğretmen odalarını, aynı yazgıyı paylaşacaklar. Belki gittikleri yerde ev bulamayıp zorunlu olarak aynı çatı altında yaşayacaklar ekmekleri, aşlarını paylaşarak. Aynı öğrencilere ders verip onların yurdumuza yararlı olması için ter dökecekler omuz omuza. Derme çatma okulların bayrak direklerinde dalgalanan Türk bayrağı önünde hazırola geçip İstiklal Marşı’nı birlikte söyleyecekler. Sesleri memleketimizin engin göğünde birbirine karışıp bir olacak. O halde bu düşmanlık niye?

Kuralar öğrenildikçe kimi sevinip kimi de üzülüyor. En soğukkanlı olanlardanım. Çünkü koşullandırmamışım kendimi bir yere atanmak için. Önce Halim’in yerini öğrendik: Hakkâri… Halim, çok üzüldü. Morali bozuldu. Ancak yapacak bir şey yok! Önce “Gitmem!” dediyse de gidip Çukurca Lisesinde görev yaptı.

Halim’den sonra Osman öğrendi atamasını: Kars… O da gitmeyeceğini söyledi kararlılıkla. Gitmedi de… Evin tek erkek çocuğu… Aile biraz varsıl, işyerleri var. Orada çalışmayı yeğledi uzun süre. Sonrasında öğretmenlik mesleğine girip emekli oldu. İyi bir matematikçidir. Analitik düşünür. İyi ki öğretmen olup ışık saçtı çevresine.

En son benim yerimi öğrendik: Samsun… Herkes, beni kutluyor, iyi yere gideceğim diye. Ben de alçakgönüllülük yapıp arkadaşlarıma moral veriyorum. “Ne fark eder ki? Herkesin gideceği yer Türkiye değil mi?” diyorum sürekli.

Atandığımız iller belli oldu artık. Herkes dağılmaya başladı. Burada fazla durmanın bir anlamı yok! Aynı sınıfta okuduğumuz, okulumuzun farklı bölümlerini bitirmiş arkadaşlarımızın çoğu oradaydı. Ayaküstü de olsa çoğuyla özlem giderip vedalaştık. Bazı arkadaşlarımız da bize katıldı. Arabaya sıkışıp Akçaabat’a gittik köfte yemeye. Ardından çay içip söyleştik.

Akşamüzeri Osman ve Halim’le evlerimize döndük. Aile üyelerimiz sevinçli göreve başlayacağım diye. Benden küçük beş kardeşim var. Dördü okumakta, en küçüğümüz Özgün ise okula başlamamıştı. Benim gidişim, ekmeğimi kazanışım soluklandıracak ailemi aslında. Akşam, mutluluk içinde bir yemek yedik.

Sabah kahvaltısından sonra küçük bir yükçe hazırladı bana annem gözyaşları içinde. Babamla çıktık. Bana bir takım elbise, gömlek ve kravat aldı. Eve dönmeden Samsun’a gitmem için otobüs biletimi aldık. Artık kuşun yuvadan uçma zamanı gelmişti.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       4 Ekim 2023

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA, TRABZON’DA OKULLAR


Kurtuluş Savaşı’nda Mehmetçiğimiz, cephede düşmanla ölüm kalım savaşı yaparken eğitim ordumuz da boş durmadı. Birçok ilimizin okullarında öğretmen ve öğrenciler, ulusal sorumluluklarını fazlasıyla yerine getirdiler. Ulusumuzun var olma savaşında görevden kaçmayıp ellerinden geleni yaptılar utku için.

Trabzon, tarihsel olduğu kadar önemli bir liman kenti. Trabzon limanı, Kurtuluş Savaşı boyunca İngiliz, Yunan ve ABD savaş gemilerinin kuşatması altındaydı. Savaş sırasında birkaç kez bu ülkelerce bombalandı liman. Çünkü Sovyetler Birliği’nden gelen yardımların ülkemize girişteki en önemli yeriydi burası. Bu sırada İngilizlerin Trabzon’u işgal olasılığı da sürmekteydi. Buna karşı önlemler de alınmıştı.

Kurtuluş Savaşı, aynı zamanda bir propaganda savaşıydı. Halkı kurtuluşa, dolayısıyla savaşmaya inandırmak için başta öğretmenler, din görevlileri ve etkili konuşmacılar önemli görevler yaptılar. Okullar, camiler, halkın toplandığı kıraathaneler Millî Mücadele’nin propagandasının yapıldığı yerlerdi. Bu konuda en büyük görevi okullarımız yaptı. Birçok yerleşim yerinde Müdafaayı Hukuk derneklerinin kurulmasında öğretmenler öncülük etti.

İzmir’in işgali, tüm Türkiye’yi olduğu gibi Trabzon’u da ayağa kaldırdı. Halk, bir şeyler yapmak için bir araya gelip örgütlendi. Yurdumuzu koruyamayan İstanbul Hükümeti’nin aldığı kararlar dinlenmiyordu artık. Trabzon, Anadolu ayaklanmasının öncülüğünü yapmak için ayağa kalkmıştı. Halkta içten içe bir bağımsızlık ve özgürlük ateşi yanmaktaydı. Bunu ilk anlayan da o günlerde Trabzon’a gelen Şehzade Cemaleddin Efendi’ydi.

“Fahri Yaver Hazret-i Şehriyarî Şehzade Miralay Cemaleddin Efendi, halka öğütler vererek toplum düzenini sağlayacak olan heyetlerden birinin başında Edirne’ye gitmiş, dönüşünde de Karadeniz yolculuğuna çıkmıştı. Trabzon’a gelen Şehzade Cemaleddin Efendi Zeytinlik mahallesindeki ilkokulun (Cudibey İlkokulu) karşısında bir evde misafir edilecek, okul bahçesinde oynayan küçük öğrencilerin gürültülerinden rahatsız olacak, gürültüleri önlemesi için okul müdürüne sık sık haber gönderecek, gürültülere engel olunamayınca son derece sinirlenen Şehzade Cemaleddin Efendi, okul müdürüne, mektuptan çok pusulaya benzeyen bir kâğıda şunları yazıp gönderecektir. ‘Mektebinizin Yahudi havrasından farkı yok. Bu gürültü istikbalde sine-i millette kopacak isyanın mukaddeme-i ihzaratından (ilk hazırlıklarından) mıdır? Yoksa, Müdür Bey, sen mi müteyakkız değilsin? Anlatsan da biz anlasak.’

Şehzade Cemaleddin Efendi gerçeği gömüştü. Trabzon Vilayeti, açtığı milli mücadele bayrağı altında, bir yandan iç ve dışı yabancı kuvvetlere karşı savunma tedbirleri alırken, bir yandan da ‘sine-i millette doğacak ayaklanmanın’ öncülüğünü yapıyordu. (Mahmut Goloğlu, Erzurum Kongresi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Nisan 2011, sf. 43-44)” Cudibey İlkokulundaki çocukların coşkusu Şehzade’yi kaygılandırmıştı. Cemaleddin Efendi, Anadolu’da kopacak fırtınanın ayak seslerini okulun bahçesinden işitmişti. Anadolu ayaklanması konusundaki görüsü, övgüye(!) değer...

“Trabzon’da Darülmuallimin öğrencilerinden bir alay kurulmuştur. Okul Müdürü Mustafa Reşit (Tarakçıoğlu-AH) kurulan alayın komutan yardımcısıdır. Muhtemel çatışmalara karşı hazırlanan alay, atış talimleri de yaparak savaşa hazırlık yapmaktadır. Birçok okulda özel bando ekipleri kurularak şehrin çeşitli yerlerinde gösteriler yapmıştır. Millî mücadelenin propagandasını içeren marşlar çalarak halkın kurtuluş bilinci ayakta tutulmak istenmiştir. (İsmail Göldaş, Milli Kurtuluş Savaşı’nda Öğretmenler-I, Öğretmen Dünyası Yayınları, İstanbul, Birinci Basılış, Ekim 1981, sf. 122)” Görüldüğü gibi öğretmen okulu öğrencileri, yurt savunması için asker oldular. İşte, Kurtuluş Savaşı’nı kazandıran ruh, budur.

“Trabzon okullarında dersler milli devrimci hareketin çıkarlarına uygun bir biçimde işlenmeye özen gösterilmiştir. Derslerde millici orduların kazandıkları her zafer coşkuyla işlenir. Matematik derslerinde problemler alınan düşman esirlerinin sayıları, millici ordunun verdiği şehit sayıları ile ilgili olarak düzenlenerek öğrencilere sorulmuş, bu yolla da öğrencilerin bütün olarak milli devrimci harekete ilgileri artırılmıştır. İlgileri daima canlı tutulmuştur. Yazı derslerinde milli mücadelenin propaganda sloganları yazılmıştır. Bütün derslerin ödevleri M. Kemal’e bağlılık ve kurtuluşa olan inancın güçlendirilmesi içeriği içinde verilmiştir. (Aynı yapıt, sf.122)” Dersler, ulusal uyanışın bir aracı durumuna getirilirken ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili bilgiler verilirken aynı zamanda bu yolla öğrenci velileri de bilinçlendiriliyordu. Çünkü çocuklar, cepheden yeni bir haber duyduklarından bunu, hemen velilerine ve komşularına anlatmaktaydılar. İletişimin ve ulaşımın olmadığı savaş yıllarında bu yöntem, usçu bir buluştu kuşkusuz. Böylece cepheden gelen haberler, halka ulaştırılmış oluyordu.

“Milli kurtuluş bilincini okullarda alan öğrenciler, pratik olarak savaşın çeşitli evrelerine, çeşitli biçimlerde katılmışlardır. Öğrenciler işgalleri protesto eden mitinglere katılmış, haber getirip götürme işinde çalışmış, işgalcilerin uçakla attıkları kışkırtıcı bildirileri toplayarak imha etmişlerdir. Öğretmen ve öğrenci bu dönemde ortak bir milli kurtuluş bilinci ile, karşılıklı sevgiye dayalı, demokratik bir ortamda çalışmışlardır. Bu birlik ve anlayışı milli kurtuluş savaşının güçlenmesine yaramıştır. (Aynı yapıt, sf. 123)” Öğrenci ve öğretmenlerin ulusal çıkarlar için dayanışması, omuz omuza vermesi, saygı ve övgüye değer. Bu dayanışmanın, karşılıklı sevginin oluşturduğu demokratik anlayışın altı çizilmeli.

Trabzon kenti, işgallere karşı ilk ayağa kalkan yerlerden biri. Erzurum Kongresi’nin toplanmasında yaptığı öncülüğü de belirtmeliyim burada.

Cudibey İlkokulu’nun bahçesinde cıvıldaşarak Şehzade’nin içine Anadolu devriminin kurdunu düşüren o çocuklar, bu tavırlarıyla adsız kahramanlar olarak tarihimizdeki yerini aldılar.

Öğretmen okulu öğrencileri, Sakarya Savaşı’nın son anına yetişip gidişatı ülkemiz lehine çeviren Trabzon gönüllülerinin oluşturduğu tümenin bir alayıydı. Alay komutanı yardımcısı olarak öğrencilerini savaşa hazırlayan Mustafa Reşit Tarakçıoğlu, Millî Mücadele tarihine adını, altın harflerle yazdırdı.

Kurtuluş Savaşı’mıza elinden gelen her şeyle katılan tüm kahramanlarımızı bugün saygıyla anıyorum. Ne mutlu bizlere ki böyle büyüklerimizin çocukları ve torunları olarak yetiştik.

                                                              Adil Hacıömeroğlu

                                                              3 Eylül 2023

TOHUMUN TOPRAĞA DÜŞTÜĞÜ AY (Pazar Yazıları)


Bugün 1 Ekim Pazar… Sağanak yağışlı bir güne uyandık. Yağmur, arada bir dinmekte. Bu ara vermeler, kısa sürelerle olmakta. Bulutlar, kısa süre dinlendikten sonra yeniden bırakmakta damlalarını toprağa. Toprak günlerdir bu anı beklemekteydi. Yaz kuraklığında kavrulup çatlayan toprak, yağmur yüklü bulutları gurbetten dönecek bir sevgili gibi bekledi. Sonunda geldi beklenen sevgili. Hem de ekimin ilk gününde.

Yağmurla hava sıcaklığı birkaç derece düştü. Hafif bir serinlik bile yaz boyunca sıcaktan bunalan bedenleri rahatlatıp ruhları ferahlattı. Yağmurun dindiği aralarda kırlangıçlar ivedilikle yuvalarından çıkıp günlük nafakalarını çıkarmaya çalıştılar çığlık çığlığa havada dört dönerek.

Sabahleyin bir ara çiselemeye başladı yağmur. Fırsat bu fırsat deyip attım kendimi sokağa. Gidip sokak simidiyle birkaç şey daha aldım. Yavaş yavaş gidip ivedilik göstermeden geri döndüm. Hafifçe ıslandım çocukluğumda olduğu gibi. Çiseleri tenimle buluşturdum. Güz yağmuruyla tıpkı toprak ana gibi tam olarak yıkanmak isterdim, ama olmadı.

Kahvaltıda sokak simidi, eski kaşar ve demli çay… Nasıl bir lezzettir bu?

Simit, asker yiyeceği Osmanlıda... Kolay yapılan ve her durumda tüketilen bir yiyecek. Sefere giden ordunun her öğünde durup yemek yemesi olanaksız. Binlerce kişi duracak, aşçılar da yemek pişirip dağıtacak. Bu epey zor iş. Ordunun yürüyüşünü de aksatır doğal olarak. Öğleyin ya da ara öğünlerde torbalar simitle doldurulup yürüyen askere dağıtılırdı. Asker de lezzetli, taze simitlerle öğünü geçiştirirdi. Akşam olunca ordu konaklar, kazanlara yemekler vurulur. Tatlısı, acısı, ekşisiyle yemekler pişirilirdi. Akşam yemeği bir nevi yorgunluğu alan toydu. Daha sonraları simit, halka mal olup tüm yurtta yaygınlaşarak vazgeçilmez bir lezzet oldu.

“Ekim” sözcüğü, “ek-“ eyleminden türemiş. Bu ayda ekinler ekildiği için adına “ekim” demiş uz düşünüşlü atalarımız. Önceden sürülen tarlalara buğdayın ekildiği aydır ekim.

Buğday, dünyada insanın beslenmesi için en çok tüketilen dört besinden biri (Diğerleri pirinç, mısır ve patates). Özellikle yaşadığımız coğrafyada ana besin kaynağı. Neler neler yaparız buğdaydan. Buğdayın olmadığı soframız yok gibi. Buğdaydan yapılan temel besin maddesi ise ekmek… Ekmek, toplumumuzun kutsallarındandır. Yere düşürülmez. Üstüne basılmaz. İsraf edilmez. Hele ekmeğe ihanet etmek, en büyük ayıp ve günah.

İnsanoğlu, buğday tohumunu ilk kez toprağa Anadolu’da, Göbeklitepe’de attı. İlk ekmek de doğaldır ki burada yapıldı. Dolayısıyla ilk ekmek pişirme fırınları da Anadolu’da oluşturuldu. Buğdaydan yapılan en lezzetli tatlılardan biri olan baklavanın anavatanı da Batı Asya… Türlü türlü börekleri de yapan atalarımız… Saç üzerinde pişen gözlemeler de Türk kadının buluşu. Sabahleyin keyifle yediğimiz simitler de ilk kez toprağımıza düşen buğday tanesinin ürünü….

Çiftçimiz; yağmur çamur demeden, mazotun, gübrenin, tohumun pahalılığına aldırmadan tarlasını ekecek bu ay. Güz geçecek kış gelecek kar yağışının olması için ellerini göğe açacak. Aylarca bekleyecek tohum toprak altında. Baharla ısınan toprak, can verecek kupkuru buğday tanesine. Ovalar capcanlı yeşile kesecek. Bahar yağmurlarıyla boy atacak ekinler. Başakların içi dolacak. Yaz başlarken yeşil sarıya dönecek. Hasat zamanı, toprak ana çocuklarına buğdayı sunacak tükenmez bir cömertlikle. O buğdaylar aşımız, ekmeğimiz olacak bir yıl boyunca. Tarlaların bereketi, çiftçinin geçimini sağlarken insanların da beslenmesine yardımcı olacak.

Ekim ayında toprağa ekilen buğday hem toprağın hem de çiftçinin sabrıyla un olup sofralara gelmekte. Sabır olmadan üretim olur mu?  

Aslında buğdayın öyküsü; bir insanlık, uygarlık öyküsü. İnsanların doğadaki varlığının, çoğalmasının öyküsüdür buğday. İnsanın ateşin bulunması ve yerleşik yaşama geçmesiyle başlayan büyük bir öykünün yaşam serüvenidir buğday tanesinin toprakla buluşması.

Ekim ayımız bereketli olsun. Çiftçimizin yüzü gülsün, insanımızın karnı doysun.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       1 Ekim 2023