ANTALYA’DAN AYRILIŞ (Dinlence Yazıları 10)

 

        7 Temmuz 2022 Perşembe sabahı ağır adımlarla kahvaltıya gittik. Gürültülü aşevinde sessiz bir masa bulduk. Kendi iç seslerimizle baş başa kalmak isteğindeyiz. İster istemez insan alışıyor kaldığı yere. Bir sıcaklı duyuyor oradaki insanlara. Biz de alıştık ve sıcaklığı yüreğimizde duyumsadık..

        Kahvaltılıklarımızı aldık. Çayları doldurup geldim. Tam otururken Buse ile göz göze geldik. Bize içten bir “Günaydın!” ardından da “Afiyet olsun!” dedi. Biz de “Sağol” diyerek yanıtladık onu. Bu dünyada sağ ve sağlıklı olmaktan daha güzel bir şey var mı? Biz de onun sağ ve sağlıklı olmasını diledik. Kahvaltıdan sonra otelden ayrılacağımızı söyleyince üzülüp ağlamaklı oldu. Yaşam böyle bir şey… Gelirsin, dostluklar kurarsın bir yerde ve ayrılıp gidersin.

        Kahvaltımız bittikten sonra aşevinden çıkmak için kalktık. Burada tanıdığımız çalışanlarla vedalaştık. Az da olsa üzgünüm. Bu güzel insanları yaşamım boyunca belki de hiç göremeyeceğim, ancak unutmayacağım.  Kapıdan çıkarken Enes’le karşılaştık. Enes, Kahramanmaraş-Pazarcıklı… Otele yerleştiğimizin dördüncü günüydü.  Aşevinin kapısından çıkarken rastladım ona.  Sessizce türkü söylüyordu. “Tatlıses, inşaatlarda türkü söylerken keşfedildi. Sen de aşevinde keşfedilmek için mi türkü söylüyorsun?” diyerek takıldım ona. Genç adam güldü gözleriyle. Hafif esmer yüzü aydınlanıverdi. Bu sıcak adamın nereli olduğunu öğrendim. Trabzon’la Kahramanmaraş arasındaki tarihsel dostluğu anlattığımda çok sevindi. Bundan sonra birbirimizi her gördüğümüzde selamlaşıp kısa söyleşiler yaptık. Sevgi dolu biri. Onunla vedalaştık.

        Görebildiğimiz her çalışana “Allahaısmarladık! dedik. Havuz başından dolaşarak geçtik. Eşimle Atacan bir saat yüzdüler. Oradaki çalışanlarla da vedalaştık. Ardından odalarımıza çıkıp yükçelerimizi aldık. Odalarda temizlik yapmakta olan gördüğümüz kat görevlileriyle de vedalaştık.

        Otelden çıkışımızı yapıp Serik otogarına gitmek için midibüs durağına yürüdük. Hava oldukça sıcak… Hem de öğlene yakın bir zaman. Kan ter içinde yürüdük durağa. Azıcık bekledikten sonra Serik midibüsü geldi. Bindik. Tam da arabanın içinde serinlediğimiz bir anda otogara geldik. Hemen indik. Ellerimizde yükçelerimizle yürürken otogar girişinde oya ağaçlarını gördük çiçek çiçek. En güzel çiçeklerden birini kopardım. Bir elimle yükçeyi çekerken bir elimde de çiçeği tutmaktayım. Sırt çantam da epeyce ağır.  Kapalı alana geçtik. Fethiye’ye gidecek olan bir otobüse bineceğiz. Görevlilere elimdeki çiçeğin adını sordum. Bilen çıkmadı. Kapalı alandan çıkıp dışarıdaki gölge bir masaya oturduk. Yanında çay ocağı var. Çay söyledik.  Yanımızdaki masalardakilere de sordum çiçeğin adını, bilen yok! Çay ocağının çalışanına çiçeği gösterip adını sordum. O, cep telefonunu çıkarıp fotoğrafını çekti. Az sonra burnundan kıl aldırmaz bir tavırla “Oya çiçeğiii…” dedi. Ah, teknoloji ah, sen nelere kadirsin! Bu yanıttan sonra bize birer çay daha içmek düştü.  Buradan ülkemizin neredeyse her yanına otobüs var. Gidene, gelene bakıyoruz. Arada söyleşmekteyiz.

        Birkaç gün önce Kırkpınar başpehlivanı Serik’ten çıktı. Ancak hiçbir yerde ne bir fotoğrafı ne de bir pankartı var. Bunu konuştuk oradakilerle. Bu arada Serik Belediye Başkanı Enver Aputkan’ın cep telefonu numarasını buldum. Kendisini aradım. Hemen telefonu açtı. İşte, bu çok güzel. Demek ki halkçı bir başkan. Tanımadığı numaraları bile hemen açıp konuşmakta. Halktan kopmayan siyasetçiler, yararlı işler yapar. Halktan uzaklaşıp sırça köşklere çekilenler ise kendine çalışır, keyfine bakar. Siyasetçi halkla ilişkisini koparmamalı. Sayın Aputkan, buna iyi bir örnek.

        Kısa bir hâl hatır sormadan sonra arama nedenimi söyledim. Serikli Başpehlivan Cengizhan Şimşek’le ilgili bir fotoğraf, pankart, kutlama, duyuru görmememin beni üzdüğünü söyledim. O da bu durumdan bunalmış olacak ki biraz yorgun bir sesle güreşçinin Antalya Büyükşehir Belediyesinin pehlivanı olduğunu söyledi. Yasayı biliyorum. Ana caddelere, otogarlar, alanlar büyükşehir belediyelerine bağlı. Büyükşehir de bu alanlara bir şey asmamıştı. O asmadıysa topla halkı sen as! Bakalım şampiyonu kutlayan bu görselleri halka karşın hangi babayiğit oradan indirecek?

        Ne yazık ki Antalya Büyükşehir Belediyesi, kendi yetiştirdiği şampiyonunu bile kutlayamıyor. Bu sevinci halkla birlikte yaşayamıyor, paylaşamıyor. Daha sonra Antalya’ya gittik orada göremedik bir kutlama görselini. Üstelik böyle başarılar karşısında il ve ilçe belediyeleri arasında parti, siyasal anlayış farkı gözetilmeksizin omuz omuza verilmeli.

        Otobüsümüz biraz gecikti. Orada Ramazan Kara ile tanıştık. Meraklı biri. Biraz söyleştik. Telefon aldık, telefon verdik.

        Otobüsümüz gecikmeli olarak geldi. Yükçelerimizi yüklüğe verdik. Sonrasında koltuklarımıza oturmak için otobüse bindik. O da ne? Yerlerimize birileri oturmuş. Elektronik biletlerimizi göstermemize karşın kalkmıyorlar yerlerinden. Oturanların biri de yabancı bir gezgin. Alanya’dan binmişler. Sürücü yardımcısı oturtmuş onları bizim yerlerimize. Antalya’da ineceklermiş. Sürücü yardımcısı “Antalya’ya kadar idare edin ağabey!” diyor bana. Ne idaresi? İdare edilecek durum mu bu? Sen, benim yerime başkalarını oturt, açıkçası yerimi başkalarına sat! Ben bu sahtekarlığını idare edeyim, öyle mi? Benim sözüm yerimize oturanlara değil, onları oraya oturtanlara. Ayakta on kişiden fazla kişi var oturmayı bekleyen. Anlaşılacağı üzere yalnızca bizim yerlerimiz başkalarına satılmamış. Hemen fotoğrafını çektim rezaletin, Sosyal medyada paylaştım firmanın adını vererek. Bu sırada direniyorum ve otobüsü kaldırtmıyorum. Ben, bunları yaparken eşim hem firmanın merkezini hem de trafik polisini arayıp konuştu. Direnişim sonuç verdi ve biz yerlerimize oturduk. Bu arada otobüs de ayrıldı otogardan. Koridorlarda insanların kimi ayakta kimi de oturuyor. Eşim, bunun bir fotoğrafını daha çekti. Anlaşılacağı üzere çok mutlu geçebilecek bir yolculuğumuz; iş bilmez, açgözlü kişilerce gergin başladı. Yolda dolmuş gibi indi bindiler yapıldı. Ağır aksak gidiyoruz.

        Antalya’ya vardık. Otogarda ineneler indi, binenler bindi. Sürücümüz, eşimin fotoğraf çektiğini görmüş. Yanımıza gelerek eşime: “Niye fotoğraf çekip bize haksızlık yapıyorsun? Eğer bu fotoları bir yere verirsen (Otobüsün kamerasını göstererek) bak, burada kamera her şeyi çekti. Sizi mahkemeye veririm bu görüntülerle.” dedi sertçe.

        Oturduğum yerden sakince: “Sen, bizi tehdit mi ediyorsun? Seni şikâyet etmedim. Ama böyle konuşursan şikâyet ederim. O gösterdiğin kameradaki görüntüler de tüm rezaleti kaydetmiştir. Her şey senin aleyhine. Tehdidi bırak, işini yap!” diyerek yanıtladım onu. Yüzü kızardı ve bir şey demeden yerine oturup arabayı çalıştırdı. Biz, olayın etkisinden kurtulmaya çalıştık üstün bir gayretle gezimizi rezil etmeyelim diye.

        Otobüs, Antalya’nın çok eski bir firmasına ait. Birkaç kez binmişliğim var bu firmanın otobüslerine. Bu işler yıllar önce çok olurdu. Günümüzde olması beni şaşırttı.

        Korkuteli yolundan gidiyoruz. Batı Toroslar, ulu dağlar… Her tepe, bir kartal başı… Uzanıp Akdeniz’i gözetlemekteler. Gittikçe tepeler çıplaklaşmaya başladı. Dağ etekleri yemyeşil… Tepeler, gri kahverengi… Antalya’dan uzaklaştıkça köyler daha da yoksul görünmekte. Dağlar arasında mendil kadar tarlar, bahçeler var. Efendimiz köylümüz, küçük büyük demeden toprağını ekip biçmiş; uygun yerlere meyveler, bostanlar dikmiş. Uludağların çıplak tepelerine karşın vadiler yemyeşil. Köylümüz, efendiliğine yaraşır bir biçimde bir karış toprağı boş bırakmamış. Üretmek, ülke ekonomisine katkıda bulunmak, muhannete muhtaç olmamak, asalaklara el avuç açamamak için çalışıp didinmekte. Tarlalarda, bahçelerde insanlar arı gibi. Toprağın bağrından insanlık balı üretmekteler. Bazı yerlerde koyunlar, keçiler, inekler otluyor sürü sürü. Kitap okumayı bıraktım, onları izliyorum. Bir şey kaçırmayayım diye her ayrıntıyı görmeye çalışmaktayım. Atacan’la oturmaktayım. Eşim, yanımızdaki tek koltukta. Eşimi de ara sıra uyarıyorum dışarıda gördüklerimle ilgili. O da bakıp görsün. Bu doğa toyunu birlikte paylaşıp büyütelim diye. Bayram gelmeden gözlerimiz, gönlümüz bayram etmekte.

        Muğla il sınırına geçer geçmez otobüsümüz mola verdi. Çıktık yürüdük. Zorunlu gereksinmelerimizi karşıladık. Daha sonra otobüse bindik. Yolculuğumuz yeniden başladı. Köyler birbirinden güzel… Her köy, bir dünya… Gördüğüm her köyde birkaç gün yaşamayı geçiriyorum içimden. Ne kadar gezsem gezeyim

ü bu topraklara doyamıyorum.

        Fethiye’ye yaklaştıkça köylerin varsıllığı belirgin bir biçimde anlaşılmakta. Yukarıdan aşağıya doğru inerken vadilerin seyrine doyum olmuyor. Düşlemler birbirini izlemekte belleğimde. Gördüğüm köylerin insanlarıyla konuşuyorum düşlemlerimde. Tarlada çalışanlara, traktör sürenlere, saman balyalarını istifleyenlere, meyve ve sebze sulayanlara tek tek “Kolay gelsin! Ürününüz bereketli olsun!” demeyi o denli çok istiyorum ki anlatamam.

        Yol uzadıkça uzuyor. Yolculuğumuzun başında yaşadığımız gerginliği unuttum sayılır. Ben, düşlerimin peşindeyim. Güneş, batıya döndü yavaş yavaş. Güneşe doğru yürüyoruz. Onun verdiği yaşamın, bereketin, güzelliklerin peşinden koşuyoruz onun ışığında.

        Yolculuğumuz çok uzadı. Çünkü Serik-Antalya arasında çok zaman geçirdik. Şehirlerarası otobüs sandığımız taşıt, dolmuş çıktı. Fethiye’deki otelimizi ayarlayan tur görevlisi bizi merak edip aradı birkaç kez. Yolda olduğumuzu söyledik ona. Kaygılanmamasını anlattık.

        Daha önce de yazmıştım. Kent girişlerinde nüfus ve rakım bilgilerinin tabelalardan kaldırılması yanlış. İnsanların kentler hakkında bilgilenmesini önlemekte. İnsanın kendi ülkesinin kentleri hakkında bilgi edinmesinin kime, ne zararı var? Bu tabelaları küçük çapta bir coğrafya dersi olarak düşünmeli. Bu yolla ülkemizi tanımamız gerek.

        Doğanın ve köylerin büyüsüne dalmışken Fethiye göründü. Kente girdik akşam kararmadan. Ağır aksak yol alıyoruz. Kentte araç çok. En sonunda otogara vardık. Oh, ne güzel! Yeni bir başlangıç… Yeni bir yer... Yeni düşlere yolculuk… Yeni insanlarla tanışma… Daha ne isterim ki bu dünyadan?

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       21 Temmuz 2022

 

ODHAN’LA BULUŞMA (Dinlence Yazıları 9)

 

        6 Temmuz Çarşamba… Bugün otelde son günümüz… Yarın kahvaltıdan sonra ayrılıp Fethiye’nin yolunu tutacağız. Dinlencemiz, başka bir Akdeniz kentinde sürecek.

        Kahvaltı salonu tıklım tıklım… Zorlukla bir masa buluyoruz kendimize. Önce çay dolduruyorum kendime. Çayımı yudumluyorum acele etmeden. Dinlencede de evde olduğu gibi çayları doldurup sofraya getirmek benim görevim. Çayımdan birkaç yudum aldıktan sonra sebzenin bol olduğu kahvaltı tabağımı hazırladım. Gidip iki çay daha alıp geldim. Atacan, çayı balla içer. Onun fincanına bal koyup karıştırdım. Çayın yarısına da su ekledim. Oldu sana güzel bir paşa çayı. Havuz başında tanıştığım ülkemizin konuğu Bahreynli ve Polonyalı iki kişiyle selamlaştım. Çocukları eşleri de el salladılar bana. Geleneğimizdir, kimseden selamı esirgememek gerek. Ne de olsa selam, Allah’ın selamı…

        İnsanlara bir “Günaydın!” demenin ne zararı var. “Günaydın!” insanın içini ısıtan tılsımlı bir sözcük. Geceden kurtulmanın sevinci, mutluluğu fışkırmakta bu üç heceli sözcükten. İnsanın gününün aydın ve ışıklı olması kadar güzel bir şey var mıdır bu dünyada? Günün aydın olması demek, yaşamın sürmesi demektir. Aydınlık, ışık olmasa gün doğmasa yaşam sürer mi?

        Gece bir karanlık, bir bilinmez. Uyku ise gecenin karanlığını azaltan ölümle yaşam arası bir durum. Eskiler: “Gecenin şahidi olmaz.” demişler. Karanlığın, kötülükleri bağrında sakladığı ve kötülükleri örttüğünü belirtmişler bu sözle. Uyursun uyanamazsın. Bir daha günü, güneşi göremezsin. Yaşam bu, belli mi olur ne olacağı?

        Kahvaltıdan sonra havuz başına geçtik. Atacan bir kaydıraktan inip ötekine biniyor. Hiç durmadan koşturuyor. Önce koşarak kuleye tırmanıyor. Ardından kaydırağa binip kayıyor, Havuzun sularına gömülüyor. Üstünden sular akarken yine kuleye koşuyor. Arada sırada su içmek için yanımıza geliyor. Zaman zaman ona annesi de eşlik ediyor.

        Otelin barmeni Ertuğrul Akbaba ile tanışım. Yerdeşim çıktı. Mutlu oldum. Güler yüzlü, sıcak biri. Karadeniz’in neşesini, serinliğini getirmiş Akdeniz’in kavuran sıcağına. Yerdeşimle karşılaşırım da Trabzonspor’u konuşmaz mıyız? Biz de konuştuk.

        Çay alırken otelimizin aşçısıyla tanıştık. Onunla da aynı bölgenin çocuğuyuz. Birkaç gün önce bir yemeğin yanında “Yunan musakkası” yazıyordu. (Otel yemekhanesinde yemeklerin yanında Türkçe ve İngilizce yemek adları yazılı.) Bu konuda söyleştik. Ben, “musakka” Türk yemeğidir, dedim. Son yıllarda Yunanlıların neredeyse tüm yemeklerimize sahip çıktıklarını anlattım. Yakında Kırkpınar’a da sahip çıkarlarsa şaşmam, diyerek sözlerimi sürdürdüm. Gülümsedi. “Ağabey!” dedi, “Musakkanın içine kabak konunca Yunan musakkası oluyor.” diyerek yanıtladı beni. Ben de “Musakka, musakkadır. İçine ne koyarsan koy.” dedim.  Epey söyleştik. Mutfak üzerine kitaplar okuyormuş. Sürekli bir öğrenme çabası var. Okuyup öğrenmek güzel bir şey.

        Barmen Ertuğrul’un da Aşçı Hüseyin Irmak’ın da telefonları kayıtlı bende. İletişimimiz kopmayacak. Belki bir gün, bir yerde yollarımız yine kesişir.

        Bugün Yusuf Akçura’nın “Türkçülüğün Tarihi” kitabına başladım. Güzel bir araştırma kitabı dostlarımın okumalarını dilerim. Kitaba dalmış gitmişken Odhan aradı. Eski bir öğrencim. Beyin cerrahı… Görev yeri Alanya… Akşam, bizi görmeye geleceğini söyledi. Bizi görmek için işini gücünü aksatmamasını söyledim. Benim kaygımı giderici sözler söyledi. Aslında ben de onu çok görmek istiyorum. Uzun zamandır görüşmedik, Göresledim onu.

        Odhan, geleceğini söyleyince heyecanlanmadım diyemem. Sevdiğim kişilerle görüşmek, karşılaşmak beni hep heyecanlandırır. Odhan’la söyleşmek çok güzel haftada birkaç kez telefonla görüşürüz. Çoğu zaman söyleşilerimiz uzun sürer. Çok kitap okur. Analitik düşünür, araştırıcıdır. Sorgulayıcıdır, körü körüne bir şeye inanmaz. Söyleşilerimizde en çok hoşuma giden de onun bana kitap önermesi. Zaman zaman başka öğrencilerim de bana kitap önerir. Hatta alıp gönderenler de var. Bu, beni mutlu eder. Bu durum, onların aydın kimliklerinin, sorumluluklarının ne denli geliştiğinin göstergesi.

        Akşamı zor ettim. Anacak bunu eşime ve Atacan’a belli etmiyorum. Akşam yemeğinden sonra hazırlandık. Alanya’dan yola çıktığını bildirdi bize Odhan. Ama ben, yine de “Acele etme, yavaş sür arabayı.” diyerek onu uyarıyorum. Üstelik onun usçu davranacağını bilmeme karşın. Ah, bu öğretmenlik, ah… Öğrencilerini, çocuğu gibi görme anlayışıdır öğretmenliğin yaşam erkesi.

        Zaman geçirmek için bir şeyler içtik. Bir süre sonra otele yaklaştığını bildirdi. Kalktık yerimizden. Dışarı çıktık. Çıktığımızda o, arabasıyla kapının önündeydi bile. Özlemle kucaklaşıp arabasına bindik. Ona getirdiğim kitapları verdim. Gözleri parladı, çok mutlu oldu. Bizi, Kadriye’de bulunan açık hava AVM’sine götürdü. İlk kez gittik. Çok beğendik. İnsanların soluklandığı bir yer. Bir süre yürüyüp AVM’yi gezdik. Sonrasında bir kahve dükkanının önüne geldik. Açık havada bir masaya oturup kahvelerimizi söyledik. Yürürken de kahve içerken de söyleşimiz hep sürdü.

        Gün içinde bir hastasını ameliyat etmişti. Hastasının durumu iyi değildi. Sık sık hastaneyle görüştü. Biz, erken kalkmak istedik bu nedenle. O, şu anda kaygılanacak bir şeyin olmadığını hastanedeki nöbetçi arkadaşlarının hastayla ilgilendiklerini söyledi. Zaten nöbetçi sağlıkçılar arıyorlardı onu. O da yapılacakları telefonda söylüyordu. “Buraya gelemeseydim, evde oturacaktım ve hastamı evden izleyecektim. Şimdi buradan izlemekteyim, bir şey değişmedi.” dedi.

        Güzel bir akşam, mutlu olduğumuz bir zamandı. Her mutluluk gibi bu da kısa sürdü. Kalktık. Bizi otelimize bıraktı. Vedalaştık. Güzel bir geceydi. Söyleşimiz hepimize keyif verdi. Atacan da zaman zaman söyleşimize katıldı.

        Otele girdik. Bahçede biraz dolaştık. Birer çay içtik. Yarın yola çıkacağız. Bu nedenle erken yatmalıyız. Erken dediysem saat çoktan yirmi dördü geçti. Odamıza girdik. Oya çiçekleri masanın üstündeydi hâlâ. Onları gözlerimle okşayıp yatağa girdim.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       20 Temmuz 2022

       

 

SORUN ÇÖZEN YÖNETİCİ (Dinlence Yazıları 8)

  

        5 Temmuz Salı… Otele uyum sağladık. Sanki yıllardır burada yaşıyormuşuz gibi bir duygu içindeyiz. Günlük yaşayışımız neredeyse her gün aynı. Her şey saatli. Günlük etkinliklerimiz azalmış durumda. Dış dünyayla bağımız, birkaç telefon dışında kopmuş gibi. Televizyon, yaşamımızdan çıktı sayılır. Gazete de yok!. Haberleri bile izleyemiyoruz neredeyse. Arada sırada rastladığımızda kısa aralıklarla olanı biteni öğrenip gündemden kopmamaya çalışmaktayız.

        Biraz kilo aldığımı düşünüyorum ki almamam gerek. Gerçi yemeklere abananlardan değilim. Beslenme düzenimi her zaman olduğu gibi sürdürmeye çaba göstermekteyim. Ama yine de kimi öğünlerde ipin ucu az da olsa kaçıveriyor. Her zamanki gibi sabahtan akşama dek çay ya da kahve içiyorum. Özellikle çaysız bir anım olmuyor gibi. Çayın bedenime, tinime gizil bir erke yarattığı düşüncesindeyim. Çay olmadan ne okuyabiliyor ne yazabiliyor ne de yanımdakilerle söyleşebiliyorum. Bu durumum bir nevi bağımlılık.

        Otelde kaldığımız süre içinde bir akşam alakart yemek yeme hakkımız var. Bunun tinsel önemi var. İnsanın aşevindeki curcunadan bir öğünde olsa kurtulması güzel bir şey. Zamanı önceden belirlemek gerek. Ayrılışımız yaklaştığından bu hakkımızı kullanmamız gerek. İki günde bir dönüşümlü yemek türleri var alakartta. Birinci gün Asya, ikinci gün ise İtalyan mutfağı… Eşim İtalyan mutfağı olan günde bu hakkımızı kullanmak istemekte. Onun tek amacı oğluna bir şeyler yedirmek. O, ısrar ettikçe Atacan daha az yiyor sanki. Çocuk yemek yemekten değil, oynamaktan zevk alıyor.

        Alakart hakkımızı kullanmak için konukkabule (resepsiyona) gittik. Buradaki görevliler, akşam yemeği için gün içinde yer ayıramayacaklarını söylüyorlar ısrarla. Aşevinin dolu olduğunu ısrarla söylüyorlar bize. Eşim de zamanımızın kalmadığını iki gün sonra otelden ayrılacağımızı söylemekte. Bir türlü çözüm bulunamayınca bu konuyu görüşebileceğimiz otel yöneticisi olup olmadığını soruyoruz. "Hande Hanım” adında biri geldi. Görevini söyledi, ancak ben tam olarak anlayamadım. Öncelikle güler yüzlü olduğunu belirteyim. Güler yüzlü olmak, sorunun çözümünde ilk adım. Sorunumuzu söyledik. Bizi anlayışla karşıladı. Üzüldüğümüzü fark etti. Hemen aşevi yöneticisine telefon ederek sorunu halletti. Kendisine içten bir “Sağol!” dedik. Ayrıldık konukkabulden.

        Akşam yemek saatimiz gelince aşevine gittik. Sessiz, serin, güler yüzlü bir ortamda yemeğimizi ivedilik göstermeden yedik. Aşevi tenha sayılırdı. Birkaç masada yemek yenmekteydi. Yemek bittikten sonra havuz başında söyleştik. Ardından odamıza geçtik. O da ne? Yataklarımızın üzerinde oya çiçekleri var. Beyaz örtülerin üstü oya çiçekleriyle bezenmiş. Bu inceliği görünce mutlu olduk. Bu güzelliği yapanın Hande Hanım olduğunu anında anladık. Ertesi gün ona mutluluğumuzu belirterek “Sağolun” dedik.

        Alakart yemek konusunda yaşadığımız deneyim, aslında bir yöneticilik dersi. Sorunu çözmemek için uğraşan görevlilerle sorunu çözmek için yola çıkan bir yöneticinin farkı görülmekte burada. Konukkabuldeki görevliler, sorun çözme konusunda çaresizdiler. “Emir kulu” tavrıyla davranarak sorunları çözmeleri olanaksız. Verilen görevi, bir makinenin parçası gibi yerine getirmekteler. Oysa onlar insan… Her görevin, verilen her yetkinin esnek yanları kesinlikle vardır. Burada görevlilerin sorunu çözmek için duygudaşlık yapmaları yeterli. Hande Hanım’ın orada yetkili olmasının nedeni, karşılaşılan sorunları çözmek. Bir işletme, bir kurum sorunları çözdüğü oranda vardır. Kurumsal sürekliliğin temelinde sorun çözmek bulunmakta. Sorunların çözülmemesi ya da büyütülmesi memnuniyetsizliği artırır. Bu da o işletmenin müşteri yitirmesi demek. Müşteri olmayınca işletme de çalışan da olmaz.

        Okumakta olduğum Doğu Perinçek’in “Türkçe Kökler” kitabını bitirdim. Kitabı, bitirmeden gün içinde Sayın Perinçek’i arayarak böylesine güzel bir kitabı okuyuculara sunduğu için teşekkür ettim. Ayrıca bazı konularda karşı tezlerimi söyledim. Dil üzerine kısa da olsa yararlı bir söyleşide bulunduk. Dil konusunda bu tür kitapların yayımlanmasında büyük yarar var Türkçemizin gelişimi için. Kitap, kökenbilim üzerine. Sayın Perinçek, bu kitapla dilimize büyük bir hizmette bulundu Bu nedenle kendisini kutluyoruz.

        Uyumak zorundayız. Ancak yatağımızın üzerindeki çiçekleri toplamaya kıyamıyoruz. En sonunda çiçekleri toplayıp masanın üzerine koyduk. Artık uyuma zamanı.

        Hande Hanım, evlilik yıldönümümüzü (1 Temmuz) otellerinde geçirdiğimiz bilse acaba neler yapardı bize? Bu soruyu düşünürken uykuya dalıyorum.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       19 Temmuz 2022

       

       

KADRİYE (Dinlence Yazıları 7)


        Otelimizin bulunduğu mahallenin adı Kadriye. Öteden beri kadın adlarının verildiği yerler ilgimi çeker. Bu adlarda bir doğurganlık, analık, çoğalma, üreme anlamı var. Buralarda insan ister istemez bir anne şefkati duyar.

        Ülkemizin birçok yerinde kadın adlarını taşıyan yerleşim yerleri bulunmakta. Bu da halkımızın kadınlara ve analara verdiği önemi, gösterdiği saygıyı belirtir.

        İlk gün gittiğimiz kumsalın adı da Kadriye. Önüme gelene soruyorum: “Buraya adını veren Kadriye kim? Neden buraya Kadriye adı verildi?” Taksicisine, minibüsçüsüne, esnafına, garsonuna, aşçısına… Doğru dürüst bir yanıt yok! Yanıtların çoğu uydurma, kafadan atma. “Bilmiyor.” demesinler diye yanıtlıyorlar beni.

        Üzülerek söyleyeyim ülkemizin neresine giderseniz gidin, orada yaşayanların çoğu bulundukları yerin tarihini bilmiyorlar. Doğal güzellikler, kültürel değerler ve tarihsel yapıtlar hakkında ayrıntılı bilgiyi geçtim, kulak dolgunluğu sayabileceğimiz bilgiye bile sahip değiller. Bu hem okullarımızda hem de ailede verilen eğitimin yetersizliğini göstermekte. Demek ki insanımız, günlük söyleşilerinde yöreleriyle ilgili bilgileri konuşmak yerine başka şeyler konuşmaktalar. Bu nedenle de yöresel bilgiler kuşaktan kuşağa, komşudan komşuya, kulaktan kulağa, dilden dile, aileden aileye yayılamıyor. Ayrıca insanımızın merak duygusu giderek yok olmakta. Bunda en önemli etken, genelağın ve medyanın insanımızı tutsaklaştırması. Bu alanların egemenleri kullanıcıların istediğini değil, kendi istediklerini öğretmekteler. Bu da bilgiyi sınırlamakta, merak duygusunu çoraklaştırmakta.

        Kadriye Mahallesinin adını öğrenmek için önce genelağda bir araştırma yaptım. Kısa bilgiler var. Bu bilgileri doğrulamak için Mahallenin Muhtarı Süleyman Çalışkan’ı aradım. Bilgileri doğrulattım ona. Sayın Çalışkan’la uzunca bir söyleşi de bulunduk. Ondan yeni şeyler de öğrendim. Bir harf değil, birden çok harf öğretti bana.

        Kadriye Mahallesinin halkını oluşturanların çoğu, Girit Muhacirleri. Girit, Osmanlı Devletinden ayrılınca bağlanınca kıyıma uğrayan soydaşlarımız doğup büyüdükleri topraklardan ayrılmak zorun kalmışlar. Anavatana sığınmışlar. Buraya gelip yerleşenler Girit’in en büyük kenti, Kandiye’den göç etmişler. Buranın ilk adı, Akkınlar imiş. Köy statüsündeki buranın adı, 16 Kasım 1992’de değiştirilerek Kadriye olmuş ve belediye yapılmış.

        Kadriye mi nereden geliyor. Kandiye’den kaynaklanarak Kadriye denmiş. Bir kadın adına dönüşmüş Kandiye. Ne kadar güzel değil mi?

        Hazır aramışken Muhtar Süleyman Bey’e kumsalda kurumakta olan armut ağacını sordum. Ben, onun susuzluk nedeniyle kuruduğunu sanmıştım. Muhtarımız “Radyasyonu ilk haber veren ağaç, armuttur.” dedi. Bir yerde radyasyon düzeyi artınca ilk olarak armutlar tepki verirmiş buna. Önce meyve vermezlermiş. Verseler bile olgunlaşmazmış meyveler. Sonra da ağacın bedeni kurumaya başlarmış. Ne güzel bir bilgi bu. Muhtar Süleymanların yüzünden umutluyuz ülkemiz için. İşini iyi yapan, çevresine duyarlı insanlar var az da olsa aramızda. Bu durum umut verici.

        Bir daha Serik-Kadriye’ye gidersem bu bilgileri anlatacağım rastladıklarıma. Özellikle de Kadriye adının nereden geldiğini.

        Öğrenmenin sonu yok! Biz de öğreneceğiz ömrümüz yettikçe.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       19 Temmuz 2022

SERİK’E GİDİŞ (Dinlence Yazıları 6)

 

        4 Temmuz Pazartesi… Neredeyse her günümüz aynı biçimde başlıyor, aynı biçimde sürüyor, aynı biçimde bitiyor. Sabahları üç aşağı beş yukarı aynı saatte kahvaltıya iniyoruz. Oldukça büyük aşevinde önce kaşık, çatal sesleriyle karşılaşıyoruz. Sonrasında ellerinde tabaklarla sürekli dolaşan insanlar…

        Masalarına sürekli yiyecek taşıyanlar… Masaya getirilenleri beğenmeyenler… Yeni yiyecekler peşinde koşanlar… Siyah naylon torbalara hamur işlerini dolduran uygar(!) ülke yurttaşları… Bu yemek bolluğunda bile aç kalmaktan korkan özgüvensizler… Yemeğe, karın doyurmaya odaklı kısır bir yaşamın tutsaklaştırdığı varsıl ülkelerin yoksul tinli hayaletleri… Dünyadaki yoksullar, açlar için koca koca söylevler savuran, her gün kilolarca yiyeceği çöpe atarken bir gram üzüntü duymayan ikiyüzlüler… Bir lokma yiyeceğin üretim aşamasında harcanan emeği bilmeyen “Paramı verdim ister yerim istersem dökerim.” düşüncesindeki modern çağın kibar vandalları… Bir tabak çanak şangırtısı içinde çalan batı müziğinin boğukluğunda ağız şapırtılarını bastıran homurtular, konuşmalar… Karnı doysa gözü doymayan bir insan güruhu… Meyve sularından bir yudum alıp bardakları masalarda bırakan doyumsuzlar…. Dünya kapitalizminin tüketmeye yönlendirip koşullandırdığı çağdaş(ı) dünyanın ilkelleri… Bu ilkelliği çağdaşlık sanıp bu düzene ayak uyduran Asya’nın, Afrika’nın ezilmiş ülkelerinin yolunu şaşırmışları…

        Kahvaltımızı yapıp havuz başındaki yerimizi aldık. Havuza girip yüzdük. Ardından biraz kitap okudum. Tanıştığım yeni insanlarla söyleştim bir süre. Her yanda bir devinim…

        Koca otelde sonu gelmez kalabalıkta Türk anneleri kolaylıkla ayırt edebiliyorum. Nasıl mı? Öğün aralarında ve yemeklerde hiç durmadan ellerinde tabak ve çatalla çocuklarının peşinden koşturanlar, Türk anneleri. Diğer ulusların annelerinde böyle bir davranış yok! Bu özelliğimizle övünelim mi, yerinelim mi bilmiyorum. Yemek sırasında sürekli olarak çocuklarına yemesi için uyarıda bulunanlar da Türk anne ve babaları.

        Öğlen yemeğinden sonra Serik’e gitmek için çıktık. Otel çalışanları olsun, dışarıda rastladığımız kişiler olsun Serik’e nasıl gidileceğini doğru dürüst bilen yok! Bu durum yalnızca Antalya’nın sorunu değil. Neredeyse ülkemizin tüm yörelerinde aynı şeyle karşılaşıyoruz. İnsanımız, yaşadığı yeri bilmiyor, tanımıyor.

        Neyse ki şansımızın da yardımıyla bir midibüse attık kendimizi. Sürücümüz konuşkan birisi. İnsanlara yardımcı olmayı seviyor. Serik otogarında indik. 7 Temmuz’da Fethiye’ye gideceğiz. Biletlerimizi aldık. Otogardan çıkıp biraz dolaşalım, dedik. Dolaşmak olanaksız. Çünkü hava çok sıcak, kaynayan bir buhar kazanının içindeyiz sanki. Kentin girişi iç karartıcı. Gri bir beton yığını. Ne yazık ki ülkemizin tüm kentleri aşağı yukarı aynı biçimde yapılaşmakta. Kentlerin kendi iklimlerine, doğasına uygun, özgün bir mimari planları yok! Yapılaşma, neredeyse her yerde aynı. Bu nedenle kentlerimiz gözümüze hoş görünmüyor, yaşamımızı da kolaylaştırmıyor. Üstelik Serik, yeni kentleşen bir yer.

        Otogarda ve kentte birkaç kişiyle tanışıp söyleştik. Herkes dert küpü. Ekonominin bozuk gidişi, insanları kaygılandırmakta. Kentleriyle ilgili birçok sorunu dile getirmekteler. En çok da yanlış tarım uygulamaları ve turizmdeki plansızlık.

        Serik çevresinde golf sahaları var, bolca sulanan. Güzelim ovanın bereketli toprakları, birkaç varsılın eğlencesi için heba edilmiş. Torosların yaşam kaynağı suları, hesap edilmeden harcanmakta.

        Antalya yöresi suyun bol olduğu bir yer. Ancak yanlış tarım uygulamaları ve hesapsız kitapsız turizm yatırımları gelecekte bu güzel yurt toprağını kuraklığın çoraklığında tutsaklaştırabilir. Başta avakado olmak üzere çok fazla suya gereksinim duyan ürünlerin yetiştirilmesine ağırlık verilmesi, Torosların suyunu tüketmekte, toprağı verimsizleştirmekte. Bu nedenle bu bölgenin tarımında iklime uygun meyve ve sebzelerin seçilmesinde yarar var. Konya Ovasındaki obrukların oluşmasında Antalya’daki aşırı su tüketiminin payı olup olmadığı araştırılmalı.

        Serik’ten dönüşümüz kolay oldu. Güler yüzlü, havası gibi sıcak ancak insanı terletmeyen bir sürücüye denk geldik. Söyleştik biraz. Atacan’dan,(11) para almadı. Söyleşimizin asıl kahramanı Atacan’dı bu arada. Yol bitince güzel söyleşimiz yarım kaldı. Kim bilir belki bir gün yine karşılaşırız. Atalarımız “Dünya küçük” sözünü boşuna söylememişler.

        Otele döndük. Çok yürümemiştik, ama bitkin ve yorgunduk. Bu durum, bunaltıcı sıcaktan olmalı. Otelin serin bir köşesinde dinlenmeye çekildim bir süre. Bu arada Atacan çoktan havuzdaki yerini almıştı bile.

        Akşama doğru havuz başında kitap okumayı sürdürdüm. Ancak suya atlayan birinin sıçrattığı damlalar, kitabı mı ıslattı. Bu, okumama engel. Sayfalar yırtılabilir. Kitabı güneşe bırakıp kurttum. Demek ki aşırı güneşin böyle güzel yanları da varmış.

        Gecenin sıcak serinliğinde aylakça zaman geçirdim. El ayak çekilince ben de odamın yolunu tuttum. Yapacak bir şey mi var?

                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                               18 Temmuz 2022

       

 

       

KIRKPINAR (Dinlence Yazıları 5)


        3 Temmuz Pazar günü… Sıcak bir sabah… Otelin içi serin iklimleme aracı nedeniyle. Dışarda sanki bir alev kazanı var. Biz de onun içinde kaynamaktayız. Yel esmiyor. Esince de sıcak bir dil gibi yalamakta bedenimizi. Bu durumdan kurtulmanın en iyi yolu havuza girmek. Ancak akşama dek suların içinde kalmak da olmuyor.

        Otele girip çıkanlar çok. Çıkıp gidenlerin yerine yeni konuklar gelmekte vakit yitirmeden. Ayrılmakta olanlar, yükçelerini yapının girişindeki boş alana yığıyorlar. Kahvaltıyı yaptıktan sonra, bir de öğlen yemeği yemek için ayak sürümekteler sağda solda.

        Oteldeki kalabalık dinmiyor hiç. Otel çalışanları, otomatik bir makine gibi. Herkes işini yapıyor durmaksızın. Tıkır tıkır işlemekte makine kollarını her alana uzatarak. Çalışanlar arasındaki işbölümü çok güzel. Herkesin sorumluluk alanı belli.

        Alışkanlığımdır tanıyayım, tanımayayım sabahları herkese bir “Günaydın!” derim. Günün diğer zamanlarında da selam vermeyi unutmam karşılaştığım kişilere. Oteldeki yabancılara da Türkçe “Günaydın!” demekteyim. Bunu bilerek yapıyorum. Anlamadıklarında onlara demek istediğimi açıklıyorum. İlerleyen günlerde sabahleyin karşılaştığım bazı yabancılar gülümseyerek bana “Günaydın!” diyorlar. Adamlar ülkemizde bunca zaman kalsınlar, ama bir tane Türkçe sözcük öğrenmeden gitsinler olur mu hiç?

        Çalışanlara karşı duyarlıyım oldum olası. Büyük emek harcıyorlar bizim rahatımız için. Dinlencemizin mutlu, sağlıklı, iyi geçmesinde büyük pay sahibiler. Onların işlerini kolaylaştırmak bizim insanlık görevimiz. Ne yazık ki birçok kişi, çalışanları kölesi olarak görmekte. Onların emeğine, kişiliğine saygı duymamaktalar. İşte, beni kızdıran en önemli konulardan biri bu. Bir kişi, kendine hizmet eden kişilerle iyi geçinmeli. Onların emeğine değer vermeli.

        Otel çalışanlarının çoğu pırıl pırıl gençler… Hepsi ekmeğinin peşinde… Birçoğu üniversite öğrencisi… Bazıları bu yıl girmişler sınava, sonucu beklemekteler heyecanla. İlk gün tanıştığımız Buse adında esmer güzeli bir kız var. Burdur-Bucaklı aile kökeni… O da bu yıl üniversite sınavına girmiş. Yaşına göre çok olgun… Birkaç gün içinde ailemizin bir parçası durumuna geldi. Ayaküstü söyleşiler yapmaktayız onunla. İşine bağlı… Kazanıp biriktireceği üç beş kuruş, belki de onun kazanacağı üniversitede harçlığı olacak. Onu aylarca idare edecek.

        Buse ile tanıştıktan bir gün sonra Ali adında bir gençle tanıştım. Mersinli Yörük olduğunu söyledi gururla. Pehlivan yapılı bir genç… Gözbebekleriyle gülen bir adam. Buse’nin erkek arkadaşıymış. Geleceğe yönelik güzel düşleri var. Sonradan Buse anlattı. Ali’nin ailesinin ekonomik durumu çok iyiymiş. Burada çalışmaya gereksinimi yokmuş. Çalışmasının tek nedeni, Buse. Ona yakın olmak için sevda çilesi çekmekte otelde çalışarak. Demek ki Kerem ile Aslıların, Ferhat ile Şirinlerin soyu tükenmemiş. Ali, Ferhat’ın yürekli torunlarından. Buse, Ali’nin özverisinin farkında. Bu nedenle “Ali…” denince gözlerinin karası parlak laciverte dönüşmekte, dudakları titremekte.

        Bugün Kırkpınar güreşleri var. Yarı finale dört pehlivan kaldı, üçü Antalya bölgesinden. Otelin dalanında (lobisinde) bir şeyler içiyorum, keyfim yerinde. Telefonda anlaşılmaz bir yabancı müzik çalmakta. Görevliye: “Bugün Kırkpınar yağlı güreşlerinin finalleri var. Yarı finaldeki dört güreşçiden üçü Antalya bölgesinden. Üstelik dünyanın en eski spor düzenlemelerinde biri. Bu yıl 661.si yapılmakta. Hem ülkemizi hem de Antalya’mızı tanıtmak için iyi bir fırsat. Televizyonlarda güreşleri açalım. Konuklarınız izlesinler. Üstelik yabacı gezginler hem geleneksel sporlara hem de özgün halk kültürlerine ilgi duymaktalar. Hem işletmeniz hem de ülkemiz açısında iyi bir tanıtım olur.” dedim.

        Görevli: “Bir sorayım.” dedi.

        Görevlinin yanıtından, duruşundan isteğimin olmayacağını anladım. Zaten olmadı da. Ben de odama gidip final güreşlerini izledim. Otellerin ülkemizin tanıtımı konusunda duyarlı olmalı. Bu tanıtımların belli bir izlenceye bağlı olarak yapılması büyük yarar getirir.

        661. Kırkpınar yağlı güreşlerini başpehlivanı otelimizin bulunduğu Serikli Cengizhan Şimşek oldu. Keşke açsalardı televizyonu da Serikli yiğidi herkes izleseydi.

        Akşam yemeğinden sonra konser vardı. İki Rus kadın sanatçıyı dinledik. Biri söyledi, diğeri keman çaldı. Eşlik eden iki erkek çalgıcı da renk kattı konsere. İki gün önce de Türk sanatçılar vardı sahnede. Gece, havuz başında müzik dinlemek güzel… Arada yıldızların göz kırpması geceyi anlamlandırmakta. İstanbul’da belki de en çok özlemini çektiğimiz yıldızları görmek. Her yan ışıl ışıl olduğundan ne yazık ki gökyüzündeki güzellikleri göremiyoruz. Bizim için bu, büyük yitik…

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       17 Temmuz 2022

       

 

GÖRÜNMEZ KAZA(Dinlence Yazıları 4)


        2 Temmuz sabahı, güne güzel başladık. Kahvaltımızı yaptık. Ekmek kızartma makinesinin önünde iri yarı, epeyce esmer bir kişiye “Günaydın!” dedim. Türkçe karşılık verdi. Hatırımı sordu. Sorunca Bahreynli olduğunu söyledi. Rehbermiş. Yıl boyunca ülkemize gelip gidiyormuş. Bir uçak dolusu gezgini getirmiş ülkemize. Önce İstanbul’a, ardından İzmit’e gitmişler. Şimdi de Antalya’dalar. Ona, Trabzon’u anlattım uzun uzun. Gitmemiş hiç.

        Bahreynli kadınların çoğu havuza, denize girmiyor. Gölgede oturmayı yeğlemekteler. Çocuklarıyla ilgilenmekteler günün önemli bir kısmında. Havuza girmeyen annelerin kızları yüzüyor. Bahreynli kadınların bazıları mayo/bikini giyerek havuzdalar gün boyu. Bazıları dar pantolon ve tişörtlerle yüzmeyi yeğlemekteler. Bu durum mayolu olmaktan daha çok ilgi çekmekte. Sudan çıkınca giysiler üzerlerine yapışmakta.

        Bahreynli rehbere Trabzon’un iklimini; doğal, tarihsel ve kültürel güzelliklerini anlattım. Serin havasının sıcak iklimden gelen Bahreynlilerin hoşuna gideceğini söyledim. Şirketine bunları anlatacağını belirtti. Vedalaşıp ayrıldık.

        Asyalı yerdeşlerimize karşı önyargılı, ayrımcı bakışları fark ederek arada sırada onlarla ilgili aşağılayıcı sözleri işitmekteyiz. İnsan olan herkes, bu bakış açısına üzülür.

        Pakistanlı, Hindistanlı, Bangladeşli, Sri Lankalı ve Arapların eleştireceğimiz davranışları yok mu? Var… Tüm insanlarda eleştirilecek bir yan bulmak olanaklı. Bu insanlar, kendi kabuğuna çekildiklerinde değişemez, doğru davranışları da edinemezler. Tersine kendi kabuklarına çekildikçe daha da tutucu olurlar. Çatal, bıçak kullanmak önemli bir sosyal gelişmişlik. Kimse anasından doğduğunda her şeyi bilmiyor. Türlü yollarla öğreniyor kişi. Bizim toplumumuz da birçok şeyi; örneğin, beyaz örtüler üzerinde çatal, bıçakla yemek yemeyi Cumhuriyet’le öğrendi. “Arap” deyip burun kıvrılan bu insanlara eğitim fırsatı tanımalıyız. Ülkemize gelen Hint ve Arap kökenliler, ülkemizde bazı sosyal kazanımlar elde etmekteler. Bunu zaman zaman gözlemekteyim. “İnsan göre göre, hayvan süre süre (alışır)” sözünü boşuna söylememiş atalarımız.

        İnsanlara öğrenme, uyum gösterme fırsatı tanınmalı. İnsanları hakir görmek, insana yakışmaz.

        Irkçılık ve ayrımcılık Avrupa’nın sömürgeci, emperyalist topraklarında gelişen bir insanlık ayıbı, bir mikrop. Bu mikrobu bize bulaştırmaya çalışanlar var. Bu mikrobun aşısı, kardeşlik ve insanlıktır. Toplumuzun gelenekleri, Atatürk’ün insanı önceleyen bakış açısı bu mikrobu yok eder. Bizim topraklarımızda bugüne dek ırkçılık mikrobu yaşamadı. Bugünden sonra da yaşamayacak. Aşağılık duyguları nedeniyle insan ayrımı yapan, önce aynaya baksın. Aynada göreceği kendi yüzünden nefret eden kişilerdir bu zavallılar.

                Kitap okumamı sürdürmekteyim uzanağımda. Bir yandan da notlar almaktayım. Bir elimle kitabımı tutarken diğeriyle uzanakta başımı yasladığım yerin altını tutmaktaydım. Birden başımın altındaki bölüm kaydı ve sol elimin işaretparmağı araya sıkıştı. Eşim yardıma koştu. Bedenimin ağırlığı parmağımın üstüne binince parmağımın ilk boğumundan sonrası yassılaştı. Ayağa kalkınca parmağımın yassılığını düzelteyim derken kanama başladı. Peçetelerle parmağımı sardım. İyice bastırdım diğer elimle kanamayı durdurmak için. Koşar adım sağaltımcı odasına gittim. Orada Hemşire Hilal Hanım vardı. Güler yüzlü, candan biri. Yaramı inceledi. İstersem dikiş atabileceğini söyledi. “Çok gerekliyse atın!” dedim. Sonrasında pansuman etti, dikişe gerek görmedi. Havuza girmememi öğütledi. Suyun ve klorun yarama zarar vereceğini söyledi.

        Parmağım sızım sızım sızlamakta. Havuz başındayım, ancak suya bakıyorum üzgün gözlerle. Kitap okuyorum ara ara. Yeni kişilerle tanışıyorum. Her gün telefon rehberime bir ya da iki kişi ekleniyor. Otelden ayrılıncaya dek gittim pansumana. Üç gün sonra havuza girmeye başladım.

        Parmağımın yaralanmasıyla bozulan moralimi düzeltmem gerek. Parmağımın acısını unutmalıyım. Bu gece, iyi geçmeli. Akşam yemeğinden sonra havuz başında bir masaya kuruldum. Az sonra eşim ve Atacan geldi. Gökyüzü berrak, hava ılıkça bir serinlik içindeydi. Bense düşlemler içinde dalıp gitmişim.

                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                               16 Temmuz 2022

       

HER RENKTEN İNSAN BİR ARADA (Dinlence Yazıları 3)


        1 Temmuz Kabotaj Bayramı olduğu gibi bizim de evlilik yıldönümümüz. Güneşli, sıcak bir sabah… Kahvaltıdan sonra havuz başındaki yerimizi alıyoruz. Büyük şemsiyelerin gölgesindeki uzanaklardayız. Güneşe birden çıkmam, hele Antalya güneşine. Çıkarsam kısa sürede kızarmış pilice dönerim. Yanıp kavrulurum. Apak tenim alev kırmızısına döner ve dinlencem zehir olur.

        Çevremizde neredeyse her ulustan insan var. Havuz, rengarenk insan kaynamakta. Su, herkesi bağrına basıyor. Ne renk ne dil ne de din ayrımı yapıyor.

        Afrika kökenli gezginler epey var. Araplar çoğunlukta. Arapların çoğu Bahreynli. Pakistan, Bangladeş, Hindistan ve Sri Lanka kökenli İngiliz yurttaşları göze çarpmakta. “Ülkelerini sorunca asıl atayurtlarını değil, İngiltereli olduklarını söylüyorlar. Ben, asıl ülkelerini söyleyince gülerek kabul ediyorlar. Bu durum, insanın kendiş topraklarına yabancılaşması değil mi?

        Ruslar belli oluyor. İngilizler, Almanlar, Hollandalılar, Polonyalılar ve neredeyse tüm Avrupa ülkelerinden gezginler var. Uzakdoğululara rastlamadım. Oysa İstanbul’da sıkça rastlarız onlara. Boyunlarında fotoğraf makineleriyle dolaşan ve gülümseyen yüzleriyle ilgimizi çeken dost Uzakdoğulular burada yok!

        Havuzda ve su kaydıraklarındaki çocuklar, birbirlerinin dillerini bilmeseler de çocuk ve oyun diliyle çok güzel anlaşmaktalar. Çocuklar, bitmez tükenmez erkeleriyle durmadan koşturmaktalar. Gün onların günü… Onların birçok gereksinimine yanıt veren eğlenceli oyun alanları var. Her çocuk çok güzel… Her çocuk bir dünya… Çocukların birleştikleri ve anlaştıkları nokta düşleri. Karşısındakinin dillerinde anlatamasalar da bakışlarıyla anlatıyorlar düşlerini.

        Atacan, çok mutlu. Çocuklara da büyüklere de Türk yemeklerini ve tarihimizi anlatıyor. En çok anlattığı da son zamanlarda keşfettiği kokoreç. İngilizcesi işe yarıyor bu konuda.

        Bazı Türk gezginlerde belirgin bir Arap düşmanlığı var. Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Sri Lankalıların da Arap sanıyorlar. Onlara kuşkuyla bakmaktalar.

        Gölgede uzanağımda kitap okumaktayım. Okuduğum kitap sürükleyici ve her sayfada okuyucunun merakını artırmakta. Elimde Doğu Perinçek’in “Türkçe Kökler” kitabı var. Elimdeki kitabı gören bazı yurttaşlarımız, önyargılarının tutsaklığı nedeniyle biraz burun kıvırmaktalar. Bazılarıyla kitap üzerine konuştuk. Onlara bu kitabı okumalarını önerdim. Bilinçsiz koşullanmalar, insanların öğrenmesinde ve kendini aşmasında en büyük engel. İnsanlardan umudumu kesmem hiçbir zaman. Bir gün kendi kafalarıyla düşüneceklerine inancım tam.

        Yan tarafımda Pakistan kökenli İngiliz yurttaşı bir karı, koca var. Üç beş aylık da yavrular uzanmış bakmakta sağa sola kara gözleriyle. Erkek, havuzda yüzmekte sık sık. Kadın, mevsime göre epeyce kapalı sayabileceğimiz giysi içinde çocuğuyla ilgilenmekte. Bir yandan da havuza girenleri, güneşlenenleri izlemekte. Kocasının adı Muhammet. Kısa söyleşiler yapmaktayız onunla.

        Muhammet, ara öğün için gidip yiyecekler aldı. Yiyecekler, gözlemenin birkaç türü. Oturdu eşiyle yemek için. İki uzanakları var. Birinde bebekleri yatmakta. Diğerinde eşi oturmakta. Eşi, gözlemesini ve ayranını oturup yemeye başladı. Muhammet de yanında bulunan bir yurttaşımızın sahiplendiğini sonradan öğrendiğim uzanağın ayakucuna oturup gözlemesini yemeye başladı eşiyle göz göze, diz dize. Birden havuzdan bir sinirli adam çıktı ve kendisine ait olan bu uzanağa oturmamasını söyledi. Kin ve öfke doluydu bu zavallı. Oysa Muhammet, onun havlularına da diğer eşyalarına da değmiyordu. Ben, araya girdim. Zavallının öfkesi dinecek gibi değil.

        Oysa bizim geleneğimizde yemek yiyen, su içen rahatsız edilmez. Hele bir erkeğe karısının, çocuğunun yanında kızılmaz.

        Yattığım yerden kalktım, kendimi toparladım. Muhammet’i uzanağıma çağırdım. Gelip oturdu. Yemeğini orada yemeyi sürdürdü. Bir de ona “Afiyet olsun!” dedim. Bu sözün ne demek olduğunu anlatmaya çalıştım yarım İngilizcemle, anlatamadım. Atacan’ı aradım, göremedim. Akşam yemeğinde garsonların birinden yardım alarak Muhammet’e bu sözü anlatabildik. Çok mutlu oldu. Artık her yemekte ve kahvaltıda beni görünce “Afiyet olsun” diyor Muhammet.

        Suriyeliler üzerinden yapılan yabancı düşmanlığı, ne yazık ki bilgisizlerce saldırganlığa dönüştürülmekte. Yabancı düşmanlığı derken bu düşmanlık Avrupalıya, sarışın olanlara değil; esmer olan insanlara karşı yapılmakta. Bunun ABD’de yapılan ırk ayrımından, Nazilerin yaptığı ırkçılıktan bir farkı yok! Oysa ülkemiz yurttaşlarının birçoğu kara kaşlı, kara gözlü. Siyasetçilerin oy devşirmek için kullandıkları sorumsuz sözler, havuz başında ırkçılığa dönüşmekte. O uzanağa sarışın bir Avrupalı otursaydı bu zavallı böyle davranmazdı. Eminim ki eğilip bükülür, ona övgülerde bulunurdu.

        Öğleden sonra ilgimi çekti. Bir Türk topluluk var. Bir bakanlığın çalışanları. Otelde eğitim yapmaktalar. Ülkemizin birçok ilinden gelenler var aralarında. Boyunlarında asılı kartlarda adları ve geldikleri iller yazılı. Niye geldiklerini sordum, yanıtladılar. Çoğu çok genç. Kadınlar çoğunlukta. Erkek çalışan neredeyse yok! Kimsesiz çocukların bakımıyla ilgili bir bakanlığın beş yıldızlı otelde eğitim yapmasını yadırgadığımı söyleyebilirim. Bunca masrafa ne gerek var? Bunu söylerken her bakanlık çalışanının böyle yerlerde kalmasını yadırgamıyorum. Bunun bir bakanlığın bütçesiyle yapılmasına karşı çıkıyorum.

        Akşam yemeğinden sonra havuz başında oturup söyleştik. Gece yarısına dek sessizlik içinde müzik dinledik. Ne yazık ki zorunlu olarak dinlediğimiz müzik beni çok neşelendirmedi. Ama olsun, hiç yoktan iyidir.

                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                               16 Temmuz 2022

       

ANTALYA (Dinlence Yazıları 2)

 

        Antalya, benim için önemli bir yer. Yaşamımda yeri var. 1983 yılında bu güzel Akdeniz kentinde, yaz döneminde kısa dönem askerlik yaptım. Yaşamımım, gençliğimin dört aylık dönemini Topçular’da geçirdim. Yaz sıcağında kavrulurduk. Yaşamım boyunca Topçular’da içtiğim kadar su ve ayranı hiçbir zaman içmedim. Doğaldır ki çok terledik, çok da sıvı tükettik.

        Antalya’nın yazı nemli, boğucu. Bu nedenle Antalya’nın yazını sevmem. Dinlence için en güzel aylar, ekim ve mayıstır. Bu aylarda bu güzel kente doyum olmaz.

        Eşim bir yıl önce Antalya dinlencesini ayarladı. Gidiş dönüş uçak biletlerini aldı. Fethiye’ye gideceğiz buradan. Her şey önceden ayarlandığı için dinlencemiz, çok ucuza gelecek. Eşime; yazın gitmeyelim, dediysem de dinletemedim. Olan oldu, biten bitti biz de keyfimize bakalım.

        Antalya havaalanına indik 30 Haziran sabahında... Uçağımızdan yavaşça çıktık. Havaalanının önü eski Topkapı garajını anımsattı bize. Ellerinde yer adları yazılı levhalarla yolcu toplamaya çalışan simsarlar karşıladı bizi açık alanda çığırtkan. Bir yanda taksiler, bir yanda simsarları çığıran otobüsler, diğer yanda “VİP araç” olarak kendini tanıtanlar… Belli bir standart yok! Taksiciler bile taksimetre açmak yerine, yuvarlak bir eder söylüyor gideceğimiz yere. Turizmin merkezi sayılan bir kentimizin havaalanındaki görünüm bu. Yalnızca üzülüyoruz ülkemiz adına bu duruma.

        Neyse VİP araçların simsarlarından biriyle pazarlığa girişiyoruz. Bir yolcuya daha rastlıyoruz aynı yöne giden. Onunla anlaşıyoruz önce. Yol ederini bölüşeceğiz. Otelimiz Belek-Kadriye’de. Taşıta bindik. Yemyeşil, bin bir bereket fışkıran ovadan geçiyoruz. Üretim alanı olması gereken yerlerden oteller boy vermekte gri, soğuk yabancı. Ülkemizin en verimli, bereketli bir ovasını turizme kurban etmek nasıl bir iştir?

        Otelimize geldik taşıt yoldaşımızla söyleşerek. Biz, kapı önünde indikten sonra onun biraz daha yolu vardı. Tarsus’ta beden eğitimi öğretmeni olduğunu öğrendiğimiz taşıt arkadaşımızla vedalaşıp ayrıldık.

        Otele girip gerekli işlemleri yaptık. Odamız henüz hazır değildi. Yükçelerimizi girişte bırakarak kahvaltıya gittik. Sıkı bir kahvaltı yaptık. Bol bol çay içtik. Keyfimiz yerinde. Çay varsa sorun yok! Çay içtikçe açıldık, uykusuzluğumuzu unuttuk. Saat on bire doğru görevlilerden biri bizi aradı ve odaya taşınabileceğimizi söyledi. Biz de kalkıp eşyalarımızı alarak odamıza çıktık. Odamız, otelin arka yanına, batıya bakıyor. Arkada köy evleri var. Aramızda büyükçe bir boş arsa. Arsada otlayan koyunlar, keçiler… Toprağı didikleyen tavuklar, fiyakalı horozlar...

        Eşyalarımızı yerleştirip havuz giysilerimizi giydik. Çıkıp önce çevreyi gezdik. Neyin, nerede olduğunu öğrendik. Havuz başında yerimizi aldık. Öğlen yemeğinden sonra denize giden servis aracına bindik. Kısa bir sürede kumsala ulaştık. Kendimize güneşlenmek için uzanaklar (şezlonglar) bulduk. Havlularımızı serip gölgeye sığındık. Güneş yakmıyor, kavuruyor adeta. Deniz dalgalı… Kumsal, fırın… Yel, od esintisi yakıcı, ısırgan…

        Akşamı edemedik kumsalda. Servis aracıyla otele döndük. Duş alıp dolaşmaya çıktık. Çok geçmeden de yemeğe. “Her şey dahil” sistemi işlemekte burada. Tabaklar, tepeleme dolu. Yenenden çok, dökülen yemek var. Çöp kutuları silme dolu. Bini aşkın konuk var burada. Savurganlık dorukta; yazık, günah! Konukların çoğu yabancı. Karınlar doysa da gözler doymuyor. Sayısız yemek türü var: tatlılar, acılar, zeytinyağlılar, sıcaklar, soğuklar, mezeler, garnitürler, salatalar, kızartmalar, haşlamalar, hamur işleri…

        Onu aşkın ekmek türü var. Her ekmekten bir dilim tatmaya çalışıyor konuklar. Böylece ekmeklerin yüzde sekseni çöpte. Usumuza gelecek her türlü alkollü, alkolsüz içecek var. Yiyeceklerde olduğu kadar olmasa da içeceklerde de savurganlık söz konusu. İnsanlar çatlayıncaya dek içmekteler. Yemenin, içmenin beleş olduğu düşünülmekte. Bu nedenle de tüketmek, hepsinden tatmak zorunluymuş gibi bakılmakta her şeye.

        Masalar, dolu tabaklarla yemek yığını durumuna gelmiş. Anneler, babalar çocuklarına yemek yedirmek için uğraşıp didinmekteler. Ne yapsan boş… İnsanlar fil, çocuklar da fil yavrusu değil. Eni, boyu belli insanoğlunun.

        Görevli gençler, hiç durmadan dolaşmaktalar. Boş ya da içindekiler yenmemiş tabakları toplamaktalar. Tükenmez bir erkeyle gidip gelmekteler. Arada tabaklar, bardaklar devriliyor büyük bir şangırtıyla. Kırılan kırılana… Elde süpürge ve küreğimsiyle (faraşla) kırılan tabaklar, bardaklar hemen yok edilmekte.

        Konuklar, yemek sırasında ve yemekten sonra alkollü bir şeyler içmekteler. İçki ve aşırı yemek yüzünden olacak insanlar hemen odalarına çekilmekte. Aşırı yemek ve içki sanırım şekeri yükseltip ağırlık yapmakta. Bu nedenle uykuları gelmekte konukların. Zaten otelin çevresinde gezip dolaşılacak yer yok! Tüm gereksinimler burada karşılanıyor gece, gündüz.

        İlk gecemiz... Yorgun ve uykusuzuz. Biz de erkenden uyuduk. Sabah ola, hayrola!

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       15 Temmuz 2022

DİNLENCE BAŞLIYOR (Dinlence Yazıları-1)


        29 Haziran 2022 Çarşamba günü dinlenceye gitmek için hazırlıklara başladık erkenden. Sabahleyin Kaynak Yayınlarına giderek yeni yayımlanan birkaç kitap aldım, Antalya’da yaşayan öğrencim Dr. Odhan Yüksel’e armağan etmek için. Geleneğimizdir konukluğa eli boş gitmemek. Ben de bunun kitap olmasını yeğlemekteyim yıllardır olduğu gibi.

        Eşim, sabahtan akşama dek yükçe (bavul) hazırladı. Üç kişiye, üç yükçe. Bavullar, kabin boyu. Artık karışmıyorum bu işe. Her dinlencemizde birçok gereksiz öteberi taşıyoruz. Bu durum, dinlencemizi hamallığa dönüştürmekte. Karşı çıkmanın yararsız olduğunu bildiğimden sessizliği yeğlemekteyim.

        Gece yarısı bire doğru uyuduk ve saat üçte uyandık. Çünkü uçağımızın saati: 05.50… Hemen kalktık yatağımızdan. Zaten tilki uykusundaydım. Bir şeyler atıştırıp evden çıktık. Üç bavul, bir sırt çantası dolu dolu.

        Evimiz üç caddenin ortasında olduğundan taksi bulmak zor olmadı. Önce yükçelerimizi taksinin yüklüğüne yerleştirdik. Sonrasında yerlerimizi aldık. Eşimle Atacan, arka koltukta; ben öndeyim, sürücünün yanında. Emniyet kemerini takmadan önce sürücüye içten bir günaydın, dedim. Sürücü neşeli bir adam. Bu saatte mutlu... Yaptığı işten memnun. Birkaç tümce konuştuktan sonra sürücünün yerdeşim olduğunu anladım.

        “Köyünün adı ne?” diye sordum.

        “Of…” dedi.

        “Of köy değil, ilçe…”

        “Evet, ilçe… Benim köyüm Pınarca… Ama Korkut köyünden, Şapoğullarından evliyim, annem de aynı köyden ve aynı akrabadan. Aslında oralı sayılırım.”

        “Şimdi oldu.” diyerek gülümsedim. O da benim nereli olduğumu sordu, yanıtladım.

        Konuşmamız sırasında Atacan’ın uykusu iyice açıldı. Sabahın köründe bir sevinç pınarı sürücümüz Adnan Karamanoğlu. Kendini söyleşiye kaptırdı iyice. Havaalanına sapacağı yolu kaçırdı. Neyse ben erken fark ettim durumu. Uyardım onu. Hemen yakın bir kavşaktan geri dönüp Sabiha Gökçen Havaalanının yoluna döndü. Karadenizlinin kıvrak zekasıyla durumu kurtardı. Benim söyleşimin kendisini etkilediğini söyleyip yolu şaşırmasının suçunu da bana yükledi. Olsun… Böyle yükler, insana ağır gelmez.

        “Bak!” dedim. “Uçağı kaçırırsak bizi Antalya’ya dek götürürsün ona göre.” Bu sözüm üzerine güldü.

        “Ağabey, seninle her yere giderim. Canın sağolsun.”

        Havaalanına geldik gelmesine de nasıl geldiğimizi anlayamadık. Zaman su gibi aktı. Eşim ve Atacan da söyleşiye zaman zaman katıldılar. Bu güler yüzlü adamdan ayrılmak zor. Vedalaştık. Zamanında yetiştik. Uçağın kalkmasına epey vakit var.

        Havaalanı tıklım tıklım… Hemen işlemlerimizi yaptık. Uçağa bineceğimiz yere yürüdük. Kişi başı yirmi beş kilo yük hakkımız var. Neyse ki dört parça yükümüzün toplam ağırlığı elli kilo bile değil.

        Uçağın kalkış zamanı gelince içeriye alındık sırayla. Uçakta boş yer yok! Çoğunluk, çoluk çocuk dinlenceye gitmekte. Çocuklar uykulu… Büyükler yorgun, ama mutlu. Dinlenceye gitmenin rahatlığı içindeler.

        Koltuklarımıza oturup kemerlerimizi bağladık. Uçak, bir süre sonra havalandı. Atacan, acıktığını söyledi. Normal olarak bu saatlerde acıkması olanaksız. Amacı, yolculuğun tadını çıkarmak. Güzel… “Çocuğun giydiği haram, yediği helal." demiş atalarımız. O çoktan koltukların arklarına iliştirilen listeden yiyecek ve içeceğini seçmiş durumda. Yeme, içme ateş pahası… O, kendince hesap yapıp ekonomik davranmaya özen göstermekte. Biz hiç karışmıyoruz ona. Az sonra gezici büfe geldi ve yiyeceğini aldı çocuk. Bir anda bitirdi yemeğini.

        Uçak gökyüzünde süzülmekte. Bulutlar dalga dalga aşağıda. Güneş, doğuyor sol yanımızdan. Bulutlara iplik iplik yayılmakta güneş ışınları. Güneş yüzünü gösterdikçe bulutlar daha da aklaşmakta. Parlak bir apaklık bu. Az sonra kaptanımız, uçağımızın alçalmakta olduğunu duyurdu. Bulutlar, yavaş yavaş yitip gitti. Altımızda yemyeşil Anadolu toprağı… Aralarda sararmış tarlalar gözükmekte. Bunlar; biçilmiş buğday, arpa tarlaları olmalı. Torosların kuzeyi gri sarı. Doruklar da aynı renkte. Güneye geçince gri sarı, yeşile bırakıyor yerini.

        Uçağımız, Akdeniz’in üzerinden dolaşarak havaalanına indi. Belli ki yel, Toroslardan esmekte. Henüz hava ısınmadı sanırım. Saat 07.05’ti. Artık, uçaktan çıkma zamanı…

                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                               15 Temmuz 2022