SİVAS YOLUNDA YAŞANAN TEHLİKE


Mustafa Kemal ve arkadaşları; Erzincan’dan mutlu, umut dolu ayrıldılar. Halkın kurtuluşa olan inancı, onları çok mutlu etmiş ve umutlandırmıştı. Erzurum’dan yüklendikleri umudu, Erzincan’da çoğaltıp yolculuklarını sürdürüyorlardı.

“Erzincan’dan ayrılalı bir saat kadar olmuştu ve Erzincan boğazına girmek üzereydik. Bu sırada uzaktan birtakım işaretler verildiğini dürbünle görüyorduk. İşaret verenlere biraz daha yaklaştığımız zaman bunların jandarma zabit ve neferleri olduğunu gördük. Kendilerine iyice yaklaştığımız zaman:

-Durunuz...

Dediler. Durduk. Koşa koşa Paşa’nın otomobiline giden jandarma zabitinin telaşlı telaşlı bir şeyler anlattığını ve eli ile boğazı, etraftaki yalçın dağları gösterdiğini müşahede ediyorduk. Merak ettik. Arabadan inerek, Paşa’nın yanına gittik.

Jandarma zabitinin söylediği kısaca şuydu:

-Müsellâh (silahlı-AH) Dersimli çeteler boğazı kapattılar. Boğazı geçmek imkânsızdır. Merkezden kuvvet istedim. Kuvvet gelir gelmez hemen eşkıya üzerine hücum edip boğazı açacağım. Ancak bundan sonradır ki kafilenin emniyetle boğazı geçmesi mümkün olabilir. (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, 1. Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara, İkinci Baskı: 1986, s. 199)”

Durum ciddiydi. Dersim çeteleri, Kurtuluş Savaşı başlamadan boğmak istiyordu. Halkın işgalcilere karşı ayağa kalkması karşısında emperyalistlerin safında yer alıyordu bu çeteler.. Görev ertelenemezdi. Hele eşkıyaya hiçbir biçimde ödün vermek düşünülemezdi bile. Atatürk ve arkadaşları, kurtuluş için gemileri yakarken bu yola baş koymuşlardı bir kere. En küçük kararsızlık; yurdun her köşesindeki eşkıyayı, bozguncuları, işbirlikçileri yüreklendirirdi. Bu nedenle Kemal Paşa, tehlikenin üstüne yürüdü yaşamı boyunca yaptığı gibi. Jandarma subayını can kulağıyla dinledi. Sonrasından arabadan inerek sordu:

“-Eşkıyanın miktarı hakkında malumatınız var mı?

Zabit:

-Kat’i malumatım yok...

Cevabını verdi. Müteakiben Paşa’nın sualleri ve zabitin cevapları şöylece devam etti:

-Eşkıya boğazın neresinde mevzi almış?

-Usulleridir. Boğazın içine girmeye müsaade ederler. Kafilenin sonu geldiği zaman yolun iki tarafını birden kapatırlar.

-Yani biz boğaza gireceğiz, çıkmadan yolumuzun kapatıldığını ve arkamızın kesildiğini göreceğiz, öyle mi?

-Evet…

-Fakat ne eşkıyanın miktarı, ne de nerede pusu kurduğu hakkında sahih malumatınız yok.

-Müşahadeye müstenid malumatımız yok. İstihbaratımızı arz ettim.

-Merkezden ne kadar kuvvet istediniz?

-Bir tabur istedim. Bir iki bölük de gelse olur!

-Gönderdiğiniz haber kaç saatte buraya gelebilecek?

-Kıt’a hemen yola çıkarılırsa yarın burada olur.

-Boğazı temizlememiz ne kadar sürer? (Aynı yapıt, 200)” Mustafa Kemal’in astlarıyla konuşmasındaki kullandığı dilin, dilindeki inceliğin ilgi çekmemesi olanaksız. İnsanın mevkisi, işi, rütbesi ne olursa olsun oun varlığına saygı gösteriyor Ulu Önder. Jandarma subayı, son soruya yanıt veremez. Subayın söyledikleri varsayım. Oysa Kemal Paşa varsayımlara değil, olgulara göre davranır.

Mustafa Kemal Paşa:

“-Arkadaşlar, bu izahat ve telkine nazaran, Erzincan’a dönmemiz, eşkıyanın temizlenmesi ve boğazın açılması için günlerce beklememiz lazım geldiği anlaşılıyor…

Diyerek, mülakaatına devam etti:

-Biliyorsunuz ki işimiz acele. Sivas kongresine gününde yetişmek mecburiyetindeyiz. Yol programımızı değiştiremeyeceğimiz gibi, Kongre’nin açılmasını da geciktiremeyiz. Gecikmemiz, bilhassa yollarda eşkıya var, diye gecikmemiz Kongre’yi felce uğratır ve çığ halinde büyütülerek şayialarla Sivas’ta siyasi bir panik olur. Ben, her ne pahasına olursa olsun vaktinde Sivas’ta bulunmak icap ettiği kanaatindeyim. (Aynı yapıt, s.200-201)” Kemal Paşa, kararını vermiştir. Padişah fermanlarını dinlemeyen devrimci, eşkıyanın tehdidine mi pabuç bırakacak?

“Paşa sözlerinin bu noktasında sesinin tonunu biraz daha yükselterek ve heyecanlandırarak:

 Otomobilin birinde hafif mitralyözler var. Osman Bey [O zaman yüzbaşıydı. Generalken öldü. Osman Tufan merhum] ve birkaç arkadaş mitralyözleri ateşe hazır bulundurarak önden ilerlesin. Bizim arabalar da kendisini takip etsin. Etraftan gelecek ateşlere ehemmiyet vermeyerek otomobillerimiz bütün süratleriyle ilerlerler. Fakat önümüze eşkıya çıkar ve yol kapatılmış olursa o zaman da hemen otomobillerden atlayarak ve derhal birer mevzi edinerek mukabil ateşe başlarız.

Müsademe sonunda ya muvaffak oluruz yahut da ölürüz. Ancak, tavsiyem şudur ki, böyle bir hal vukuunda aramızda yaralanan ve ölenler bulunursa onlarla asla meşgul olmayacağız. Sağ kalanlar için tek kişi dahi olsa hedefi Sivas’a ulaşmak teşkil edecektir.  

Dedi ve gözlerimizin içine bakarak:

Benim kararım bu, sizler de kabul ediyor musunuz?

Diye sordu. İstisnasız:

-Tabii Paşam…

Dedik. Arabalara atladık. Paşa jandarma zabitine de şu emri verdi:

-Biz gidiyoruz. Allaha ısmarladık. İsterseniz siz de boğaza doğru mevcut kuvvetinizle ilerleyiniz. Biz bir müsademeye tutuşursak, belki bizi takviye edebilirsiniz. (Aynı yapıt, s. 201)” Burada Kemal Paşa’nın dilindeki inceliğe dikkat ediniz. Jandarma subayını buyruğundaki birlikle kendilerine katılıp ölümü göze alması için zorlamıyor. Ayrıca aldığı karar konusunda arkadaşlarının onayına başvurması da övgüye değer.

Mustafa Kemal ve yanındakiler ölüme meydan okuyarak kurtuluş yoluna çıktılar. Tehlikelerin üstüne gitmeden ve ölümü göze almadan kahraman olunmaz. Atatürk ve arkadaşları ulusun sonsuza dek yaşamasın için ölümü göze aldıkları için kahramandırlar.

Kimse karşı çıkmıyor Atatürk’ün bu kararına. Herkes silahını eline alıp ölümü göze alarak eşkıyanın üstüne gitti. Boğazdan kimsenin burnu kanamadan geçildi. Atatürk, bu kararında da haklı çıktı ve kazandı. Onu Atatürk yapan da ulusunu varlığını tehlikeye düşürecek konularda gözünü budaktan sakınmaması ve yurdu için canını vermeye hazır olması değil mi?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  16 Kasım 2024

 

 

 

ATATÜRK ERZİNCAN’DA


Atatürk 29-30 Ağustos gecesini iyi geçirmedi. Ateşi yüksekti. 30 Ağustos sabahı erkenden uyandı. Kalktı yatağından hazırlanıp yola koyuldular. Çünkü akşama Erzincan’da olmak zorundaydılar. Gecikirseler Sivas Kongresi’ne zamanında yetişemeyeceklerdi. Yollar çok bozuktu. Arabalar ikide bir arızalanmaktaydı. Güç bela yol almaktaydılar. Zaman çok değerliydi onlar için. Yurdu kurtarma ülküsü, içgüçlerini ayakta tutuyordu.

“Paşa, öğle üzeri:

-Hiçbir yerde mola vermeyelim…

Diyerek emretti.

-Zaten peynir, ekmek, zeytin yiyecek değil miyiz? Arabalarda yenilsin!

Ancak, bu sayededir ki, arabaların arızaları yüzünden kaybettiğimiz zaman telafi ettik. Hatta, hiçbir yerde ve herhangi bir şartla yolda tevakkuf etmemek (eğleşmemek) için Paşa’nın emri vardı.

Buna rağmen Erzincan’a yakın bir su başında tevakkuf etmeye mecbur olduk. Zira, Erzincan mutasarrıfı ve ahzıasker (askere alma) kalemi reisi ile sair zevat, Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini ve heyeti karşılamaya gelmişlerdi.

Bu su gazlı bir suydu. Belki de tahlili yapılmamış olduğu için ismi ve hususiyetleri memlekete meçhul en nefis bir maden suyu idi. Belki de “Kisarna”dan “Afyonkarahisar”dan daha faydalı olan bu sudan bir hayli içtik ve başında bir müddet mola verdik.

Paşa, mutasarrıftan ve kalem reisinden vaziyeti, halkın düşüncelerini sordu. İzahat aldı. Sonra, hep beraber yola düzüldük ve akşam karanlığı basmadan Erzincan’a girdik. (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, 1. Cilt, Türk Tarih  Kurumu Basımevi-Ankara, İkinci Baskı: 1986, s. 198)”

Yukarıdaki anlatımdan anlıyoruz ki Anadolu, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğini kabul etti. Onun çevresinde toplanarak ulusal gücü oluşturmak için seferber olmuştu halk. Halkın gücü, gittikçe büyümekte. Erzincan’ın ileri gelenleri ve halk, Kemal Paşa’yı kent dışında karşılayarak kurtuluşa olan umutlarını gösterdiler.

Yol boyunca yemek molası bile verilmemesi çok ilginç. Her konuda, her koşulda, her şeyden özveri söz konusu. Çünkü yitirilecek zaman yok! Bir an önce kurtuluş amacına ulaşmak için ivedilik gösterilmekte. Çünkü yurdumuzun birçok yöresinde halk, tutsak edilmiş. Düşman; kadın çocuk, genç yaşlı demeden insanımıza kıymakta. Köyler, kasabalar ve kentler yakılmakta. Ülkemiz düşman çizmesi altında inim inim inlerken yitirilecek bir tek saniye bile yok! Karşılayıcılarla Erzincan’a girilir.

Kalem reisi, konuklara yatacak yer hazırladı. Mutasarrıf, konuklarını akşam yemeğinde belediyede ağırladı. Gece yarısına dek yemekte kaldılar. Paşa, ulusal kurtuluşun amacını, yurdu kurtarmanın çarelerini anlattı sofrada. Her konuda açıklama yaptı, halkından hiçbir şeyi gizlemedi. Bu sırada Sivas’a bazı buyruklar yazdırdı telgrafla. Sofradaki Erzincan halkı, Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmalarını dinledikçe kurtuluşa inandı.

“-Paşam, son damla kanımızı senin yolunda ve milletin kurtuluşu uğrunda akıtacağız…

Diyor, üstüne teminat veriyorlardı. Paşa, bu tezahürden fevkalade memnundu. Bunun içindir ki, sabahleyin erkenden yola çıkmak yerine halk ile temas etmeyi ve şehri dolaşmayı tercih etti. Ziyafet sofrasında Erzincanlıların verdiği teminat sanki bir parola halinde ve bir anda bütün şehre yayılmıştı. Paşa, kiminle temas ediyorsa, ondan:

-Vatan için canımızı fedaya hazırız.

Cevabını alıyordu. Paşa’nın cesareti artıyor, milli şuur ve inanın bu galip beraberliği hepimizin maneviyatını yükseltiyor ve Türk milletinin istiklal aşkının vatan sevgisinin ne ölçüde hesaba sığmaz bir azamet olduğunu belirtiyordu. Bu intibalar içinde, öğleden bir saat önce, mutasarrıfa, kalem reisine, belediye reisine ve şehir halkına veda ederek büyük milli tezahürat arasında vatan ve millet uğruna son damla kanını akıtmaya hazır bu kahramanlar diyarından ayrıldık. (Aynı yapıt, s. 199)” Görüldüğü gibi Erzincan halkının Kemal Paşa’ya ve ulusal kurtuluşa verdiği coşkulu destek, övgüye değer.

Temsil Heyeti üyelerinden Erzincanlı Şeyh Fevzi Efendi, Sivas Kongresi’ne katılmak üzere kurtuluş yolcularına katıldı. Mazhar Müfit Bey’in bulunduğu arabaya bindi.

Atatürk ve arkadaşları, koca bir ulusun düşmandan kurtuluş sorumluluğunun bilincinde olarak Erzincan’dan ayrıldılar. Erzurum’da tomurcuklanan umut, Erzincan’da filizlendi. Küçük bir köye uğradıklarında, bir pınar başında eğleşip yolcularla konuştuklarında bile filiz büyümekteydi yol boyunca. Atatürk’e en büyük gücü veren halkıydı. Bunun içindir ki yaşamı boyunca her fırsatta halkla konuştu. Derdini anlattı, dert dinledi.

                                                        Adil Hacıömeroğlu

                                                         15 Kasım 2024

ATATÜRK’ÜN ERZURUM’DAN SİVAS’A GİDİŞİ


Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti üyeleri, 4 Eylül’de toplanacak Sivas Kongresi’ne katılmak için 29 Ağustos 1919 Cuma günü Erzurum’dan yola çıktılar.

Kemal Paşa, Erzurum’dayken Sivas’tan sürekli çağrı telgrafları alıyordu. Bu çağrıları yapanlar arasında bir zamanlar onun yanında yer almak konusunda kararsızlık yaşayan Sivas Valisi Reşit Paşa ve eski milletvekillerinden Rasim Bey de vardı. Bu arada Fransız Binbaşı Mösyö Brüno da tehditler savurmaktaydı. Paşa, tehditlere ve Fransız Binbaşı’nın blöflerine karşın kararlıydı. Yurdu kurtarma sevgisi her şeyin önündeydi.

Temsil Heyeti’nin Erzurum’dan ayrılışı zor oldu. Çünkü özverili, kahraman kent halkıyla bir duygu birliği oluşmuştu aralarında. Hem Erzurumlular hem de Mustafa Kemal ve arkadaşları vedalaşırken üzüntü içindeydiler.

Üç otomobil ile üç atlı araba hazırlandı. Otomobiller hurda sayılacak durumdaydı. Yollar ise asfalt değildi ve berbattı. Mustafa Kemal, Rauf Bey ve Erzurumlu Hoca Raif Efendi aynı otomobile bindiler.

Mazhar Müfit (Kansu), Süreyya (Yiğit), Hüsrev (Gerede) ikinci; Refik (Saydam), Cevat Abbas (Gürer), Muzaffer (Kılıç) ve Yüzbaşı Osman (Tufan) beyler de üçüncü otomobildeydiler. Hayati Bey’in buyruğundaki diğer kişilerde at arabalarına yerleştiler. Hepsinin küçük yükçeleri vardı yanlarında. Ayrıca Türkiye’nin farklı yerleriyle kurdukları iletişim evraklarının yer aldığı dosyaları da arabalara koydular.

Erzurum halkı, heyecanlı ve umutluydu. “Allah muvaffak etsin!”, “Hayırlı olsun!” dilekleriyle uğurluyorlardı Mustafa Kemal ve arkadaşlarını. Bu coşkun dilekler arasında yola çıkıldı. Erzurumlular, uğurlamalarını kent dışına çıkarak sürdürdü. Erzurumluların bu coşku ve kurtuluşa olan inancı, Erzurum Kongresinde ortaya çıkan doğu illerinin düşüncesini simgelemekteydi. Türk ulusu tutsak olamazdı. Yaradılışında var olan özgürlük tutkusu, her şeyin önündeydi.

Sivas, herkes için umudun kenti olmuştu birdenbire. Erzurum’daki uğurlama umut doluydu. Bu umut, her geçen gün çoğalarak yurdun her yanına yayıldı. Giderek Türk ulusu kurtuluş umudunu, Kemal Paşa’nın sarsılmaz kararlılığı ve kurtuluşa odaklanmış istenciyle birleştirdi.

Erzurum’dan on beş kilometre uzaklaşmışlardı ki Mahzar Müfit Bey, Enderunlu Hafız Hüsnü Efendi’nin “Sabâ tarafı vefadan Peyam yok mu?” şarkısını kendi kendine söylemeye başlar. Bu, Mazhar Müfit’in ağlamaklı durumunun dışa vurumuydu. Şarkıya dalan Müfit Bey, sesini biraz yükseltince arkaya dönerek eliyle daha yüksek sesle söylemesini işaret eder Kemal Paşa. Ardından “Ey gaziler yol göründü” şarkısını söylemeye başlar yüksek sesle. Arabalardaki herkes katılır bu şarkıya.

Sabah erkenden Erzurum’dan ayrılan kafile, öğlen vakti bir pınar başında durur. Paşa: “Hemen yemeğimizi yiyelim. Vakit kaybetmeksizin yine yola devam edelim.” der. Herkes iner arabalardan.

“… Yemek deyince bilhassa Anadolu’daki kara yolculuklarında gün görmüş insanlar için yemek: Tavuk, hindi, soğuk et, su böreği, köfte ve saire gibi şeylerden düzülen nevaledir.

Hepimiz de bu çeşit nevalelerle yolculuk etmiş insanlardık. Fakat, bu defa nevalemiz: Peynir, zeytin kuru ekmekten ibaret bir azıktı.

Su başında rastladığımız köylüler de torbalarından birkaç kuru soğan ikram ettiler. Fakat, Paşa başta olmak üzere hepimiz en büyük bir lokantada pişirilmiş veya ziyafette tertiplenmiş yemeklerden ve İstanbul tabiri ile: ‘Et’amei nefisei lezize [Çok güzel, lezzetli yemekler-AH]’den daha mükemmel ve daha iştahalı olarak zevkle kuru soğanı, peyniri, zeytini ekmeğimize katık ederek ve pınarın buz gibi suyunu içerek karnımızı doyurduk.

Zevk ve neşe ile tekrar yola düzüldük. (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, 1. Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara, İkinci Baskı: 1986, s. 196)” Görüldüğü gibi ülkemizi kurtarmak için yola çıkan Atatürk ve arkadaşlarının öğle yemekleri Anadolu’nun bir pınar başında peynir, zeytin ve ekmekten oluşmakta. Bir köylülerin verdikleri kuru sağan var. Ülkemiz, sarayın kuş sütü eksik sofralarında oturanlarca kurtarılmadı; halk gibi yaşayan, halk gibi yiyip içenlerce kurtarıldı.

Konuşup söyleşerek, anılar anlatarak neşeyle yolculukları sürer. Bir ara sağanak yağmur başlar. Arabaların üstlerindeki tente parçalanmış, delik deşikti. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere hepsi sırılsıklam olurlar. Islanmaları onların neşesini, kararlılığını bozmaz. Derken geceyi geçirecekleri köye gelirler.

“Köylüler bizi canla başla ve büyük bir sevgi ile karşıladılar. Mustafa Kemal’in adı ve şahsiyeti köyde büyük bir ün salmış bulunuyordu. Köyün iki yer odasından ibaret bulunan en büyük evini Paşa’ya tahsis ve diğer arkadaşları da diğer evlere taksim ettiler. Kurunduk, ısındık ve akşam yemeğimizi yedik. (Aynı yapıt, s. 197)”

Mazhar Müfit, Paşa’nın bulunduğu evde konaklamaktadır. Tam uyuyacakları sıra Kemal Paşa, yaverlerinden Muzaffer’i çağırır. O, koşup gider. Paşa üşütmüştür yağmur altında ve ateşi yükselir. Mustafa Kemal, Refik Bey’in uyandırılıp rahatsız edilmesini istemez. Ancak onlar yine de Dr. Refik Bey’i çağırırlar. O da gelir. Muayene eder. Ateşi: 37.5… Dinlenmesini söyler.

Gece ateşlenen Paşa, herkesten erken kalkar ve hemen yola koyulurlar Erzincan’a doğru. Küçük rahatsızlıklarla uğraşacak zaman yoktur. Çünkü yurdumuzun büyük bir bölümü işgal altında, ulusun önemli bir kısmı tutsak. Görev büyük, sorumluluk yüksek…

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  14 Kasım 2024


ATATÜRK’Ü HERKESE ANLATMALI


Atatürk’ü 10 Kasım’da anmak, ulusal birliğin sağlanması ve ulusal bilincin uyanıp canlı tutulması için çok önemli… Anmanın yanı sıra, onu doğru anlamak ise yurttaşlarımız için bir yurtseverlik ödevi… 10 Kasımlardaki Atatürk anmalarına  koşut olarak ona her yurttaşın hesap vermesi ise yüksek bir sorumluluk bilinci… Bütün bunların yanında Atatürk’ü ve onun düşüncelerinin vücut bulduğu Kemalizm’i herkese anlatmak ise yaşadığımız toplumsal sorunlardan kurtulmak için kurtuluşa giden yolda koşmak demek…

Atatürk’ü doğru anlayanlar, onun düşüncelerini ayrım yapmadan toplumun her kesimindeki yurttaşlarımıza anlatmalı dili döndüğünce bıkıp usanmadan. Kemalizm’i herkese anlatmak, ulusal bir görev ve sorumluluk olmalı. Kemalizm, 1923-38 arasında ülkemizde yaşama geçmiş, denenmiş, yararları her düşünceden siyasetçilerin çoğu tarafından beğenilip övülmekte günümüzde. Ancak birçok siyasetçinin Atatürk övgüsü içerikten yoksun. On beş yılda ekonomik büyümemiz, sosyal gelişmişliğimiz, eğitimdeki atılımlarımız, hukuk alanındaki devrimlimizle dünyayı şaşırttık. Bunun içindir ki batılı emperyalistler, Genç Cumhuriyet’imize savaş açtılar. İçerdeki işbirlikçileriyle iç cepheyi bölmeye çalıştılar. O, sonsuzluğa göçtükten sonra II. Dünya Savaşı’nın sıkıntılı günlerinden yararlandı emperyalistler. O dönemin öngörüsü zayıf yöneticilerinin hatalarından yararlanarak Atlantik’e bağlandı ülkemiz. Böylece Türk devriminin bin bir emek ve özveriyle oluşturduğu kurumları bir bir ortadan kaldırıldı. Atlantik sistemiyle her geçen gün daha da yakınlaşan ülkemiz, ne yazık ki emperyalistlere doğru her adım attığında tam bağımsızlığımızdan ödün verdi. Atlantik sevisi, tam bağımsızlık ülküsünü yok etti giderek.

Ne yazık ki Türkiye, NATO’ya girdikten sonra bağımsızlığı feda etti Atlantik uğruna iş bilmez yöneticilerince. Buna karşın “Tam bağımsızlık ülküsü” kor alev gibi ulusumuzun yüreğinde hiç sönmedi, içten içe hep yandı. Kimi zaman alevlenip parladı. Bu süreçte ülkemizi yöneten siyasetçilerin çoğu, bağımsızlık alevleri karşısında telaşlandılar. Bağımsızlık ülküsüyle ayağa kalkan gençlerimizi kırıma uğrattılar.

Son yıllarda bağımsızlık koru, köze dönüştü halk içinde. Toplumumuz Atatürk’ü yeniden keşfetmekte. Bu nedenle her kesimden halka Atatürk anlatılmalı özüne uygun olarak. Tıpkı Cumhuriyet’imizin kuruluş yıllarında yapılan okuma yazma seferberliği gibi seferberlik yapılmalı. Bu seferberliği başlatacak olan da Kemalistler…

Atatürk’ün Harf Devrimi sırasında söylediği: “Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik, bunu milliyetperverlik vazifesi biliniz.” sözü uyarınca Kemalizm’i herkese anlatıp öğretmeli, hem de beşikten mezara kadar. Bu, bir vatan görevi…

Ateş çemberine dönen bir coğrafyada varlığımızı korumak için her zamankinden daha çok gereksinmemiz var Atatürk’e ve onun düşüncelerine.  Yoksa emperyalizmin bölüp parçalama ve yok etme saldırganlığına karşı nasıl savunuruz kendimizi?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  13 Kasım 2024

                                                                  

10 KASIM’LAR ATATÜRK’E HESAP VERME GÜNÜ OLMALI


29 Ekim 2024’te kutladığımız Cumhuriyet Bayramı’nda Anıtkabir’e giden kişi sayısı, 745 bin 920… 10 Kasım 2024 Pazar günü Ata’sına koşan insan sayısı ise 1 milyon 92 bin 365… Bu 10 Kasım’da Anıtkabir, ziyaretçi rekoru kırdı.

Halkımız, resmi ve dini bayram günleriyle 10 Kasım’da Atatürk’ü anmak için Anıtkabir’e koşmakta. Yalnızca özel günlerde mi? Doğaldır ki hayır! Yağmur çamur, yaz kış, sıcak soğuk demeden yurdun dört bir yanından ve yurtdışından birçok kişi yılın her günü Anıtkabir’e geliyor. Neredeyse tüm partilere oy veren insanların sığınağıdır burası. Zor da kalanın çözüm aradığı yerdir Atatürk’ün mozolesi. Burada tarihsel, düşünsel ve duygusal bir yolculuğa çıkılıyor. Bu ziyaretler, kimsenin zorlaması ya da isteğiyle olmuyor. Tamamen kendi us ve yüreklerinin sesidir onları kilometrelerce yoldan buraya getiren. Dünyada eşi benzeri görülmeyen bir sevgi ve saygının göstergesidir halkımızın Anıtkabir’e koşması.

Yurttaşlarımız, siyasetçilere ve toplumun her kesimiyle tüm dünyaya ülkemizin kurtuluşunun Atatürk’ün izinde giderek olacağını söylüyorlar bu ziyaretleriyle. Yol göstermekteler anlayana ve anlamayanlara. Ne yazık ki siyasetçilerin çoğu, Anıtkabir yerine yönünü Washington ve Brüksel’e dönüyor. Onların Anıtkabir’e gidişleri de Atatürk’le ilgili söylemleri de göstermelik ve halkımızın gözünü boyamak için.

Üzülerek söyleyeyim ki Atatürk’e karşı çıkanlar, niye karşı çıktıklarını bilmiyorlar. Kulaktan dolma, genellikle de zamanında İngilizlerin ve onların işbirlikçilerinin yaydığı yalanlara inanarak kendilerine bir düşünce, karşı çıkış oluşturmuşlar. Bu düşünceleri, nesnellikten çok uzak…

Atatürk’ü savunuyor görünenlerin birçoğu, onunla ilgili büyük bir bilgisizlik içinde. Ne yazık ki onun düşünce sistemini ve uygulamalarının içeriğini kavramış değiller. Kavramış gibi görünenler de Kemalist düşünce sistemini nedense içselleştirememişler. Atatürk’ün “Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir.” özdeyişinin anlatmak isteği tam bağımsızlık vurgusunu bir türlü anlamak istememekteler. Kemalist düşünce sisteminin üstünde yükselip beslendiği kök, tam bağımsızlık. Tam bağımsızlık varsa Atatürk var. Yaşamı boyunca batı emperyalizmiyle savaşmış birini, batıcı göstermeleri ise onu hiç anlamadıklarının temel göstergesi.

10 Kasımlar, Atatürk’e hesap verme günü olmalı hepimiz için. Atatürk’ün gösterdiği amaca yürüdük mü? Yürüyor görünüp ayaklarımız bizi, başka yerlere mi götürdü? Onun tam bağımsız yaşamak için emperyalizme karşı hem kendimiz hem de dünyanın tüm ezilenleri için savaşmayı meslek edindik mi? Onun halkçı-devletçi yönetme uygulamasını savunduk mu? Halkçı-devletçi ve üretime dayalı ekonomik sistemimizden vazgeçip emperyalistlerin reçetelerine boyun eğenlerden hesap sorabildik mi? Eğitimimizi özünden saptırarak ve içi boşaltılarak küresel güçlerin buyruğuna sokanlara karşı durabildik mi? İnsanımızı yoksulluğun, yoksunluğun ve Ortaçağ karanlığının pençesinden kurtardık mı? Ulu Önder’in vasiyetlerini yerine getirdik mi?

Onun bizlere emanet ettiği tam bağımsız Türkiye’ye ve Cumhuriyet’e ne derecede sahip çıkıp emanetini koruduk? Bunun hesabını vermemiz gerekmiyor mu?

Yukarıda yer alan kendimizi sorgulama sorularını en çok kendine soracak olan aydın geçinenler ve onun adını kendi kişisel ve siyasal çıkarları için kullananlar, halka üstten bakanlar, yurttaşı hor görenler, “cahil” diyerek ulusunu aşağılayanlar… Oysa Atatürk, Onuncu Yıl Nutkunda: “Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir.” diyerek ulusuna saygısını, sevgisini, güvenini haykırmakta tüm dünyaya. Halk olmadan devri olur mu? Halkın katılmadığı bir Kurtuluş Savaşı kazanılabilir mi?

Atatürk’ü yeterince öğrenip içselleştiremediğimiz, onun izinde kararlılıkla yürüyemediğimiz için kendimizi ulusça sorgulama zamanıdır 10 Kasımlar. Sorgulayıp Atatürk’e hesap verme günüdür. Acaba, bu hesap vermeyi ne denli yapıyoruz? Ya da böylesi bir hesabı vermeye yüzümüz tutuyor, yüreğimiz yetiyor mu?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       12 Kasım 2024

ATATÜRK’Ü ANMAK KADAR ANLAMAK DA GEREKİR


Dün yine, güz serinliğinde erkenden uyandı tüm Türkiye Atatürk’ün anmak için. Günlerden pazar olmasına karşın herkes, kendisine uygun bir yerde Ata’sına koştu anma için. Kimi resmî törenlere yetişti sabahın köründe. Kimi de bugün dinlence günümdür, demeden önceden belirlenmiş yerlerde saygı duruşunda bulundu. Bazıları evinin camlarında, balkonlarında yerini aldı. Ben ise grip olduğum için evdeydim.

Sabahleyin altıda uyandım. Hava aydınlaşmamıştı daha. Yatağımdan kalkar kalkmaz televizyonu açtım. Birkaç haber kanalında Atatürk’le ilgili konuşmalar vardı eskiden kalma. Çay demledim ivedilikle. Önümüzdeki ana cadde ıssızdı henüz. Kahvaltı hazırladım.

Kahvaltımı yaparken farklı televizyonlara baktım. Bazıları erkenden canlı bağlantılar kurdular tören yerlerindeki arkadaşlarıyla. Çay doldurmaya her gidişimde aşevinin camından caddeye baktım. Birçok insan bayrakları ellerinde sahile doğru yürümeye başlamıştı. Kalabalık giderek arttı. Belli ki sahilde yapılacak Atatürk’e saygı için insan zincirine katılacaklar.

Kahvaltım bitti. İlaçlarımı içtim. Keyif çayımı içerken gözüm ve kulağım ekranlarda. Öncelikle söyleyeyim ki televizyonlarda sunuculuk yapanların çoğunun Atatürk’le ilgili bilgileri çok yetersiz. Birkaç basmakalıp sözü yineleyip durdular gün boyu. Bu arada bazları, yanlış bilgiler de veriyor.

Saat dokuzu beş geçe kentte yaşam durdu sanki. Siren seslerinden başka bir şey işitilmiyordu ne insan bağırışları ne de motor gürültüsü. Gökyüzünde kanat çırpan kuşlar bile yoktu nedense. İstanbul’un Avrupa yakasında yağmur vardı, ancak Anadolu yakasında bir damla bile düşmedi yere.

Durmadan terliyorum sayrılığım nedeniyle. Baş ağrısı çekilmez durumda. Televizyonların neredeyse hepsinde Atatürk anlatılmakta. Anlatanların bazıları güya konunun uzmanı. Bu kişiler, bilindik sözlerle anlatmaktalar Atatürk’ü. Atatürk’ün tam bağımsızlıkçı antiemperyalist, antikapitalist yönüne değinen yok nedense! Herkes kendince bir Atatürk yaratmış kafasında. Daha çok duygusal yaklaşımlar söz konusu. Oysa Atatürk’ün yazdıkları, söyledikleri, ne ile savaştığı belli.

Bu yıl Cumhuriyet Bayramı kutlamaları çok güzeldi. Halk, Cumhuriyet’ine sahip çıktı. Dün de Atatürk’ü aramızdan ayrılışının 86. yılında halkımız yediden yetmişe her yandaydı. Türk ulusu, bu 10 Kasım’da sorunlarla boğuşan ülkemizin tek çıkış yolunun Atatürk olduğunu gösterdi dosta düşmana. Bir de siyasetçiler anlasalar halkın bu düşüncesini.

Anmalarda yapılan konuşmalara, sosyal medyadaki paylaşımlara bakıldığında simgesellik öne çıkmakta. Simgesel bakış açıları, basmakalıp sözler Atatürk’ün yeterince anlaşılmadığını gösteriyor. Bu nedenle Atatürk’ü doğru anlama zamanının geldiğini düşünenlerdenim. Atatürk’ü doğru anladığımızda ülkemizde birçok olumsuzluğun üstesinden geliriz. Böylece Ulu Önder’in ulusumuza amaç olarak gösterdiği “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmayı” başarabiliriz.

Atatürk’ü anmak kadar anlamak önemli. Ulu Önder’i yalnızca anmak yeterli değil, anlamak da gerek. Büyük Devrimci’yi, duygusallığın yanı sıra düşünselliğe de taşımak zorundayız. Onu anlamak için birincil kaynaklardan okumalıyız sözlerini ve yaptıklarını. Şehir efsanelerine inanıp Kemalist düşünceyi sığlaştırmaya karşı çıkılmalı. Ayrıca Atatürk’ü magazin konusu yapmak, ülkemize de ulusumuza da en büyük zarar. Atatürk’ü doğru anlamak her Türk’ün başlıca ödevi. Atatürk’ü basmakalıp söylemlerden kurtarıp gerçek Kemalizm’e dönüştürdüğümüzde ülkemizin önü apaydınlık olacak.

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         11 Kasım 2024

ATATÜRK


Toprağımda bereket,

Soframda ekmeğimsin

Soluduğum hava,

İçtiğim su.

Gecelerimi ışıtansın

Sen Atatürk’sün

 

Dilim, düşüncem

Düşüm, hedefim

Sen heyecanım,

Kutup yıldızımsın

Sen Atatürk’sün

 

Yüreğimizdeki sevgi

Gönlümüzdeki saygı

Yaşamımızdaki güven

Geleceğimizsin

Sen çağdaş uygarlığımızın mimarısın

Sen Atatürk’sün

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         10 Kasım 2024

 

 

 

ATATÜRK’ÜN SON ÜÇ GÜNÜ


Atatürk’ün hastalığı gittikçe ilerledi. Sonunda komaya girdi. Komaya girmesiyle umutlar da tükenmeye başladı. Büyük Kurtarıcı, adım adım uçmağa yaklaşıyordu. O, tutsak edilen bir ulusu kurtardı; ancak o ulus, ellerinden uçup gitmekte olan kurtarıcısını bir türlü kurtaramıyordu hastalığın pençesinden. Doktorlar, gece gündüz nöbetteydi.

8 Kasım 1938 Salı saat: 23.00

Bugün saat 18.30’da hastalık birdenbire normal seyrinden çıkarak şiddetlenmiş ve sıhhi vaziyetleri yeniden ciddiyet kesbetmiştir; hararet derecesi 36.4, nabız muntazam 100, teneffüs 22’dir.

9 Kasım 1938 saat: 10.00

Geceyi rahatsız geçirdiler; umumi hallerdeki vaziyet ciddiyetini muhafaza etmektedir. Hararet derecesi 36.8, nabız muntazam 128, teneffüs 28’dir.  

9 Kasım 1938 saat: 20.00

Bugünü yorgun ve dalgın geçirdiler. Umumi ahvaldeki ciddiyet biraz daha ilerlemiştir. Nabız muntazam dakikada 124, teneffüs 40, hararet derecesi 37.6’dır.

9 Kasım 1938 saat: 24.00

Saat 20.00’den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumi ahval vehamete doğru seyretmektedir. Hararet derecesi 37.6, nabız 132, teneffüs 33’tür.

*          *            *

         1938 yılı Kasım ayının 10’uncu günü saat 9.00. Türk Vatanının Kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu, Eşsiz İnkılapçı ve beşerin Müstesna Evladı Büyük insanın fena aleminde ancak 5 dakikası kalmıştır; gözleri kapalıdır; göğsü mütemadiyen inip çıkmaktadır.

         Odada ve bütün Sarayda derin ve ruhani bir sükût hüküm sürüyor.

         Sağ tarafta başucunda Operatör Mim Kemal duruyor; Dr. Kâmil Berk başını onun omuzuna dayamış, hıçkırıyor…

         Prof. Dr. Akil Muhtar Özden kendinden geçmiş, odanın içinde telaşlı adımlarla durmadan dolaşıyor; hem ağlıyor, hem de mütemadiyen: ‘Aman Yarabbi!’ diye mırıldanıyor.

         Ben yatağın sol tarafında ayakta duruyorum; yanımda Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe var. Her tarafım uyuşmuş, bütün duygularım donmuş bir halde, o güzel, o nurlu çehreye dalmış, bakıyorum. Hazin sessizlik içinde kulağıma yalnız Dr. Mehmet Kâmil ve Prof. Akil Muhtar’ın hıçkırıkları çarpıyor.

         Saat tam 9’u 5 geçiyor. Birdenbire gözleri açılıyor, dikkat ediyorum: Gök mavisi gözlerinde hâlâ bildiğimiz çelik parıltıları ışıldamaktadır.

         Bir an sert bir hareketle başını sağa çeviriyor. Bana öyle geliyor ki, bu hareketiyle etrafındakilerin şahıslarında ilahi bir aşk ile bağlandığı ve inandığı aziz milletini son defa askerce selamlamaktadır.

         Birkaç saniye sonra o Azametli Varlık, milletinin kalp ve idrakiyle beşer tarihindeki ölümsüz hayatına göçmüş bulunuyordu.

         Ben de artık hıçkırıklarımı zaptedemedim; yatağa dönüp diz çöktüm, sağ elini ellerimin içine aldım, öptüm ve yüzüme gözüme sürdüm.

Bu sırada Operatör Mim Kemal gözlerini kapatıyor, Mehmet Kâmil de çenesini bağlıyor. Yerimden kalktım, yapılacak vazifelerim vardı; gözyaşlarımı sildim ve odadan çıktım. (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, 5. Baskı: İstanbul, Ekim 2008, s. 729-730) Atatürk döneminde yıllarca cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği yapmış Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün son anlarını bizlere böyle anlatıyor.

Yedi Düvele karşı utkular kazanmış, ulusumuzun kurtarıcısı, devletimizin kurucusu, devrimlerimizin öncüsü Atatürk; kuş olup uçtu bir anda uçmağa. Bir ulusun küllerinden yeniden doğmasını sağladı. Elli yedi yıllık yaşamına yüzlerce başarıyı sığdırdı. O, ulusuyla var oldu. Ulusu da sonsuzluğa göçmesinin üstünden 86 yıl geçmesine karşın onu bir an olsun unutmadı.

Varsın dünün İngiliz severlerin, işgalcilerin torunlarıyla bugünün ABD-İsrail hayranları, emperyalizmin gönüllü ajanları Atatürk’ü sevip saymasın. Onu büyük bir ulus sevip saymakta. O, emperyalizme karşı tam bağımsızlık demek. Cumhuriyet’imiz başta olmak üzere tüm devrimlerimizin korunması tam bağımsız olmakla olanaklı. Bu nedenle Atatürk’ün yaptığı gibi emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşmayı meslek edinerek tam bağımsızlığımızı savunalım sonsuza dek.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  10 Kasım 2024

 

TERÖRLE EL ELE VEREREK DEMOKRASİ KORUNUR MU?


CHP yöneticileri, her fırsatta demokrasi savaşı verdiklerini söylemekteler. Kime karşı? İktidar partisi AKP ve onun lideri R. Tayyip Erdoğan’a karşı… Bu nedenle de yıllardır seçim stratejilerini “Tayyip gitsin de kim gelirse gelsin!” sözü üzerine kurdular. Strateji yanlış olunca olmaması gereken birliktelikler kuruldu. Bu nedenle Erdoğan’a karşı olan herkesle açık ittifak yaptılar. Bu da CHP yönetiminde köklerinden kopmayı ve hızlı bir biçimde ideolojik sapmayı getirdi.

Cumhuriyet ve demokrasimizi en çok tehdit eden PKK ile FETÖ terör örgütleri olduğunu başta belirteyim.

Ne yazık ki CHP yönetimi, kuruluş ilkelerinin tam karşısında konumlanmaya başladı. Yani Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı bir ideolojik savrulma içinde. Bölücü örgütün siyasal uzantısı DEM’le yan yana durmak bu savrulmanın en önemli göstergesi. Bu da çok üzücü.

Siyasetçi öngörülü olmalı. Atatürk’ün dediği gibi ufku değil, ufkun arkasını görmeli. Öngörüsü olmayan kişinin siyasette ne işi var? Böyle birinin toplumun öncüsü olması düşünülemez. Eğer siyasetçi, olacak olanları görüyor; ancak yine de yanlış yapıyorsa bu, onun kötü niyetini gösterir.

Önce PKK/DEM’le ilişkisi, düşünsel bağı çok açık olan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, görevden alındı terör örgütüyle bağı nedeniyle. Yerine kayyım atandı. Bu görevden alma, benim gibi birçok kişiyi şaşırtmadı. Çünkü Özer’in aday gösterilmesi sorunluydu. Adaylığı konusunda, kamuoyuna doyurucu açıklama yapılmasa da neredeyse her siyasal görüşteki yurttaşımız, bunun açıkça bir CHP-DEM işbirliği olduğunu kolayca anladı. Ne yazık ki Özer’in adaylığı konusunda belirleyici DEM oldu. PKK/DEM, seçilen aday konusunda bugünleri gördü. Ona göre aday konusunda uzlaştı CHP ile. Çünkü Türk devletine karşı olası bir bölücü kitlesel kalkışma için CHP’ye ve bu partinin tabanına gereksinme duyuyor. PKK/DEM, eski gücünde değil. Halk desteği iyice azalmış. Eskisi gibi yandaşlarını sokağa dökemiyor. Bu nedenle CHP’nin gücünden yararlanma stratejisiyle Özer aday yapıldı. Bundandır ki Özer görevden alınınca CHP’ kadar DEM de tepki gösterdi.

Özgür Özel, partili belediye başkanlarını Esenyurt’a çağırdı. Başkanların çoğu, bu çağrıya uymadı. Atatürk’e, partinin kuruluş ilkelerine bağlı bazı belediye başkanları bu çağrıyı eleştirdiler. CHP tabanı da Özel’in çağrısına uymadı.

Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atandıktan sonra Mardin, Batman ve Halfeti’nin DEM’li belediyelerine kayyım atandı. Bu durum karşısında CHP yönetiminin tepkisi, nerdeyse DEM’le aynı düzeydeydi. Her iki olayda iki partinin kullandığı dil aynı. İki parti yönetimi dayanışma içinde.

DEM’li belediyelere kayyım atanınca Özgür Özel, işini gücünü bırakıp Mardin’e gitti. PKK/DEM, burada halkı sokağa çağırmıştı. DEM eş genel başkanı Tuncer Bakırhan parti otobüsünün üstüne çıkıp konuştu. Neler mi dedi? “Seyit Rıza ne yaptıysa, Şeyh Sait ne yaptıysa, Mazlumlar, Denizler, Sakineler ne yaptıysa Kürt halkı da onların yaptığını yapacaktır.” diyerek Atatürk’ün kurduğu Türk devletine meydan okuyor. Burada Deniz Gezmiş’i bölücülerin yanına koyarak insanları kandırmaya çalışıyor. Yani laf kalabalığı yapıyor.

Şeyh Sait ve Seyit Rıza kim? Atatürk’e ve kurduğu devlete İngilizlerin kışkırtmasıyla Fransızların desteğiyle başkaldıran emperyalizmin iki tetikçisi. Emperyalistlerin çıkarları için kendi halkını öldüren caniler bunlar. Öldürdüklerinin çoğu da Kürt kökenli yurttaşlarımız. Bu arada Şeyh Sait isyanını bastıran komutanın Diyarbakırlı Kazım (İnanç) Paşa olduğunu da anımsatalım.

Bakırhan’ın Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı bu sözlerini yalayıp yutan birinin CHP’nin başında olmasının yanıtını yıllar önce Büyük Önder, Gençliğe Hitabe’de vermiştir. Bir CHP genel başkanının yukarıdaki sözlere karşı susması kabul edilemez. Bir CHP genel başkanı, Atatürk’ün kurduğu devleti yok etmeye çalışanlarla yan yana gelmesi düşünülebilir mi hiç? Hiçbir gerekçe bir bölücünün Atatürk ve Cumhuriyet’e karşı sözlerine susmayı haklı çıkaramaz.

Ey Özgür Özel, Esenyurt’ta CHP otobüsünün üstünde DEM eş başkanının ne işi vardı? Senin apar topar Mardin gidip DEM otobüsünün üzerine çıkıp konuşmanın nedeni ne? Sen, kendince çok istediğin demokrasiyi(!) PKK terör örgütünün militanlarıyla mı kuracaksın? Özgür Özel ve yönetici arkadaşları, DEM’lilerin bu tür sözlerini ilk kez mi işittiler? Dört ulusal bayramımızı kutlamayan, 10 Kasımlarda Atatürk’ü anmayan bölücü partiyle hangi paydada buluşuyorsunuz Özgür Bey? Unutma ki Türkiye bölündüğünde demokrasi de kalmaz.

Şeyh Sait, Seyit Rıza, Mazlum Korkmaz ve Sakine Cansız’ın Türk devletine başkaldırmış, emperyalizmin hesabına çalışan teröristler olduğunu bilmiyor musun yoksa Özgür Bey?

Ey Özgür özel üç gün sonra 10 Kasım’da Atatürk’ü, aramızdan ayrılışının 86. yılında ulusça anacağız. Siz de Anıtkabir’e gideceksiniz, ama ne yüzle? Orada saygı duruşunda bulunurken yüzünüz kızarıp utanmayacak mısınız Büyük Kurtarıcı’dan?

Özgür Özel ve arkadaşlarının Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e savaş açmış bölücülükle birlikte yürümesine karşı, CHP’nin Atatürkçü tabanının ayağa kalkma zamanı gelmedi mi daha?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  7 Kasım 2024


ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE AÇILIM


AKP, 14 Ağustos 2001’de kuruldu. Kuruluşundan sonra ilk kez girdiği 3 Kasım 2002 seçimlerini kazanıp hükümet kurma hakkını elde etti. 18 Kasım 2002’de Abdullah Gül başkanlığında ilk AKP hükümeti kuruldu.

AKP, küresel emperyalist sistem eliyle oluşturulan bir ekonomik bunalımın yarattığı siyasal karışıklığın toz dumanında seçimleri kazandı. Ekonomi bozuktu, ancak terör son soluğunu vermekteydi. PKK lideri Abdullah Öcalan yakalanıp yargılanarak gerekli cezaya çaptırılmıştı. Bölücü örgüt, şaşkınlığın yarattığı bir dağınıklık içindeydi. TSK’nın kararlı tutumu, bölücü örgüte peş peşe darbeler indirdi. Diyebiliriz ki AKP, terörün bittiği bir Türkiye’de iktidarı teslim almıştı.

2007 seçimlerinden sonra Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı, R. Tayyip Erdoğan’ın başbakan olduğu bir dönem başladı. 2002’den beri hükümetin eylemsel ortağı ve bürokraside etkili gücü FETÖ idi. FETÖ’nün Türk medyası üzerindeki yönlendirici gücünü belirtilmeliyiz. Ayrıca bu ihanet örgütü, ABD’nin ülkemizdeki eliydi. Sırtını FETÖ’ye, dolayısıyla ABD’ye dayayan AKP, anayasa değişikliğini gündeme getirdi. Bu konu, FETÖ medyasınca köpürtüldü. PKK severlerden destek buldu. “Özgürlükçü anayasa” ve “12 Eylül’ün darbeci anayasasından kurtulmalıyız.” söylemleri öne çıktı. Anayasa değişikliğine koşut olarak “Demokratik (Kürt) Açılım”ı başladı. Legal ya da illegal terör örgütü üyeleri ekranlarda görünmeye başladı.

Anayasa değişikliği ve açılım söylemleri yükselirken TSK, Vatan Partisi (O zamanki adıyla İşçi Partisi) yönetici ve üyeleriyle yurtsever aydınlara operasyonlar yapıldı. Başta Ergenekon ve Balyoz adı altında tutuklamalar başladı. Terörle savaşan, MİLGEM projesinde yer alan subaylar; darbecilik suçlamasıyla tutuklandı. Yurtseverler, gün ışımadan evlerinde gözaltına alındı.

Televizyonlarda Atatürk, Kemalizm, Türklük, cumhuriyet değerleri aşağılandı. Medyada ve bazı siyasetçilerin söylemlerinde Türk kültürü, dili, tarihine kara çalınmaya çalışıldı adeta yarışırcasına. Akla hayale gelmeyecek iftiralarla ulusumuzun ortak değerleri karalandı. Zaten terörist olarak nitelenen yurtseverlerin örgütünün adı, Ergenekon’du. Bu da Türk tarihine yönelik büyük bir saldırıydı. Liberal ve bölücü anlayış, kamuoyunu emperyalizmin amaçlarına uygun duruma getirmeye çalıştı. Bu süreçte bölücü örgütle ilgili rezalet denecek olaylar yaşandı.

Açılım sürecinde, terörle savaşım unutuldu. Bölücü örgüt, düşünü bile kuramayacağı bir özgürlük ortamına sahip oldu. Özellikle İmralı’da yaşam boyu tutsak olan Öcalan’ın mektubunun Diyarbakır’da Erdoğan’ın da bulunduğu halka açık toplantıda okutulması bölücü örgütte özgüven patlaması yaptı. Ellerindeki belediyelerin olanaklarını da kullanarak hendekler açıldı. Buralara bombalar, mayınlar döşendi. Yönettikleri kentleri kurtarılmış bölge yaptılar kendilerince. Ne yazık ki bunlar yapılırken AKP hükümeti, olan bitene göz yumdu. Bu sırada bir kaset komplosuyla CHP’de genel başkan değişikliği oldu. 1 Mart (2003) tezkeresinin intikamı hem Deniz Baykal’dan hem de CHP’den alındı ABD tarafından. Böylece ana muhalefet de açılıma uygun bir duruma getirildi. Cumhuriyetin kurucu partisi, ülkemizin kuruluş felsefesine aykırı bir yola sokuldu yeni genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından. Böylece hem FETÖ hem de PKK, kendilerine uygun bir alan buldu.

Deniz Baykal’a yapılan kaset komplosu ilk değildi, son da olmadı. Bu kez kasetlerle MHP yöneticilerine saldırıya geçildi. MHP, CHP gibi kaset komplosuna teslim olmayıp direndi.

Yargı, emniyet, TSK ve devlet yönetiminde güçlenen FETÖ, devletin tamamını istediğinden ve açılım sürecinin hızlanmasından yana olduğundan AKP’den kurtulmak istiyordu. Doğaldır ki bu, ABD’nin isteğiydi. 17 Aralık 2013 günü düğmeye bastı FETÖ. Bu kez kasetlerle saldırdığı ortağı AKP idi. 25 Aralık’ta yeni bir kaset saldırısı başladı. Bu saldırılar karşısında AKP yönetimi şaşkındı. FETÖ’ye tavır almakla birlikte kaset saldırısının arkasındaki asıl güç olan ABD ile ilişkileri de açılımı da sürdürdü. Oysa ABD, iki terör örgütüyle (PKK ve FETÖ) ülkemiz saldırmaktaydı. Bu gerçeği fark edemedi ya da etmedi iktidar partisi. Bu nedenle ne PKK ne de FETÖ ile hesaplaşmaya girişti. FETÖ eliyle Kemalistlerin devlet kurumlarından türlü kumpaslarla sökülüp atılmasından, iftiralarla karalanmasından içten içe mutlu olduğu da söylenebilir.

Türkiye, 7 Haziran 2015 Pazar günü seçime gitti. Bu seçimde AKP, oyların % 40.87’sini aldı. Bu sonuç bir yenilgiydi. Önemli oy yitimi söz konusuydu. Bunun nedeni de açılım politikasıydı. Halk, AKP’yi uyardı bölünmeye giden süreçten dönmesi için. Erdoğan yönetimi, halkın iletisini aldı ve PKK hendeklerine savaş açtı. Bölücü örgüt bine yakın şehidimize karşılık ezildi. Sonrasında seçimler, 1 Kasım 2013’te yenilendi. Bu kez AKP, % 49.50 oy aldı. PKK terörüyle savaşan Tayyip Erdoğan, halkın desteğini yeniden kazandı böylece.

2024’e geldik ağır aksak. Yeniden anayasa değişikliği gündeme geldi yılla öncesinin söylemleriyle. Oysa anayasanın 12 Eylül’le bir ilgisi kalmadı. Neredeyse dörtte üçü değiştirildi. Ülkemizin temel sorunu olan ekonomik yıkım ve güneyimizde bir terör devleti kurulmaya çalışılırken anayasa değişikliğiyle kamuoyunu meşgul etmek niye?

Anayasa değişikliğinde amacın ne olduğunu önce TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, ardından da İstanbul Barosu’nun yeni başkanı İbrahim Kaboğlu dile getirdi. Amaç, anayasamızın değiştirilemez ilk dört maddesini değiştirmek. Ağızlardaki bakla çıkınca kamuoyu büyük tepki gösterdi. Bunun üzerine her ikisi de sözlerinin yanlış anlaşıldığını söylediler. Böylece ulus devleti ortadan kaldırmak.  Şunu söyleyeyim ki öteden beri anayasa değişikliği, ABD ve AB’nin isteği. Çünkü emperyalistlerin bu amaçlarının nedeni, Türkiye’yi bölerek II. İsrail’i kurdurmak. Bu amaç böylesine açıkken bazı devlet yöneticileri ile partiler niye bu tuzağa düşer?

Anayasa değişikliği ortaya atılır da açılım unutulur mu? Çünkü anayasa değişikliğinin tartışılmasının nedeni, açılımı yeniden gündeme getirmek. Yurt içinde terörist yok gibi. Irak’ın kuzeyindekiler, mağaralarından burunlarını bile çıkaramıyorlar. Ancak Suriye’nin kuzeyinde PKK devletçiği adım adım ortaya çıkarılmakta. Ne yazık ki AKP hükümetinin Suriye ile uzlaşmayı savsaklaması buna ortam hazırlamakta.

İlk açılım dönemine dek sürekli ad değiştiren PKK’nın siyasal uzantısı partilerin oy oranı yüzde beş civarındaydı. AKP’nin açılım politikası, bazı illerimizi bölücü örgüte terk etti. Bölücü örgüt, buralarda siyasal açıdan çok güçlendi. Ayrıca YCHP yöneticileri, PKK uzantısı partinin TBMM’ye girmesi için özel çaba gösterdiler. Üç oyu olanlar: “İkisi CHP’ye, biri HDP’ye…” diyerek bölücü partinin TBMM’ye girmesine yardım ettiler.  AKP ve CHP’nin gayretleriyle bölücü parti yüzde on oy oranına yükseldi. Bu nedenle yeni bir açılım, PKK’yı güçlendirir. Böyle bir aymazlığa Türk milleti izin vermez. PKK’nın yolunu açan siyasetçileri de partileri de halkımız siyaset çöplüğüne gönderir.

Yine terörün yurtiçinde bittiği bir zamanda, yine anayasa değişikliği ve açılım tartışmaları. ABD ve AB elbirliği etmiş, Atatürk’ün kurduğu ulus devletimizi yıkmaya çalışmaktalar. Devletimizin varlığını korumak için yapacağımız şey çok kolay… Emperyalistlerin istediği anayasa değişikliği ve açılım tartışmalarını, bölücü örgüte güç kazandıracak önerileri kapıdan bacadan kovmak.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  5 Kasım 2024

YIKILMAZ KALE, EV (Pazar Yazıları)


“Aile” Arapçadan dilimize girip yerleşmiş bir sözcük… Türkçe karşılığı “ev”… Ne yazık ki yabancı gelince yerli olan unutulmuş. “Ev” sözcüğü, az da olsa Anadolu’nun bazı yörelerinde kullanılmakta.  O zaman bize düşen, unutulmakta olan “ev”i anımsatmak okuyucularımıza.

Ev, kan bağına dayalı sağlam bir yapı. Çekirdek evimiz anne, baba ve çocuklardan oluşan ve zapt edilmesi çok zor bir burç. Geniş evimiz ise bu kişilerin yanı sıra dede, nine, amca, dayı, hala ve teyzelerin olduğu adeta büyük bir kale.

Sosyal dayanışma, yardımlaşma, işbirliği, işbölümü, güven, sevgi, özveri, paylaşma, elseverliğin ve zorluklarla birlikte savaşmanın yeridir ev. Sorunlara kolayca çözümlerin bulunduğu tinsel bir sağaltımevi. Ev, ortak yaşamın en güzel örneği. Evde ben, sen, o yok; biz var. Biz dediğimizde ev, ev olur.

Her birey, kendi mutluluğunun evin diğer üyelerinin mutluluğundan geçtiğini bilir. Bu nedenle bu kutsal çatı altında mutsuzluğun kaynağı olmak bağışlanamaz bir suç. Ev içindeki uyumu, dayanışmayı, ortak düşünüp duymayı bozmanın büyük yıkımlara neden olacağı hemen anlaşılır. Böyle bir durum, evin gücünü kırıp azaltır. Azalan güç, dağılmanın belirtisi. Dağılan evin bireylerinin ayakta durması zorlaşır. Tek başlarına yaşam, onların özgüven yitimini de getirir. Özgüven yitimi ise başarısızlığın, mutsuzluğun asıl nedeni.

Atalarımız: “Yuvayı dişi kuş yapar.” demiş. Ne güzel bir söz… Bu saptamadan da anlaşılacağı gibi evin tüten ocağı, anne. Anne, yani evi yapan, çocukları doğuran kadınların bazıları, çok az da olsa sorumluluklarını bilmez. Evdekilerin erinç içinde yaşamasına bilerek ya da bilmeyerek zarar verir. Çocukluk ve gençliğinin geçtiği baba evinde yanlış davranışlar edinir. Uzlaşma yerine, kavgayı seçer. Hoşgörü yerine, yanlışı yinelemede ayak diretir. “Dediğim dedik, çaldığım düdük.” uyarınca davranır. Farklı düşünene, söyleyene anlayış göstermez. Eleştirinin insanı geliştirici paha biçilmez, çok değerli bir pırlanta olduğunu fark etmez hiçbir zaman. Böyle olunca da yapması gereken yuvayı yıkıp darmaduman eder.

Baba, evin direği… Çatıyı tutan çok sağlam bir direk… Direk olmayınca çatı çöker. Zaten çatısız bir ev olmaz. Çatıyı hem somut hem de soyut anlamda düşünmek gerek. Çatı, evin mahremiyetini sağlar. Çatı, sığınaktır. Çatı, evdekilerin başını altına soktukları güvenli yerdir. Evin erkeği, babalık sorumluluklarını yerine getirmediğinde çatı çöker altında yaşayanların üstüne. Sorumsuzluk, genellikle büyüklerden öğrenilen bir davranış.

İnsanlar hangi yaşta, hangi sosyal konumda olursa olsun zaman zaman aynaya dönüp bakmalı. Söylediği sözlerin, yaptığı davranışların çevresindekilere zarar verip vermediğine bakmalı. Yanlışı gördüğünde de özeleştiri yapmalı. Bu özeleştiri, evin ayakta durması için zorunlu bir durum. Evin içerden çöküp dağılmasına izin verilmemeli. Ev, içerde sorun yaşarsa dışardan gelecek saldırılara direnemez.

Ev, toplumu oluşturan en küçük sosyal birim. Bir toplumun olmazsa olmazı. Ev çöküp ocak söndüğünde toplum da yok olur. Toplumları çökertmenin yolu, evleri parçalamakla olanaklı. Bunun da yolu; bireylerin duygu, düşünce ve davranışlarını dış etkilerle değiştirmek. Bunu da türlü yol ve araçlarla yapar düşman. Son yıllarda bu iş için iletişim ve haberleşme araçları kullanılmakta sıkça.

Doğaldır ki ev, çöküş belirtileri gösterdiğinde kapısı bacası dış etkilere açık duruma gelir. Demek ki kapıyı bacayı dış etkilere karşı sağlam tutmalı. En küçük sorumsuzluk, üyelerini yaşam boyu mutsuzluğa, hatta felakete sürükleyebilir.

Aykırı ve sıra dışı ilişkilerin, ters davranışların özendirildiği diziler, anlatımlara rastlamaktayız televizyonlarda, sosyal medyada. Bu da kişinin özgürlüğü olarak sunulmakta topluma. “Her birey, istediği gibi düşünüp davranabilir.” denmekte. Bu tür sözleri sıkça işitmekteyiz. Ne yazık ki bu tür sözlerin özgürlük değil, bozgunculuk çağrısı olduğunu birçok kişi fark etmemekte. Bu bozgunculuk, aileyi içerden vurmakta. Onun içten içe çürütmekte. Bu da topluma yansımakta. Oysa başkasının özgürlüğünün başladığı yerde senin özgürlüğün biter. Bu da insanların sıkıntısız yaşaması için uzlaşmasını zorunlu kılmakta.

Her toplum, küresel güçlerin önce evleri çürütüp dağıtma saldırısına karşı önlemler almalı. Bu da evleri duygu ve düşünce, ülkü bakımından bir yapmakla olur. Mutluluk, erinç, sevgi, saygı, özveri, güven temelinde evlerimizin neşesi hiç eksilmesin. Böylece toplumumuz sonsuza dek dimdik ayakta kalsın.

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         3 Kasım 2024

İYİLİK NEDİR, İYİ İNSAN KİMDİR?


“İyilik” sözcüğünün asıl anlamı, iyi olma durumudur. İyi olmaksa erinç içinde bir tinsel yaşamdır, diyebiliriz. Erinç içinde olmanın en önemli etkeni de kişinin hem kendisiyle hem de başkalarıyla barışık yaşaması. Barış içinde yaşamanın yolu da çevremizde bulunan kişilerle aramızda olan ve içimizi kurt gibi kemiren sorunlardan kurtulmak değil mi?      

İyilik, karşısındakine erinç vermek, kendisinin de erinç bulmasını sağlamasıdır. Erinç olmadan, mutluluk olmaz. Erinçsiz bir yaşam, insan için giderek yaşamdan bıkkınlığa dönüşür. Bu da tatsız tuşsuz bir yaşamın sürmesine neden olur.

Karşılık beklenmeden yapılan yardıma, iyilik demekteyiz. Ne yazık ki günümüzde bazı kişiler, birine iyilik yaptığında ondan karşılık bekler. Daha da kötüsü, yaptığı bu iyiliği kişinin yüzüne vurup başkalarının yanında söyler. Bu durum, iyiliği iyilik olmaktan çıkarır. İyilik söylenmez, onun üstünden toplum içinde saygınlık sağlamaya çalışılmaz. İyilik yapılan kişinin yaşamı boyunca kendisine minnet duymasını beklenmemeli.

Bir kişinin eğinsel ve tinsel sağlığının yerinde olması, büyük bir iyiliktir hem kendisine hem de çevresine. Çünkü sağlıksız olmak, önemli bir sorun. Sağlıksız olmak, bir kişiye özgü olarak düşünülmemeli. Çünkü sağlığı olmayan kişinin bu sorunu, en yakın çevresinden başlayarak herkesi etkilemeye başlar. Bu da toplumun iyiliğini bozar.

İyilik, sevmektir karşılık beklemeden. Yalnızca sevmek mi? Sevgiye sahiplenmektir sonuna dek. Sevgi suyunun içine bir toz düştüğünde ahlanıp vahlanmak değil. Sevgiden vazgeçmek hiç değil. İyilik, sevgi okyanusunun içindeki tozu bulup çıkarmaktır. Yoksa bir toz yüzünden okyanustan vazgeçmek değil. Sevginin omuzlarında yükselen iyiliği, bir toza feda etmemektir önemli olan.

İyilik, güvenmektir insanlara. Bu, aslında kişinin özgüveninin de bir göstergesi. Güvenin temelini oluşturan şey, olumsuz düşünmemek. Olumsuz düşünmek, duyumsamak iyiliği yok eden bir virüs. Kişi; olumsuzluklara, kötü düşünce ve duygulara gönül kapısını sıkıca kapamalı. Güven duygusu, toplumda hem insanlık yapısını sağlamlaştırır hem de iyilik çınarının köklenmesini sağlar. Güven, iyiliğe giden yolun temel taşı, iyi insanın hamurundaki maya.

İyilik, bir beklenti olmadan karşısındakine bağlanmaktır. Bağlanmak; ölçülü olmalı, bir sayrılığa dönüşmemeli. İnsan, bağlandığı kişi için özveride bulunmalı. Özveri, insanoğluna doğanın bağışladığı en büyük değer. Bu değerin içimizdeki insanlığı oluşturan hamur olduğu unutulmamalı.

İyilik, gülümsemektir. İyi insan; yumrukları sıkılı, kaşları çatık, yüzü asık dolaşmayan kişidir. İyilik, gülümseyerek karşısındakinin sevgisi kazanmak ve onun gönül defterindeki mutluluk yapraklarını çoğaltmaktan başka bir şey değil.

Sevecenlik, iyiliğin en belirgin özelliği. Sevecenlik, insanlık dolu davranış değil mi? Acıyarak, koruyarak sevmenin adıdır sevecenlik. Düşkünün, zor durumda olanın, insana gereksinim duyanın, çoğu zaman bir çift tatlı söz ya da sevgi dolu bir yardım eline gereksinim duyan kişinin yanında olmaktır iyilik.

İnsan sevginin yanına acıma, üzülme duygularını da koymalı. Üzülene üzülmek, zor durumda olana acımak insan olmanın gereği. Doğuştan var olan insan olma duygularını yok etmemeli kişi. İçindeki merhamet duygusu yok olmuş biri, işe yaramaz bir kayadan başka bir şey değil.

İyilik, düşünmeyi gerektirir. Hem kendin hem de karşındaki için düşüneceksin. Karşındakinin davranışlarının nedenlerini düşünerek içselleştireceksin. Onun neyi, niye yaptığını anlayacaksın. “Düşünceli davranmak” diye bir söz vardır güzel Türkçemizde. Düşünceli davranmaktır iyiliğin de iyi insan olmanın gereği. Düşüncenin olmadığı yerde anlayış, hoşgörü olur mu?

İnsana değer verir iyi kişi. İyiliği yücelten etkendir değer. Karşısındakinin değerini bilmeli. O değere, değer katmanın özelliğidir iyilik. Değer verme; hak edildiği zaman övgüyü, beğeniyi belirtmek değil mi?

İyilik; kimi zaman karşısındakini yalnız bırakmak, kimi zaman da yanında olmaktır. Öyle anlar vardır ki insan, yalnız kalıp kendini, iç sesini dinlemek ister. Kimi zaman da bir insana ivedilikle gereksinimi olur. Başkasının yüreğinden gelen sese kulak vermek ister. Bazen ses bazen de sessizlik ilaç olur gönül yaramıza.

İyilik, içtenliğin dışa vurumu. Hangi düşünce ve duygu olursa olsun içtenlik olmadan insanlar arasında köprüler kurulmaz. İçtenlik, insanlar arasında sarsılmaz güveni oluşturur. İçtenlik iyiliğin de iyi insanın da ortaya çıkmasının itici gücü. İçtenlik insan yüreğinden taşarak karşısındakinin gönlünü fetheder. İçtenlik yoksa insanlıktan, iyilikten, iyi insandan söz edilebilir mi?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       1 Kasım 2024