SÖZCÜ GAZETESİ KİMİN SÖZCÜSÜ?


AKP Hükümeti, tecavüzcülerin cezalarını artırmak ve çocuk gelinler konusunda yeni yaptırımlar getirmek için TBMM’ye bir yasa tasarısı sundu. Buraya kadar her şey güzel… Ancak AKP’lilerin şimdiye kadar yaptıkları bir şey var. Gece yarısı görüşülen yasa tasarılarının arasına önergeler sıkıştırmak... Yasa tasarısına güzel, dedik. Ama beş AKP’li vekilin verdiği önergede tecavüz sanıklarına af var. Anlaşılacağı üzere iyinin arasına kötüyü katıp halka yutturmak istedi AKP’li beş vekil.
AKP’li vekillerin uyanıklığı kolayca fark edildi TBMM’de. CHP ve MHP’li vekiller, bu durumu kolayca anladılar. Konu kamuoyuna yansıdı. Kadınlar ayaklandı. Kadın kuruluşları büyük protestolar yaptılar. Kamuoyu, bu konuda tek yürek oldu. Tecavüzcülerin ve çocuk gelinlerle evlenenlerin affedilmesinin özendirici olacağı söylendi. AKP içinden bile sert açıklamalar gelmeye başladı. Kimse, AKP’li beş vekilin önergesini savunamadı.
Kadın örgütlerinin direnişi, kamuoyunun sert tepkisi AKP’yi geriletti. Özellikle başkanlık yolundaki RTE’ye önemli derecede zarar verdi. AKP, tecavüzcüleri koruyan bir parti konumuna gelmekteydi neredeyse. Tam da bu aşamada RTE, duruma müdahale etti ve AKP geri adım attı. Tecavüzcülere af getirecek önerge geri çekildi.
23 Kasım 2016 tarihli Sözcü Gazetesi “Milleti Değil, Sarayı Dinlediler” manşetini attı. Bu manşet, milletin gücünü anlamayanların atacağı bir başlık. Ayrıca milletin mücadelesini yok sayarak RTE’ye güç bahşetme anlayışının gazetede yansımasıdır. Erdoğan’ı her şeye karar veren kişi olarak görüp milleti hiçe saymak, AKP’ye güç kazandırmakta.
Halkın savaşımını, kadınların ayaklanmasını nereye koyacaksınız ey Sözcü Gazetesi? Bu başarı halkın, kadınların başarısıdır. Halkı, kadınların başarısını “Saray”ın hanesine yazmak Sözcü’ye ne kazandırmakta? RTE ve AKP’nin geri adım atmaktan başka çaresi var mıydı? Ya tecavüzcü damgası yiyeceklerdi ya da bu kara lekeyi sileceklerdi. Tecavüzcü damgası yiyen bir parti iktidarda kalabilir miydi? Böyle bir durumda halkın karşısına nasıl çıkacaklardı?
Sözcü, muhalif görünen bir gazete. Gazetede birçok Atatürkçü yazar var. Ancak gazete manşetleri çoğu zaman AKP ve RTE’ye güç vermekte. Özellikle Suriye politikasıyla ilgili manşetleri tam da AKP hükümetinin istediği doğrultuda. RTE’yi, Saray’ından çıkaracak olan halktır. Türkiye’nin AKP egemenliğinden kurtuluşunu sağlayacak olan da halk olacaktır. Halk olmadan siyaset olmaz.
Sözcü’nün yukarıdaki manşete benzer başlıklar atması, halkı umutsuzluğa sevk etmekte. Halkın mücadele azmini kırmakta. Aksine halkın AKP iktidarına karşı kazanımlarını öne çıkarmak muhalif Atatürkçü basının görevi olmalı.
RTE’yi her şeye muktedirmiş gibi göstermek, ancak AKP medyasının yapacağı bir iş. Bu nedenle Sözcü, kimin yanında? Umutsuzluk yaratan, gerçeği örten manşetleriyle AKP ve RTE’ye hizmet ettiğinin farkında mı?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           24 Kasım 2016

PARAYA TAPANLAR

                                                       
            FETÖ, 17 ve 25 Aralık 2013’te AKP’li bakanların rüşvet aldıklarını savlayan ses kayıtları kamuoyunun gündemine düştü. Bu doğrultuda birçok bakan çocuğu, bürokrat ve işadamının işyerleriyle evlerine baskın düzenlendi polislerce. Bu baskınlarda en ilgi çeken şey, evlerde istiflenen paralar…
            17-25 Aralık sürecinde AKP’lilerin nakit sevdası dudak uçuklattı. Herkes haklı olarak şu soruyu sordu: Paralar neden bankaya yatırılmayıp evlerde saklanıyor?
            17-25 Aralık sürecinde en ilginç olan şeylerden birisi evlerde bulunan para sayma makineleri idi.
15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra FETÖ’cülerin evleri, işyerleri aranmakta. Bu aramalarda da en ilgi çekici olan şey ise evlerde tutulan yüklü miktarda paralar. Evlerde bulunan paralar, milyon liralarla açıklanmakta tıpkı AKP’lilerin evlerinde olduğu gibi. FETÖ’cülerin evlerinde de para sayma makinelerine rastlandı. Ne rastlantı değil mi?
17-25 Aralık sürecinde kimi AKP’lilerin ve 15 Temmuz’dan sonra FETÖ’cülerin evlerindeki nakit birikimi önemli. Neden mi? Her iki cenahta da para sevdası üst düzeyde. Her iki taraf da paraların haksız kazanç olduğunun farkındalar ve bankaya yatırılarak kayıt altına alınmalarını istememekteler.
Evlerde nakit bulundurmanın bir başka nedeni de şu… “Her an, her şey olabilir” şüphesi. “İktidardan düşersek ve kaçmak zorunda kalırsak Türkiye’den elimizin altında paramız olsun.” düşüncesi.
Elindeki paranın helal olduğuna inanan biri, parasının kayıt altında bulunmasından neden korksun ki? Böyle bir durumda kişi helalinden vergisini de verir. Bununla da onur duyar.
Yalnızca AKP’liler ve FETÖ’cüler değil, neredeyse tüm tarikatlarda bir para aşkı var. Görkemli bina, lüks araba sevdası bulunmakta çoğunda. Giyim ve kuşamlarındaki süs, dikkatlerden kaçmamakta. Yaşamlarında sadelik ne yazık ki yok! İnsan, bu durumda sormadan edemiyor: Siz, kime tapıyorsunuz; paraya mı?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           22 Kasım 2016






CHP’Yİ MAHVEDEN İLKESİZLİK

                                   
20 Kasım 2016 Pazar günü Birleşik Haziran Hareketi’nin (BHH) öncülüğünde bazı dernekler “Saltanata Geçit Yok, Teslim Olmayacağız” mitingi düzenlendi Kartal’da. CHP, bu mitinge katılacağını açıkladı. Başta Aydınlık Gazetesi olmak üzere birçok dost yayın organı, bu mitingin asıl sahibinin HDP/PKK olduğunu söyleyerek CHP’nin burada ne işinin olduğunu sordular. CHP yöneticileri nedense bu dost uyarılarını görmezden geldi.
Miting öncesinde CHP ilçe örgütleri, üyelerinin cep telefonlarına iletiler gönderdiler mitinge katılım için. İstanbul’daki birçok CHP örgütü araç kiraladı üyelerinin Kartal’a taşınması amacıyla.
Mitingin olacağı sabah, durum değişti. CHP yönetimi,  “Provokasyona açık bir ortamın oluşabileceği” gerekçesiyle mitinge katılmayacağını açıkladı. Parti yönetimi geç de olsa Kartal Meydanı’ndaki HDP damgasını gördü. Buraya katılan kuruluşların da bölücü örgüte alet oldukları çok açık.
Bir siyasal parti düşünün… Ana muhalefette olacaksın, ancak bir miting konusunda bile bir günde iki ayrı tavır göstereceksin. Bölücü örgütün propagandasına yönelik bir mitingi fark etmeyeceksin, son dakikada uyanacaksın gaflet uykusundan. Bölücü örgütün Cumhuriyet için nasıl bir tehlike olduğunu görmeyeceksin… Bu nedenle de zaman zaman o örgütle eylem birliği içine gireceksin. Burnunun dibini görmeyeceksin. Sonra da kalkıp halktan iktidar isteyeceksin, öyle mi?
Kılıçdaroğlu son MYK toplantısında “Türkiye’yi böldürmeyeceğiz.” dedi. Türkiye’yi böldürmemek için öncelikle bölücü örgütle arana mesafe koyacaksın. Bölücü örgüte ve onun siyasal uzantılarına karşı mücadele edeceksin. Eğer sen son dakikaya kadar HDP7PKK mitingine katılacağını söylüyorsan, senin “Türkiye’yi böldürmeyeceğiz.” sözüne, sen dâhil kimse inanmaz.
YCHP’yi mahveden ilkesizliktir, politikasızlıktır. Köklerinden kopan parti, sağa sola bilinçsizce savrulmakta ve ne yapacağını bilmemekte. Partinin temel stratejik amaçları belli değil. Türkiye ve dünyanın siyasal durumu doğru algılanmamakta. Doğru algılanmayan siyasal durumun uygun doğru çözümler de üretilememekte. Bu nedenle siyasal öngörüsüzlük tavan yapmakta.
Ey Kılçdaroğlu, karar ver! Kimin yanındasın? Emperyalizmin mi, Türkiye’nin mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       22 Kasım 2016


ABD’YE BEL BAĞLAYAN CUMHURİYET GAZETESİ


Cumhuriyet Gazetesi, 17 Kasım 2016 Perşembe günü “ABD ‘17 Aralık’ı açtı” manşetiyle çıktı. Manşetin üstünde ise daha küçük puntolarla “Rıza Sarraf Dosyasında AKP’yi Sarsacak Gelişme” yazmakta.
17 Aralık ne?
AKP’li bakanların ve dönemin başbakanının rüşvet aldıklarına dair gizli dinleme kayıtlarının FETÖ’ce açıklandığı gün. Bu kayıtların merkezindeki kişi de İranlı işadamı Rıza Sarraf... Dinleme kayıtlarında rüşvet konuşmaları çok açık. Ancak gizli dinlemelerin rüşvet delili sayılıp sayılamayacağı yargının işi. Bu dinleme kayıtlarının özgün ses kayıtlar mı, yoksa montaj mı oldukları ise uzman bilirkişilerin anlayacağı bir durum. Hukuksal ve teknik konular ilgililerin ilgi alanında... Bizi ilgilendiren manşetin içeriği…
17 Aralık’ta rüşvet suçu varsa konunun muhatabı, Türkiye Cumhuriyeti’nin mahkemeleridir. Eğer rüşvet Türkiye’de yenmiş, Türk devleti ve yurttaşlarımız soyulmuşsa bu suçu işleyenlerin cezasını Türk yargısı verir.
ABD, ne zamandan beri Türkiye’de suç işleyenlere ceza vermektedir? Türk hukuk sistemi ABD’nin buyruğunda mıdır yoksa? ABD, Türkiye’nin yapması gereken işleri ne zamandan beri yapmaktadır?
            Ülkemizde hangi suç işlenirse işlensin, suçluları yargılayacak olan Türk mahkemeleridir. Cumhuriyet Gazetesi’nin Türkiye’yi yöneten bakanların yargılanması konusunda ABD’li savcıdan medet umması, ibret vericidir. Bu kafa Vahdettin, Damat Ferit kafasıdır.
Eğer AKP sarsılacaksa onu sarsacak ve iktidardan düşürecek olan Türk halkıdır. Türkiye’deki iktidarı halkımız belirler, ABD değil. İktidar olmak için ABD’ye, dolayısıyla emperyalizme bel bağlayanlara da siyaset dilinde işbirlikçi denir.
Emperyalizme karşı büyük bir savaşın içinde doğmuş Cumhuriyet’in mandacı kafaların elinde kalması yüreklerimizi kanatmakta. Mandacılığı reddeden Yunus Nadi’nin koltuğunu ele geçiren ABD muhiplerinin dünün Ali Kemallerinden ne farkları var? Yazık ediyorsunuz beyler, hem Cumhuriyet’e hem de Cumhuriyet Gazetesi’ne…
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           18 Kasım 2016

BU, KİMİN SEÇİMİ?


8 Kasım 2016 Salı günü ABD’de başkanlık seçimi yapıldı. Seçim gününden çok önce Türkiye’nin merkez medyasını bir heyecan sardı. Günlük kamuoyu sormacaları yayımlandı eksiksiz olarak. Bu yolla Türk kamuoyunda heyecan uyandırılmak istendi. Tüm çabalara karşın halkımız ABD seçimlerine ilgisiz kaldı.
Son aylarda Türkiye gündemi çok yüklü. FETÖ darbe yapıyor, IŞİD bombalıyor, PKK kahpece saldırıyor, ABD ulusumuzun başına türlü çoraplar örmekte, AB topraklarımız üstüne akıl almaz hesaplar yapmakta, birçok tarikat devletimizi paylaşma yarışında, Kıbrıs sessiz sedasız avucumuzdan kayıp gitmekte, Ege’de birçok adamıza Yunanistan el koymakta, Ermeni kopuntusu pusuda beklemekte, İsrail genişlemeyi planlamakta, işsizlik rekor kırmakta, ekonomi çökmekte, eğitim Allah’a emanet … Bütün bunlara karşın varsa yoksa ABD seçimleri… Sanki seçim, Türkiye’nin seçimi…
ABD hayranı merkez medya, devekuşu gibi kafasını bir türlü Atlantik kumundan çıkaramıyor. Merkez medyanın yöneticileri nereye baksa Amerika’yı görüyorlar. Onların dünyaları ABD’den ibaret. Amerikan başkanının dünyanın başkanı olacağını sanmaktalar. Bu nedenledir ki Türkiye’nin bunca sorununu görmezden gelerek ABD’deki başkanlık seçimine odaklanmak nedendir?
Merkez medya günde birkaç kez canlı bağlantılar yaptı Clinton ve Trump’ın seçim merkezlerine. Kendilerince ABD seçmeninin nabzını tuttular. Hangi adayın seçilmesinin Türkiye için yararlı olacağını uzun uzun tartıştılar. ABD siyaseti konusunda uzman olanlar(!) çıktı konuştu. Adaylardan hangisinin dünya için yararlı olacağı konuşuldu. Hillary’ciler, Trump’çılar oluştu merkez medyada.
 Ve… Sonunda ABD seçimleri yapıldı. Medya yorumcularını şaşırtan bir biçimde Trump’ı seçti ABD seçmeni. Seçti mi, seçtirildi mi? Bunu anlamak için uzun söze gerek yok! Seçim kampanyasının son haftası FBI seçime müdahil oldu. Trump lehine. Hillary ile ilgili belgeler ortaya atılıp kirli çamaşırlar ortaya döküldü.
Trump, Müslümanlara karşıymış, Meksikalıları sevmiyormuş… Çünkü ABD’ye en çok göç bu ikisinden gelmekte. Göçmen demek, ucuz işgücü demek. ABD, ekonomik sıkıntı içinde. Ekonomik sıkıntı demek, işsizlik demek. Ucuz işgücü olabilecek Müslüman ve Meksikalı göçmenleri ABD’ye gelmesi demek, ABD’li dar gelirlilerin işsiz kalma tehlikesi daha da artacak. İşte Trump, işsiz kalma olasılığı yüksek kitlelere seslendi ve kazandı(rıldı).
Trump, ortalama Amerikan yurttaşını yansıtmakta. Para kazanmak için her şeyi mubah sayan biri. Yargının elinden son dakikada kurtulmayı başarabilen cingöz. Sözü uzatmadan şunu söyleyelim ve Trump’ın nasıl biri olduğu daha kolay anlaşılsın. Oy verirken karısının oyunu bile yan gözle dikizleyen birisi. Anlayacağınız kendisine oy verme konusunda hayat arkadaşına bile güvenmiyor. Şimdi anlaşıldı mı Trump’ın kim olduğu?
Trump’la ABD’nin çöküş süreci daha belirgin olacak ve bu süreç hızlanacak. ABD, kendi kazdığı etnik ayrımcılık ve inanç ayrılığı kuyusuna düşecek. İç çatışmalarının içine sürüklenecek. Amerika, birleşik olarak yola devam edip etmeyeceğini tartışacak. Ekonomik sorunlar daha da derinleşecek.
Kim seçilirse seçilsin, seçilen ABD başkanı olacak. Seçilen de yönettiği ülkenin çıkarını savunacak. Hillary ya da Trump emperyalizmden vaz mı geçtiler? Dünyayı sömürmeyeceklerini mi söylediler? Doların egemenliğini sona erdireceklerini mi vaat ettiler?
Merkez medyanın ABD hayranı yöneticilerine şunu söyleyelim ki Amerika’da başkan kim olursa olsun bir şey fark etmez. Çünkü ABD’yi derin devlet yönetir.
ABD seçimlerinde bir haksızlık var. Bunun düzeltilmesi gerek adil seçim olması için. Dünyanın neresinde olursa olsun ABD işbirlikçisi ve hayranı kim varsa ABD seçimlerinde, seçilme hakkı olmasa bile seçme hakkı verilmeli. Çünkü ABD üzerinde çok emekleri var. Bu kadar emeğe, bir oyu çok görmemeli ABD yöneticileri. Son sözüm budur. Gerisi gevezeliktir.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           12 Kasım 2016


DÜNYAYA REZİL OLACAĞIZ

                                   
“Dünyaya rezil olacağız.” ya da “Bunu Avrupa’ya nasıl anlatırız?” benzeri sözleri sık sık işitiriz çoğu siyasetçiden, sözde aydından. Son günlerde de bu sözleri fazlaca duymaktayız.
FETÖ ve HDP/PKK üyelerinin terör suçundan tutuklanmaları ve bu örgütlere yardım eden kimi yayın organlarına karşı yargının harekete geçmesi Tanzimat kafalıların çareyi, emperyalist ülkelerde aramasına yol açmakta.
Ülke kimin ülkesi? Bizim ülkemiz…
Yargı kimin yargısı? İyi kötü bizim yargımız…
Suç nerede işleniyor? Bizim ülkemizde, yani Türkiye’de…
Bu durumda dünyaya ya da Avrupa’ya ne? Onların Türkiye’nin içişlerine karışmasını istemek, müdahaleyi kışkırtmak nedendir?
Yargısal bir konuda yabancı ülkelerin/emperyalistlerin müdahalesini istemek niyedir? Eğer Türkiye’de yanlış giden bir şeyler varsa bunu kendi iç dinamiklerimizle düzeltmemiz gerek. Dünyanın hiçbir yerinde dış müdahaleyle düzelen bir şey yok!
Peki, “Dünyaya rezil olacağız.” diyenlerin dünyası kimlerden oluşmakta? Başta ABD ve Avrupalı bazı emperyalist ülkeler… Onların dünyasında Asya yok! Afrika, Güney Amerika yok! Avrupa’nın ezilen, sömürülen ülkeleri yok! Kendi ulusları da söz konusu değil. Çünkü onları, dünyanın ezici çoğunluğunu oluşturan mazlum halklar ilgilendirmiyor. Varsa yoksa dünyanın kanını emmekte olan emperyalistler var onlar için.
Türkiye, ABD güdümlü terör örgütlerinin saldırıları karşısında her gün şehitler verecek, ekonomisi çökecek, kentleri yaşanmaz duruma gelecek, ülkenin birliği tehlikeye girecek… Bütün bunların karşısında yargısı, güvenlik güçleri harekete geçtiğinde “Olmaz efendim, biz bunu dünyaya anlatamayız.” diyerek karşı çıkacaksın. O dünya dediklerin, zaten terörün arkasındaki güç… Onlara neyi, niçin anlatalım? O dünya dediklerin, Türkiye’ye tarihin en kalleş savaşını açmışlar. Bu savaşı, direnerek mi kazanacağız, yoksa o emperyalist dünya karşısında diz çökerek mi?
Dünyaya (emperyalistlere) rezil olmayalım, ama ülkemizi rezil edelim öyle mi? Türkiye’nin birliğini koruyamazsak, terör örgütlerine ve emperyalizme teslim olursak asıl o zaman rezil oluruz tüm dünyaya, mazlum uluslara ve de kendi insanımıza…
Siyasetçi de aydın da kendi halkına güvenmeli. Çareyi emperyalizmde değil, emperyalizmle mücadelede aramalı. Zavallılık içinde el âlemden umar bekleyen bir siyaset anlayışı, Türkiye’ye yarar getirmez.
AKP hükümetini yıkacak güç, Türk Ulusunun gücüdür. Bu nedenle ulusumuza güvenmeli, derdimizi halkımıza anlatmalıyız.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           12 Kasım 2016



EMPERYALİZMİN MÜFETTİŞLERİ TBMM’DE

                       
8 Kasım 2016 Salı günü TBMM’de bulunan partilerin grup toplantıları vardı. Alışageldiği üzere dört parti genel başkanları kürsüye çıkar, konuşur. Vekiller ve parti yandaşları da tezahürat yaparak kameralara poz vererek hem genel başkanın hem de seçmenin gözüne girmeye çalışırlardı.
HDP’nin son grup toplantısı olağandışıydı. Genel başkanları ve bazı vekilleri tutukluydu. Neden mi? Bölücü örgüte destek vermekten… Zaten HDP’liler, PKK ile ilişkilerini saklamamaktalar. Her vesileyle PKK’yı övmekteler. Ama nedense demokrasi aşığı(?) kimi siyasetçiler ve sözde aydınlar, HDP’yi demokratik sistemin bir parçası olarak görmekteler hâlâ.
HDP’nin son grup toplantısını olağandışı yapan şey, AB ülkelerinin Ankara’daki temsilcilerinin tutuklanan vekillerin sıralarına oturmalarıydı. Bu, ilk kez oluyordu. Şimdiye kadar muhalefet partilerinin iktidar ya da yargı uygulamalarını türlü biçimlerde protestolarına tanık olmuştuk. Ancak başkentte kendi ülkelerini temsille görevli kişilerin TBMM çatısı altında bir yargı kararını protesto etmeleri ilk kez oluyordu. Hem de TBMM’nin varlığını yok etmek isteyen bölücü örgütün siyasal uzantısı olan bir partiyi savunmak ve o partinin vekillerinin bölücülük suçundan tutuklanmalarını protesto etmek için… Bu davranışla yabancı ülke temsilcileri Türkiye’nin içişlerine karışmış oluyorlardı kendi devletleri adına. Yalnızca içişlerine karışmakla kalmayıp Türk yargısını teftişle memur ilan ediyorlar kendilerini.
Ne yazık ki gerek hükümet gerekse HDP dışındaki diğer muhalefet partileri, TBMM’nin manevi şahsiyetine karşı yapılan bu mütecaviz olayı önleme konusunda bir şey yapmadılar. Bu hareket, Türkiye’nin bağımsızlığına karşı yapılmış bir tecavüzdür. TBMM çatısı altında olan hiçbir vekilin ve Türk Ulusunun hiçbir bireyinin bu saygısızlığı kabul etmesi olanaksızdır.
HDP grup toplantısına katılan otuz sekiz yabancı temsilci, yetki ve hadlerini aşmışlardır. Onlar, Türkiye’de kendi ülkelerini temsil etmek için bulunmaktalar. Kendilerini sömürge valisi ya da müfettişi olarak görmeleri, hem iktidar hem de muhalefet partilerinin acizliğindedir. TBMM’de temsil edilen partiler ne işgal ettikleri koltukların tarihsel, hukuksal ağırlığını taşıyabilmekteler ne de Türkiye’nin bağımsızlığını savunabilmekteler. Bu, acıklı bir durumdur.
HDP’nin grup toplantısında gözlerden kaçmayan bir görüntüye değinmeliyim. ÖDP Genel Başkanı Alper Taş da emperyalist ülkelerin müfettiş görünümlü temsilcilerinin arkasındaki bir sıraya oturdu. Kameralara bakamıyordu nedense. Tedirgindi, ne yapacağını bilmiyordu. Utangaç, şaşkın bir tavırla yerini almıştı. Yürekten inanmadığı bir işi yapan kişinin tavırları çok belirgindi. Kendisine “sosyalist, solcu, devrimci” diyen ve “Mahirlerin, Denizlerin ardılı” olduğunu söyleyen bir siyasetçi, emperyalizmin temsilcileriyle aynı sıraları hangi amaçla paylaşır. Onlarla hangi duygu ve düşünce birliği içinde olur devrimci olduğunu söyleyen biri? Bu durum, bazı sol grupların içine yuvarlandığı durumu göstermesi bakımından ibret vericidir.
Türkiye, müstemleke değildir. Türkiye, tarihi boyunca hiçbir ülkenin sömürgesi olmadı. Türkler, tutsak yaşamaktansa ölmeyi yeğlemişlerdir. Bu nedenle TBMM çatısı altındaki AB ülkeleri temsilcilerinin oluşturduğu rezalet, utanç vericidir.  Dünyada emperyalizme karşı verilen ilk Kurtuluş Savaşı’nı yönetmiş bir meclisteki bu görüntü, Türkiye’ye yakışmamıştır. Meclisin ruhuna aykırıdır.
 Ey TBMM de grubu bulunan partiler, size bu ayıp yeter. Yeter de artar bile… Şimdi anladınız mı Türkiye’yi bölmek isteyenlerin kimler olduğunu? Şimdi gördünüz mü? Bölücü örgüt PKK’yı destekleyenleri?
 Ey TBMM’de bulunan vekiller, o koltukları boşuna işgal etmeyin! Sizler, böylesi büyük bir rezalete sessiz kalarak milletin vekâletini hak etmiyorsunuz. Kalkın o koltuklardan!
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           10 Kasım 2016


MİLLETÇE ANITKABİR’E

                                   
7 Kasım 2016 Pazartesi günü, Genelkurmay Başkanlığı “Ata’nın Huzurunda Ordu-Millet El Ele” buluşması için yurttaşları Anıtkabir’e çağırdı.
Pazartesi günü, Atacan’ın yüksek ateşini düşürtmek için hastane nöbetindeydik. Hastane bahçesinde kaygılı bekleyişimiz sırasında telefonum çaldı. Arayan İlhan Yalnızcan arkadaşımdı. “TSK’nın açıklamasından haberin var mı?” diye sordu. Haberim olmadığını söyledim. Genelkurmay’ın milleti Anıtkabir’e çağırdığını heyecanla anlattı. O anda moralim yükseldi, umudum arttı. İlhan’a “Sağol!” deyip “İyi günler!” diledikten sonra telefona sarıldım ve çok sayıda arkadaşımı arayıp haberi paylaştım onlarla.
TSK’nın Anıtkabir çağrısı tarihsel niteliktedir. Ordu-millet birlikteliğini sağlamlaştırmak için çok önemli bir adımdır.
Neden mi?
Ergenekon, Balyoz… tertipleriyle TSK’ya akıl almaz iftiralar atıldı. TSK’yı, milletin gözünden düşürmek için ipe sapa gelmez yalanalar, savlar ortaya atıldı. Milletin ordusunu, milletin bağrından söküp atmak için ABD merkezli büyük bir operasyon yapıldı Türk ordusuna. Milletin bağrından sökülüp atılan ordu çok kolay yenilir, teslim alınırdı. TSK’yı etkisiz kılarak teslim almak için yalan ve iftira dolu kumpaslar yapıldı Amerikancı FETÖ tarafından. Ne yazık ki milletin oyuyla devletin başına gelmiş AKP hükümeti de bu tertipleri siyasal olarak destekledi, bu kumpasların bir parçası oldu. TSK, Vatan Partisi ile Amerikancı kuşatmayı yendi ve Silivri zindanları boşaldı.
Ergenekon’dan çıkış kolay olmadı. TSK, üstün yetenekli birçok subayını yitirerek çıktı Ergenekon’dan. Komuta kademesi allak bullak oldu. Yetenekli Kemalist komutanların yerlerine ne yazık ki AKP iktidarının aymazlığıyla FETÖ’cüler dolduruldu. Bu FETÖ’cüler, 15 Temmuz’da Amerikancı bir darbe kalkışmasında bulundu. Bu kalkışma, ordu-millet birlikteliğiyle bastırıldı. Atatürk’ün askerleri, böylece Türkiye’yi büyük bir emperyalist saldırıdan kurtardı.
15 Temmuz sonrasından ne yazık ki özellikle iktidar partisi ve RTE, TSK’nın darbeyi bastırmadaki rolünü görmezden geldiler. Darbeyi, TSK’nın omurgasını oluşturan Kemalist Mehmetçiklerin bastırdığı gerçeğini halktan saklama gayretleri gözlerden kaçmadı. Askeri okulların kapatılması, askeri hastanelerin sağlık bakanlığına devri, Jandarma Genel Komutanlığı ile Sahil Güvenlik’in TSK komuta sisteminden çıkarılarak bakanlık buyruğuna verilmesi orduya kan kaybettirme eylemleriydi. Hem de Amerikancı FETÖ’nün yapmak istediği ve yapamadığı Türkiye karşıtı uygulamalardı. Laik Cumhuriyetçi Atatürk’ün askerleri milletten koparılamaya çalışıldı. Sanki TSK, millete karşıymış gibi bir algının oluşması için AKP, FETÖ, PKK, liberaller, Soros solcuları ve emperyalist güçler el birliğiyle çalıştılar. Hepsinin bildiği gerçek şudur: TSK, Türk Milleti’nden güç alır. Millet olmasa ordu da olmaz.
Genelkurmay’ın Türk Milleti’ni Anıtkabir’e çağırması son yıllarda TSK’yı milletten koparmaya çalışanlara bir yanıttır. TSK’nın yeniden milletin gönlünde taht kurmasını sağlama çağrısıdır. Emperyalist telkinlerle TSK’yı karalama algısını yok etme çağrısıdır bu. Bugün Türk Milleti, Türk Ordusu’na eline uzatarak düşmana karşı büyük bir utkuya daha imza atacaktır.
Bugün Anıtkabir’de, düşmana milletin gücünü gösterme zamanıdır. Millet Anıtkabir’de olacak. Bedeniyle, ruhuyla… Edirne’den Kars’a, Muğla’dan Hakkâri’ye, Samsun’dan Adana’ya kadar…
İşbirlikçiler mi? Onlar, Amerikan seçimlerini tartışadursun…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           10 Kasım 2016




KÜRTLER KARARINI VERDİ

                                   
26 Ekim 2016 günü Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gülten Kışanak gözaltına alındı belediye meclis üyesi Fırat Anlı ile birlikte. Bu arada şunu da belirtelim ki Fırat Anlı PKK’ya göre eşbaşkan, Türkiye’nin yasalarına göre meclis üyesi. Bu nedenle PKK dilini kullanarak yasal olmayan, fiili bir durumu meşrulaştırmayı bilerek ya da bilmeyerek yapanların bölücü örgüte hizmet ettiklerini belirtelim. PKK’nın kullandığı dili kullanmak, bölücü örgütün propagandasını yapmaktır.
Kışanak ve Anlı’nın gözaltına alınmasıyla HDP, halka sokağa çıkarak gözaltıları protesto etmesi için çağrıda bulundu. Bu çağrı, halktan destek bulmadı. Belediye önüne elliye yakın kişi toplandı. Oysa birkaç yıl önce aynı alanda HDP/PKK çağrısıyla yüzbinlerce kişi toplanmaktaydı. HDP/PKK’nın gerçek yüzünü gören halk, bölücü örgüte sırtını döndü. Yüzünü ise Ankara’ya çevirdi.
4 Kasım 2016’da başta Genel Başkan Demirtaş olmak üzere birçok HDP’li vekil ve yönetici gözaltına alındı. Bölücü örgüt, yine halkı sokaklara çağırdı. Halk, bu çağrıya kulak asmadı. Alanlar boş kaldı. Yine halk, bölücü örgüte sırtını döndü.
HDP/PKK, daha önceki yıllarda olduğu gibi sokakları yakıp yıkmayı amaçladı. Halkın HDP/PKK kışkırtmasına itibar göstermemesi sevindiricidir. Gerek Kışanak gerekse Demirtaş ve diğer yöneticilerin gözaltına alınması karşısında Türk Milleti neredeyse tek vücut oldu. Kamuoyu, HDP’lilerin gözaltına alınmalarını destekledi.
Neden mi?
ABD sözcüleri, birçok kez PYD/PKK’nın Ortadoğu’daki kara güçleri olduğunu açıkladı. Bu kara gücü, kime karşı? Tüm Ortadoğu ülkelerine karşı…
ABD’nin BOP kapsamında yapmak istediği ne? Ortadoğu’da yer alan neredeyse tüm ülkeleri parçalamak… Tabi, böyle bir durumda yıllarca sürecek bölünmeler, çatışmalar ortamı yaratılacak...
HDP’lilerin gözaltına alınmalarına kimler karşı çıktı? Başta ABD olmak üzere tüm batılı emperyalistler… Çünkü kendi kara güçleri ortadan kaldırılmakta. Hatta ABD dış politikasını belirleyen önemli kişilerden Rubin, Türkiye’yi kan gölüne çevirmekle tehdit etti.
ABD’nin HDP/PKK’ya sahip çıkması, daha önce bölücü örgüte sempati duymuş birçok yurttaşımızın gerçekleri görmesini sağlamakta.
Demirtaş ve arkadaşlarının gözaltına alındığı sabah PKK, Diyarbakır’da bir ton patlayıcıyla saldırdı. Kime mi? Diyarbakır halkına… PKK daha önce de yaptığı gibi halkı bombaladı. Hem de hakkını savunduğunu savladığı Kürtlere… Ardından bazı HDP sözcüleri, Kürtlere hakaret eden iletiler paylaştı sosyal medyada.
15 Temmuz’da FETÖ, halka ateş açtı. 4 Kasım sabahı PKK, Diyarbakır’da halkı bombaladı. FETÖ de PKK da halkını öldürmekte. İkisi de halk düşmanı, ABD dostu. Bu nedenle Kürtler tercihin yaptı. ABD/PKK’nın değil, Türkiye’nin yanında yer aldılar. Bölücü örgütün kışkırtmalarına alet olmadı kimse.
 Peki, Kürtleri Türkiye safında nasıl tutacağız? Cumhuriyet kurumlarını ayakta tutarak… Atatürk’ün tam bağımsızlıkçı, antiemperyalist çizgisini savunarak… Halkçılık ve devletçilik ilkelerini yaşama geçirerek… Emperyalizme bağlı gericilik ve bölücülüğü etkisiz kılarak…
Zaman bütünleşme, birlik olma zamanıdır.  Tıpkı 1919’da olduğu gibi…
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               7 Kasım 2016


İSTANBUL’DA DÖRT BİN ÖĞRETMENE SÜRGÜN

                        
ABD-FETÖ’cü 15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra AKP hükümeti çete üyelerine karşı birçok önlem aldı. Devlet kurumlarında yuvalanan FETÖ’cüler ayıklanmaya başlandı. Özellikle TSK, Emniyet, Yargı ve Milli Eğitim’de bulunan FETÖ’cülere işten el çektirildi ve haklarında soruşturmalar başladı. Bu konuda hükümet haklı mı? Haklı... Darbeye karşı olan her Cumhuriyet yurttaşının desteklemesi gereken bir savaşım bu.
Ancak...
Plansız, programsız, aceleci bazı kararlar masumlara, zulme dönüşmekte.
Şöyle ki...
FETÖ ile hiçbir ilişkisi olmayan, darbeye karşı savaşımın içinde yer alan, Cumhuriyet değerlerini içselleştiren, görevini hakkıyla yapan birçok kamu görevlisi zarara uğramakta. Yani, kuruların arasında yaşlar da yanmakta.
Nasıl mı?
15 Temmuz’dan sonra FETÖ’cü oldukları belirlenen birçok öğretmene görevden el çektirildi. Bu nedenle bazı okullarda öğretmen açıkları oluştu. Öğretim yılı da başladığından dersler boş geçmeye başladı bu okulların bazılarında. Çünkü birçok okul, FETÖ’cülerin yerini ücretli öğretmenlerle doldurdu. Böylece öğrencilerin mağduriyeti önlendi.
MEB, özellikle İstanbul’da bazı okullardaki öğretmen açığını bahane ederek dört bine yakın öğretmeni (Diğer seksen ilde norm fazlası öğretmenlerle ilgili sayıyı bilmiyoruz.) evinden ocağından etti.
Nasıl mı?
OHAL’e dayanarak hükümetin çıkardığı KHK’lar sürgünün sözde yasal dayanağı. Oysa yasalar; kazanılmış hakları korur, aile birliğini esas alır ve anayasaya aykırı olamaz. Bu nedenle MEB’in norm fazlası öğretmenlere uyguladığı yer değiştirmeler, bu yasal hakları çiğneyerek anayasaya ve insan haklarına aykırı bir durumda. Kurulu düzenleri olan öğretmenler, bir eşya gibi gitmeleri zor uzak yerlere atandılar. Bu atama işlemleri sırasında öğretmenlerin eş durumları, çocuklarının okulları, evlerinin bulundukları adresler dikkate alınmadı. Üstelik borç harç ev sahibi olan birçok öğretmen zor durumda. Çünkü banka kredisiyle alınan evlerinden taşınmaları neredeyse olanaksız.
Okullarda norm fazlası öğretmenlerin belirlenmesi keyfiyete bağlı. Bu konuda aynı ilçede yer alan okullar arasında bile bir birlik yok! 18.5.2014 tarih, 29034 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığına Bağlı Eğitim Kurumları Yönetici ve Öğretmenlerinin Norm Kadrolarına İlişkin Yönetmeliğin “Sınıf Öğretmeni Norm Kadrosu” başlıklı 16.maddesi, 1.fıkrasındaki “İlkokullarda, öğrenci sayısı 10’dan az olmamak şartıyla açılan her şube için 1 sınıf öretmeni norm kadrosu verilir.” hükmü göz önüne alınmamakta. Okullarda norm kadrolar belirlenirken bu yasa hükmüne uyulmamakta. Okul müdürleri, bu konuda farklı uygulamalar göstermekte. Yönetmeliğe göre okullarda sınıf mevcutları en az on kişiden oluşturulması gerektiği söylenmekte. Uygulamaya bakıldığında okullarda farklılıklar göze çarpmakta. Bazı okul müdürleri, daha az öğretmenle çalışmayı yeğlemekte. “Daha az öğretmen, daha az sorun” mantığıyla yöneticilik yapmak istemekteler. “Okullar olmasa Maarif’i ne iyi yönetirdim.” diyen Osmanlı dönemindeki bakan gibi davranmaktalar. Okul müdürlerinin bazıları, bu uygulamayla yasları hiçe saymaktalar, tıpkı FETÖ’cüler gibi.  Anlaşılacağı üzere hükümet kendi çıkardığı yasaya uymamakta. Oysa yasalar uygulanırken yurttaşın hakları ve kamu çıkarları korunur.
Diyelim ki öğretmenler norm fazlası... Onların tercihleri göz önüne alınarak atamalar yapılmalıydı. Oysa resen atamalarda tercihler söz konusu olmadı. Resen atamalarda öğretmenlerin nasıl atandıkları konusunda bilgi sahibi olmak olanaksız. Hangi öğretmenin, kaç puanla nereye atandığı bilinmemekte. Bu atamalar hangi ölçütlere göre yapıldı? Oysa bunları öğrenmek her öğretmenin hakkı.
Kadıköy-Bostancı’da çalışan ve meslekte yirmi altıncı yılını doldurmuş bir öğretmen Çekmeköy-Alemdağ’a atanıyor. Gidiş-geliş en az beş saat... Taşınmak büyük bir maddi-manevi külfet. Engelli bir eş, okula giden bir çocuk var.
Bir başka öğretmen, Çekmeköy Alemdağ’dan Esenler’e atanmış. İstanbul’u bilenler, bu öğretmenimizin sıkıntısını, karşılaşacağı olanaksızlıkları anlar. Ancak Milli Eğitim yöneticileri anlamamakta işin insanlık dışı yanını. Bu öğretmenimiz, meslekte on bir yılını doldurmuş.
Kadıköy’de çalışan bir kadın öğretmen Silivri’ye atanmış. Öğretmenimiz, devlet emridir, demiş. Tüm zorlukları göze almış olağanüstü bir özveri göstererek evini Silivri’ye taşımış. O da ne? Silivri’de norm fazlası olmuş öğretmenimiz. Şimdi kendinizi o öğretmenimizin yerine koyun. Ne yaparsınız?
Öğretmenler iki şeye mecbur edilmekteler. Ya eşinden boşan, aileni dağıt ya da mesleğini bırak. Bu ruh durumundaki öğretmelerin, bu koşullarda öğrencilere yararlı olmaları düşünülebilir mi?
Norm fazlası gösterilerek sürgün edilen öğretmenlerin çoğu kadın. Yine çoğu anne ve eş... Eşlerinin bir işi, çocuklarının bir okulu var. Hepsi Cumhuriyet’e bağlı... Neredeyse hepsi muhalif sendikalara üye. Çoğunu emekliliği yakın. Ne yazık ki muhafazakâr yöneticiler bunları görmemekteler. Aile dünyanın her türlü rejiminde korunur. AKP’li yöneticilerin umurunda değil. Sendikalar etkisiz bu sürgünler karşısında. Gereksiz birçok konuda eyleme geçen sendikalar suskun. Erkelerini öğretmenlerin mesleki hakları için değil de küçük siyasal hesaplar için harcayan sendikalar suskun.
Norma fazlası dört bin öğretmenin resen atanması konusunda medyadan ses seda yok! Özgür(!) medyamız meleklerin cinsiyetini tartışmayı sürdürmekteler.
Sürgün edilen öğretmenler mi? Yazgılarına terk edilmişler. Haksızlığa uğramış, mağdur edilmiş kişinin yanında olmak insanlık erdemidir, diye öğretilmişti okullarımızda yıllarca. Bu gidişle insanlığı da erdemli olmayı da çok özleyeceğiz.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           31 Ekim 2016





ÇANAKKALE GEÇİLMEZ BİNALİ!

                                   
Başbakan Binali Yıldırım, yapımı düşünülen Çanakkale Boğazı köprüsü ile ilgili açıklamalar yaptı dün. Açıklamasında söylediği sözler çok ilginç.
Binali Yıldırım: “Çanakkale geçilmez, tarihte kaldı. Çanakkale geçilir, her türlü geçilir hale geliyor. Denizden geçiliyor, havadan geçiliyor, şimdi karadan da geçilmiş olacak.” demekte. Binali Yıldırım, bu sözlerle espri mi yaptı, yoksa bilinçaltındakileri mi açığa vurdu? Bu sorunun yanıtını kesin olarak bilmiyoruz. Kesin olarak bildiğimiz bir şey var.
Başbakan dâhil, AKP’li yöneticilerin neredeyse hapsinde tarih bilgisi, tarih bilinci ve tarihe doğru bakış açısı yok! Özellikle yakın tarih konusunda zırcahil olduklarını söyleyebiliriz. Zaten Osmanlı öncesi tarih, ilgi alanlarında değil. Çok bildiklerini sandıkları Osmanlı tarihi konusunda da söylencelerin, hayallerin dışında bir bilgileri yok! Söylenceler ve hayallerin de bilgi olmadığını, bilimsel değerinin bulunmadığını söyleyelim.
“Çanakkale geçilmez!” sözünün kaynağı nedir Binali? Bunu düşündün mü hiç? Anımsatayım da bil o zaman... Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere ve Fransa önce denizden saldırdılar Çanakkale’ye. Kahraman askerlerimiz buna izin vermediler. Ardında kara harekâtına girişti İngiltere ve Fransa. Hem de sömürgelerinden getirdikleri askerlerle... Kimler yoktu ki... Senegalliler, Anzaklar, Hintliler, Gurkalar... Dünyanın en kanlı ve sert çarpışmaları yapıldı Çanakkale’de. Kahraman Mehmetçik göğsünü siper etti ve Çanakkale geçilmedi.
“Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum.” diyen Türk tarihinin en büyük kahramanı Mustafa Kemal Atatürk vardı Çanakkale’de. Atatürk, bu savaşın kahraman komutanı oldu. Türk Milleti’nin gönlünde yer etti. Milletin gönlünde büyüdü, büyüdü, büyüdü; gökyüzüne ağdı, yıldız oldu. Gökyüzünde parladı. Parladıkça büyüdü. Milletin tümünün ışığı oldu, yurt topraklarını aydınlattı. O yıldız, Kurtuluş Savaşı’nın öncüsü oldu.
Çanakkale, Türkiye’nin kapısıdır. O kapı, ne kadar sağlam olursa, ne kadar iyi savunulursa ülkemiz o denli güven içinde yaşar. “Çanakkale geçilmez!” sözü düşmana karşı anlam bulmuş, söylenmiş bir söz. Bu söz, bir kahramanlık destanının özetidir. Türkiye’yi yöneten birinin, bu gerçeği görmemesi ya da bilmemesi olanaklı mıdır? Türk Milletinin övünç kaynağı olan bir gerçeğin espri konusu yapılması anlaşılır bir durum mudur? Milletin değerleriyle dalga geçmek, bir başbakana yakışır mı?
Ey Binali, sen güya espri yapıyorsun öyle mi? Espri, bir zekâ işidir. Bilgi, birikim ister. Espri yapayım derken bilgisizliğinin çırılçıplak ortaya çıktığının farkında mısın?
AKP’liler Çanakkale’yi bir türlü benimseyemediler. Niye mi? Çünkü Atatürk’ün doğduğu yerdir Çanakkale. Atatürk’ü benimsemeyen bir zihniyet, gider Çanakkale Savaşı’na İngiliz ve Fransız gözlükleriyle bakar. Kılavuzları olan akıl hastası sözde tarihçinin Kurtuluş Savaşı’na baktığı gibi. Eeee, ne diyelim? Kılavuzu kargaysa...
Bak Binali, “Çanakkale geçilmez!” diyoruz milletçe. Hem bir kez değil, bin kez de değil... Soluk aldığımız her saniye göğsümüz kabararak haykırıyoruz: Çanakkale geçilmez. Anladın mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                           26 Ekim 2016


TELEFON TUTSAKLIĞI

                                               
Geçenlerde bir devlet dairesine gittim. Kolayca halledilebilecek bir işim vardı. Zamanım kısıtlıydı. İvedi olarak yetişmem gereken bir randevum vardı. Bir arkadaşımla buluşacaktım. Sözleştiğimiz bir saat vardı ve benim sözümde durmam gerekirdi. Çünkü bir kişiyi bekletmenin çok kötü bir şey olduğunu bilirim. Sözümü tutmam için de deniz otobüsüne yetişmeliydim.
Devlet dairesinin genişçe salonunda bankolar var. Bankoların arkasında çalışanlar. Artık kuyruğa girmek yok! İçeri girince numara alıyorsunuz. Karşınızdaki ışıklı panoda sıra numaraları sırayla yazıyor. Hangi bankoya gideceğinizi yazarak yurttaş yönlendiriliyor.
Gözüm saatimde... Sık sık kontrol ediyorum zamanı. Sıra numaram yazılı küçük kâğıdı kutsal bir hazine gibi tutmaktayım elimde sıkıca. Nihayet, “Tık!” diye bir sesle birlikte numaram yazıldı panoda. Koşarak gittim bankoya. Ne güzel... Tam zamanı... İşimi bitirip deniz otobüsünü kaçırmayacak, randevuma zamanında yetişeceğim.
Görevliye: “İyi günler... Kolay gelsin!” diyerek derdimi anlatmaya başladım. Görevlinin elinde cep telefonu... Durmadan bir şeyler yazıyor. Arada bir şeyler okuyor. Okuduğunda bazen gülümsüyor, bazen de yüzü asılıyor. Ben derdimi anlattım sandım. Nerdeee... Görevli telefonun içine gömülmüş, çıkamıyor ki dışarıya; beni dinlesin!
“Bakar mısınız?” dedim. Kafasını kaldırdı hafifçe. Parmakları durmadan yazıyor bu arada. Uykudan uyanmış gibi şaşkın. Görevlinin gözleri bende, parmakları telefonda. Bir robot hızıyla yazıyor durmadan. Yeniden anlatmaya başladım derdimi. Donmuş bir çift göz karşımda. Anlamadığını, anladım.
“Lütfen beni dinler misiniz?” diye sertçe çıkıştım. “Sizin yüzünüzden geç kalacağım ve günüm mahvolacak.” dedim. O “Sizi dinliyorum.” diyerek tersleyici bir yanıt verdi bana. Ben de “Deminden beri iki kez anlattım sorunumu, dinleyip anladığınıza göre o zaman yapın işimi.” diye yanıtladım onu. Kızardı, bozardı, ne diyeceğini şaşırdı. “Gençtir, mahcup etmeyeyim.” dedim kendi kendime. Zor durumunda imdadına yetiştim. Yeniden sakin bir sesle anlattım derdimi. Kimlik bilgilerimi istedi. Elleri hemen bilgisayarına gitti. Tuşlara dokunmaya başladı. Sorular sordu, yanıtlar verdim. Bir gözü bilgisayar ekranında, diğer gözü telefonda. Gelen iletileri okumakta. Eli işte, aklı oynaşta yani.. “Ya, sabır!” diyorum.
Zaman akıyor bir yandan. Deniz otobüsünü kaçırdım, kaçıracağım. “Tamam mı, halloldu mu işim?” diye küçük bir uyarı yapayım, dedim. Demez olaydım. “Beyefendi, biz ne yapıyoruz burada? Sizin sorununuzu çözmeye çalışıyoruz.” diyerek tersledi. Ben de biraz kızgın ve üzgün “Benim işim bilgisayar ekranında mı, yoksa telefonunuzda mı?” diye yanıtladım onu. Cüretkâr çalışan, bu yanıttan memnun olmadı. Suçu açığa çıkmış birinin telaşıyla beni suçlamaya başladı. Derdimi anlatamadığımdan dem vurdu. Psikolojideki yansıtma yöntemi gereğince suçlu, beni suçlamakta. Neyse görevliyi ikna ettim, bir öğretmen sabrıyla. Sıkıldı, utandı. Hoşgörü denizimin dalgaları arasında yitip gitti utancı.
Ben, işim bitsin diye beklerken diğer görevlilere göz attım. Hepsi üç aşağı, beş yukarı aynı. Kiminin cep telefonu elinde, kimininki bilgisayarın hemen yanında. Ama gözler hep telefon ekranında.
Sonuç... İşimi zor da olsa halloldu. Deniz otobüsünü kaçırdım. Randevuma yetişemedim. Arkadaşıma mahcup oldum. Gerçi devlet dairesinde cebelleşirken aramış, arkadaşımı bilgilendirmiştim; ama nafile... Bu durum karşısında, arkadaşımdan özür dilemek düştü bana da...
Cep telefonu tutsaklığı, günlük yaşamımızı etkilemekte. Kişiler arasındaki yüz yüze iletişimi yok etmekte. Birçok kurumda, işler durma noktasına gelmekte. Toplum, neredeyse cep telefonları aracılığıyla yönlendirilmekte. Toplumsal bilinç de bu yolla oluşturulmakta. Düşünmek, araştırmak mı? O, eski bir alışkanlık... “Yeni Türkiye”de böyle alışkanlıklar yok!
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           25 Ekim 2016



CEP TELEFONUNDA ÖZEL YAŞAMLAR


             “Sağa, sola dön cep telefonuyla konuşan biri. Öne, arkaya bak cep telefonu elinde bir kişi. Sokakta, caddede, parkta, aşevinde, kahvede, toplantılarda, saygı duruşunda, bayram kutlamalarında, İstiklal Marşı söylerken, hastanede, postanede, bankada, otobüste, trende, metroda (Genellikle telefonlar çekmiyor.), metrobüste, tramvayda, Marmaray’da                , dolmuşta, takside, misafirlikte, yürüyüşte, sporda, deniz kıyısında güneşlenirken ya da kitap okurken, balık tutarken, çimlerin üzerine uzanıp hayal âlemine daldığınızda, meyhanede, çayhanede... her yerde cep telefonu.   
            Büyük kentlerde herkesin acelesi var, bir yerlere yetişmek zorunda. İstanbul’un işi gücü değil de ulaşımı yormakta insanları. Kişi istiyor ki en azından zor olan ulaşım sırasında sessiz ve rahat bir yolculuk yapayım. Nerdeeeee...
            Son zamanlarda toplu taşım araçlarında kitap, gazete okuyanların sayısı az da olsa artmakta. Bu, sevindirici...
           Toplu taşım araçlarından birine binip tam da kıyısına ilişecek bir koltuk buluyorsunuz. Arkanıza yaslanıp kitap ya da gazetenize göz atmaktasınız. Birden bir bağırtı ile irkiliyorsunuz. Adam, avazı çıktığı kadar bağırmakta. Cep telefonu bir elinde... Diğeriyle öfkesine koşut devinimler yapmakta. Kaşlar, gözler bir yana kaymış durumda. Ağzından köpükler fışkırmakta. Tükürükler saçılmakta her yana. Önce tehditleri sıra sıra düzüyor adam. Ardından küfür faslı geliyor. Kişinin kendini kaybettiği an. Olasıdır ki karşı tarafta bulunan kişi telefonunu çoktan kapattı. Küfreden kişi bunu ya fark etmiyor ya da çevreye madara olduğu görüntüsü vermemek için durumu idare ediyor çaktırmadan.
           Küfür faslı bitip “Rahatladım!” diyorsunuz kendi kendinize. Kitap ya da gazetenizde kaldığınız yerden okumanızı sürdürmek istiyorsunuz. Birkaç paragraf okumadan gevrek sesli bir kadının sesi işitiliyor. Hiç kimseyi umursamadan dedikodu faslını başlatıyor. Özel ilişkiler mezatta. Mahrem demeden her şeyi rahatça konuşmakta. Kadının yaşamında ne var ne yok, herkes öğreniyor istemeden.
          Az ötede biri, yemek tarifi vermekte. Tarif, gereksiz sözcüklerle abartılmakta. Çevresine ne kadar iyi aşçı olduğu algısı yaratma çabası var. Ne de olsa devir algı devri... Yemek tarifi bitince çocuk konusu gündemde. Çocuklarıyla ilgili ne kadar bilgisi varsa hepsini anlatmakta. Tabi bu kadar konuşmada kocalar çekiştirilmezse olmaz. Konuşmadan anlaşıldığına göre karşılıklı kışkırtmalar var kocalara karşı. Kesin olarak bilmiyorum, ama kadınların kocalar konusundaki kışkırtmalarının boşanmalara etkisi var mıdır acaba?
          Yolculuğunuzun ilk evresi bitiyor, aktarma yapıyorsunuz başka bir toplu taşım aracına. Ayakta ya da oturmaktasınız fark etmiyor. Taşıt çok sıkışık ve havasız. Siz soluklanmaya çalışmaktasınız. Yanı başınızdan bir ses yükselmekte renksiz, kokusuz. Seste tin yok! Konuşmada tonlama vurgulama yok! Tek düzelik egemen... Böyle olunca da ses kulağınızı tırmalamakta tembel bir kedi pençesiyle.
            Modaya uygun tek tip giyinmiş bir genç... Sanırım sevgilisiyle konuşmakta. Kaşlar çatık, yüz asık... İlk kez karşılaşan iki kişinin konuşmasındaki resmiyet var. Nezakette değil, ses tonunda... Kıza iltifat yok! Yürek okşayıcı tek bir sözcük kullanılmamakta. Karşı tarafı heyecanlandıracak tümceleri ara da bulasın! Konuşmanın özeti: “Saksağanın kuyruğu suya değdi mi, değmedi mi?” söyleşisi. Bu söyleşi, telefonun metalik hattında daha da tinsizleşmekte.
            Toplu taşım araçlarındaki konuşmalarda en gülünç olanı ise çöpçatanlık konuşmaları. Yanımda gencecik bir kız oturmakta. Telefonu çaldı. Hemen açtı. Sözü uzatmadan anında konuya girdi karşı taraf. Kız, savunmada. “Nasıl yaparım, olmaz.” yanıtlarını peş peşe vermekte. En sonunda “Ben Emre’yi daha iki kez gördüm; oysa Mert’le üç yıldır çıkıyorum. Mert’e, hiçbir şey yokken ayrılacağımı nasıl söylerim. Üstelik Emre’yi hiç tanımdan...” diyor şaşkınca. Karşı taraf bastırıyor. Kız: “Evet, Emre’nin işi güzel, iyi kazanıyor. Ama Mert’le de bir geçmişimiz var.” diyerek yanıtlıyor karşı tarafı. Yol boyunca istemeden özel bir yaşamın içindeyiz taşıttakilerin tümü. Çünkü konuşma yüksek perdeden... Özellikle çevredekiler işitsin isteniyor sanki.
         Otobüsten iniyorum, taş ocağında çalışmış bir insanın yorgunluğunda. Yürüyorum geniş caddenin dar kaldırımında, kafesinden kurtularak özgürlüğüne kavuşmuş bir kuşun rahatlığıyla. Karşımdan biri gelmekte. Her yanından kablolar sarkmakta. Uzaktan el kol devinimlerini fark ediyorum bir pandomim sanatçısına benzemekte bu durumuyla. Yaklaştıkça hırıltıya benzer bir ses işitilmekte. Konuşma değil bu, bağırtı çağırtı. Geçip gidiyor ağır adımlarla yanımdan.
            Kurtuldum, derken arkamdan biri koşturmakta. Öfkeyle bir şeyler anlatmakta. Zaman zaman telefonda konuştuğunu unutarak elindeki telefonla işretler yapmakta. Tabi, bunu yaparken konuştuğu kişiyle karşı karşıya olduğunu düşünmekte sanırım.
           Telefonla konuşmayanların kulaklıkları her daim etkin bir durumda. Dinlenen müzikler hep aynı neredeyse. Yani pop... Pop müziğin ritmiyle hu çekip tef eşliğinde dönen tarikat müritlerinin zikir ritimleri aynı. Buna, kalp ritmi demekte müzik uzmanları. Bu ritim, beyinleri uyuşturmakta.
          Telefonla konuşulmayıp müzik dinlenmiyorsa eğer, cep telefonları yine ellerde. Bu kez oyun oynanmakta. Karşıdan bakan biri, kişinin telefonla çok ciddi bir iş yaptığını sanır. Kişi, pürdikkattir. Çevreyle iletişimini tamamen kapatmıştır. Yanına yaklaşıp baktığınızda ya okey oynamakta, ya şeker patlatmakta ya da erkekse bu kişi sanal ortamda futbol (oynamakta değil) oynattırmakta. Ha bu arada fal bakanların hakkını yemeyelim.
            Kısacası cep telefonları, insanları asosyal yapmakta. Görgü kuralları bir yana bırakılmakta. Özel yaşamın gizliliği hiçe sayılmakta. Kişilerin rahatsız olabileceği düşünülmeden konuşmalar yapılmakta. Yüz yüze görüşmeler ne yazık ki gerçekleşememekte. İnsan sıcaklığı unutulmakta...
            Yoğunlaşan kent yaşamı, ulaşım güçlükleri ve cep telefonu bağımlılığı kişileri, insana hasret bir durumda yaşamaya zorunlu kılmakta. Bu yolla da kişisel özgürlüğümüz, sosyal ilişkilerimiz yavaş yavaş yok olmakta.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       21 Ekim 2016