ALİ İSMAİL KORKMAZ’IN ÖLDÜRÜLMESİ


Başta başbakan olmak üzere AKP sözcüleri, Gezi Direnişi’ni karalamak için her türlü saptırmayı yaptılar. Yalnız olayları saptırmakla yetinmeyip iftiralarla, hayali senaryolarla halkı kışkırtma yolunu da seçtiler.
Siyasi kimlik taşıyanların Gezi ile bir kavgaya tutuşması normal karşılanabilir. Çünkü onların siyasal gelecekleridir söz konusu olan. Mücadelenin boyutu, niteliği ne olursa olsun yalan ve iftiraya başvurmak insana yakışmayan bir durumdur. Yalan söylemek, iftira atmaksa ahlaksızlıktır. Bunu siyasal bir yol olarak görmek, ahlaksızlığa kılıf uydurmaktır.
Devlet memuru olan valilerin siyaset adamı gibi davranması, devlet gelenekleri içinde olmaması gereken bir tavırdır. Eskişehir Valisi’nin, Ali İsmail Korkmaz’ın öldürülmesi karşısında söylediği sözler ibretliktir. Bu kadar tutarsız sözler söylemek için valiye yakışmaz.
“Kesinlikle bunu yapan Türk polisi değil. Orda birtakım kişiler tabii ki darp olayını yapıyorlar. Kırk civarında kamera görüntüsü toplanıp savcılığa verildi. Savcılık süreci devam ediyor. O kişilerin kim olduğu konusunda bir tespit yapılamadı. Birtakım gruplar işi provoke etmeye çalıştılar. Hatta aldığımız duyumlara göre kendi arkadaşlarına bile zarar verip ‘Bunu polis yaptı.’ Süsü vermeye çalışan gruplar oldu. Bu tür durumlar varken farklı bir görüntü yaratmaya hiç gerek yok. Bu münferit bir hadise.” Ali İsmail’in dövülerek öldürülmesi karşısında sorumlu orundaki bir kişinin yaptığı bu açıklamaya gülelim mi, ağlayalım mı? Kısaca, Ali İsmail’i arkadaşları öldürdü diyor Vali Bey. Sözü evirip çevirerek uzatması suçluları bilmesinden kaynaklanmakta. Bildiği suçluyu korumak istiyor uyanık vali. Suçluları korurken de Ali İsmail’in suçsuz arkadaşlarına iftira atmakta.
Zaman geçiyor, tüm engellemelere karşın kamera görüntüleri suçluları apaçık ortaya koyuyor. Üstelik bazı kameraların görüntüleri siliniyor gizli(?) ellerce. Var olan görüntüler gösteriyor ki Ali İsmail’i dövenlerden biri polis. Polis memuru, dövme olayına karışmasa bile gözünün önünde böyle bir şeye izin vermesi cinayete ortak olmaktır. Çünkü Ali İsmail’in güvenliğini sağlamak polisin görevi.
Kimliği belirleniyor bu polisin. Polis ve suça katılan üç kişinin ifadeleri basına yansıyor. Bu ifadeler ve kamera görüntüleri birleştirilince suç başka kanıt istemiyor. Her şey ayan beyan ortada.
Sanıklardan İsmail K. “…İlk başta Beşik Otel’in oradan bize talimat veren, elinde sopa benzeri bir cisim olan ve tahminimce polis olduğunu düşündüğüm kişi koşarak geldi ve tekmeyle rastgele vurdu. Bana göre en son tekmeyle vuran şahıs polisti. Bu kişi, yerde yatan kişinin küfür etmesi üzerine koşarak yerde yatan şahsa vurdu.” diyor. Kimliği belirlenen polisin olaya katıldığını anlatıyor suç ortağı.
Terörle Mücadele Şubesinde görev yapan Mevlut S. ise yediği dayaktan ötürü yerde oturan Ali İsmail Kokmaz’a, “kendisine küfür ettiği için vurduğunu” söylemiş. Mevlut S. Ali İsmail’in “kafasına değil, karnına vurduğunu” iddia etmekte. Oysa görüntülerde İsmail’in kafasına vurulduğu görülmekte.
Yukarıdaki iki ifade de dikkat çekici olan Ali İsmail’in küfrettiğinin söylenmesi. Ali İsmail küfretmese polis de ona vurmayacaktı demeye getiriliyor. Yani polisin tahrik edildiğini söyleyerek hafifletici neden yaratma peşindeler. Bu ifadelerde önceden çalışılmış bir ağız birliği var gibi.
Yukarıdaki ifadeler ve kamera görüntülerinden sonra Eskişehir Valisi yeni bir açıklama yaptı. “Bir kere şu net ortaya çıktı: Birilerinin iddia ettiği gibi, belki öyle olmasını arzu ediyordu o insanlar, örtbas edelim suçu devlete atalım,diye. Böyle bir şey olmadığı ortaya çıktı.” Vali Bey önceki açıklamasında olduğu gibi hala direnişçilere suç atmak için çırpınmakta. Suçlular ortada deliller açık, yine de kıvırmak için bahaneler yaratmakta.                      
“Burada ağırlıklı olarak sivil kişiler işin içinde. Büyük teşkilatın içinde, buna karışmış, maksadını, haddini aşan görevlilerimiz olabilir ve bununla ilgili gereken yapılır demiştik. “ diyerek sözlerini sürdürmekte Eskişehir Valisi. Vali Bey oturmuş kimin kaç yumruk, kaç tekme vurduğunu hesaplamış. Ali İsmail’e sopayla polisin mi, sivil kişilerin mi daha çok vurduğunu saymış. Sonunda sivillerin, polisten daha çok etkin olduğu sunucuna varmış. Kafaya bak, hesaba bak! Koskoca vali, polisin görevini bilmiyor. Polisin görevi kişiye vurmak değil, vurulmasını engellemek.
Ali İsmail Korkmaz yaşamının baharında aramızdan ayrıldı. O, on dokuz yaşında açmamış bir goncaydı. Büyük hayalleriyle sönüp giden bir yıldız oldu gökte. Beyaz camdaki fotoğraflarında hep bir gülümseme var. Yüzündeki masumiyet hep öyle genç ve temiz kalacak, bir halk kahramanı olarak yaşayacak.
Suçluları korumak için bin dereden su getiren vali, cinayete yol açan polis, cehaletin verdiği öfkeyle bir çiçeğin solmasına neden olan fırıncı ve akrabaları; bakın Ali İsmail’in gülümseyen yüzüne. Bir kez değil; binlerce kez bakın! Yaşamanız boyunca bu kadar içten güldünüz mü hiç? Elinizdeki kanla ekmeğe nasıl tutacaksınız? O ekmeği çocuklarınıza nasıl yedireceksiniz? Ali İsmail Korkmaz’ın gencecik bedenine yumruk olan ellerinizden, tekme olan ayaklarınızdan, sövgü dökülen dillerinizden, sopa olan düşüncelerinizden, yalanla yoğrulmuş anlayışınızdan, Ortaçağa bulanmış beyninizden binlerce kez utanın. Utanın ki herkese ibret olsun bu.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               9 Ağustos 2013


BAYRAM HARÇLIĞI


Çocukluğumdan beri bayramlar beni heyecanlandırır. Bu heyecanımı ulusal ya da dinsel bayram değiştirmez. Her bayramın heyecanı farklı.
Ulusal bayramlarda tüm tarihsel olaylar bir film gibi gözümün önünden geçer gün boyu. Bayramı bize kazandıran kahramanlarla duygudaşlık yapmaya çalışırım. Ulusal olsun dinsel olsun tüm bayramlarda bayramlaşırım herkesle.
Dinsel bayramlarda insanların kucaklaşması, ziyaretleri sosyal açıdan bir sağaltım sayılabilir. Bayramlar toplumsal dayanışmanın güzel örneklerindendir. Günlük koşuşturmaların, hırsların kısa bir süre de olsa terk edilmesi anlamlıdır. Bayram süresince çekişme, didişme ve kavgaların sona ermesi iyi bir durum.
Bayram dediğimizde akla ilk gelen çocuklar ve çocukluk anılarıdır. Çocuklar için bayram; bitmez bir şölen, tükenmez bir erke, büyüklerin sonsuz hoşgörüsü, durmadan oynamak, temiz giysileri kirletmektir.
Bayram deyince nedense akla ilk gelen bayram harçlıklarıdır. El öpme yarışına giren çocuklara, büyüklerin harçlık vermesi bir gelenek. Çocukken ben ve kardeşlerim, büyüklerimizin bayramlarını saygıyla kutlardık. Harçlık işine gelince her şey ters dönerdi. Büyüklerin tüm ısrarlarına karşın verilen parayı almazdık. Yakınlarımız, ellerinde sıkıca gizledikleri üç beş kuruşu ceplerimize zorla sıkıştırmak isterlerdi; fakat biz parayı almamanın bir yolunu bulurduk. Bizim için bayram el açıp para dilenilen bir gün değildi.
Babam, köy enstitülüydü. İlkeli bir yaşam, onun için önemliydi. “Hakkın olmayan, emek harcamadığın bir parayı, malı almayacaksın, elini sürmeyeceksin.” derdi bize. Ancak emek vererek kazandığımız şeylerin bizim olduğu düşüncesi çok küçükken belleğimize yerleşmişti. Harcadığımız paranın da yediğimiz ekmeğin de kaynağı belli olmalıydı. O kaynak da bizim emeğimiz olmalıydı. Üstelik üç kuruş harçlık almak için de büyüklerin gözünün içine bakmak, iyi bir durum da sayılmazdı. Babam bayram sabahı aile bütçemiz el verdiği kadar harçlığı cebimize koyar, “Gidin, harcayın, kimsenin eline bakmayın!” derdi. Diğer çocuklar harçlık peşinde koşarken biz cebimizdeki paranın özgüveniyle bakkalın yolunu tutardık.
Bayram öncesinden hazırlıklar başlardı evimizde. Ninem (babaannem) komşuların yoğun olarak ziyaret ettiği birisiydi. Bayram günleri evimiz dolup taşardı konuklarla. Bu nedenle de tepsi tepsi tatlılar pişirilirdi birkaç gün önceden. Baklavalar, burma tatlıları… Ne güzeldi onlar? Tatlıların içindeki ceviz ve fındıklar kendi bahçemizin ürünüydü. Tepsiler mutfak dolabına dizilir, bayram sabahına kadar kimse el sürmezdi onlara. Bayram sabahı kahvaltıdan sonra kutsal bir merasim gibi tepsiler getirilir. Herkese ikram edilir. Çocukların yemesi için özel önem gösterilirdi. Annemin becerikli ellerinden çıkan tatlılardaki lezzeti yaşamım boyunca hiçbir yerde bulamadım.
Bayram ziyaretlerine gittiğimizde uzatılan her şeyden tadımlık alırdık. Açgözlü bir saldırganlık büyüklerimizce hoş karşılanmazdı.
Bazı çocukların keselerle şeker istemeye çıkmasını da acayip bulurum. İki tane şeker almak için kapı çalıp el öpmek büyük bir eziklik. Çok küçük yaşlarda çocuklara el avuç açmayı öğretiyoruz farkında olmadan. Onlara boyun büktürüyoruz para ve şeker için. Gelenek diyerek çocukları kuyruklara dizdiriyoruz.
Son zamanlarda Türkiye’yi yönetenler özel bir zevk almaktalar çocukları harçlık sırasına dizmekten. O harçlık kuyruklarında sırasını bekleyen çocukların yüzlerine hiç baktı mı devlet yöneticileri. Körpe ellerin titrekliğini, masum gözlerin ürkekliğini, yanaklarındaki kırmızı ve pembenin tonlarına dikkat ettiler mi hiç? İşin en kötü yanı ise bazı anne, babaların çocuklarının ellerinden tutarak onları harçlık kuyruğuna sokmaları.
Peki, çocuklar harçlık ve el öpme kuyruğunda da büyükler nerede? Büyükler de neredeyse yaşıt oldukları siyasetçilerin ellerini öpmek için sıradalar. Her hangi bir ilimizde yardım dağıtıldığında alt alta, üst üste boğuşarak hedefe ulaşmaya çalışmaktalar. Küçükken başlayan harçlık kuyrukları, büyünce yardım kamyonlarının yağmalanmasına varıyor. Siyasetçilerle iyi geçinerek devlet sırtından geçinmenin yolları aranmakta.
Devletin üst orunlarında oturan kişiler, ne yazık ki harçlık dağıtmayı kameralar önünde yapmayı bir marifet saymaktalar. Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde ülke yöneticileri para dağıtmaz ortalık yerlerde. Ancak diktatörlüklerde görülür bu sahneler. Halkı gözünü kırpmadan soyanlar, ufak paraları çocuklara dağıtarak vicdanlarını mı rahatlatıyorlar; yoksa yardımsever ve dürüst olduklarını kanıtlamak mı istiyorlar?
                                                                 Adil Hacıömeroğlu

                                                                 8 Ağustos 2013

SİLİVRİ’YE AKAN SEL


            4 Ağustos gecesi saatlerce beyaz camın önünde Türkiye’yi izledim. Anadolu ve Trakya su olup buharlaşarak yağmur olarak yağmış toprağa. Nehirlere döndü yağmur. Nehirlerin yatakları suya dar gelmiş, su sel oldu. Sel, yurdun dört bir yanından Silivri yangınını söndürmek için akmakta.
Türkiye ayakta. Millet nöbette. Toprak uyanmakta. Sular delişmen akmakta. Rüzgâr bu akşam bir başka esmekte, sanki milyonların selamını götürmekte kör karanlıkta tutsak edilmek istenenlere.
Akşamüzeri sosyal medyadan ilk haberler gelmeye başladı. İlçelerden illerden Silivri’ye akmakta olan seli engellemek isteyen barajlar kurmakta ecinniler. Sel bu baraj kapakları dayanır mı buna? Bir yolunu bulur akar yatağında. Çok zorlanırsa da basıncı yıkar barajları, eğreti engelleri.
Yurdun dört bir yanından göğe “Her yer Silivri, her yer Taarruz” sesleri yükselmekte. Gökte yıldızlar, yerdeki cümle canlı tanıklık etmekte. Uykudaki karınca uyanıyor uykusundan sefere çıkmak için. Arılar, kelebekler uçuşmakta. Gece aydınlanmakta güneşin çocuklarının çığlıklarıyla. Bu gece uzun gece, uyku tutmaz gözkapakları. Antalya, İzmir, Muğla, Eskişehir, Ankara, Gaziantep, Samsun’dan yükselen “Taarruz!” haykırışları kulaklarımda uğuldamakta. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” kararlılığı Kocatepe’de yankılanmakta. İzmir rıhtımında Hasan Tahsin’in torunları. Ellerinde al bayraklar, yürümekteler düşman üstüne.
Ankara inliyor, Antalya kafa tutuyor emperyalist oyuna. Poyraz serinletmekte Boğaz’ı. Gecenin bir yarısında arkadaşlar arıyorlar. Belli ki onları da uyku tutmamış. Kolay mı uyumak böyle bir gecede? Sabahleyin Silivri Kalesine bayraklar dikilecek.
Güneş doğmak üzere, gökyüzü kızıla kesildi yavaşça. Güneş, yüzünü gösterdi nazlı nazlı. Herkeste geç kalma telaşı. Hazırlıklar başlıyor sevinçle. Buluşulacak yerlere varılıyor ivedilikle. Silivri seferi başlıyor dört bir koldan. Sabahın erken saati, kimsede uyku mahmurluğu yok. Herkes zinde, kararlı. Yüzler gülmekte, gözler ışıldamakta mutlulukla. Yol uzuyor, uzuyor. Zaman geçmek bilmiyor. Silivri’ye yaklaşmadan engeller başlıyor. Biz erkenciyiz diye övünecekken gelincik selinin içinde buluyoruz kendimizi. Yol kıyısından al bayrakların rüzgârıyla serinlemekte olanların kararlı adımları duygulandırıyor herkesi.
Barikatlar demir ve betondan. Sararmış ekinlerin, yemyeşil çayırların, boynunu bükmüş ayçiçeklerinin arasında grinin soğukluğuna aldırış etmiyor kimse. Azgın bir hayvan gibi homurtular çıkarmakta TOMA’lar. Polis ve jandarma dizi dizi. Nedense göz göze bakışamıyoruz onlarla. Gözleri ya yerde ya da gökte. Başka bir âlemden gelmiş yabancılar gibi durmaktalar. Bir Ortaçağ yontusu gibi. Tek düze ve ifadesiz bir yüz. Az sonra buyruklar verilecek, buyruklar alınıp yontular canlanıp tetiklere dokunacaklar, elleri coplara gidecek.
Her yan ala kesti. Sarı tarlalar, yeşil çayırlar, boynu bükük ayçiçekleri ala teslim oldu. Gri, alla sarsıldı. Silivri duvarları yankılandı Mustafa Kemal’in askerlerinin sesleriyle.
Buyruk verdi diktatör. Homurtuları arttı TOMA’ların. Hışımla yürüdü alın üstüne. Al renkli bayraklar dalgalandı öfkeyle. Ekinler dile geldi. Ayçiçekleri kanatlandı sanki. Trakya’nın bin bir renkli kelebekleri uçuştu, zehirli suya karşı. Toprak düşman çizmesine benzetti, TOMA homurtusunu, isyan etti coşkuyla. Yerden ve gökten plastik mermiler yağdı alın üstüne. Biber gazının kokusu, yedi veren toprağın bin bir türlü hoş kokusunu bastırdı. Cümle canlı yandı biber gazından.
Karıncalar, arılar, kelebekler, buğday başakları, ayçiçekleri, böğürtlenler, ısırganlar, gökyüzünde nazlı nazlı süzülen kuşlar ilendi bu hoyratlığa.
Plastik mermi yaktı tarladaki ekini, anızı. Ayçiçekleri alev aldı, kapkara duman göğe ağdı. Yalan makineleri işledi: “Göstericiler yaktı.” dedi. Bu yalancının mumunun sönmesi yatsıyı bile bulmadı. Bir mermi de doğalgaz borusuna her yan alev topuna döndü. Yeni bir yalan üretecek fırsat bulamadı işbirlikçi düzenbaz.
Vahşetin sesi uzaklardan duyuldu. Hukukçu görünümlü hükümet memuru “DHKP-C baskın yapacaktı Silivri’ye onun için önlem aldık.” demekte. Niçin bassın Silivri’yi bu örgüt? Onun da niyeti senin gibi, Ergenekon ninnileriyle uyumakta döşeğinde.
Az sonra hava sahasının da kapatıldığı açıklandı. Şaka sandık ilk işittiğimizde. Ne yazık ki gerçekmiş. 3 Ağustos günü Silivri yasaklarının açıklanmasından sonra Vali Mutlu’ya, “TC Adil Hacıömeroğlu ‏@AdilHaciomerogl 3 AğustosBU SABAH BİR KIRLANGIÇ SÜRÜSÜ SİLİVRİ'YE DOĞRU UÇUYORDU. SAYIN @Valimutlu ENGELLEYİN ONLARI! ARALARINDA ERGENEKONCULAR OLABİLİR.” tweet’ini gönderdim. Sanırım benim kırlangıçlar konusunda söylediğimi ciddiye almış olmalılar ki hava sahasını kapatma kararı almışlar.
        Saatlerce süren biber gazı, zehirli su yağmuruna karşın kimsede yorgunluk ve bitkinliğin eseri yoktu. Hele mahkemenin kararından sonra isyan ateşi daha da alevlendi. İnançlı ve kararlı kitlelerin karşısında hiçbir diktatör ayakta kalamaz.
         Kadıköy’deki buluşmaya yetişmek için aceleyle geri döndük. İskele Meydanına geldiğimizde on bini aşkın kişi çoktan toplanmıştı bile. Coşku yoğundu. Miting bittikten sonra bile Kadıköy sokaklarında ellerinde bayraklarla yürüyen yüzlerce kişi vardı. Geç kalmanın telaşıyla İskele Meydanına doğru yürümekteydiler.
      Gece eve döndüğümde yurttaşlık görevini yapmış bir kişinin mutluluğunu yaşamaktaydım. Mahkeme kararlarını kötü bir tiyatro oyununun son perdesi olarak görmekteyim. Perde kapanınca bu kötü oyunu sahneye koyanları kimse anımsamayacak.
                                                                       Adil HACIÖMEROĞLU
                                                                           6 AĞUSTOS 2013
                       



BU KADAR KORKTUYSAN DEVRİLİRSİN


5 Ağustos önemli bir gün. Bir başka deyişle Türk’ün ateşle imtihanı. Ergenekon Davası’nın karar duruşması yapılacak o gün. Belki de dünya tarihinin en uydurma davası Ergenekon. Bir ülkenin yazgısını bu kadar çok ilgilendiren bir dava görülmemiştir sanırım.
AKP hukuksuzluğuna karşı durmak için Cumhuriyet’ten yana güçler günlerdir 5 Ağustos’ta Silivri’ye gitmek için hazırlık yapmaktaydılar. Amaç, AKP adaletsizliği karşısında Silivri tutsaklarının yanında olmak. Ben de dinlencemi yarıda kesip İstanbul’a döndüm. Ne olur ne olmaz geç kalmayayım 5 Ağustos’a diye. Böylesi tarihsel günlere tanıklık etmek, eylemin içinde olmak önemlidir. Yurtseverlerin böyle günlerde alanlarda olması gerek. Tarih yazılırken orada olmamak olur mu?
5 Ağustos’un gelmesini, bayramı bekleyen çocuklar gibi heyecanla beklemekteyim. Çünkü bir hukuksuzluğu yerinde protesto etmek gerek.
Sabahın erken saatlerinde kalktım, her zamanki gibi. Sosyal medyadan aldık haberi. Aydınlık, İşçi Partisi ve TGB yöneticilerinin evlerine polis baskını yapıldığı haberleri paylaşılmaya başlandı. Ancak televizyon kanalları, fındık fıstık programları yayımlamaktaydılar. İnsanlar, gösteri yapacak, diye evlerinden alınıyor; özgür (?) basından çıt çıkmıyor. Muhalifler faşizan bir zihniyet tarafından linç edilmek isteniyor. Basın suskun.
Tutuklamalara yurtseverler olanakları ölçüsünde tepki göstermekte. Diktatör korktukça halk cesaretleniyor.
İktidarın, 5 Ağustos’tan bu kadar korkması nedendir? Neden, gün geçtikçe AKP hükümeti baskılarını artıyor? Bunun tek nedeni, AKP yıkılacağını gördü. Baskıyı artırarak doğal süreci ertelemeye çalışıyor. Baskıyı artırdıkça da yıkılma süreci hızlanmakta. AKP, halktan korkuyor. Halkın gücü, emperyalizme sırtını dayamış iktidarın korkulu rüyası olmakta.
“Korkunun ecele faydası yoktur.” demiş atalarımız. Kişinin, korktukça korkusu artar. Korku, zamanla hastalıklı bir ruh durumuna dönüşür. Yanında olan, olmayan herkese şüpheyle bakar korkak diktatör. En yakınında bulunanları bile ihanetle suçlar. Yıllarca kendisine hizmet edenlere bile baskı uygular.
AKP hükümetinin tüm yasaklamalarına, baskılarına karşın halkın direnişi sürecektir. Dağlardan kopup gelen gürül gürül akan nehirleri hiçbir baraj durduramaz. Halkın akan coşkun seli yatağını bulacaktır. Bundan sonra AKP’yi kimse iktidarda tutamaz. Yıkılışın çatırtıları çok uzaklardan duyulmakta. Ey diktatör, bu kadar korktuysan yıkılırsın. Korkun, yıkılacağının göstergesi.
                                               Adil Hacıömeroğlu


PKK CAMİ YAKARKEN NEDEN SESİN ÇIKMIYOR EY DİKTATÖR?


            PKK militanları, 28 Temmuz Pazar günü Şırnak’ta Külli’ye Camisi’ni el yapımı patlayıcılar ve molotoflarla yaktı. Bölücülerin bu saldırısı caminin güvenlik kameralarıyla kaydedilmiş.
            Ey başbakan, duydun mu Şırnak’taki caminin yakıldığını? Duymamış olamazsın. En kuytu mahallede tencere tava çalandan haberin olduğuna göre koca caminin yakılması gözünden kaçmaz. Üstelik camiler konusunda çok duyarlısın(!) ya…
Şırnak’ın göbeğinde bir cami, herkesin gözü önünde cayır cayır yakılırken neden sesin çıkmaz senin? Yoksa senin aklın hala Dolmabahçe Camisinde mi kaldı? Gezi Direnişi sırasında olmadık yalanlarla halkı galeyana getirmek isteyen sen değil miydin yoksa? “Yok camide içki içildi, yok camiye ayakkabıyla girildi” diyen kimdi acaba? Hatta sen ve Diyanet İşleri Başkanın “Dolmabahçe’de görüntülerde halkın kabul edemeyeceği şeyler var.” Diyerek insanların kafasında soru işareti bırakmak istemediniz mi? Allah’tan cami müezzini beyefendi çıkıp doğruları söyledi de kışkırtma önlendi. Biz de “Şükürler olsun” dedik, “Hala ülkemizde doğruyu söyleyen imanlı adamlar var.” diye düşünerek umutlu olduk yarınlardan.
İftar sofrasında Dolmabahçe Camisi ile ilgili yorum yapan, Gezi Direnişçilerini karalamak isteyen Görmez Hoca’nın sesi neden çıkmıyor, yakılan cami için. Yakılan cami, Diyanet İşlerine bağlı değil mi yoksa? Başka ülkenin camisi mi bu? Gerçi başka bir ülkede olsaydı bu kundaklama başta RTE ve tüm AKP sözcüleriyle yandaş basın günlerce konuşurlardı beyaz camlarda. Tabi Görmez Hoca’yı da unutmayalım. O da sakin(!) bir sesle İslam dünyasını ve insanlığı “barışa” çağırırdı.
Ha, unutmadan söyleyeyim: Adana İncirlik’te ABD askerleri sarhoş olarak camiye girip saygısız hareketler yaptıklarında ve Kuran-ı Kerim’i yırtıp yaktıklarında da susmuştunuz maaile. Tüm Tayyipgiller dillerini yutmuşlardı sanki. Bu çirkinliği ortaya çıkaranlar ve bunu protesto edenler de laiklerdi. Hani sizin ikide bir laf arasında “dinsizlik” iması yaptığınız çağdaş insanlar.
Mısır ve Suriye’de camilerin badanası dökülse kıyameti koparıyorsunuz da Türkiye’nin camilerine bir şey olunca neden dilsiz şeytana dönüyorsunuz?  Yoksa camilere bu saygısızlıkları yapan ABD ve PKK’ya karşı boynunuz kıldan ince mi? Neden bu kadar korkup çekiniyorsunuz bu iki güçten?
İncirlik ve Şırnak’ta yapılan çirkinlikler karşısında sessiz kalmanız, sizin İslam’ın kutsallarına saygı, sevgi ve duyarlılık konularında içten davranmadığınızı göstermekte. Bir kişi, dini siyaset aracı yapıp kutsalları politik amaçları için kullanırsa sessiz kalır çirkinlikler karşısında.
Ey diktatör, tutumunuzdan anlaşılıyor ki siyasal müttefikleriniz olan ABD ve PKK’ya, İslam’ın kutsallarından daha çok değer veriyorsunuz. Bu gerçekler karşısında susan siz, “dilsiz şeytanlar” olarak tarihteki yerinizi alacaksınız.
                                                           Adil HACIÖMEROĞLU
                                                           31 TEMMUZ 2013
Not: 5 Temmuz 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.


MÜSLÜMANLARIN GÜNEŞİ ATATÜRK


1 Ağustos 2013 tarihli Aydınlık Gazetesi’nde birinci sayfada bir haber… Üç tümceden ve bir fotoğraftan oluşmakta. Sakın haberin kısalığına bakıp aldanmayın. O üç tümce, çok büyük anlamlar içermekte. Ezilen ulusların nasıl da Atatürk’ü özlediğini, aradığını anlatmakta.

“Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esat, yeni açtığı instagram hesabında Mustafa Kemal’in portresini paylaştı. Portrenin altında da Atatürk’ün ‘Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam uzaktan bütün Doğu milletlerinin uyanışını öyle görüyorum.’ sözleri yazılı. O portreyi Esat’a Ulusal Kanal Genel yayın yönetmeni Adnan Türkkan ve Aydınlık yazarı Fikret Akfırat hediye etmişti.” Haber bu...

Öncelikle Türkkan ve Akfırat’a teşekkür ediyoruz, bu anlamlı armağanları için. Siyasetçiler de bu iki genç arkadaşı örnek alarak yurtdışı gezilerinde anlamsız paketler yerine böylesine tarihsel çağrışımlar yapan armağanlar götürseler muhataplarına.

ABD’ye ve BOP eşbaşkanlığına karşı savaşan Esat, Atatürk’ün antiemperyalist ruhunu örnek almakta. Biliyor ki emperyalizmi bu topraklarda yenebilmek için Atatürk’e gereksinim var. Atatürk yoksa ezilen uluslar yetimdir kendi yurtlarında.

Birkaç ay önceydi… Ürdün Kralı, Anıtkabir’de Atatürk’ün karşısında ağlıyordu. Birçok kişinin önemsemediği bu olay tarihsel bir andı. Bu ağlamanın nedeni, Arap dünyasının Atatürk’ün devrimci ışığından yeterince yararlanamayışındandı. Arap çölleri Mustafa Kemal güneşinin aydınlığında kör karanlıktan kurtulabilseydi eğer; Kral Abdullah, o gözyaşlarını döker miydi Anıtkabir’de?

Kılıçdaroğlu, Irak’a Maliki ile görüşmeye gidecekti geçen yıl. Bu ziyareti konu alan “Kılıçdaroğlu Şam’a da Git!” başlıklı yazımı şöyle bitirmiştim: “Anadolu insanı, zalime karşı olmayı, mazlumun yanında durmayı bir vicdan borcu olarak gördü yüz yıllarca. Bugün CHP’nin vicdanı da emperyalist zulme karşı, komşularımızın onurlu direnişinin yanında olmayı gerektiriyor. Korkmayın, çekinmeyin, gidin… Esat’a, Maliki’ye, Abbas’a hatta Tahrir’i dolduran milyonların önderi Nasırcı Halk Akımı’nın lideri Hamdin Sabahi’ye “Kardeşim!” deyin; kucaklaşın onlarla. Bu gezilerinizde bir yakanıza Atatürk’ün, diğer yakanıza da Cemal Abdülnasır’ın rozetini takmayı da unutmayın. Komşularımızın Atatürk ışığına en çok gereksinim duyduğu bir dönemde onlardan bunu esirgemek yakışık alır mı? (8 Aralık 2013 http://adiladalet.blogspot.com/2012/12/kilicdaroglu-sama-da-git.html)” Keşke o zaman ellerinde Atatürk içerikli bir armağanla Şam’a gidebilme cesaret ve iradesini gösterebilseydi Kılıçdaroğlu ve arkadaşları. Geleceği görebilselerdi o günden.

Emperyalizmin ve Ortaçağ’ın kör karanlığının boyunduruğu altında inim inim inleyen tüm Müslüman ulusların güneşidir Atatürk. Güneş’in doğmadığı topraklarda yaşamdan söz edilebilir mi?

                                            Adil HACIÖMEROĞLU

                                            1 AĞUSTOS 2013

                                                    

 

 

KABATAŞ’TA DÖVÜLEN KADIN!

                                       
Gezi Direnişi başladığında bir süre şaşkınlık yaşayan başta RTE olmak üzere tüm AKP yöneticileri, daha sonra yoğun bir iftira ve kışkırtma kampanyasına giriştiler. Bu iftiraların en çarpıcı olanlarından biri, Kabataş’ta başörtülü bir kadının direnişçilerce dövülmesiydi. Bu iftirayla asıl amaç, muhafazakâr kesimi galeyana getirerek kışkırtmaktı.
İftira senaryosu çok basitti. İlkokul çağındaki bir çocuğun bile yapabileceği bir kurgunun gerisindeydi. İftirada kullanılan imgeler, Türkiye’de sokaklarda görülecek türden değildi.
Önce RTE, hem grup toplantılarında hem de basına türlü nedenlerle yaptığı açıklamalarda bir yakınının başörtülü gelinin Kabataş’ta bebeğiyle birlikte yürürken eylemcilerin saldırısına uğradığını defalarca söyledi. Ardından yandaş basın konuyu ele aldı. İftira, iyice ayağa düştü. Kışkırtma için olağanüstü çaba gösterdi AKP cephesi.
Kadına saldıranlar yüz kişiye yakınmış. Kadınlar küfredip erkekler dövüyormuş sözde mağdureyi. Erkeklerin üst kısmı çıplak ve ellerinde eldivenler varmış. Bu betimlemeden anlaşılacağı üzere, senaristler tapınak şövalyelerini konu alan filmleri çok izlemişler. Gezi Direnişi boyunca üç gün hariç hep Taksim ve çevresindeydim. Üstü çıplak, elleri eldivenli bir Allah’ın kuluna rastlamadım. Direniş’e katılan çok sayıda başörtülü kadın vardı. Onlar da bizimle birlikte biber gazı, zehirli su, cop yedi. Kimse onlara yan bakmadı. Saygı gördüler. İçlerinden yaralananlar oldu polis saldırılarında. Başörtüsü gaz fişeğiyle ala boyanan kadınlar gördüm.
“Kutsal başörtüsüymüş, görün bakalım kutsalı. Size neler yapacağız?” diye bağırıyorlarmış bir yandan eylemciler. Ağza alınmayacak küfürlerin edildiğini de ekliyor açıklamasına sözde dayak yiyen kadın. Gezi eylemcilerinin en bilgisizi başörtüsünün ne olduğunu bilir. Üstelik direnişçiler küfürbaz değil. Bu tür sözler, Gezi’nin dili değil.
Kabataş’ta dayak yiyen kadının kimliği kısa sürede ortaya çıktı. Başbakanın yakınım dediği kişi, İstanbul Bahçelievler Belediye Başkanı idi. Söz konusu kadın da onun gelini. Kimlik belli olunca kadının kayınpederi, olayın doğru olmadığını söyledi. Ancak bu açıklama yeterli olmadı iftiracılar için. Bu yalan günlerce söylendi.
RTE, bu konuyu her anlatışında belgelerin, görüntülerin ellerinde olduğunu ve bunları açıklayacaklarını söyledi. Herkes bekledi bu görüntüleri, ancak yayınlanmadı bunlar.
Kabataş, İstanbul’un göbeği. Her gün on binlerce insanın gelip geçtiği bir yer. Onlarca kameranın izlediği bir alan. Bir tane görgü tanığı ortaya çıkıp bu olayı gördüğünü söylemedi. Zaten kameralar böyle bir şey çekmiş olsaydı tüm televizyon kanalları döne döne bunu yayımlardı. Böylece de AKP kışkırtması amacına ulaşırdı.
İstanbul Valisi Mutlu, ekşi sözlük yazarlarıyla buluşmasında “Öyle bir MOBESE görüntüsü yok. Ben öyle bir görüntü izlemedim.” Diyerek konuya son noktayı koydu. Bu açıklamasıyla Mutlu RTE’yi yalanlamış oldu.
Türkiye’yi yönetenlerin böyle basit yalanlarla toplumu birbirine kırdırmak istemeleri yurtseverlik değil. Yalan ve iftiradan başka sermayesi olmayanların bir ulusun yazgısını belirlemekleri aymazlıktır, yanlıştır. Bir ulus yalan ve iftiralarla maceralara sürüklenmekte. Çok yazık!
Yandaş basının türbanlı yazarı, dayak yediği iddia edilen kadınla röportaj yapmıştı. Yani senaryonun yazarlığına soyunmuştu. O konuşmada, olayı daha acıklı duruma getirerek kışkırtmanın düzeyini artırmak için duygusallığı da katmıştı bu yazar(?).Söz konusu kadına,  “Soru sormaktan utandım.” demişti. Acaba, şimdi bu sözde yazar, iftiraya ortak olduğu için Gezi Direnişçilerinden, tüm ulustan, kandırarak kışkırtmaya çalıştığı muhafazakâr kesimden, tabi en başta kendi ailesinden utanıyor mu?
RTE ve diğer AKP’liler, böyle basit iftiralarla insanlara çamur attıkları için yüzleri kızarıyor mu acaba? Yüreklerinde bir sızlama duyuyorlar mı? Özür dilemelerini, beklemiyorum; çünkü özür dilemek, erdemli kişilerin işi.
Yalan söylemek, iftira atmak, halkı birbirine kırdırma düşüncesi insanlık erdeminden payını almayanların işi. Yalan, iftira bir ayıp olarak sahibinin yakasına yapışacak; gerçek ise erdemli toplumların yolunu ve yaşamını aydınlatacak.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           31 Temmuz 2013
Not: 2 Eylül 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.


KÜRDİSTAN KURULURKEN SEN GEZİ İLE UĞRAŞ


PKK, Güneydoğu Anadolu Bölgesinin bazı kentlerinde asayiş gücü kurup yollarda kimlik kontrolleri yapıyor. Asayiş gücüne katılanlar için diploma töreni düzenleniyor, halk şaşkınlıkla izliyor olanları. AKP’nin kırık plaklarından ses yok. Yandaş basın, satılmış kalemler, kiralık bülbüller üç maymunu oynuyor.
PKK maliye örgütü kurup esnaflardan vergi toplamakta… Ankara suskun, basın dilsiz, aydınlar görmez olmuş.
Bölücü örgüt ilçelere kaymakam atıyor. İlçenin resmi atanmış kaymakamı tehdit ediliyor. Ankara, Mısır’daki Münafık Kardeşlerin hukukunu korumakta… Kendi atadığı devlet yöneticilerinin hukukunu koruyamayanlar, başkalarının haklarını savunmak için üç öğün konuşmaktalar.
Bölücü örgüt, ölen militanları için sözde şehitlik kurup mezarlık için açılış töreni yapıyor. RTE, Mursi kardeşinin göreve geri dönmesi için gece gündüz çaba göstermekte…
Suriye sınırımızda PKK özerklik ilan edip devletçik kurmakta. PKK’nın Suriye’deki kolu PYD bayrağını göndere çekiyor. AKP hükümeti, PYD liderini İstanbul’da ağırlıyor. Görüşmeler sonunda PYD bayrağı indirilip Kürt Konseyi bayrağı çekiliyor göndere. AKP’liler “PYD bayrağını indirttik.” diye seviniyor. Sanki ayrılıkçı Kürtlerin birleştirilmesi AKP’nin göreviymiş gibi, bu konuda çaba göstermekteler. Oysa orada göndere çekilmesi gereken bayrak Suriye bayrağı. Suriye’nin parçalanmasının Türkiye’nin bölünmesi olduğunu bir türlü anlamayan gaflet içindeki hükümet; halkımızı ispiyoncu olmaya özendirmekte. Tencere, tava çalanların ihbar edilmesi için olağanüstü çaba göstermekte RTE.
Sınır kentlerimiz Ceylanpınar ve Akçakale’de neredeyse gün aşırı en az bir yurttaşımız, Suriye’deki teröristlerin ateşiyle öldürülmekte…Suriyeli teröristlerin öldürdüğü yurttaşlarımızın yasını tutamayan başbakan ve diğer AKP yöneticileri, Gezi Direnişi’ne katılanları gece evlerinden toplayıp hapsetmekte…
Suriye’deki AKP beslemesi teröristler, Akçakale ve Ceylanpınar’a her gün ateş açtığından halk sokağa çıkamıyor, işine gidemiyor. Köylü tarlasında, bahçesinde vuruluyor. Aşırı sıcaktan dam üstünde yatan halk, bu geleneğinden vazgeçip cehennemi sıcakta evlerinin içinde kavruluyor. AKP Hükümeti, halka can güvenliklerini korumak için müthiş öneriyi sunuyor: “Sokağa, çıkmayın, evlerinizde oturun.” Terörist kurşunuyla ölen Şanlıurfalıları görmezden geliyor iktidar partisi. Gezi Direnişi’nde ölenler için üzüntü bildiren en küçük bir açıklama yok AKP cenahından. Ama Gezi Direnişi’ne katılanları kötülemek için adeta yarışmakta AKP’liler.
PKK, Tunceli’de tepelere çaputlarını asmış, buralar benim egemenliğimde, diyor. Hükümet, sanki Antarktika’yı yönetmekte, burnunun dibini görmüyor. Sayın Kamer Genç, bu çaputları fotoğraflayıp gündeme getiriyor, gözüne sokuyor Ankara’nın. İktidar Antarktika’da da muhalefet de Arktika’da. Kamer genç de olmasa siyasetçilerin tümü uykuda diyeceğiz. PKK çaputları Pülümür vadilerinde çevre kirliliği yaparken AKP, olmamış bir darbenin yargılanmasından söz etmekte. Orduya diz çöktürme sürecini işletmekte.
ABD-İsrail, Kürdistan’ı kuruyor göz göre göre; AKP Gezi ile uğraşmakta. Çünkü onlar için tehlikeli olan halk direnişi. Halk direnişi AKP’yi iktidardan eder. ABD-İsrail’in egemenlik sınırlarını daraltır. Onlar için varsa yoksa BOP.
Türkiye bölünmüş, Suriye parçalanmış, Irak yok olmuş, Ortadoğu insan kanıyla sulanmış önemli mi? AKP için önemli olan kendi vurgunlarının sürmesi, efendilerine bir zeval gelmemesi.
                                                                       Adil HACIÖMEROĞLU
                                                                       29 TEMMUZ 2013

            

OTELLERİN GÜNAHINI CAMİ Mİ ÖRTECEK?


Atatürk’ün kurduğu, yaptığı ne varsa sattınız. Satamadıklarınızı yıktınız. Bir takım yandaşlarınızı varsıllaştırmak için var gücünüzle pazarladınız halka ait ne varsa. Doymak bilmeyen bir iştahla aç kurtlar gibi saldırdınız ulusun değerlerine, varlıklarına. Dün süngüyle kovduklarımızı, milletin başına efendi yaptınız.
Açlığınız o kadar çoktu ki hiçbir şey sizi durduramadı. Atatürk’ün yaptıklarını satmak yetmeyince Fatih’in kurduklarına sıra geldi. Fatih, İstanbul’u aldıktan iki yıl sonra, 1455’te Haliç kıyısında Tersane-i Amire’yi kurdu; bugünkü adıyla Haliç Tersanesi’ni. İleri görüşlü, genç dahi padişah beş yüz elli sekiz yıl önce tersane yapıyor. Biliyor ki denizlere egemen olmadan karaları elde tutmak güçtür. Büyük devlet olmanın yolu, denizciliğin gelişmesine bağlı, diye düşünmüş Fatih. Ne yazık ki bugün “Fatih’in torunuyum!” diyerek övünenler denizcileri hukuksuz, mesnetsiz hapislere atmakta. Böylece de Türklere denizleri kapamakta.
Haliç Tersanesi’nin bulunduğu yer “Haliç Yat Limanı ve Kompleksi Projesi” adıyla satışa çıkarıldı. İhaleyi başbakana âşık olduğunu söyleyen yandaş işadamı Fettah Tamince’nin de ortak olduğu grup kazandı. İhale bedeli, bir milyar üç yüz kırk altı milyon Amerikan doları. "Neden lira değil de dolar?" diye sorabilirisiniz. Bir ülkenin bağımsızlığının en önemli simgelerinden biri parasıdır. Kendi ülkenizde paranız bir değer değilse durup düşünmek gerek. Bu kadar yüksek bedeller ödeyen bu işadamı acaba ne kadar vergi ödemiştir? Bu sorunun yanıtı da merak konusudur.
Haliç Yat Limanı ve Kompleksi Projesi’nde neler var? Yat limanı, beş yıldızlı iki otel, apart oteller… Dükkânlar, restoranlar, kongre ve kültür merkezleri, sinema, eğlence tesisleri, otopark (kısacası AVM) ve bir de cami…
Beş yüz elli sekiz yıldır ayakta duran bir tarihsel değeri yandaşa peşkeş çekeceksin, orayı ticarethaneye dönüştüreceksin, yanına da göstermelik bir cami yapacaksın. Ondan sonra kalkıp dindar insanları cami yaptım, diye kandıracaksın… Yarın öbür gün Haliç’teki yağmaya karşı çıkıldığında AKP sözcüleri; “Bunlar cami yapılmasını istemiyorlar.” diyecekler. Haliç’i, tarihi, Fatih’in yapıtını, halkın hakkını savunanları dinsizlikle suçlayacak bu yağmacı zevat.
AKP iktidarı, doğayı yok ettiği gibi tarihi de yok etmekte. Amaç, ulusun tarihsel köklerini kesmek. Böylece de tarihsel belleği ortadan kaldırmak. Tarihi, kökü olmayan toplumlar kimliklerini yitirirler, diye düşünmekteler. Önce yakın tarihe saldırdılar, şimdi sıra eski tarihte.
AKP zihniyeti için para söz konusu olduğunda ne Osmanlı dinlerler ne de Cumhuriyet. Onların dünyaları da rüyaları da yeşil dolar üzerine kurulu. Onların Osmanlı hayranlığı da sahtedir.
Sen, ecdat yadigârı tersaneyi yok edip yerine AVM; otel, yat limanı yapacaksın, yeşil dolarları cebe indireceksin, bir tane cami yaparak bu yağmacılığını örteceksin öyle mi? Kulları belki kandırırsınız, Allah’ı nasıl kandıracaksınız?
AKP gittikçe halk kayasına tosluyor, Allah şaşırtıyor onları. Yaptıkları ellerine, ayaklarına dolaşmakta. Yağmacılık gözlerini o kadar döndürdü ki ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Aç kurtlar gibi saldırmaktalar her şeye. Hele gideceklerini de anladılar ya, iyice kural tanımaz oldular. Artık dindar yurttaşlar da AKP’nin kurnazlıklarına inanmamakta.
Kandırıldığını anlayıp BOP’un farkına varan, yağmacıların asıl yüzünü anlayan gerçek Müslümanların gazabından Tanrı, AKP’yi korusun.
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               25 TEMMUZ 2013





SENİ LEYLEKLER Mİ GETİRDİ EFENDİ?


Son günlerde din adına konuşanların bazıları saçmalamayı gelenek durumuna getirdiler neredeyse. Konuşmalarını akla, mantığa, bilime uydurmak olanaksız. İnsan, zaman zaman sormadan edemiyor. “Bu adamların akılları başlarında mı?” diye.
Saçmalıklar dizisinin son halkası TRT’nin beyaz camından eklendi. Tasavvufçu (?) olduğu söylenen biri, Ramazan söyleşisinde hamile kadınlara yönelik saldırgan sözler sarf etti. Tasavvufçuluk ve saldırganlık yan yana gelir mi? Kin ve nefretin olduğu yerde tasavvuftan söz edilebilir mi?
“Hamileliği davul çalarak ilan etmek bizim terbiyemize aykırıdır. Böyle karınla sokakta gezilmez. Her şeyden önce estetik değildir. Yedi sekiz aydan sonra anne adayı biraz hava almak için beyinin otomobiline biner, biraz dolaşır. Sonra akşamüstü çıkarlar. Şimdi ise maşallah, kanatlısı kanatsızı televizyonlarda uçuşuyor. Ayıptır ayıp. Bunun adı realizm değildir. Bunun adı terbiyesizliktir.” Bu sözler ramazan söyleşisiyle halkı dinsel telkinler versin diye TRT’de konuşturulan Ömer Tuğrul İnançer’e ait. Hamile kadınlara hakaret dolu tümceler, günümüz dünyasında kabul edilebilir mi?
AKP’liler ve yandaş basın son günlerde kadınların yaşamın içinde olmasını hazmedemiyorlar. Bu nedenle kadınların evlere hapsedilmeleri konusunda özel bir çaba göstermekteler. Onları aşağılamak, ikinci sınıf kişiler olduklarını söylemek konusunda yarışmaktalar bu muhteremler.
Neymiş efendim, “Hamile kadın sokakta gezmemeliymiş.” Neden? “Estetik değilmiş” de ondan. İnsan, nasıl bakarsa öyle görür. Sen, çevrendeki çirkinliğe, estetik dışılığa alışmışsan ve iyinin, güzelin ne olduğundan haberin yoksa estetik olanı nasıl anlayacaksın? Hamileliğin doğal bir mucize olduğunu, doğal mucizelerin de estetik yüklü olduğunu söylemeye gerek var mı?
Bu sözlerde hamileliğin, cinsel ilişki sonrası oluştuğu vurgusu var. Aslında ayıplanan, yanlış bulunan bu. Hamile kadının karnını görerek cinsel çağrışım yapmak, nasıl bir ruh durumudur? İnsanların cinsel ilişki dışında çoğalma biçimi henüz keşfedilmemiş. Ha, mitoz bölünmeyle çoğalan bazı insansı canlılar varsa, bundan haberimiz yok. Doğanın insana verdiği özellikleri ve yetenekleri reddetmek, yasaklamak, onları ayıp kabul etmek kadar mantıksız bir şey var mıdır? İnsanın sorası geliyor: Seni leylekler mi getirdi efendi?
Muhterem: “Hamile kadın, beyinin otomobiline binip dolaşsın biraz; ya da akşamüstü çıksınlar.” Buyuruyor. Yani saklana saklana gezecek sokaklarda. Akşam karanlığında hırsız gibi dolaşacak çevrede, kimseye görünmeden. Sanki kötü bir şey yapmış birisiymiş gibi. Karanlıkta, yarasalarla hırsızlar dolaşır kuytu yerlerde kimselere görünmeden. Kadın, dünyaya bir can getirecek; yeryüzünün en mucizevî olayının kahramanı olacak ve bundan da utanacak öyle mi?
Bazı kişilerin beyinlerinde, yüreklerinde sapkınlık olabilir. Mısır’daki Musricilerin ölü eşle sevişme yasası çıkarmak için nasıl bir uğraş verdiklerini unutmadık henüz. Eskiden sapık düşünce ve hayalleri olanlar, bunları açığa vuramazlardı. Son yıllarda ne yazık ki her türlü sapık düşünce açıklanır oldu. Önemli olan, budur.
               Tasavvuftan söz edilince aklımıza Yunus Emre geldi. “Bir kez gönül yıktın ise/ Bu kıldığın namaz değil/ Yetmiş iki millet dahi/ Elin yüzün yumaz değil” diyor Koca Yunus. Büyük Ozan, gönül yıkmanın çok kötü olduğunu söylemekte. On binlerce kadının, genç annenin gönlünü yıktınız Sayın İnançer. Hem de Ramazan gibi birleştiriciliğin önemli olduğu bir zamanda gönülleri tarumar ettiniz. Azcık da olsa Yunus’a kulak verin. Verin ki tasavvuf denen deryadan bir damla nasiplenirsiniz belki.

              
                                                                            Adil Hacıömeroğlu
                                                                            25 Temmuz 2013



GÜNAYDIN SAYIN GÖRMEZ

                                           
            Gezi Direnişi’yle ilgili ilk ve en büyük yalan, Dolmabahçe Bezmi Alem Valide Sultan Camisi’nde olanlarla ilgili söylendi. İlk günden itibaren kamera görüntülerinin açıklanacağını söyledi başbakan; ne yazık ki bir türlü sözünü tutamadı. Var olan görüntüler ise RTE’yi yalanlar nitelikteydi.

Caminin müezzinin açıklamaları atılan iftiraları yalanlar durumdaydı. Ne yazık ki dini siyasete alet edenler, bu iftirayı temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp kamuoyunun önüne getiriyorlar. Son olarak Diyanet İşleri Başkanı Görmez, 23 Temmuz günü katıldığı iftarda yaptığı konuşmada bu konuya değindi.

“Bizim kabul etmediğimiz şu, olaylar başlamadan bir içinde şiddeti barındıran bir hareket. Bir camiyi bir karargâh olarak belirleyip önceden çuvallarla eşyalarını oraya taşımışlarsa bunu kabul edemeyeceğimizi söyledik. İçeriye gelince üç günlük kamera kayıtları bizim elimizdedir. Sadece yaralılar yok, sadece masum olarak oraya sığınanlar yok. Her hangi bir Müslüman’ın kabul edemeyeceği başka davranışlar da var. Onların bir kısmını paylaşmayı doğrusu zayih kabul ettik. Gönül isterdi ki böyle bir şey hiç olmasaydı.” diyor Sayın Görmez. Ne zaman diyor bu sözleri? Olayın üzerinden neredeyse iki ay geçtikten sonra. Peki, sormazlar mı adama: Bu zamana kadar neredeydiniz?

Görmez’in bu açıklaması, soru işaretleriyle doludur. Eğer elinizde görüntüler dediğiniz gibiyse açıklayın da başbakan yalancı duruma düşmesin.

Bu açıklamasıyla Görmez, Gezi Direnişçileri hakkında şüphe yaratmakta. Günlerdir kamuoyunu meşgul eden bir konuda böyle üstü kapalı konuşmalar yapmak, gerçek bir din adamına yakışır mı? Sen görüntülerin tamamını yayımlamayacaksın, ama görüntülerde “Müslüman’ın kabul edemeyeceği başka davranışlar var.” diyeceksin. Böyle bir ifade tarzı olur mu? Bu kişilere suç yüklemek değilse nedir?

Sayın Görmez, halkımız bu tür sözlere “karnından konuşmak” der. Karnınızdan konuşmayın. Çıkın gerçeği söyleyin, açıklayın görüntüleri, herkes aydınlansın.

Görüntülerin bunca zaman sonra gündeme gelmesi iyi niyetle açıklanamaz.  Bu görüntüler, Balyoz Davasındaki CD’lere benzemesin sakın. RTE, günlerce görüntüleri açıklayacağını söyledi. Açıklayamadı, çünkü görüntü yoktu. Şimdi kalktınız görüntü var, diyorsunuz. Belgesiz konuşmak dedikodu yapmaktır. Şu mübarek Ramazan’ı siyasete alet etmeyin. Bir devlet memuru olarak siyasetçi gibi davranmayın. Eğer, siyaset yapmayı çok istiyorsanız, çıkarın sarığınızı katılın AKP saflarına.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           24 Temmuz 2013


AKP, KÜRDİSTAN’I KURUYOR


Türkiye’nin güneyinde yeni bir komşusu oldu. PYD denetiminde Suriye’nin kuzeyinde kurulan Kürt devletçiği.
Dünyanın en azılı iki terör örgütü PKK ve El Kaide günlerdir sınır boylarımızda çatışmakta. Ne yazık ki Akçakale ve Ceylanpınar ilçelerimiz ateş altında. Yurttaşlarımız sokağa çıkamamakta. Yöneticiler, ilçe sakinlerine zorunlu olmadıkça evlerinden çıkmamalarını öğütlemekteler. El Nusra ve PYD çatışmasında Türkiye’nin yurttaşları ölmekte, yaralanmakta. Ateşin kimden geldiği önemli değil. Büyük bir olasılıkla Akçakale ve Ceylanpınar ilçelerine düşen mermiler, AKP hükümetinin teröristlere yaptığı yardımlardandır belki de.
PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD çatır çatır devletçiğini oluştururken AKP yöneticileri, sanki Patagonya’da yaşıyormuş gibi konuya ilgisizler. Dimyat’a pirince gidenler evdeki bulgurdan olmaktalar.
Ortadoğu politikalarını, Münafık Kardeşlere göre planlayıp ABD’den buyruk alanlar Türkiye’yi felakete sürüklemekteler. Türkiye gerçeklerine yabancı, tarih bilgisinden, öngörüden yoksun siyasetçiler ulusal bütünlüğümüze zarar vermekteler.
PYD, Suriye’nin kuzeyinde kent ve kasabaları tek tek ele geçirirken iftar sofralarında Mısır için ağlayan başbakanın, İstanbul’un Fethi sırasında Ayasofya’da meleklerin cinsiyetini tartışan Bizanslılardan ne farkı var? Kendi yurttaşına ağlayamayan, ülkesinin düştüğü zor durumu kavrayamayan, dar düşünceli siyasetçi koskoca ülkeyi felakete sürüklemekte. Yalnız kendi ülkesine değil, komşularına da büyük zararlar vermekte.

Esat’ın, Suriye’yi birleştirici rolünü göremeyenler, teröristleri desteklemeyi sürdürmekteler. Ortadoğu’nun nasıl bir kan gölüne dönmekte olduğunu anlayamayanlar, tarih önünde bu gafletin hesabını vereceklerdir.
PYD’nin Rasulayn’ı ele geçirmesi Türkiye topraklarında da kutlanmakta. Ne yazık ki AKP hükümeti bu gösterilere müdahale edememekte. Çünkü güvenlik güçleri bölgeden çekilmiş durumda. Barzanistan’dan sonra Suriye’nin kuzeyinde kurulan uydu devletçiğin oluşmasını iktidar yalnızca izliyor.

 AKP’nin Suriye politikasındaki yanlışlık defalarca anlatıldı, sorumlu kalemlerce. Bugün ortaya çıkan bölünmüş Suriye görünümü, öngörü sahibi Türk aydınlarınca ısrarla anlatıldı. Ancak BOP eşbaşkanı olarak ortaya çıkanlar, Türkiye ve komşularının geleceğini değil, ABD çıkarlarını düşündüler.
Erdoğan ve Davutoğlu, Barzanistan’ı kurdurdular. Şimdi de Suriye’de bir Kürt devletçiği kurulmasına ön ayak olmaktalar. Zaten PKK, Güneydoğu Anadolu bölgesini fiilen yönetmekte. Hızla bir devlet örgütlenmesine gitmekte. Büyük Kürdistan’ın üç parçası AKP eliyle kuruldu. Erdoğan ve Davutoğlu, tarihe üç ülkeyi bölen ve üç devletçik kuran kişiler olarak yazılacaklar. Bu ihaneti, hiç kimse bağışlamaz.
Var olan görüntü, ABD ve işbirlikçilerinin lehine görünse de gelişmeler BOP’u iflasa sürüklemekte. Mısır’da Münafık Kardeşlerin devrilmesi, Esat’ın Suriye’deki duruma egemen olması BOP planlarını boşa çıkaracak. Gezi Parkı direnişiyle ayağa kalkan halk, ulusu birleştirerek bölücülüğü önleyecek ve AKP’yi de tarihin çöplüğüne atacak.
                                                           Adil HACIÖMEROĞLU
                                                           21 TEMMUZ 2013



DEVİN GÖLGESİNDEKİ CÜCELER


Gezi Direnişi’nin tüm yurda kök saldığı ve Taksim Komünü’nün yaşama geçirildiği şanlı günlerde Türkiye Basketbol Birinci Ligi’nin de finali oynandı. Tarih 15 Haziran’dı. Final serisini Galatasaray kazandı. Galatasaraylılar, yirmi üç yıl sonra gelen şampiyonluğun mutluluğunu yaşamaktaydılar. Ulusal takım oyuncusu Cenk Akyol da öyle.
Final serisinin son maçında Banvit’le karşılaşmıştı Galatasaray. Maç bitiminde televizyon kameraları sporcuların sevinçlerini görüntülemek için yarışmaktaydılar. Birden mikrofonlar yıldız oyuncu Cenk Akyol’a uzatıldı. Akyol, NTV mikrofonunu diğerlerinden ayırıp yere attı ve sevincini anlattı. Tüm izleyenlerle duygularını paylaştı genç sporcu.
Cenk Akyol, NTV’ye karşı tavrını “Tüm Türkiye’nin üzüntüyle takip ettiği Gezi Parkı olayları sırasında sessiz kalan bir televizyon kanalına kendi özgür irademle konuşmama hakkımı kullandım. Konuşmak kadar bazen konuşmamak da demokratik bir tepkidir, saygısızlık değil.” sözleriyle açıkladı.
Türkiye’nin en büyük ikinci toplumsal olayını (Birincisi Kurtuluş Savaşı’dır.) görmezden gelerek yemek programı yayımlayan NTV’ye karşı böyle bir tavrın gösterilmesi sorumlu yurtsever bir bireyin yapması gerekendir. İktidar yanlısı yayın yapmayı “özgür gazetecilik” diye yutturan bir televizyon kanalının yanlışını yüzüne vurmak yurttaşlık görevi.
“Sen misin iktidar yanlısı televizyona konuşmayan, o zaman ulusal takımada giremezsin.” Düşüncesiyle Cenk Akyol ulusal takım kadrosuna alınmadı. Formunun zirvesinde olan bir oyuncunun kadroda olmaması herkesi şaşırttı. Akyol da şaşırdı tabi ki. İlgilileri aradı, aldığı yanıt ise ilginçti. “Devlet” Akyol’un Avrupa Şampiyonasına katılmasını istememişti. Sportif nedenlerle değil, siyasal tavırla başarılı bir sporcu ulusal takımın dışında bırakılıyordu.
AKP camiye, okula, kışlaya, yargıya, polise, sanata, kültüre, bilime siyaseti bulaştırır da spor bunun dışında kalır mı? AKP; her alanda olduğu gibi sporda da Türkiye’yi bölmekteydi. Bu nedenledir ki son yıllarda dopingli sporcular artmış, başarılar ise azalmıştır. Ülke çıkarlarını, dar kafalı particilik uğruna harcayan bir zihniyetten başka bir tavır beklenemezdi zaten.
Cenk Akyol, gösterdiği duyarlılıkla “dev adam” olduğunu kanıtladı. Spor tarihinde ve Türkiye’nin onurlu bir direnişinde saygın yerini aldı. Kahramanlar zor günlerde ortaya çıkar. O da diktatörlüğe karşı özgürlüğün, halkın yanında yerini aldı. Akyol’u ulusal takıma almayanlar mı? Onlar tarihe yüreksiz cüceler olarak yazıldılar. Kişi, duygu ve düşünceleriyle birey olur. Ahlaklı sporcu, ahlaksızlığa, haksızlığa karşı çıkıp formasını terletendir.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           20 Temmuz 2013