ŞİŞKİN FATURALAR VE KAPAMA-AÇMA OYUNU


Birçok yurttaşımız, elektrik faturalarının yanlış okuma, bozuk sayaç ya da bilerek şişkinleştirildiği konusunda yakınmakta. Özelleştirmeden sonra bazı yurttaşlarımız, faturalarındaki sıradışılığı fark etti. Bu konuda elektrik dağıtım şirketlerine binlerce itiraz var. Bu itirazların çoğunun türlü gerekçelerle geçiştirildiğine tanıklık ettik.

Faturalar konusunda ve dağıtım şirketlerinin yaptığı haksız uygulamalar, EPDK’ya bildirilmekte çoğu yurttaşımızca. Ne yazık ki bu konuda olumlu sonuç alan çok az.

Özelleştirmeyi savunan siyasetçilerin en büyük savunusu “Elektrik dağıtım şirketleri EPDK tarafından denetleniyor.” tümcesidir. Az da olsa devlet memurluğu yapan biri olarak söyleyebilirim ki Türkiye’de en kötü işleyen devlet mekanizması, denetimdir. Denetmenler, olan şeyleri değil; olmayanları denetler. Denetimler, daha çok kâğıt üzerinden yapılır ve kâğıtta kalır.

Birçok denetmen, denetlediği yerin sahipleri ya da üst yöneticileriyle özel ilişkiler içindedir. Bu nedenle denetimin sağlıklı yapılması olanağı bu nedenle ortadan kalkar. Zaten denetlemeler hep dosyalar, evraklar üzerinden yapılmakta. Uygulamalara pek bakılmaz. Bunun içindir ki kurumsal işlerlikteki yanlışlıklar ortaya çıkmaz kolay kolay.

Abartılı faturalar karşısında yakınan yurttaşa, türlü gerekçeler sunulur. Yakınma konusu hemen yanıtlanmaz. Bu konuda süre uzatıldıkça uzatılır. Örneğin “Sayacınız bozuk…” denir. Sayaç sökülüp götürülür. Yerine yenisi takılır. Ancak yurttaş, bozuk denen sayaca göre kesilen faturayı öder ve bekler itirazının sonunu. Bu arada yeni faturalar gelir. Onları da öder. Derken itiraz bir sonuca bağlanır. Genellikle fatura konusundaki yanlışlık yurttaşa yüklenir. Zaten faturayı da çoktan ödemiştir yurttaş. İtiraz edeceği yerlere başvurusunu yapmış, bu konuda umudu azalmıştır artık. Haksız kazanç, böylece şirketin kasasına girer. Yurttaş, hakkını aramak için harcamalar da yapar. Üç kuruşu kurtaracağım diye beş kuruşu gider.

Elektrik şirketleri, abartılı faturalar konusunda deneyimlidir, hatta uzmandır. İtirazlara gösterilecek gerekçeler önceden belirlenmiştir. İtirazlar, tam da “Ali Fakı’ya yazdırdık, daha beter azdırdık.” deyimine uygun olarak sürüp gider.

Gelelim, elektrik şirketlerinin kapama-açma oyununa…

Faturasını ödemeyen tüketiciye elektrik şirketi bir bildirimde bulunur borcun ödenmesine dair. Bu kâğıt, yapıların girişine bırakılmasını izleyen beş iş günü içinde ödeme yapılmamışsa yurttaşın elektriği kesilir. Yeniden açılması için şirkete para ödenmekte. Ne kadar mı?

Alçak gerilim için 37 lira 30 kuruş, orta gerilim içinse 189 lira 80 kuruş… Bu bedeller, EPDK tarafından belirlenmiş. Elektriği açacak şirket çalışanı zaten o mahallede görev yapmakta. Elektriği açmak için faturasını ödeyemeyen yurttaşın sırtına bir yük daha bindirilmekte. Adamın parası olsa zaten faturayı öder. Parası olmayan yurttaşı korumak yerine, ona yeni masraf kapıları açmak hangi vicdana sığar?

Elektrik şirketlerinin en sevdiği iş, elektriği kesme-açma işidir. Çünkü beleşten para kazanma yoludur bu. Bu alicengiz oyunu sürüp gider, olan da yurttaşa olur. Elektrik şirketleri, bir yılda kesme-açma yoluyla elde ettikleri toplam gelirlerini kamuoyuna açıklamalılar. Açıklanınca bu gelir toplamının ne denli yüksek olduğunu görürüz.

Elektrik sorununun halledilmesinin tek yolu var. Kamulaştırma… Özelleştirme adı verilen bu soygun düzeninden tez elden kurtulmak gerek. AKP iktidarını Biden yıkamaz, ama elektrik faturaları ve dağıtım şirketleri yıkar. Tam da iktidarın aklını başına toplama zamanıdır. Yurttaşa da devlete de yazık etmeyin!

                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                               8 Şubat 2022

 

 

 

ELEKTRİK KESİNTİLERİ VE FATURALARI

    

Isparta’da beş gün elektrik kesintisi oldu.

Aydınlanma yok, herkes karanlıkta…

Sanayi kuruluşlarında makineler durdu. Üretim yok!

Esnafın buzdolaplarındaki yiyecek ürünleri kokuşup çürüdü.

Evlerdeki buzdolaplarında korunan birkaç öğünlük et, süt, yoğurt bozuldu. Kimin umurunda?

İnternete girilemedi.

Televizyon izlenemedi, radyo dinlenemedi.

Çamaşırlar, bulaşıklar yıkanamadı.

Telefonlar şarj edilemediği için iletişim durdu.

Dışarıda kar son hızla yağarken ısıölçerler eksilerde dolaşırken yurttaş donmamak için evde ne varsa: battaniye, yorgan, kaban, pike ve paltoyu üstüne örterek donmamak için çabaladı. Bu arada aç insanın daha çok üşüyeceğini de söyleyelim.

Birçok kişi soğuk nedeniyle hasta oldu.

Hastaneler durdu. Hastaların umudu tükendi.

Anlaşılacağı üzere tam bir rezalet…

Rezaletin sorumlusu arandı bulunamadı. Muhalefet hükümeti, hükümet valiyi, yurttaş belediyeyi, belediye elektrik şirketini suçladı. Suçlayan suçlayana…

Asıl suçlu mu? Dağıtım ağını yıllardır yenilemeyen elektrik şirketi ve elektriği özelleştiren siyasetçi. Bunu tartışan yok! Özelleştirmenin halka nasıl bir kazık olduğunu niye tartışmıyorsunuz ey iktidar ve muhalefet? Niye tartışmıyorsunuz Özal’ı, Derviş’i, Babacan’ı ve diğerlerini?

Oysa çok uzun sürmese de Ankara’da, İzmir’de ve birçok yerde elektrik kesintileri oldu. Evimin bulunduğu Bostancı’da, neredeyse ayda bir arıza nedeniyle altı yedi saat elektriğimiz kesilir yaz ve kış. Türkiye’nin birçok yerinde benzer kesintiler yaşanmakta zaman zaman.

DEDAŞ rezaleti, aylardır gündemde. DEDAŞ yüzünden çiftçi toprağını ekip biçemiyor. Güneydoğu Anadolu Bölgemiz PKK teröründen kurtarıldı, şimdi de DEDAŞ’ın ekonomik terörü altında inim inim inlemekte.

Çiftçi, sanayici ayakta. Bu elektrik faturalarıyla üretim olmaz, diye aylardır çığlık çığlığa…

Elektriği üreten devlet… Zamanında Türkiye’nin her yerine giden dağıtım ağını kuran devlet… Bu işleri eskiden devlet yapardı. Devlet yaptığı için de ucuz olurdu elektrik. Bugün de yurttaşımız bu işi devletin yapmasını istemekte.

Elektrik dağıtıcıları elektriği devletten satın alıp yurttaşa satıyor. Hem de altı kat zam yaparak. Devletle yurttaş arasında aracıya gerek var mı? Bir devlet, yurttaşını aracılara soydurur mu?

24 Ocak 1980 ulus devleti yok etme kararları ile özelleştirme furyası başladı. Elektrik de özelleştirildi. Yirmi bir dağıtım şirketi, Türkiye’de elektrik dağıtımını paylaştı. Alt yapıya bir kuruş harcamadan şirket sahibi oldular. Zamanla alt yapı aşınıp eskidi. Yenilemeyi düşünmedi şirketler. Arızalar oldukça yırtık giysiye yama yapar gibi onarıp günü kurtardılar.

Yurttaşların alınteriyle oluşmuş TEK, dağıtım şirketlerine peşkeş çekildi. Unutmadan söyleyeyim. TEK’te işçi ve memur olarak çalışanlar da şirketle birlikte satıldı. Bir kısmı işten çıkarıldı. İşten çıkarılmayanların aylıkları düşürülerek, sosyal hakları yok edilerek dağıtım şirketlerinin elemanları oldular. Nasıl bir özelleştirme ama… Ekmek elden su gölden.

Bir kuruş harcamadan, yirmi bir elektrik şirketlerinin kârı 135 milyar lira. Seksen beş milyonun emeğini, kesesini değil; yirmi bir şirketin çıkarlarını düşünen bir anlayış milli olur mu? Böyle bir sistemde “ekonomik kurtuluş savaşı” verilir mi Tayyip Bey? Kurtuluş savaşı vermek için ulusa dayanacaksın. Yani seksen beş milyona, yirmi bir şirkete değil.

Ey Tayyip Erdoğan, böyle giderse elektrik özelleştirmesi ve diğer ekonomik kararlarla PKK’yı, FETÖ’yü canlandırırsın. Dilim demeye varmıyor, ama Amerikancı bölücüleri ve yıkıcıları iktidar seçeneği yaparsın. Sakın yapma!

Çözüm mü nedir? Devletçilik… Bu şirketleri devletleştirmek. Devlet de kazansın yurttaş da. Üretim şahlansın, yurttaşın yüzü gülsün. Bunu istemez misin Tayyip Bey?

                        Adil Hacıömeroğlu

                7 Şubat 2022

 

 

 

ATATÜRK’ÜN PARMAKLARINI KIRAN MECZUP


1969-70 Öğretim yılıydı. Of-Hayrat Merkez İlkokulu beşinci sınıfında öğrenciydim. Öğretmenimiz de köy enstitülü babamdı.

Her sabah ailece kahvaltımızı yapar okulun yolunu tutardık. Benim küçüğüm Hürriyet dörde, onun küçüğü Müsavat da ikiye giderdi. Çoğu zaman evimizin önünden geçen anayola (Hayrat’ı Of’a bağlayan yol) çıkınca birçok arkadaşla birleşip yürürdük okulumuza. Birçok köyün yolu da bu yola bağlanırdı. Böylece köylerden gelen çocuklarla da birleşirdik yolda. Kardeşlerim kendi arkadaşlarıyla okula gitmeyi yeğlerdi. Ben, sınıf arkadaşlarımla kimi zaman da ortaokul öğrencileriyle söyleşerek yürürdüm okula doğru.

Okulumuzun alt katına ortaokul açılmıştı. Çevre köylerde okuma olanağı bulamamış küçük büyük kim varsa ortaokula kayıt olmuştu. Bu öğrencilerin arasında kızlar parmakla sayılacak kadar azdı. Ortaokul öğrencileri arasında sakallı bıyıklı kişiler vardı. Birkaç öğrencinin evli olduğu da söylenmekteydi.

Okulumuz, eski taş bir yapıydı. Cumhuriyetimizin ilk açtığı okullardandı. Babam da bu okulda okumuştu. Çevremizin ilk açılan okuluydu. Onlarca köyün çocuklarına yuva olmuştu. Yıllarca uygarlığa açılan bir pencere, karanlığı delen bir ışık, zor koşulların içinde bir umuttu. Birkaç kuşak aynı sıralardan geçmişti. Sıraların çoğu kaba tahtalardan yapılmıştı. Bazı sıraların her yanı kara kalemle karalanmıştı. Kimi sıraların üstleri çakılarla yol yol yapılmıştı. Sıraların oturak kısmı, masaya sabitlenmişti geniş tahtalarla. Bu nedenle alt sınıflardaki küçük çocuklar, yazı yazarken sıraya uzanamazlar, ayağa kalkmak zorunda kalırlardı. Oturakla masayı birbirine ekleyen kaba tahta yüksekçeydi. Birçok çocuk, sıradan kalkıp dışarı çıkarken ayağı takılıp düşerdi yere.

Okulumuzun başöğretmeni (Şimdilerde müdür diyorlar.) Ahmet Hamdi Özcan, babamın başöğretmeni ve sınıf öğretmeniydi. Ciddi biriydi. Gözlüklerinin üstünden bakınca ödümüz kopardı. En küçük çocukları olan ikiz oğulları sıra arkadaşımdı. Ahmet sağıma, Hamdi de soluma otururdu. Ayrı yumurta ikizleri, sık sık kavga ederlerdi. Onları ayırırken arada kalırdım. Hamdi, Ahmet’ten daha yaramaz ve hareketliydi. İkizlerle birbirimizin evlerine giderdik. Bol bol oynardık. Anneleri Emine Teyzenin şefkatine, sabrına hayrandım. Sevecen bir anneydi. Çocuklara karşı hoşgörülüydü. Bana büyük insanmışım gibi ilgi gösterirdi. Çocuk yerine koymaz, önemli bir konuk gibi ağırlamaya çalışırdı. Emine Teyzenin bu davranışı, kızlarına da yansırdı. Onlar da birer abla olarak sevgi ve saygılarını eksik etmezlerdi.

İkiz arkadaşlarımla oynamaya gidince başöğretmenimiz, kimi zaman evde olurdu. Onunla ilk karşılaşmalarımda çekingen davranırdım biraz. Ancak giderek onun çocuklara karşı olan sevgisini gördüm. Anlayışlı bir adam, baba, öğretmendi. Babamın da öğretmeni olduğu için ona karşı sevgim ve saygım olması gerekenden çok fazlaydı. Sert bakışların ardındaki yumuşacık yüreği görürdüm. Bu da bana güven verirdi.

Okulumuzun bahçesinde büyük bir Atatürk Heykeli vardı. Asker kıyafetli Atatürk ayaktaydı; yüksek, taş bir kaidenin üzerinde. Sırtı güneydeki dağlara, yüzü kuzeye ilçe merkezimiz Of’a dönüktü. Batı yöndeki sol kolu, dirseğinden bükülmüş belindeydi. Doğu yönündeki sağ kolu yere paralel olarak uzanmış, okulu göstermekteydi. İşaret parmağı açıktı. Diğer parmakları, kapanık. İşaret parmağıyla okulu göstermesi hoşumuza giderdi. Bize “Okula gidip okuyun!” derdi Atatürk bu duruşuyla. Parmağıyla herkese okulu gösterip bu eğitim kurumunun önemini anlatmaktaydı bu heykel. Çok güzeldi ve onunla gurur duyardık.

Atatürk’ün doğuya uzanan sol elinin işaret parmağının doğu komşumuzun Kurtuluş Savaşı’na yaptığı yardımları gösterdiğini de düşünürdüm zaman zaman. Kurtuluşun doğuyla işbirliği yapmaktan geçtiğini geçirmeye başladım usumdan yetişkinlik dönemimde. Bu düşüncelerim özneldi, herhangi bir kaynağa dayanmıyordu.

Ulusal bayramlarda Atatürk Anıtının karşısında dizilirdik. Pazartesi sabahları ve cumartesi öğleden sonraları (O yıllarda haftanın altı günü okul vardı.), yani okulun açılış ve kapanış günlerinde İstiklal Marşı’mızı onun karşısında söylerdik. Ulusal bayramlarda birçok öğretmenimizin gözyaşlarının yanaklarından akıp gittiğine tanık oldum defalarca. Öğretmenlerimizin bayram heyecanları fark edilirdi.

İlk şiirimi daha birinci sınıfa başlamadan Cumhuriyet Bayramında bu Atatürk Anıtının karşısında okudum. Daha sonra her ulusal bayramda ve 10 Kasımlarda ezberlediğim şiirleri aynı yerde dillendirdim. Atatürk’ün gözlerine bakarak okurdum şiirlerimi. Atatürk, beni işitiyormuş gibi sözcükleri gırtlağımdan sevinç ve heyecanla çıkarırdım. Bakardım arkadaşlarım da aynı biçimde okurdu şiirlerini ve konuşmalarını.

Bir sabah erkenden okulun yolunu tuttuk. Babam önden, biz arkadan yürümekteydik. Okulun bahçesine girdiğimiz anda Atatürk Heykeli’nin çevresinde öğrenciler toplanmıştı. Bazı öğrenciler, babamın yanına koşarak gelip Heykel’in okulu gösteren elinin parmaklarının kırıldığını söylediler. Babam telaşla karışık bir ivecenlikle Heykel’in yanına gitti. Atatürk’ün parmaklarının kırıldığını görünce çok üzüldü. Yüzü asıldı. Ela gözlerine bir yağmur bulutu gelip oturdu. Koşar adımlarla okula girdi. Büyük bir bayrak alarak geri döndü. Ortaokulda gelişkin öğrenciler vardı. Onların yardımıyla Atatürk Heykeli’ni Türk Bayrağına sardı. Kırık parmakların halk ve diğer öğrencilerce görülmemesini istedi. Bu çirkin saldırı, onu çok üzmüştü. İlk ve ortaokulun öğretmenleri gelince onlar da heykelin bayrağa sarılmış durumunu görünce çok üzüldüler. Yapılan saldırıya anlam veremediler.

Çok geçmeden Atatürk Heykeli’ne saldıran meczup, jandarmaca yakalandı. Kişinin akli dengesi yerinde değildi. Ancak İngiliz kaynaklı, Atatürk karşıtı konuşmalardan etkilendiği ve İslamcıların bazı hurafelerinin bu eylemi yapmasına neden olduğu açıkça belliydi. Jandarma komutanının “Atatürk Heykeli’ni niye kırdın?” sorusuna “Hep okulu gösteriyor, niye arada sırada camiyi göstermiyor.” diye yanıt verdi. Bu yanlış anlayış, çok partili siyasal yaşama geçtikten sonra İngiliz kaynaklıydı. Atatürk’le İslam’ı, okulla camiyi karşıt gösteren sapkın, ihanet dolu bir anlayıştı. Saldırgan meczup da olsa toplumun bir kesiminde tutan İngiliz aşılı propagandadan etkilenmişti. Ülkemizin yıkımına yol açacak bu tehlikeli düşüncenin toplumda taraftar bulması son derece üzücü, tehlikeliydi.

Ne yazık ki Atatürk’ün yapıtlarının ortadan kaldırılması için örgütlenmiş bir kısım kişilerin emperyalistlerce desteklendiği açıktı. Sorun meczuplarda değil, o meczupların aklını yalanlarla dolduranlarda.

Atatürk Heykeli’miz çok geçmeden onarıldı. Yine işaret parmağıyla okulu göstermeyi sürdürdü.

Peki, bugün ne oldu okulumuzun karşısında duran ve işaret parmağıyla okulu gösteren heykele? Zamanla doğa olayları nedeniyle bozuldu. Zamanın yöneticileri onarmak yerine onu, oradan kaldırdılar. Yerine Atatürk’ün büstünü koydular. Zamanla oradan büst de kaldırıldı. Bir tarihsel sanat yapıtı daha ne yazık ki tarihsel yapıtların değerini bilmezlerce yok edildi. Şimdi anılarımızdaki yeri capcanlı durmakta.

Heykel’i canlı sanıp ona zarar vermeye çalışan meczuplar, iktidarlara yaranmaya çalışanlar, emperyalist odaklardan beslenenler, toplumun geri kalmasından zevklenenler bugün de var. Yarın da olacak. Önemli olan, Atatürk’ün “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir.” özdeyişini içselleştirenlerin çoğalması ve sağlam durmasıdır.

                                                                            Adil Hacıömeroğlu

                                                                            5 Şubat 2022

KARTEPE’DE, KARLAR İÇİNDE


3 Şubat 2022 sabahı erkenden uyandık. Dışarıda sağanak yağmur var. Hava soğuk. Hemen Kartepe’ye gidiş hazırlıklarımız başladı. Çabucak giyindik. Kahvaltı niyetine bir şeyler atıştırdık. Atacan’ı uyandırdık. Çocuk derin uykuda. Kim bilir hangi düşün içinde. Zor da olsa sıcak yatağından kalktı. Mutsuzluğu yüzünden belli. Onun önceliği uykuda. Giyinmesine yardım ettik.

Saat 07.10’da Bostancı Köprüsünün altında olmalıyız. Tur otobüsünü kaçırmamak gerek. İvedilik içindeyiz. Eşim, akşamdan bir sırt çantasını tıka basa doldurmuştu. İşi, hiç bitmiyor. Bir eşya alıyor, olmuyor. Bırakıyor yerine. Yeni bir şeyler buluyor. Geç kalma gerilimi üstümüzde. Sesimi çıkarmıyorum. Günübirlik bir gezi, bu neyin hazırlığı akşamdan sabaha sarkan?

Çıkmamız gerek. Köprü’ye dek taksiye binmeliyiz. Sabahın körü hem de yağışlı bir hava. Böyle bir zamanda taksi bulmanın zorluğu da var. Sağanak olmasa yürür gideriz çabucak. “Çıkalım mı?” dedim. Yüzüme baktı şaşkınca. Ondan sonra saati sordu eşim. “Altı buçuk…” diye yanıtladım onu. Birden telaşlandı. Atacan’la ben botlarımızı giymiş, kapı önünde beklemedeyiz. Bana ağır bir sırt çantası verdi. Sırtladım onu. Kendisi de bir sırt çantası aldı. İkisi de taş gibi ağır. Zor da olsa çıktık evden. Kapıyı özenle kilitledim. Merdivenleri çabucak inip caddeye çıktık. İki taksi geçti, ikisi de dolu. Üçüncü durdu. Bindik. Sabahın köründe güler yüzlü ve hoşsohbet bir taksiciye rastladık, ne güzel! Böyle birine rastlayınca yolculuğun sürmesini istiyor insan. Gideceğimiz yer yakın. Kaşla göz arasında ulaştık Köprü’ye.

Taksiye biniş ve inişlerde epeyce ıslanmışız. Islanınca insan üşüyor. Köprü’nün altına sığındık. Sürekli hareket etmekteyiz üşümeyelim diye. Zaman geçmek bilmiyor. Otobüsümüz biraz gecikti. Neyse ki geldi. Kendimizi attık içeri. Neredeyse dopdolu taşıtımız. Çoğu kişide uyku mahmurluğu. Kadınların çokluğu ilgimizi çekti ilk bakışta. Biner binmez tur sorumlusu Yasin Alp’e “Günaydın!” dedim. Güler yüzle karşılık verdi bana. Sürücümüzle de selamlaştık. Yalnız o, ciddi adam. Sabah sabah bizimle yüz göz olmak istemiyor sanırım.

Yolda birkaç yerde durup yeni yolcular aldı otobüs. Kartal’dan yanıma biri bindi. Hemen tanıştım onunla. Meslektaşmışız. genç bir adam kayak yapmaya gidiyor. On yıl önce Erciyes’te kaymış. Bu sürede kaymayı unutup unutmadığını deneyecek. Sonrasında tur görevlisi Yasin, kahvaltılık kıstırıklarımızı dağıttı. İzmit’e gelince kentin içine girdik. Bir otelden yolcular aldı araba. Buradan bir gezi şirketi olan genç, güler yüzlü biri bindi. Sanki kırk yıllık tanış gibi.

Maşukiye’de durduk. Bir dükkândan kayak araçları kiralamak için indi yolcuların önemli bir bölümü Atacan’la birlikte aşağıdaydık hemen. Önce ayakyolunu arayıp bulduk. Doğanın çağrısına uyduk. Ardından biraz dolaştık yağmurun altında. Kalkış zamanı gelince yerlerimizi aldık. Büküşlü yoldan tırmanıyoruz tepeye doğru. Sürücümüz, deneyimli ve becerikli. Büküşlerde yavaşlayıp sonrasında hızlanmakta.

Biraz yukarılara çıkınca yağmur kara dönüştü. Tırmandıkça kar yağışı yoğunlaşmakta. Artık yerler apak. Yapraklarını dökmüş ağaçlar, bir sanatkârın elinden çıkmış mermer yontular gibi göğe kılıç çekmekteler. Tek tük çam ağaçları bir görkemin simgesi. Kar ve kış belki de en çok çamlara yakışmakta. Sanki bu ağaçlarla özdeşleşmiş kar ve kış. Seyrek de olsa serçeler uçmakta çam ağaçları arasında. Onların ivecenliği ilgimi çekmekte. Serçeler uçsa da izlesem diye bakıyorum, beklentim büyük. Ancak boşuna… Arada ağaçlardan kar kütleleri dökülmekte. Dökülen karlar, yere inmeden dağılmakta. Yol boyunca sucuk yeme evleri var. Nedense burada sucuk yemek bir gelenek olmuş.

Tepeye çıktık. Büyük bir otelin yanındaki alanda indik otobüsten. Daha önce birkaç kez gelmiştim buraya. Kar yoğun. Her yan taşıtlarla dolu. Epeyce kalabalık. Her kesimden insan var. Çocuklar, gençler, kadınlar çoğunlukta.

İlk olarak kar küreme araçları ilgimi çekti. Üçü Kocaeli Büyükşehir Belediyesine ait olmak üzere beş tane. Sanırım ikisi özel firmalardan kiralanmış. Yolda karın birikmesine izin vermiyor bu araçlar. Belediyeye ait bir küreme aracı, aynı zamanda tuz da dökmekte yolla.

Biz, iner inmez kartopu savaşına başladık soğuğa aldırış etmeden. Karı özlemişiz. Kartopu savaşı bitince keşfe çıktık. Her yanı gezdik. Sonunda kızak bölgesine gittik. Bir kızak kiraladık. Önce Atacan’la bindik. İyice ıslandığımı fark eden eşim, benim yerimi aldı ve kızağın başına geçti. Bu arada kızakla kayarken telefonumu düşürmüşüm. Aradım, bulamadım. Görevli gençlere sordum, onlar da bulamadılar. Eşimin telefon numarasını bıraktık onlara, bulunca bize ulaşsınlar diye. Hava soğuk, yapacak bir şey yok! Telefonumdan umudu kesmek üzereyim. Çünkü telefonum kar renginde. Ayırt etmek güç. Telefonu sürekli çaldırıyoruz ki sesi işitilince bulunsun diye. Kızak alanı mahşeri kalabalık.

Giysilerim ıslak. Islaklık, üşütüyor. Karşıdaki yeiçe girdim. Ekmek arası sucuk yapmaktalar. Acıkmışım. Bir çorba içtim. Ardından bir de çay. Sucuğu, sonra yerim eşim ve Atacan gelince. Tepemde elektrik sobası yanıyor, ancak benim ıslaklığımı kurutmaya yararı yok! Görevlilerle söyleşiyoruz. Sinan Ay adında Adanalı, ancak Mersin’de yaşayan bir genç var. Akdeniz gibi sıcak. Söyleşmekten zevk alıyor. Telefonumu yitirdiğimi söyleyince işe dört elle sarıldı. Kendi telefonu yitse bu denli uğraşmazdı. Sürekli telefonumu çaldırmakta. Arada sırada kızak alanındaki görevlileri aramakta. Kendine dert edindi telefonumu. Ona “Telefonum eski, bu nedenle çok önemli değil; ancak içindeki bilgiler çok değerli.” diyorum. Onaylıyor beni. Delikanlının ruhunda esnaflık var. Müşterisinin derdiyle dertlenmekte.

Eşimle Atacan da geldiler üşümüş ve sırılsıklam. Önce Atacan’ın üstünü değiştirdi eşim. Sonrasında ekmek arası sucuklarımızı söyledik ayranla. Karnımız doyunca içimiz ısındı. Üstüne üçümüz de çay içtik. Biraz söyleştikten sonra çıkıp yürüdük. Yine kartopu oynadık. Ama sabahki gibi uzun ve yoğun değil. Taze kar, tel tel dökülmekte. Altta kalanlar ise çoktan buz olmuş. Biraz dolaşıp üşüdükten sonra otelin yeiçine girdik ısınalım diye. Cam kıyısında bir oturma kümesine tünedik. Yanımızda ısıyayar var. Islanmış eldiven ve berelerimizi üstüne koyduk kurusunlar diye. Bir süre camdan dışarıyı izledik. Görünüm çok güzel. Kar yağışı ve ağaçlar insanı büyülemekte. Çay içtik burada da. Bir bardak çay on iki lira… İçmesi güzel de ödemesi zor.  

Otelde Yasin ve gezi şirketi sahibine rastladım. Oturduk bir masaya. Söyleştik birçok konuda. Telefonum konusunda fazla üzülmemem ilgilerini çekmiş. Ben de “Felekten bir gün çalıp bir kar keyfi yapalım, dedik. Şimdi telefon yüzünden bunu berbat etmek istemem. Gezimizin tadını çıkaralım. İstanbul’a dönünce yeterince üzülürüm. Hak verdiler… Onlardan ayrılıp yerimize döndüm.

Saat beşte otobüsümüz hareket edecek. Biraz daha dolaştık kar üzerinde. Atacan kara doyamıyor. Bazen arabaları kaplamış taze kardan kartopu yapıp atıyor her yanıma. Bazen de yerde buzlaşmakta olan büyük kar kütlelerini kartopu niyetine atıyor üstüme. Uyarıyorum onu “Onlar buz, bana zarar verebilir.” diyorum. Umurunda mı çocuğun. Kar onun için bir bayram günü heyecanı yaratıyor. Heyecanını anlamak gerek.  

Kar yağışı altında apak olduk. Hareketimize yarım saat kala otobüse gitmek için yavaş adımlarla dönüşe geçtik. Otobüsün yanına vardık. Önce üzerimizdeki karı silkeledik. Ancak ne denli silkelenirsen silkelen karın bir bölümü yapışıyor giysilere. Neyse çok da önemli değil. Biz kar için gelmedik mi buraya? Otobüsün içi çok sıcak, kurur giysilerimiz.

Otobüsümüz tam hareket ederken eşimin telefonu çaldı. Benim telefonumdan aranıyordu. Ne yazık ki iletişim kuramadık. Az sonra bilmediğimiz bir numara aradı. Kızak ve karşısındaki yeiçlerin sorumlu müdürü olan Sergen Aksanlı'ydı bu kişi. Ben, konuştum onunla. Otobüsü bekletsek olmaz. İçinde yaklaşık elli kişi var. İnsanlar üşümüş ve giysileri ıslak. Herkesin yetişeceği bir yer var. Yolcu yolunda gerek, diye düşündüm. İmdadıma yanımda oturan Matematik Öğretmeni Polat Bey yetişti tam da çözüm ararken. “Yarın, ben kayak için geleceğim. Telefonu alıp getiririm.” dedi. Sorun halloldu böylece.

Kartepe, İstanbul’a çok yakın bir kar cenneti. Kar özlemi çekenler için gidilmesi gereken bir yer. Özellikle çocuklar için iyi bir dinlence alanı.

Yola koyulduk. İnişteyiz. Polat Yavan’la söyleşiyoruz. O da doğa ve tarih meraklısı. İyi bir gezgin sayılır. Öncelikle ülkemizin güzelliklerini, değerlerini tanımak istemekte.

Dönüşte yine kayak araçları satan dükkânın önünde durduk. Herkes emanetlerini geri verdi. Orada ayaküstü yeni dostluklar edindim. Yeniden otobüse bindik. Hava karmıştı. İzmit’e girdik. Otele yolcu bırakacağız. Eşimin usuna pişmaniye almak geldi. Ancak geç kalmıştık. Durduğumuz yerde pişmaniyeci yoktu. Koca otobüsü bir kutu pişmaniye için durdurmak da olmaz.

Yolcuları bıraktıktan sonra İzmit’in içinden boydan boya geçiyoruz. Yollar sıkış tıkış. Bir süre zorlukla ilerledik. İzmit, karanlık bir kent. Mahalleler loş bir ışığın altında. Yapıların çoğu seçilmiyor bu loşlukta. Çarpık kentleşme göz zevkini bozuyor. İnsanın içine üzüntüyle karışık bir karamsarlık çöküyor kentin loşluğuna baktıkça.

Dilovası’nda geçiyoruz. Yaz kış sisli, dumanlı bir yer. Fabrika bacaları uzanıyor göğe doğru. Dar bir vadiyi sanayi bölgesi yapmak kimlerin usuna geldi acaba? Gebze’ye ulaşınca trafik yine yoğunlaştı. Yetişeceğimiz bir işimiz yok! Nasıl olsa yola girdik. Er ya da geç ulaşırız evimize. Geç olsun da temiz olsun işimiz. Kazasız, belasız varalım Bostancı’ya.

Yolda inişler başladı. Otobüs yavaş yavaş boşalmakta. Bostancı Köprüsüne gelince indik otobüsten vedalaşarak. Az sonra bir taksiye bindik. Şansımıza bu taksici de neşe kaynağı bir Rizeli… Neredeyse tanış çıkacağız. Ancak yolumuz yakın, tanış çıkacak kadar söyleşemedik, yol izin vermedi.

Saat yirmi bir olmadan evimize girdik Soyunup dökündükten sonra ilk işimiz çay demlemek. Ağız tadıyla bir çay içelim bari. Çayın yanında bir şeyler atıştırdık. Yorulmuştuk. Mutlu bir günün sonunda kendimizi uyku meleğine teslim ettik.

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       4 Şubat 2022

 

 

 

 

 

 


İSABEY ORTAOKULU


1972-1973 Öğretim Yılında ortaokul son sınıftayken 1972 yılının Ekim ayında okumakta olduğum Trabzon-Hayrat Ortaokulundan ayrılarak Denizli-Çal-İsabey Ortaokuluna kaydoldum. Okullarda eğitim başlamıştı. Daha önce neredeyse her yaz gittiğim bir kasabada yabancılık çekmeyeceğimi düşündüm önceden. Çünkü dedemlerin yanında kalıyordum. Birçok tanıdığım, az da olsa arkadaşım vardı İsabey’de. Ancak okul yaşamı çok başka. Yabancılık çekiyor insan. Birçok farklılığı yaşıyorsun ve bunların bazıları, insanın yüreğine olumsuz anılar olarak saplanıp kalıyor yıllar boyunca.

İsabey Ortaokuluna ilk gün akrabamız Sadık Voyvoda ve komşumuz İsmail Semerci ile gittim. İkisi de benden iki üç yaş büyük. Sakal tıraşı olmaya başlamışlardı o yıllarda. Ben, ufak tefek biri olarak ikisinin arasında ve gözetiminde okula gittim. Bana okulu anlattılar. Okulun bölümlerini tanıttılar. Birkaç arkadaşla tanıştırdılar. Yabancı bir çocuğu gören çocuklar, çevremi aldılar bir anda. Onlar yabancı birini görmenin merakı içindeler. Bense bir an önce yeni kişilerle tanışıp yabancılığı üzerimden atma çabasındayım.

Akrabamız Hatice Karagöz bizimle aynı sınıfta. Onunla çok küçük yaşlardan beri tanışırız. Aynı avlu içindeyiz. Çocukluğumuzda zaman buldukça avlu içinde bir alay çocukla oynardık. Sadık ve İsmailler de aynı avlu içinde. Ama ben, Sadık ve İsmail’le arkadaş olduğum için kendimi büyümüş görmekteyim. Bir de henüz ergenliğe girmediğimden kızlardan uzak duruyorum.

Çevremi saran çocuklar, bana kişisel sorular sordular meraklarını gidermek için. Trabzonlu olduğumu öğrenince bana “Laz Oğlu” dediler. Lazların nasıl olduğunu merak ediyorlar. Bende farklılıklar aramaya çalışmaktalar. Bazıları ikide bir “Lazca konuşsana biraz.” demekteler. Bu konuda çok başarılı olduklarını sanmıyorum.

Zil çaldı. Sınıfa girdik. Sadık, sınıfın duvar tarafında, en arkada oturuyordu. İsmail de yanında. Ben de yanlarına oturdum. İlk dersimiz Türkçe... Öğretmenimiz sınıfa girdi. Benim sınıfa yeni geldiğimi görünce yanıma yaklaştı. Sınıftaki kırk beş baş, bana döndü.

Hayrat Ortaokulunda sınıfımızda birkaç kız öğrenci vardı. Onlar da benden yaşça büyüktü. Burada ise sınıfın neredeyse yarısı kız. Kırk beş meraklı baş bana dönünce az da olsa heyecanlanıp sıkıldım. Öğretmenimiz, önce adımı ve soyadımı sordu. Yanıtladım. Ardından hangi okuldan geldiğimi…

Sıra geldiğim okuldaki öğretmenlerime geldi. Derslerime kimlerin girdiğini sormaya başladı. Türkçe, matematik ve fen bilgisi öğretmenlerini söyledim. Sıra sosyal bilgiler öğretmenine geldi.

“Soner Başbuğ…” dedim.

O, hafifçe gülümseyip öğretmenimin nereli olduğunu sordu.

Ben: “Balıkesir-Ayvalık…” diyerek yanıtladım onu.

Gülümsemesini artırarak sınıfa döndü. “Bakın çocuklar, arkadaşınız Soner Başbuğ değil, Soner Paşpuğ; Balıkesir değil, Palıkesir dedi. Bu, Karadeniz bölgesinin söyleyiş biçimi.” diyerek başladı yurdumuzun türlü bölgelerindeki konuşma (ağız) farklılıklarını anlatmaya. O anlattıkça ben sıkılıyorum. Sıkılmam, zaman geçtikçe utanmaya dönüştü. Oysa ben, bu sözcükleri doğru söylediğim kanısındayım. Çünkü konuşma konusuna özen gösteren bir köy enstitülü babam vardı. Doğru Türkçeyi konuşmamız için özel çaba gösterirdi. Yerel ağızla konuşmamızı istemezdi. Ulusal birliğimizin en önemli ayağının doğru Türkçeyi konuşmaktan geçtiğini sık sık vurgulardı.

Öğretmenimizin ilk günkü tavrı, benim ondan uzaklaşmama neden oldu. Onun da bana soğuk davrandığı kanısındaydım. Bir türlü ısınamadık birbirimize. Yabancı bir yere gelmiştim. Sınıfta iki kişinin dışında kimseyi tanımıyordum. Arkadaşlarımın bana karşı derim merakları da var üstelik. Böyle bir ortamda benim olası konuşma kusurlarımdan yola çıkarak Türkçe’nin ağız özelliklerini anlatmasını yaşamım boyunca hep yadırgadım. Tinsel açıdan olumsuzluk yaşasam da o gün, ondan sonra konuşmama özel önem gösterdim, ne olur ne olmaz diye.

Çok geçmeden sınıfta çok iyi arkadaşlar edindim. Alt sınıflardan da arkadaşlarım oldu. Sınıf, beni bağrına bastı. Ben de onları, yüreğimde sımsıkı sakladım. Sanki kırk yıldır bu sınıfta okuyormuş gibiydim. Bu arkadaşlıklarımın bazıları bugün de sürmekte.

Birinci dönemin sonuna yaklaştık. Türkçe öğretmenimiz, tartışı (münazara) yapılacağını söyledi. Gönüllü katılımcılar aradı sınıftan, yalnızca ben parmak kaldırdım. Beni görmüyor. Arkadaşlar beni gösteriyor, ilgilenmiyor. O, güvendiği birkaç öğrencinin katılması için çaba göstermekte. Sınıfın baskısına ve benim ısrarıma dayanamayıp en sonunda gördü beni. Böylece tartışıya katıldım.

Tartışıya katıldım katılmasına da konuşmamı nasıl yazacağım? Yarıyıl dinlencesi var önümüzde. Dayım, Gazi Eğitim’in Türkçe bölümünde. Ona güveniyorum. Dinlenceye girdik, gelmedi. Günler geçiyor, ama dayım ortada yok! Mektubu geldi, gelemeyeceğini yazdı. Güvendiğim dağa kar yağdı.

Dinlence bitti. Günler hızla geçmekte. Ne yapacağım, nasıl hazırlanacağım tartışıya? Tartışıya bir gün kala, hem de doğum günümde dedemle oturduk. Ben ona sordum, o anlattı. Sonrasında oturup konuşmamı yazdım.

Ertesi gün okula gittim. 14 Mart1973 Çarşamba günü öğleden sonra konferans salonunda toplandık. Konuşmacılar yerlerini aldı. Seçiciler kurulu, kendilerine ayrılan yere oturdu. Yönetici öğretmenimiz, kürsüye çıkıp kısa bir konuşmadan sonra ilk konuşmacıyı çağırdı. Konuşmacı kümeleri beşer kişi. Arkadaşların çoğu konuşmalarını başkasına yazdırmış. Özgüvenleri tam. Ben, korku içindeyim. Genellikle kendi düşüncelerim var konuşmamda. Biraz da dedemden esinlenmişim. Bu nedenle bizim kümenin son konuşmacısıyım. Ayrıca arkadaşlar, beni kümenin sözcüsü seçtiler. Bu nedenle karşı kümenin konuşmalarını not alıyorum sürekli. Anlaşılacağı üzere tartışının tam içindeyim. Giderek korkum, kaygım uçup gitti.

Konuşma sıram gelince kürsüye çıktım. Süremi aşmadan ve yazılı metne çok az bakarak doğaçlama bir konuşma yapıp yerime geçti. Ancak kaygılıyım konuşmamın beğenilmesi konusunda. Üstelik salon alkıştan yıkılmasına karşın. Sözcülük görevimi de yerine getirdim.

Seçiciler kurulunun da başkanı olan tartışının yöneticisi öğretmenimiz kürsüye geldi elinde kâğıtlarla. Bizim kümenin yenildiğini (pardon ikinci olduğunu) söyleyip önümüzdeki yıllar için başarılar diledi. Alkışlar, alkışlar…

Kişisel konuşmaların değerlendirmesine geldi sıra. İlgisizim artık, ilk üçe giremeyeceğimi düşündüğümden. Üçüncü açıklandı, ben değilim bu kişi. Gerisini dinlemeye gerek yok benim için. İkinci açıklandı. Derken birinciye sıra geldi. Benim adım okunuyor, ancak ben şaşkınım. Doğru mu işittim diye düşünmekteyim. Kalkıp kürsüye gidemiyorum bir türlü. Yanımda oturan arkadaşım Mahmutgazili Yusuf Altıntaş, beni itiyor kalkayım diye. O, benden daha çok sevinçli. Sonunda kalkıp gittim. Okul müdürümüz ve matematik öğretmenimiz Feridun Dağdeviren elimi sıkıp yanaklarımdan öptü. Elime bir anmalık tutuşturdu. Heyecandan bastığım yeri görmüyor, müdürümüzün bana söylediklerini de işitmiyordum.

Alkıştan yıkılan salonda yerime geçtim. Arkadaşlarım beni kutluyor. Salon dağıldı, çıktık. Anmalığı açtım. Necati Cumalı’nın Susuz Yaz’ı bana gülümsüyor. Susuz Yaz, arkadaşlarımı teker teker dolaşıp onlara da gülümsedi. O gün futbol oynamayıp eve gittim. Susuz Yaz’ı, dedeme ve anneanneme gösterdim. Sevindiler. Oturup okumaya başladım. Gece yarısına doğru kitabı bitirdim. Nice badireler atlattı bu kitap. Onu korumayı başarıp bugüne getirdim. İlk sayfasında Feridun Bey’in yazısı ve imzası var. Nasıl saklamam böylesi değerli bir kitabı.

Tartışıdan birkaç gün sonra müdürümüz, beni koridorda dolaşırken yakaladı. Omuzumdan tutup odasına götürdü. “Konuşmanı çok beğendim. Hem insanlara seslenişin hem de konuşmanın içeriği çok güzeldi. Çok kitap okuyup kendini geliştirmelisin.” dedi. “Sağolun!” deyip odasından çıktım.

Feridun Bey, esmer uzun boyluydu. Onu, Hayrat Ortaokulundaki öğretmenim Soner Bey’e benzetirdim. Pek gülmezdi. Derste ciddiydi. Ama odasında bana söylediği sözleri çok sıcaktı. O gün onu, bir yakınım gibi görmüştüm. Saygım sonsuzdu. Bu saygıya, büyük bir sevgiyi de ekledim o gün.

Öğretmenlerin öğrenciler üzerinde olağanüstü etkileri olur çoğu zaman olumlu yönde. Soner Bey, benim öğretmenliğimde en çok örnek aldığım öğretmenimdi. Feridun Bey ise öğrenciyle dengeli ilişki kurmanın örneğiydi. İkisi de çoktan göçtü bu dünyadan. Onların anıları kaldı geride. Her düşündüğümde gözümün önüne gelir iki öğretmenim de. Konuşmaları, davranışları, ses tonları, giyinişleri, sıcaklıklarıyla…

                                                     Adil Hacıömeroğlu

                                                     2 Şubat 2022

 


MANDA SÖĞÜT DALINA YUVA YAPAR MI?

          Aşağıdan geliyor Türkmen koyunu

        Selviye benzettim yârin boyunu


        Amanın yandım

        Amanın, amanın yandım

        Tiridine, tiridine bandım

        Bedava mı sandın, para verip aldım

        Tiridine, tiridine, tiridine bandım

        Bedava mı sandın, para verip aldım


        Sabahınan erken çifte giderken

        Öküzüm torbadan düştü gördün mü


        Kavuştak


        Manda yuva yapmış söğüt dalına

        Yavrusunu sinek kapmış gördün mü


        Kavuştak


        Sabah ezanını okurken aman aman

        Müezzin minareden uçtu gördün mü

 

Yukarıda sözleri yazılı türkü, Kastamonu-Tosya yöresine özgü. Çoğu kişi, türkünün sözlerini anlamsız bulur, ancak öyle değil. Bu türkü, yergiye verilecek en güzel örneklerden biri.

Gelelim türkünün öyküsüne…

Osmanlı döneminde tüm bölgelerde olduğu gibi Kastamonu yöresinde de alınan vergiler halkın hoşuna gitmez. Bir de verginin ucu bucağı belli değil. İkide bir vergi salınır halka. Ancak halkın geçimi zordur ve bu vergileri ödeyecek gücü yoktur. Valiler, beyler çoğu zaman bu vergileri zorla alır halktan. Yiyecek ekmeği zor bulan insanların bu vergileri ödemesi halkı isyan etme noktasına getirir. Zaten Anadolu’da, o dönemdeki isyanların büyük bölümünün nedeni ağır vergiler değil mi?

Türkünün dile geldiği dönemde Kastamonu’nun halkı ezen bir beyi vardır. Baskıyla salınan vergileri alırken halkın gözyaşına bakmaz. İnsanların tencerelerinde neyin kaynadığı onu ilgilendirmezdi. Vergiyi aldıktan sonra halkın nasıl geçindiği umurunda değildi. Halk ise beyin uygulamaları karşısında ezim ezim ezilir, soluklanmakta zorlanır. Yaşamak güç bir durum almıştır artık.

Halk ozanları, her dönemde halkın sesi olmuşlardır. Halkın yaşamını dile getirirler, acısıyla tatlısıyla. Beyin acımasızlığı, halk ozanlarının telinde ezgi, dilinde söz olur. Düğünlerde, toplantılarda vergilerle beyin zulmünü eleştirirler. Bu da beyin kulağına gider. Bey, öfkelenir buna. Halk ozanlarına bir ders vermenin zamanı gelmiştir. Bu dersi vermek için bey, ozanları düzenlediği bir yemeğe çağırır.

Yemek de yemektir. Bir tek kuş sütü yoktur sofrada. Ancak bey, önceden adamlarına öğütlemiştir. Ozanlara yalnızca et suyuyla kuru ekmek verdirir. Tirit, et suyuna ekmek banarak yenen bir yemektir yörede. Ozanlar çalıp söyler. Ancak böylesi varsıl bir sofrada et suyuna ekmek banarak yemek hoşlarına gitmemiştir. Ayrıca vergileri eleştirmek de yasaklanmıştır ozanlara.

Ozan bu, beyin yasağını dinler mi? Bir biçimde taşı gediğine kor. Burada da öyle olur. Ozan dokunur bağlamanın teline ve bu güzel türkü dökülür dilinden. Dalga geçer beyin yasağıyla olmayacak işleri anlatarak. Bu yergi, halkın çok hoşuna gider ve günümüze dek ulaşır.

Türkünün ilk bölümü yörede söylenmez ya zamanla unutulmuştur ya da hiç yoktur. Türkü, derlendikten sonra TRT tarafından eklenmiştir bu iki dize.

“Tiridine bandım.” diyerek yenen yemeğin niteliği anlatılır kavuştak bölümünde. Bu söz, üst üste yinelenerek neredeyse beyin gözüne sokulur yaptığı yanlışlık. Et suyu da halkın parasıyla yani toplanan haksız vergilerle ozanların önüne getirilmiştir. Bu nedenle “Bedava mı sandın, para verip aldım.” demekte ozan. Böyle diyerek de beye gönderme yapılmakta. Haksız vergiler üstü kapalı olarak yerilmekte.

Anadolu halkı için öküz çok önemlidir. Neredeyse tüm işini öküzle görür. Hele Kastamonu gibi dağlık bir bölgede öküzün değerine paha biçilmez. Yolu olmayan dağlık yörede öküzlerin arazide ilerlemesi çok zaman alır. Halk, zaman kazanmak için öküzler işe giderken yem torbalarını takarlar boyunlarına. Bir yandan yemini yerken bir yandan tarlaya doğru ilerler öküzler. Aç hayvan, iyi çalışamayacağı için önceden karnı doyurulur bu Türkmen diyarında. “Öküzün torbadan düşmesi” sözüyle vergiler yüzünden en önemli üretim aracının elinden alınmak üzere olduğu haykırılır beyin yüzüne karşı. Böylesi bir kıvrak düşünüş, ancak Anadolu insanına özgüdür.

“Öküzün torbadan düşmesi” vergicilerin yakında öküzü de alacağı öngörüsüdür. Yani artık öküz, torbadan yem yiyemeyecektir. İşe güce koşulamayacaktır. Böylece ne öküz ne de torbada yem kalacaktır. “Torbadan düşmek” sözüyle öküzün artık kendi malı olmayacağı yergisel bir dille anlatılmakta. Artık öküz, kendi mülkiyetinde olmadığından torbadan düşmüştür. Böylece torba, bomboştur.

Manda, yörenin önemli bir geçim kaynağıdır. Etinden, sütünden, derisinden, gübresinden, gücünden yararlanılır. Manda yoğurdunun tadına doyum olmaz. Manda, kılsız bir hayvandır. Bu nedenle güneş altında çok kalamaz. Derisi yanar, rahatsız olur. Bunun için mandalar suya girer. Göl, akarsu bulunca atar kendini suya manda. Söğüt ağacı, Anadolu’da daha çok su kıyılarında yetişir. Manda suya girdiğinde salkımsöğütlerin aşağıya sarkan dalları arasında serinler, keyif çatar gölgede. Doğaldır ki mandaların yanında yavruları da vardır. Yavrular, söğüt dallarının arsından göründüğünden mandanın yuvası gibi görünür uzaktan bakılınca.

“Kapmak” sözcüğü, yörede “ısırmak” anlamındadır. “Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?” dizesiyle manda yavrularının sineklerce ısırıldığı anlatılmakta.

Vergiler, imam ve müezzinlerce halka bildirilirdi. Ayrıca beyin eleştiri yasağı da yine camilerde söylenirdi ozanlara. Köylerde, Osmanlının bir ayağıydı imam ve müezzinler. İmam ve müezzinler, bu haksız uygulamada beyin yanında yer aldıklarından halkın gönlünden uçmuşlardır. Yine ozan, kıyamaz onlara “”uçtu” diyerek onların uçmağa vardıklarını da belirtir. Yine de umudunu kesmez onlardan. Bir gün bu yanlışlarını anlayacakları düşünülür.

Anadolu halkı, kıvrak düşünür. Yapanın, yaptığını yanına koymaz. Bir biçimde yergisini dile getirir. Tabi anlayana… Bu türkü, güzel bir yergidir. Yererken bir yandan da güldürüp düşündürür.

Günümüzde Kastamonu beylerinin adını sanını anımsayan var mı? Ama onların karşısında dağ gibi duran ozanların yaktığı türkü, günümüze dek geldi ve herkesin dilinde. Bir halkın ozanları olduğu sürece o halk yenilmez, ölmez.

                                           Adil Hacıömeroğlu

                                           30 Ocak 2022

 

 

 

 

 

 


HALKIMIZIN GÜZELLİĞİ


24 Ocak 2022 gecesi, İstanbul’un bir bölümünde kar tutsaklığı vardı. Binlerce yurttaşımız, arabalarının içinde mahsur kalmıştı susuz, yemeksiz. En büyük sorunlardan biri de aşırı soğuktu.

Hükümetin, büyükşehir ve ilçe belediyelerinin işlerini gereği gibi yapmamaları arabalarının içindeki yurttaşlarımızın yaşama umutlarını kırmadı. Açlığa, susuzluğa ve soğuğa direndiler. Geleceğe ilişkin büyük umutlarıyla tutundular yaşama.

Sıcacık evlerinde karın keyfini çıkarıp camdan yağışın, doğadaki aklığın güzelliğini izleyen halkımızın kulakları hep haberlerde oldu. Yollarda verilen can savaşımı, onların yüreklerine derin bir acı olarak oturdu. Herkes ne yapabileceğini düşündü. Ancak yollar kapalı, olanaklar kısıtlıydı.

Kar tutsaklığının yaşandığı yerlerde oturan yurttaşlarımız çabucak çay demleyip ısıtutarlara doldurdu. Kimi mutfağa koşup çorba kaynattı. Becerikli eller, soluklanmadan pasta, kek, börek pişirdi. Bazıları kıstırık (sandviç) yaptı ivecenlikle. Kimileri marketlerin yolunu tuttu. Hiç kimse, yolda kalanları unutmadı.

Yiyecek ve içecekleri hazırlayanlar kar, kış kıyamet demeden yollara düştüler. Herkes kendi bölgesinde ulaşabildiği kar tutsağına umar oldu. Sıcak çaylar, hem içenlerin hem de demleyenlerin içini ısıttı. Küçücük ikramlar, kar tutsaklarının yaşam dirençlerine direnç kattı. Veren de alan da tanışmasalar da derin bir dostluğu, insanca bir kardeşliği yaşadıklarını fark ettiler o an.  Çayın her yudumunda dostluk vardı. Pastaların, böreklerin, kıstırıkların her lokmasında kardeşliğin olağanüstü lezzeti vardı. İşte görünüşte küçük, ancak insancıl yanı büyük olan bu destektir kar tutsaklarının yaşama tutunmalarındaki ayrıntı.

Kar tutsaklarına yardıma koşan yurttaşlarımıza, kimse bir şey söylemedi. Yüzlerce kişi bir anda bulundukları sıcak yuvalarında kendi başlarına karar verip yardıma koştu karınca kararınca.

Siyasetçi, görevini savsaklasa da yöneticiler, ayakta uyusa da halk; insan olmanın gereğini yapmakta. İşte budur bizi ulus yapan en önemli şey. Yani duygudaşlık… Tarih boyunca yıkılır gibi sendelediğimizde bizi ayağa kaldırıp büyük utkular kazandıran bu ruhtur. Bizim büyük ulus olmamızı sağlayan halkımızın bu eksilmez, tükenmez ruhudur. Bu yardımlaşma sırasında kimse, kimsenin ne etnik kökenini ne inancını ne de siyasal görüşünü sordu. İşte, ulus olmak budur. Ayrımcılık yapmak siyasetçinin işi, halk insanı insan olarak görür; ayrımcılıkla işi olmaz.

Halkımızın içindeki insanlık duygusu var oldukça Türk Ulusu yaşar sonsuza dek. Halkımızın içindeki güzelliğe, yüreğinde açan bin bir renkli çiçeklere bakın! Bu halk, belleğinde ulus bilincini ulu bir ağaç gibi yemyeşil yaşatmakta. Siyasetçiler, yöneticiler çıkın dışarıya sırça köşklerinizden. Halktan öğreneceğiniz çok şey var.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               28 Ocak 2022

KAR KÜREME ARACI YAPAN MUCİT


Karadeniz üzerinden gelen kar yağışı neredeyse ülkemizin tümünü etkiledi. Birçok yerde yaşam, felce uğradı. Yollar kesildi. İnsanlar mahsur kaldı. Birçok kazada, can ve mal yitikleri oldu.

Özellikle İstanbul’da yöneticilerin beceriksizlik ve sorumsuzlukları yüzünden ulaşım durdu. Binlerce kişi yollarda kaldı. Taşıtlar hareket edemedi. Aç ve susuz olarak yollarda kalan binlerce kişi donma tehlikesi geçirdi. Aracını bırakıp saatlerce yürüyen yurttaşlarımız oldu.

İşin en trajikomik yanı ise yolları açması gereken belediyenin araçları bile yollarda mahsur kaldı. Belediye otobüsleri neyse de kar küreme araçlarının yollarda kalmasına gülelim mi, ağlayalım mı? Oysa karın yağacağı önceden belli. Bu durum karşısında yetkililerin hazırlık yapmaları gerekmez miydi?

Neyse biz konumuza dönelim.

Adı: Neşat Demircioğlu… Of’un Keler Köyünden… Şimdilerde mahalle diyorlar. Mahalle deyince kentin bir parçası oluyorlar güya. Keler Köyü, ilçe merkezine otuz kilometre uzaklıkta. Buradan sonra iki yerleşim yeri daha var. Sonrası ıssız dağlar ve kışın bomboş olan yaylalar.

Keler’le az da olsa duygusal bağım var. İlki, benim doğduğum yıl babamın buradaki ilkokulda öğretmenlik yapması. İkincisi ise yüreği insan sevgisi dolu olan ve erkenden aramızdan ayrılan amcamın eşi Kelerli Yengem (Asıl adı Fatma), bu köyden.

Neredeyse her yıl yağan kar, yolları kapatıyor. Köyün dünyayla bağlantısı kesiliyor. Köylüler, çoğu zaman temel gereksinmelerini bile karşılayamıyor. Çünkü Of Belediyesi, önce ilçeye yakın köylerin yollarını açmaya başlıyor. Yolları aça aça yukarıdaki köylere doğru gidiyor kar küreme araçları. Tabi bu da zaman almakta. Keler’e gelinceye dek epeyce zaman geçtiği için yollarda kar daha çok birikmekte. Köy, denizden uzak olduğu için çoğu zaman kar, buza dönüşmekte. Bu da köy halkını zor durumda bırakmakta.

18 Ocak 2022 günü köyde kar havası var. Zaten internette ve televizyonun hava durumu bültenlerinde Doğu Karadeniz Bölgesinde kar yağacağı söyleniyor. İşte Karadenizlinin ve de Oflunun keskin zekâsı burada yaratıcılığını gösteriyor.

Neşat Demircioğlu’nun 1994 model bir kamyoneti bulunmakta. Daha önce kafasında kurmuş kamyoneti küreme aracına çevirmeyi. İlk düşüncesi, beton yollara çay bahçelerinden ve tarlalardan dökülen toprakları temizlemek amacıyla böyle bir araca gereksinim duymuş. Ama kar yağacağını işitince sorumluluk duygusu harekete geçmiş. Hemen geçmiş iş başına. Eski bir kriko ve akü ile bir kısım hurda malzemelerden kamyonetin önüne küreme işini yapacak küreği takmış. El emeğini saymazsak yüz lira bile tutmamış bu üretim. Bu arada kar yağmaya başlamış. Yollar yavaş yavaş aklaşmış. Amcasının oğluyla kurulmuşlar tekerleklerine zincir takılmış kamyonete ve yolları açmaya başlamışlar. Kar, yolları tutmadan o, karın tutunacağı yerleri tertemiz yapmış. Önce anayolu, sonrasında ise ara yolları açmış gece boyunca. Köyde yaşam olan her evin yolunu açmış. Oysa belediyenin kar küreme aracı yalnızca anayolu açıyormuş. Yolu kapanan komşusu, arayınca o da imdada yetişiyor. Böylece Keler Köyünü kar teslim alamamış Neşat Usta sayesinde.

“Neşat Usta” dedim. Şimdi herkes merak edecek ne ustası diye.  Asıl mesleği, yapı ustalığı, kalıpçılık. Ancak çocukluğundan beri makinelere meraklı. Kafasında sürekli makine tasarımları olan biri. Mucitlik, çocukluğundan beri içinde. Bekliyoruz sırada hangi buluşu var diye.

Devletimizin yüce(!) yöneticileri, büyük büyük kentlerimizin büyük büyük belediye başkanları; Neşat Ustanın üzerine aldığı sorumluluğun onda biri kadar toplumsal sorumluluk duysalardı kentlerimizde bu kar rezaletleri hiç görülmezdi. Bu çağda kentlerimiz, kara tutsak olmazdı. İnsanlarımız saatlerce karın, soğuğun içinde aç, susuz çaresizlik içinde kalmazdı.

Neşat Demircioğlu gibi sorumluluk duygusuyla davranan nice gönlü yüce, yüreği büyük insanımız var. İşini gücünü bırakıp içinde yaşadığı toplum için özveride buluna adsız kahramanlar bu insanlar. Aslında ülkemizi ayakta tutan kişiler bu adsız kahramanlar, hem de ülkemizi, kentlerimizi yöneten yetkili görünen yetkisizlere karşın. Bu adsız kahramanlar, maddi bir karşılık beklemeden yaparlar hizmetlerini. Amaçları, topluma hizmettir.

Türkiye’de nice Neşatlar var. Yeter ki onlara olanak verelim. Onların üretkenliklerinin, yaratıcılıklarının önünü açalım. Onların toplumsal yapımızı güçlendiren asıl güçlerinin farkına varalım. Onların çalışmalarını bir öğrence olarak benimseyelim.

Ülkemiz, Neşat Usta gibi gizli kahramanlarla yürüyecek aydınlık yarınlara. Yönetici koltuklarında oturup en yalın konulara bile çözüm bulamayan, hatta çözümü zorlaştıranlarla değil.

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               27 Ocak 2022

 


ÇÜRÜMÜŞ SİSTEMİN ÇÖZÜMÜ OLUR MU?


Günler öncesinde İstanbul’a kar yağacağı televizyonlarından neredeyse beş vakit haber verildi. Kar yağışının şiddetli olacağı anlatıldı. Kaç gün süreceği söylendi. Meteoroloji uyarılarıyla görevini yaptı.

Yalnızca İstanbul’a mı kar yağacağını haber verdi meteoroloji? Tabi ki hayır! Türkiye’nin neredeyse her ilinde kar yağışının olacağı söylendi. Bazı kentlerimiz kalabalık. Çoğunun altyapıları yetersiz. Merkezi yönetimde önceden önlem alma geleneği yok! Yerel yönetimlerin afetlere hazırlık izlenceleri yok denecek kadar yetersiz.

Son yıllarda iş yapmadan yaparmış gibi görünen yönetici tipi var. Yöneticilerin çoğunda bilgisizlik dizboyu. Toplumu düşünmek yerine, kendisini ve siyasal çıkarını önemsemek moda. Toplumsal ülkücülük yok! Varsa yoksa kişisel ve siyasal reklam. Gerekli, gereksiz yere durmadan konuşan hükümet yetkilileri ve belediye yöneticileri var. Bu konuda yıllar önce atalarımız: “Boş fıçı langırdar.” demiş. Bu sözün üstüne söz söylemek yakışık almaz.

Ülke çapında kar yağışı başladığında Gaziantep-Adana, Samsun-Ankara, Konya-Ankara, Konya-Antalya, Konya-Afyon, Konya Aksaray ve Konya-Adana yolları ulaşıma kapandı. Ardından Ankara-İstanbul karayolunda ulaşım yapılmaz oldu. Türkiye’nin ana merkezleri arasında ulaşım yapılamadı uzun süre. Ana merkezler arasında yollar tıkanırsa köy ve kasabaların durumunu siz düşünün!

Liberal anlayışla devlet kurumlarının içleri boşaltıldı. Uzman, iyi yetişmiş kişiler yerine, yandaşlar yerleştirildi bu kurumlara. Kurumlar arasında ve kurum içinde eşgüdüm zayıf. Afetlerde nasıl davranılacağının ön çalışması yapılmamış. Yeterli hazırlıklar savsaklanmış. Torpille giren elemanlar, bilmedikleri bir işte olduklarından çalışıyor görünmekteler. Gerçekte çalışmıyorlar. Nasıl çalışsınlar? Çünkü işi bilmiyorlar. Bu nedenle de yapacakları iş yok!

Sonunda İstanbul’a kar geldi. İstanbul Havaalanında uçuşlar iptal edildi. Havaalanının kargo bölümünün çatısı çöktü. Dokuz, on saat alanda bekleyen insanlar oldu. Mutlu olması gereken yolculuklar işkenceye dönüştü.

Karın yoğunlaşmasıyla özellikle İstanbul’un batısında bulunan ilçelerinde yaşam felç oldu. Ulaşım durdu. Gece boyunca çoluk çocuk arabaların içinde beklendi aç susuz, soğuk da cabası. Karayolları tıkandı. Ulaştırma Bakanlığı sınıfta kaldı. Kent içi ana yollar kesildi. İBB görevini yapmadı. Birçok sokak hem yaya hem de araç geçişlerine izin vermedi. İlçe belediyeleri uyudu. Gerçi kış mevsiminde bazı canlıların kış uykusuna yatmaları doğal.

Yurttaş, kendi çabalarıyla çalışıp didinmekte. Bazı kişiler, taşıtlarını bırakıp evlerine gitmek için saatlerce yürümek zorunda kaldı karın altında. Soğuk, açlık, susuzluk insanları perişan etmiş, kimin umurunda? İnsanların altı buz, üstü kar…

Taşıtlara kış lastiği zorunluluğu getirilmiş. Ne yazık ki yurttaşların yarısı bu kurala uymamış türlü nedenlerle. Yazgıcı bir boşvermişlikle yola koyuluyor yurttaş. Bir şey olmaz’cılık düşüncesi, beyinleri zehirlemekte. Felaketleri, doğa olaylarını umursamama tavrı, felaketi de getirmekte. Ne yazık ki “usçu” düşünmek, birçok kişiye çok uzak.

Sanırım ilk kez Anadolu ve Trakya’dan İstanbul’a araç girişi yasaklandı. İstanbul’a gelmek için taşıtlarına binenlerde sefil oldu yollarda. Hele İstanbul’a tüketim malları taşıyanların durumlarını düşünmek bile istemiyorum.

“İstanbul’a kar yağmadan Türkiye’ye kış gelmez.” sözü, gerçek oldu bir daha.

Yöneticilerin çoğu, yurttaşların bir kısmı felaketin sorumlusu olarak doğayı göstermekte. Yahu arkadaş, burası ekvator bölgesi mi? Kış gelince bu memlekete kar yağar. Kar, ilk kez mi yağdı bu topraklara? Her kar yağdığında benzer görüntüleri yaşamıyor muyuz? Ne yazık ki yaşadıklarımızdan ders çıkarmıyoruz. Ders çıkarmadığımız için de benzer durumları defalarca yaşamaktayız.

Kar yağışının saatini söylüyor meteoroloji. Neredeyse dakikasını da belirtecekler. Ancak buna karşın anayolları tuzlayamayan karayolları ve büyükşehir belediyesidir bu işin sorumlusu. Kar yağdıktan sonra tuzlasan ne olur?

Deprem, sel, orman yangını, heyelan, don, kar, kuraklık gibi karşısında hep doğa suçlu. Doğayı suçlayınca koltukları büyük, yetenekleri ve becerileri küçük kişiler sorumluluktan, yapmadıkları ve savsakladıkları işleri halktan sakladıklarını sanmaktalar.

Sistem çürümüş, her yanından kokuşmakta. 24 Ocak kararlarıyla kurulan liberal sistem, yönetemiyor ülkemizi hem Ankara’da hem de yerelde. Sistem partileri ülkemizin hiçbir sorununa çözüm üretemiyor. Çünkü onlar da sistemle birlikte çürüdüler. Çürümüş varlıklardan yaşama dair bir çözüm beklemek doğru değil. Halkçı, devletçi sisteme dönmek gerekmekte. İnsana, doğaya yabancı bu kokuşmuş sistemden kurtulmanın zamanı gelmedi mi daha?

                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               25 Ocak 2022

 

 

 


“BEN ÇOCUĞUM, DAVRANIŞLARIMDA MANTIK ARAMA!”

 

Günlerden beri meteoroloji uzmanları, İstanbul’a kar yağacağını söyledi. Beklenen kar, bir türlü gelmedi. Neredeyse İstanbul’un çevresindeki illerin hepsi kar altındaydı. Bu nedenle İstanbul, çevre illere yağan karın ayazını iliklerinde duyumsamaktaydı kaç gündür. Özellikle çocuklar, kar heyecanıyla geceleri uyuyamaz oldu.

Beklenen kar, öğrencilerin karne aldığı 21 Aralık günü akşama doğru yağmaya başladı. İstanbul’un batısından giren kar; yavaş yavaş, nazlanarak, kırmızı kurdeleli çağrı bekliyormuş gibi doğuya doğru geldi. Geceleyin karı heyecanla karşıladık. Saat, epey ilerlemişti.

Sabahleyin erkenden uyandık kar göreceğiz diye. Çatılarda ve arabaların üstlerinde aklıklar vardı. Öğlen olmadan kar eridi gitti.

Pazar günü gece yarısına doğru karın İstanbul’u teslim alacağını söyleyip durdu televizyonlar. Gece dörde dek havada kar yoktu. Uyudum. Yedide uyandım, hemen cama baktım. Her yer apak. Beklenen kar, sabaha karşı gelmişti. Atacan’ı(10) uyandırayım dedim. Derin uykudaydı kıyamadım ona. Zaten eşim de uyandırmamı istemedi. Sekize doğru kendisi uyandı. Kulağım, onun ayak seslerinde. İlk işi, salonun pencerelerine koşmak oldu. Balkondaki kar birikintilerini de görmüştü. Koşarak ve bağırarak odamıza geldi. Kar sevinci görülmeye değerdi.  Kalktık giyindik. Alışveriş yapmamız gerek. Atacan’ı, annesi üç beş kat giydirdi. Sanki Sibirya’dayız.

Saat dokuza doğru çıktık. Ben, arabanın üstünde biriken karları temizlemeye başladım. Evimizin altındaki yeiçte çalışan Bahtiyar’la yeiçin sahibinin ilkokul öğrencisi oğlu Asil(9) kardan adam yapıp kartopu oynamaktaydı. Atacan da onlara katıldı. Asil’le bir olup Bahtiyar’a saldırdılar kartoplarıyla. Arada ben de payıma düşen kartoplarına hedef oldum.

Bahtiyar üşüyünce dükkâna girdi. O, dükkâna girince Asil’in babası Aşkın çıktı. Bu kez çocuklar onunla savaştılar bir süre. Kartopu oyunu bittikten sonra biz, alışverişimize gittik. Yol boyunca kartopu yedim. Her yerimi hedef almakta Atacan. Birkaç markete uğradık. Omuzlarımdaki torbalar dolu. Zorlukla yürüyorum kaymamak için. Çocuk bu, dinler mi yük mük? Boyuna yapıştırıyor kartoplarını. Ben, ona yanıt veremiyorum. Çünkü elim kolum dolu.

Evimizin önündeki kavşağa geldik. Karşıdan karşıya geçeceğiz. Ancak “Sağa dönüşlerde yayaya yol ver!” uyarısına kulak asan sürücü neredeyse yok! Yayalara yeşil yanınca karşıya geçmek için davrandık. Dikkatlice yürüyorum. Bu arada yandan ve yakından büyükçe bir kartopu geldi. “Burada olmaz oğlum. Baksana karşıdan karşıya geçiyoruz caddeden, arabalar da var. Biraz mantıklı ol!” diyerek Atacan’ı uyardım.

O: “Ben çocuğum, benim davranışlarımda mantık arama!” tümcesiyle yanıtladı beni. Bu sözü söyleyen adamı sevmekten başka ne yapabilirim? Hayır… Ben de kızmadım. Doysun kartopu oynamaya. Apartman kapısından içeri girinceye dek kartopu attı bana. Kar, çocuklar için bayram değil mi?

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       23 Ocak 2022