BUGÜN, BENİM DOĞUM GÜNÜM


        Bugün, benim doğum günüm... Yarım yüzyılı çoktan geçtim dünyanın bütün işlerini bitirmek isteyen bir koşturmaca ve ilkelerinden ödün vermeksizin bir yaşam anlayışıyla tam tamına koca altmış dört yıl geride kaldı. Çoğu zaman düşündüğümde sanki hiç yaşanmamış gibi kocaman altmış dört yıl… Gün ışığını çok göreyim diye az uyudum. Ben, beni bildim bileli güneşi üzerime doğdurmadım her sabah alacakaranlıkta güne başlayarak geçirdiğim yirmi üç bin üç yüz yüz yetmiş altı gün neredeyse… Bu sayıya artık yıllara denk gelen on altı günü de ekledim.

        Yoksulluğun ve yoksunluğun zincirlerinin kırılmak üzere olduğu derme çatma bir köy evinde açtım gözlerimi dünyaya okuma yazma bilmeyen bir köy ebesinin elinde. Büyüklerimin söylediğine göre dışarıda bir metre kar vardı. Sabahın dördünde, kar soğuğu bir sabahla karşılaştım. Belki de o sabah, bedensel saatimi de ayarladı erken uyanmaya. Beni, ebenin elinden alıp dualarla ve okuyup üfleyerek ilk kundaklayan ninemdi. Cuma sabahı erkenden doğduğumdan ninem: “Bu uşak hatırlı olacak, mübarek günde doğdu.” deyip durdu ömrü boyunca.  

        Annem gencecikti. Kar altından çıkan bir kardelen gibi mevsimin ilk güneşini aramaktaydı doğum sırasında çektiği acılarla. İlk çocuğuydum. Bu nedenle aynı evde yaşadığımız geniş ailemiz gece, güne kavuşmamışken ayaklanmıştı.

        Çoktan uçmağa varmış ebem, komşumuz, aynı zamanda ninemin teyzesinin kızı Dursunkız (Demircioğlu) Hala; nineme dönüp: “Gelinin kurtuldu, bir uşağınız oldu. Gözünüz aydın!” deyince o küçük ahşap odadaki kar soğuğu yitip gitti, yerine bahar güneşi geldi. Ninem, amcam, yengem, amcamın üç kızı ve bir oğlu yeni gelen uşağı kutladılar kendilerince, kendi aralarında. Çünkü evimize en yakın komşularımız, yüz metre uzaklıktaydı. Amcam, her zaman belinde taşıdığı tabancasını çıkarıp bir şarjör mermiyi saydırdı sabahın kör karanlığına. Bu, komşulara muştulu haberi duyurmaktı yöremizin geleneklerine göre.

        Babam mı? O kendisini adadığı mesleğini yapmak için ilçemizin bir dağ köyündeydi. İletişimin, ulaşımın olmadığı bir dağ köyünde hiçbir şeyden habersiz. Köy enstitülü öğretmenin tek bir ülküsü vardı: Cumhuriyet aydınlığını yüzyıllardır ihmal edilmiş kara yazgılı topraklarımıza ulaştırmak. Köylümüz Koyanoğlu Durmuş Amca, hızarcılık yaptığından kütük biçmeye gitmişti o sabah Keler Köyüne. Babama, doğum haberini verdi işine başlamadan. Dersler bitmek bilmedi o gün. Son ders zili çalıp öğrencileri, kar içinde yuva arayan kuşlar gibi düşe kalka evlerine doğru uçarken o, sıkıca giyinip lojmanından dışarı çıktı. Yanında yeğenleri Aysel Abla ile Musa Ağabey vardı. İkisi de babamın görev yaptığı ilkokulda okumaktaydılar. Hemenceler, boş torbalar sırtlandı. Karın kapladığı patikalardan hızla köye dönüş başladı. Adımlar hızlı, soluklar derindi. Uçarcasına adımları hızlandı giderek. Yeğenleri yetişemez oldular ona. Karın soğuğu, duyumsanmaz oldu. Kan ter içinde bir yürüyüştü bu.

        Dört beş köy geçilip köyümüz sınırlarına girildi. Salmata Deresi arkada kalmıştı. Artık yoldan değil, kestirme olsun diye karla kaplı tarlalar, bahçeler, ormanlar arasından yürünmekteydi. İlk evler göründü. Bunlar akrabalarımızındı. Babamın geleceği zamanı bilen akraba kadınlar, birbirlerine fark ettirmeden ve soğuğa aldırmadan evlerinin dışında kuytuluk yerde beklemekteydiler muştuyu vermek için. Tarlanın içinde bekleyen Sofi Teyze (Asıl adı Hatice), doğduğumu muştuladı babama. Babam cebinden çıkardığı elli lirayı verdi coşkuyla. Diğer teyzeler geç kalmıştı ne yazık ki.

        Babam, yöremizin ölçülerine göre çok geç evlat sahibi oldu. Ben doğduğumda otuz bir yaşındaydı. Bu nedenle sevinci çoktu. Gün, geceye kavuştuğunda eve gelip beni kucağına aldı. Kar altındaki evde sevinç katlanmıştı.

        Doğanın kucağında doğup onun kucağında büyüdüm. Doğanın dengesini, diyalektiğini gözlemlerle kavradım tüm köy çocukları gibi. Karda yuvarlanmayı, yağmurda ıslanmayı, ocak başında kurumayı keyiflenerek yaptım herkes gibi. Mısır tarlalarında, fasulye ve kabak ocaklarında doğanın tansığını gördüm akranlarımla. Fındık dallarında akrobata dönüştük. Meyve ağaçlarında; budamak için çıktığımız kızılağaç, dişbudak, kestane, gürgenlerde çalakop elimizde maymunlara taş çıkardık. Çamura bulanıp derelerde çimdik. Doğadan geleni, doğaya vermenin önemini kavradık. Hayvanların yaşamımız için ne denli önemli, gerekli ve vazgeçilmez olduğunu yaşayarak öğrendik. Komşuluğun ne denli önemli olduğunu gördük deneyimlerimizle. Hele ki komşuluk hakkının insana nasıl yük olduğunu anladık.

        Yaşamım boyunca ülkemizdeki birçok altüst oluşlara tanık oldum. Amerikancı darbeler sırasında yurdumuzun yurtsever gençlerinin kıyımını içimiz titreyerek, hayıflanarak gözümüz yaşlı izledik dostlarla. Sağ-sol çatışmalarıyla gençlerimizin, ulusun özverili evlatlarının emperyalistlerce birbirine kırdırılmasının karşısına dursak da engel olamadık yoldaşlarımla. Dışa bağımlı hükümetlerin yoksul halkın emekleriyle oluşmuş Cumhuriyet’imizin üretim üslerinin peşkeş çekilmesine karşı ayağa kalkanlarla birlikte oldum.

        Ben, beni bildim bileli yaşamım boyunca hep “Kahrolsun ABD emperyalizmi!” sözünde özetlenen tam bağımsızlık ülküsünün peşinden koştum, soluğum yettiğince de koşacağım. Kemalizm, düşüncemin temelini oluşturdu. Kılavuzum, hep Atatürk oldu geride bıraktığım yıllarda. Bundan sonra daha kararlı bir biçimde aynı yolda yürüyeceğim. Hatta yürümek de ne, koşacağım.

        Dünyanın dört bir yanında ezilen ulusların günahsız insanlarının para ve kişisel çıkar uğruna zalimlerce kıyılıp yok edilmesini gördüm. Çoğu kişinin sustuğu bu kıyımlarda gırtlağım yırtılırcasına bağırıp feryat ettim. Ezenlerin dünya üzerinden yok olması gerektiğine inandım. Ezenin karşısında dağ gibi durmaya çalışırken ezilenin gözyaşının akmaması için tüm gücümü harcadım. Ülkemde emperyalist güçlerle bilerek ya da bilmeyerek işbirliği yapanlara karşı durdum. Ezen zalimlere bilmeyerek alet olan yurttaşlarımıza düşmanlık duymadan, onları ikna etmeye çalıştım tüm sabrımla.

        Her işimi seviyle yapmaya çalıştım. Asıl sevim, insan emeğine, güzelliğine. Mesleğim de benim için bir seviydi; çünkü o da bir güzellik ve emek doluydu. Onunla yatıp onunla kalktım. İnsanı sevdim. Hem de çok… İnsana değer vermenin bir görev olduğunu en önemli davranış edindim. İnsanı özledim hep...

        Yaşamım inişli çıkışlı yollardan oldu. Çok yanlışlar da yaptım. O yanlışlardan öğrenmeye çalıştım.

        Nice yıkımlar: depremler, seller, toprak kaymaları, yangınlar, toplu kıyımlar gördüm. Her defasında acılara gömüldüm. Kıyımlarda insanlığımdan utandım. Vurulup ölenler oldu karşımda. Vurulan kadar vurana da acıdım. Vuranın zayıflığı, ona acımama neden oldu. Birçok yakınımı, akrabamı, komşumu, dost ve arkadaşımı sonsuzluğa uğurlamaya katıldım. Her defasında içim bin parçaya bölündü. Her gidişin bir dünyayı yıktığını düşündüm. Zamansız ölümlerle yıkıldım.

        Sonsuz acılar yaşadım. Onlar, yüreğimin derinliklerde derin kertiklerle durmakta silik de olsa. İnsan unutmadan, umut etmeden yaşayamıyor.

        Sevinçler mi? Sevinip geçtim. Onlar, bahar yeli… 

       Yaşamım boyunca güzel arkadaşlar edindim. Kalıcı dostluklarla ayakta kaldım. İnsanlardan nefret etmedim hiç, bana düşmanca davransalar bile. Bağışlayıcı olmayı bir erdem bildim. Şu koca dünyada insansız yaşanmayacağının bilincindeyim.

        Babam: “Çok oku, kendi usunla kendini yönet ve karar ver! Toplumun çıkarını, kendininkinden üstün tut!” diyeli çok oldu. Ben de hep kitaplarıma sığındım yaşamım boyunca. Onlarla arama kimse giremedi bugüne dek.

        Yaşam, bir koşturmaca… Dün geldik, bugün yaşıyoruz, yarın gideceğiz. Yolun çoğunun geride kaldığının farkındayım. Bu nedenle zamanım azlığı nedeniyle hem tutumlu olup hem de hızlanmalıyım. Daha çok okuyup öğrenmeliyim. Çünkü okudukça bilmediklerimin çokluğu ortaya çıkmakta. Daha çok çalışıp savaşım vermeliyim. Önümdeki günlerin, ayların, yılların değerini çok daha iyi bilmeliyim. Aldığım her soluğun, benim için ne denli önemli olduğunu bilerek yaşamalıyım. Sanki dünyanın bütün yükü omuzlarımda. Dünyanın işini kimse bitirememiş, ben mi bitireceğim? Olsun, yine de durmamalı insan…

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       13 Mart 2023

       

       

 

İSTANBUL, BELEDİYE BAŞKANINI ARIYOR


        İstanbul birinci derecede deprem bölgesi… Deprem geldi, geliyor. Bu konuda ne kadar uzman varsa hepsi İstanbulluları uyarmakta. Uzmanlar, uyarılarla kalmayıp neler yapılacağını tek tek sayıp döküyor. Depreme karşı alınması gereken önlemler sıralanıyor neredeyse her gün. İstanbullular, tehlikenin farkında. Ancak insanların bireysel olarak yapabilecekleri çok az şey var. Bunlarda ne canlarını ne de mallarını koruyacak düzeyde. Bu nedenle İstanbullu çaresiz…

        İstanbul’daki olası deprem hem tarihsel kentimizde hem de ülkemizde büyük yıkımlara yol açacak. Kentteki yapılaşma üstünkörü… Bilimin ışığında bir kentleşme söz konusu değil. Kent, yıllardır yapsatçıların ve sorumsuz belediye yöneticilerinin insafına kalmış. Kenti yönetenlerin ve yapsatçıların günlük çıkarları; yurttaşların, kentin, Türkiye’nin çıkarlarının önüne çıkmış durumda yıllardır.

        Yapılaşmada, kentin büyümesinde toplumsal yarar, deprem ve diğer felaketlere karşı önlemler hep kulak ardı edilmiş. İleriye dönük, can ve mal güvenliğini koruyucu bir kent planlama yıllarca savsaklanmış. Kentin oluşmasında bireysellik ön planda. Hem büyük şehir hem de ilçe belediyeleri yıllardır denetleme görevlerini hep savsaklamışlar. Bu nedenle de İstanbul’un yapılarının çürük olduğunu neredeyse bütün bilim adamaları söylemekte. Hatta bunu yapılarda yaşayanlar da bilmekte.

        İstanbul’da yirmi milyona yakın insan yaşamakta. Resmi kayıtlara göre nüfus, on altı milyon. Ancak kentte on binlerce yabancı uyruklu kişi bulunmakta. Neredeyse dünyanın her ülkesinden insan var kentte. Bazı yabancılar gettolaşmış bile. Suriyeliler, Afrikalılar, Afganlılar kendi mahallelerini çoktan oluşturmuş. Her gün İstanbul’a alışveriş için gelip giden insanlar sayısız… Ayrıca yerli ve yabancı gezginler de saymalı

        İstanbul’un nüfusu, Avrupa’nın birçok ülkesinden fazla… Arnavutluk, Avusturya, Belarus, Belçika, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Hırvatistan, İsveç, İsviçre, İzlanda, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Makedonya, Moldova, Norveç, Portekiz, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, Yunanistan’da daha çok İstanbul’un nüfusu. Bundan da anlıyoruz ki İstanbul, dünyada orta ölçekli bir ülke ölçeğinde. Böyle bir kenti yönetmek hem üstün yetenek, bakış açısı, kültür hem de büyük sorumluluk ister. Kenti tinsel olarak yaşamayan biri, böylesi bir yeri yönetemez. Bu nedenle bu kenti yönetecek kişinin gece gündüz çalışması gerek. Kenti içselleştirmesi öncelikli bir yönetici davranışı olmalı. İstanbul, başka görevler için atlanacak yer olarak görüldüğünde yönetim aksar. İstanbul’u yönetmek bir şans… Bu şansı, hakkıyla iyi değerlendirmeli.

        Ekrem İmamoğlu, 2019 Yerel Seçimlerinde büyük umutlarla kentin başına getirildi. Daha koltuğa oturur oturmaz cumhurbaşkanı olacağı konuşulmaya başlandı kamuoyunda. Bu algının kamuoyunda oluşmasında kendisinin ne denli payı olduğu bilinmez. Ancak bu algıyla olacak kentten uzaklaşıp Ankara’ya yaklaşan bir İmamoğlu gördük dört yıl boyunca. Yurt gezileri öne çıktı. Neredeyse arada, yolu düşünce İstanbul’a uğrayan bir başkan görünümü verdi.

        İmamoğlu, yönetiminin İstanbul’un depreme hazırlanması için önemli tasarımları pek görülmedi. Özellikle kentsel dönüşüm konusunda ilçe belediyelerini de düşünürsek yapılan işlerde toplumsal yarar yok! Kentsel dönüşüm, rantsal dönüşüm olmuş. Konuyla ilgili daha önce yazdığım (Kentsel Dönüşmeme https://adiladalet.blogspot.com/2020/11/kentsel-donusmeme.html ) yazım okunabilir.

        İstanbul’u yönetecek kişi, öncelikle merkezi yönetimle sağlam ilişkiler kurmalı. Çünkü bu kentin sorunlarını çözmek ve depreme hazırlanmak için büyükşehir belediyesinin olanakları yetersiz kalır. Ayrıca ilçe belediyeleriyle iyi, sağlam eşgüdüm oluşturulmalı. İyi bir yönetici koltuğuna oturduğunda kedisine oy versin, vermesin o kentte yaşayanlarının tümünün başkanıdır. Kavgacı, uzlaşmaz bir tutum hem kendine hem de yönettiği kente zarar verir.

        Kemal Kılıçdaroğlu, Altılı Masanın cumhurbaşkanı adayı oldu. İmamoğlu da yedi yardımcısından birisi olarak açıklandı. Bu, nasıl bir aymazlık? İstanbul’un çözüm bekleyen devasa sorunları varken bir de üstüne üstlük depreme ivedilikle hazırlanması söz konusuyken kentin belediye başkanı seçim çalışması için il il, ilçe ilçe Türkiye’yi dolaşacak öyle mi? İmamoğlu’nun öncelikli görevi İstanbul’u, İstanbul’dan yönetmek. Bütün mesaisini yönetim sorumluluğunu aldığı kente harcamalı. Cumhurbaşkanlığı için düşler kuruyorsa öncelikle aldığı sorumluluğu yerine getirmeli. İstanbul’u depreme kurban etmemeli. İstanbul’u depreme hazırlamak için ne gerekiyorsa onu yapmalı.

        Unutulmasın ki olası depremde İstanbul yıkılırsa Türkiye, tarihinin en büyük darbesini yer. Ulusal güvenliğimiz, toprak bütünlüğümüz tehlikeye girer. Türkiye’nin geleceği, kişisel ihtirasların çok üstünde. Bu, böyle biline!

        İstanbul, depreme hazırlanmak için belediye başkanını aramakta. Bakalım bulabilecek mi başkanını dünyanın göz kamaştıran incisi?

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       11 Mart 2023

       

         

 

BÜYÜK ULUSUN YÜCE GÖNÜLLÜ ÇOCUKLARI


        Kahramanmaraş merkezli deprem felaketine, dünyanın dört bir yanından kurtarma ekipleri yardıma geldi. Bu kurtarma ekipleri dil, din, renk farkı gözetmeden güçleri yettiğince yıkıntılar altındaki yurttaşlarımızı kurtarmak için canla başla çalıştılar. Çoğu zaman onların duygulandıklarını gördük ekranlarda.

        Ülkemize ilk koşan kurtarma ekipleri kardeş Azerbaycan, komşularımız Yunanistan, Gürcistan ve Ermenistan. Dünyada en değerli şey, kardeşlik ve komşuluk olmalı.

        Türkiye; deprem, sel, kasırga ve salgınlarda dünya ülkelerinin yardımına ilk koşan ülkelerden biri. Dünyanın her yanında kurtarma çalışmalarında ay yıldızı gördükçe gururlandık ulusça. Açlık çeken Afrika’nın yanında oldu ülkemiz. Açlıktan kırılan kara derili insanlara bir lokma ekmek yedirmeyi, bir sıcak çorba içirmeyi, onlara sağlık yardımı yapmayı insanlık görevi bildik.

        Türkiye, tarihi boyunca hem kardeşlerini hem komşularının hem de dünyadaki her ulusun dar zamanında yanında oldu. Korona salgını dünyayı kasıp kavururken elimizdeki olanakları dünyanın birçok ulusuyla paylaştık. Birçok ülkenin sağaltımcıları, Türkiye’den gönderilen maske ve arındırıcılarla salgından kendilerini korudu. Birçok ülkenin korona sayrıları, Türkiye’nin solunum cihazları sayesinde yaşama tutundu. Türkiye’nin bu yardımları, birçok ülke insanına umut oldu.

        Türkiye, salgının kasıp kavurduğu ülkelere yardım ederken her şeye karşı çıkmayı alışkanlık durumuna getiren, hatta kendi varlığına ve kişiliğine bile muhalefet eden bir kitle vardı. Bu kişiler “Bizim gereksinmemiz varken niye yabancı ülkelere yardın ediliyor.” diye söylendiler tüm bozgunculuklarıyla. Onların bencilliği giderek ırkçılığa, başka ülkelerden ve onların halklarından nefret etmeye dek vardı. Bu davranışlarının nedeni, kendilerince hükümete muhalefet etmekti. Oysa bu biçimde yaptıkları iş, hükümete değil de insanlığa muhalefetti.

        Yardım ekipleri, işleri bittiğinde ülkemizden ayrıldılar. Onların çoğunun deprem bölgesinden ayrılışlarını izlemeye çalıştım ekranlardan. Neredeyse hepsi, yüreklerinin yarısını topraklarımıza bırakarak gittiler.

        Yunan ekibinin bir yurttaşımızı bizim kurtarma ekiplerimizle kurtardıktan sonra sarmaş dolaş olmaları yaşamım boyunca usumdan çıkmayacak hiç. “İşte, insanlık! dedirten bir görüntüydü bu!

        Her canlı insan kurtarıldığında gözyaşı döken ekiplerin çoğu, ülkemizden ayrılırken de heyecan ve gözyaşlarına engel olamadılar. Ülkelerine gittiklerinde ülkemiz ve insanımız için güzel sözler söylemeleri bizleri mutlu etti doğal olarak.

        Kendi içeceği suyu, kurtarma ekiplerine veren depremzedelerin bu davranışları onları çok etkiledi. Yiyeceği ekmeği, çorbayı, yemeği dilini bilmedikleri yabancı kurtarma ekipleriyle paylaşan deprem bölgesindeki insanlarımızın bu davranışları onları çok etkiledi. Çadırındaki minderi, yastığı, kilimi kurtarma ekibinin altına koyan ve kendisi soğuk toprağın üzerine oturan bu ulusun evlatları unutulur mu hiç? Başını sokacağı çadırı bile olmayan, yiyecek ekmeğini zar zor elde eden yurttaşımızın gönlündeki konukseverliği en zor koşullarda bile yaşama geçirmesi bizim için olağan, yabancılar için ise şaşılacak bir davranış. İşte, büyük ulus olmak bu!

        Ulusun yetişkinleri, yüce gönüllülük gösterir de çocukları durur mu?

        Hatay’ın Kırıkhan İlçesinde, yardımseverler çikolatalı gofret dağıttılar çocuklara. Bu dağıtım sırasında çocuklardan dokuz yaşındaki depremzede Muhammet İnan Türkmen, verilen gofretlerin ikincisini, başka çocukları kastederek “Onlara da kısmet olsun.” diyerek almadı. Şu yüce gönüllülüğe, elseverliğe, tok gözlülüğe bakın! Bu davranışı birçok çocukta da gördük.

        Çocukken sık sık konuk olurduk komşularımıza. Komşularımız da bize gelirdi. Annemin bize: “Size ikram edilen şeker, lokum, meyve, tatlıdan yalnızca bir tane alın. Sakın açgözlülük yapmayın!” diye uyarırdı. Acımızdan ölsek bile ikram edilen şeylerin ikincisine el uzatmazdık.

        Çocukluk dönemimizde yoksulluk yaygındı. İnsanlar ikramlarını mallarından değil, gönüllerinden verirdi. Gönül varsıllığı, parasal varsıllığın önündeydi. Bugün de bu kural toplumun ezici çoğunluğunda geçerli. Bir mutlu azınlığın duyarsızlığı, soysuzluğu, sonradan görmeliği toplumun genelini yansıtmaz. İşte, Muhammet İnan Türkmenleri yetiştiren iklim bu. Bu iklim, sonsuza dek değişmeyecek. Çünkü bu; ulusumuzun genel, belirleyici kişilik özelliği. Binlerce yıldır var olmamızın nedeni, bu elseverlik. Bu elseverlik, toplumsal yardımlaşma ve dayanışmayı her şeyin önüne koymakta. Bunu için büyük ulusuz.

        İşte, büyük ulusun yüce gönüllü çocuklarıdır Muhammet İnan Türkmenler.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       10 Mart 2023

 

       

 

       

DEPREM VE PARTİLERE HAZİNE YARDIMI


        Türkiye, 6 Şubat 2023 günü büyük bir deprem felaketi yaşadı. Kent, kasaba ve köylerimiz yıkıldı. Canlarımız toprak oldu. Acılarımız yüreğimize sığmamakta. Gözyaşlarımız dinmemekte. Ulusumuz acı ve üzüntüde birleşti. Yediden yetmişe bir seferberlik var depremzedelere yardım için. Her yurttaş, sofrasındaki ekmeği küçültmekte. Neden mi? Bir bölümünü deprem bölgesindeki kardeşlerine vermek için.

        İnsanımız sofraya her oturduğunda yüreğinde bir sızı duyumsamakta 6 Şubat’tan beri. Derin bir duygudaşlığın getirdiği içten içe bir sızı bedenini ve tinini sarıp sarmalamakta. Lokmalar, boğazda düğümlenmekte çoğu zaman. Dünyanın son yüzyıldaki en büyük felaketinden sonra iştahlar azaldı, yenip içilenin tadı tuzu kalmadı. Deyim yerindeyse insanımızın ağzının tadı kaçtı. Artık uykular, bölük pörçük… Dost söyleşileri yavan… Geceler eskisinden daha uzun… Gündüzler ise puslu… Afiyette miyiz? Doğaldır ki değiliz.

        Türkiye hem ekonomik hem de duygusal anlamda büyük bir dayanışmanın içinde. Koca bir ulus, tek bir yürek olmuş. Böyle bir ortamda ülkemiz seçime gidiyor. Bu seçimde hem cumhurbaşkanını hem de milletvekillerini seçecek.

        Bir ülkeyi yönetenler, halkın özverisine katılmalı ve öncü olmalı. Ulusça gösterdiğimiz duygudaşlığın önünde olmalı siyasetçiler. Ulusun acısını, üzüntüsünü yüreğinin derinliklerinde duyumsayamayan kişilerin ülkeyi yönetmesi olanaksız. Bu tür siyasetçilerin ülkemizin köklü sorunları çözmesi, halkın acılarını dindirmesi düşünülemez. Hele deprem gibi büyük bir felaketin üstesinden gelmek için bu tür siyasetçilerin yapacakları bir şey yok! Ancak göstermelik bir şeyler yaparak göz boyar bunlar; halkın çıkarlarını değil, kendi keselerini düşünürler.

        Siyasi partilerin bazıları hazine yardımı almaktalar haksızca. TBMM’de grubu olanlara hazine yardımı var, diğer partilere yok bu yardım. Üstelik hazine yardımları, TBMM’de grubu bulunan partilerin son genel seçimde aldıkları oy oranına göre verilmekte. Hazine yardımlarıyla ülkemizdeki seçimler eşitsizlikle başlamakta. Oysa her parti eşit koşullarda seçime katılmalı. Ne yazık Amerikancı 12 Eylül darbecilerinin yaptığı Seçim ve Siyasi Partiler Yasası, bu eşitsizliğin kaynağı. TBMM’deki siyasal partilerin hepsi 12 Eylül’e karşılar sözde. Ancak gerçekte sığındıkları yer, 12 Eylül’ün adaletsizlikleri. Bu eşitsizliği yaratan yasaya karşı çıkan bir parti var mı TBMM’de? Yok! Neden? Çünkü hazineden nemalanmaktalar.

        Hazine yardımları hazır para olduğu için TBMM’de grubu bulunan partilerin üyeleri partilerine, düzenli ödenti ödemez. Ödenti deyip geçmeyin sakın. Bu, üye ile parti arasındaki ilişkinin köprüsü. Partilerdeki lider diktatörlüğünün nedenlerinden biri de bu köprünün olmaması. Parti içi demokrasilerin yok edilmesi, 12 Eylül’ün çıkardığı bu yasada saklı.

        TBMM toplanmalı ve 12 Eylül darbecilerinin çıkardığı anti demokratik Seçim ve Siyasal Partiler Yasasını değiştirmeli. Özellikle de hazine yardımları kaldırılmalı. Partiler, ellerini hazineden, yani halkın kesesinden çekmeli. Bu paralar, halkın yararına kullanılmalı.

        Önümüzdeki seçimde partilere verilecek toplam hazine yardımı; 4 milyar 515 milyon beş yüz bin lira. Yazık değil mi bu paraya. Yetim hakkını partilerin propagandası için harcatmak hangi vicdana sığar? Bu arada HDP/PKK’nın da bu hazine yardımını aldığını söyleyelim. Bu paranın ne için harcandığını ulusumuz çok iyi bilmekte.

        Deprem nedeniyle yüreği yanan halkımızın oyunu kazanmak için şarkılı, türkülü, oyun havalı seçim müzikleri yapılmaz sanırım. Ulusun yüreği kan ağlarken seçim taşıtlarında müzik çalmak halka, depremzedelere, özellikle de yıkıntılar altında yaşamını yitirmiş yurttaşlarımıza en büyük saygısızlık olmaz mı? Kent alanlarına, cadde ve sokaklarına plastik bayraklar asılmaz diye düşünmekteyim. Yaşadığımız alanlarda, partilerin kuşe kağıtlara rengarenk bastırdıkları bildireler de çok gereksiz. Zaten plastik bayrak, bildiri kirliliğine ve seçim taşıtlarında çalınan gürültücü müziklere bakıp da oyunun rengini değiştiren bir yurttaş görmedim bugüne dek. Yapılan bu sözde propagandalar, yalnızca parti örgütlerini tatmin etmekte.

        Seçimde; her parti tutumlu davranmalı, savurganlıktan kaçınmalı. Partilerin milletvekili aday adayı olan kişilerden yüklüce bağışlar aldıklarını bilmekteyiz. Bu aldıkları paralar onların propagandalarına yeter de artar bile. Bu nedenle partilere verilecek hazine yardımları deprem bölgesi için harcanmalı. Bu parayla depremzedelere sağlam konutlar yapılmalı. Bundan daha önemli bir şey mi var?

        TBMM’de grubu bulunan partilerin önünde bir yurtseverlik sınavı var. Bakalım bu sınavı kaçı geçecek? Kaçı halk yerine kendi kesesini düşünecek? Unutmayın ki halk varsa partiler ve siyaset var. Halkın olmadığı yerde partiler de olmaz.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       9 Mart 2023

       

KADINLAR GÜNÜ


        “Kadın”, Türkçemizin en eski sözcüklerinden biri. Yaşam kadınla başladığına göre bu sözcüğün de Türk dilinin ilk sözcüklerinden olması olağan bir şey.

        “Hermann Vambery, kat/kay kökünün ‘bir bünyeyi diğerine katmak, eklemek, katılmak, eş, yoldaş, kadın, evlenmeyle kazanılan hısımlık, kaymak’ gibi anlamların kökeni olduğunu belirtiyor. (Doğu Perinçek, Türkçe Kökler, Kaynak Yayınları, 2.Basım, Mayıs 2022, sf. 83)” Burada “kadın” sözcüğünün türediği kat/kay kökünün ne denli anlam varsıllığı olduğunu görmekteyiz.

        “Bir bünyeyi diğerine katmak” ne güzel bir anlam. Her doğumda kadın, bünyesini yavrusuna katıp ona can vermekte. Yalnızca bünyesini mi katıyor? Değil tabi ki... Sevgisini, üretkenliğini, tinini, kişi oğlu olmayı da katmakta yavrusuna. Atatürk: “Dünya üzerinde gördüğümüz her şey, kadının yapıtıdır.” diyerek kadın sözcüğünün türediği kök anlamı nasıl da özetlemekte bilgece. İşte, liderlik budur. Öncelikle içinde yaşadığın toplumun dilini, tarihini, kültürünü iyi bileceksin. Şimdilerde bakıyorum da kendi ülkesinde yabancı gezginler gibi dolaşıp ülke siyasetini yönlendirmeye çalışanlara, içten içe buruk bir gülümseme konuyor içime. Atatürk’ün bu sözünü düşündükçe bu gezginlerin gereksizliği içimi yakmakta.

        Kat/kay kökünden güzel sözcükler kazanmış dilimiz: kadın, kayın, kaymak, kaynak, katık, katmer, kayık… Türkçemizde d>y dönüşmesi sıkça görülmekte; kadın>kayın, adak>ayak, bod-un>boy, adıg>ayı… Bu eylemde de ses dönüşmesi söz konusu. Kadın sözcüğü kayına dönüşmüş. “Kayın” dan kaynana (kayınana), kaynata, kayınata) sözcüklerini oluşturmuşuz. Hepsi de kayın ağacı gibi sağlam ve doğurgan…

                Halkımız: “İnsanlar, kadınla birbirine eklenir.” der. Kız çocuğunu el bebek gül bebek büyütür ailesi. Vakti gelince çoğu zaman kendisinin de ailesinin de hiç tanımadığı bir eve gelin gider kız çocuğu. Orada çocukları olur. Çocuk sahibi olarak gelin olduğu toprağa kök salar. Her iki aile dünürlük temelinde hısım olur. Bu iki aileyi birbirine yaklaştıran akrabalık bağlarını oluşturan kadındır. Aslında bu yolla insanlar, geniş bir aileye ulaşır. İnsanlık, kadınlar aracılığıyla hısım akraba olur. Aralarında kan bağı ilişkisi oluşur. Kan bağı da duygusal yakınlıkları ortaya çıkarır.

        Bugün, Dünya Emekçi Kadınlar Günü… Türlü söylevler söylenecek... Bazıları, bu nedenle sokaklara çıkıp liberal gösteriler yapacak... Kimileri, kadınları süs eşyası gibi gösterecek… Kimi de bir günlüğüne abartılı söylevlerde bulunacak… Birçok kişi ise bakışıyla, duruşuyla anlatacak yüreğindekini…

        Ülkemiz, büyük bir deprem felaketi yaşadı. Elli bine yakın yurttaşımız toprağa düştü. Binlerce kişi, yıkıntılar altından çıkarıldı çoğu bedensel ve tinsel olarak yaralı. On binlerce insanımız çadırlarda, derme çatma kulübelerde yaşamakta. On bir ilimizde yaşayan yurttaşlarımız, depremin etkisiyle işini gücünü yitirdi. Evde ocaklarda yemek pişmez, fabrikalarda bacalarında duman tütmez, tarla ve bahçelerde ise insan izi görülmez oldu. Bu felaketi en ağır yaşayanlar ise çocuklar ve kadınlar... Ağır yaralı aileleri, insan yitikleriyle kanayan yürekleri, bir kanadı kırık toplumu kadınların gücü, direnci ayakta tutmakta. Deprem bölgesine yardıma koşanların en önünde kadınları görmekteyiz. İnsan gücünü aşan ortak bir çabanın adı kadın oldu deprem felaketinde.

        Televizyon izlemekteyim boş zamanlarımda. En çok ilgimi çeken de depremin vurduğu illerimizde depremzede yurttaşlarımızla yapılan konuşmalar. Yer, Adıyaman… Bir çadırın içi kadınlarla dolu… Kimi yufka açıyor, kimi de gözlemelerin içini dolduruyor. Baş köşedeki kadın ise kızgın sac üzerinde gözlemeleri pişirmekte. Çadırın içi, arı kovanı gibi… Anlaşılan büyük bir imece var. Yapılan işin mutluluğu; kadınların gözlerinden, devinimlerinden belli.

        Gözleme işini örgütlediği anlaşılan Yelda Hanım, kocaman tabaktaki yöreye özgü gözlemeleri kaptığı gibi çadırdan çıkıyor. Dışarıda güvenliklerini sağlayan jandarmalara, kendilerine yardımcı olan gönüllülere, medya çalışanlarına, depremzedeler için seyyar mutfakta yemek yapanlara, devlet görevlilerine ikram ediyor elindekileri. Yokluk içinde yürek varsıllığını görüyoruz gözyaşlarımızı tutamayarak. Bu nasıl bir yürektir? Bir kıyametin içinden çık, yardımlarla zar zor ayakta dur, sen yine de sana yapılanlara el emeğin, alınterin ve yüreğinden kopanla bir karşılık ver.

        Yelda Hanımlar, Türk kadınının özgün sesi, simgesi ve yürek ışıltısı. Depremin, yıkıntıların, yoklukların, karın boranın, ayrılıkların, üzüntülerin altında kalıyorlar; ancak iyiliklerin altında kalmıyorlar. Onlara yapılan iyiliğe, el emekleriyle karşılık veriyorlar. Aslında bu gözlemeler, depremzede kadınların bir teşekkürü.

        Ah benim ışık ışık bakan, gonca gibi gülen, yaşamı insan insan ören kadınlarımız, analarımız… Yıkıntılar altından kocaman yüreklerinizle yaşamın, insanlık erdemlerinin tohumlarını nasıl da yeşertmektesiniz. Yokluk çölünden, varlık pınarlarını nasıl da kaynatıyorsunuz. İnsanlığınızı, hangi koşulda olursa olsun yerlere düşürmüyor, kadın onurunu hep başlar üzerinde taşıyorsunuz. Dünyalara sığmayan yüreğinizle siz, bir güne sığar mısınız?

        Ülkemiz toprağının bitekliği sizdendir. Bu topraklarda ırkçılık, ayrımcılık mikrobu sizler sayesinde kimseye bulaşmaz. Siz ki ana, eş, kardeş, evlatsınız sönmeyen ocaklarımızda ne bir güne ne de bir ömre sığarsınız. Siz yürek okyanusumuzun mimarı, öz gücüsünüz. İyi ki varsınız.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       8 Mart 2023

       

AKŞENER MASAYA DÖNDÜ MÜ?


        Meral Akşener, altılı masadan kızarak, küserek kalktı. Sonrasında ağza alınmayacak suçlamalarda bulundu masa arkadaşlarına. Hani, halk arasında derler ya “Köpek yese kudurur.” türünden sözlerdi bunlar. Sosyal medya üzerinden İP saldırıya uğradı. Yalnızca sosyal medya mı? Değil doğal olarak… Kılıçdaroğlu medyası da Akşener’e yoğun saldırılarda bulundu.

        Akşener de İP yöneticileri de şaşkındı. Hem de çok… Ne yapacaklarını bilmez durumdaydılar. O şaşkınlıkla ekranların bağırtı şampiyonu Ersan Şen’den medet umuldu. Ersan Hoca da canlı yayında adaylığını duyurdu. Ne yazık Hoca da siyaset gümbürtüsünde yem oldu ivecenliğiyle.

        Altılı masayı kuranlar, dağılmasına izin vermedi. “Siyasi temas” adı altında görüşmeler oldu. Aslında görüşme demek, yanlış olur sanırım. Bilinmeyen bir el, (Son zamanlarda “üst akıl” diyorlar buna.) Akşener’i masaya oturttu. Zaten ilk baştan altısını da masaya oturtan o eldi. Kendi yapıtını ayakta tuttu.

        Altı lider oturup aday konusunda anlaştırıldı. Sonunda on iki maddelik Milli İttifak Yol Haritası’nı kaleme aldılar. Vakit tamam oldu ve liderler sahneye çıktı. Ev sahibi ve masanın en yaşlı kişisi Madımakçı Temel Karamollaoğlu, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını açıkladı. Kemal Bey, mikrofonu eline aldı ve kısa bir konuşma yaptı. Benim odaklandığım konuşmadan çok, Akşener’in duruşu ve yüzüydü. Sanki bir anda elli yıl yaşlanmıştı. Üzerine bin katlı bir gökdelen çökse yüzü böyle olmazdı. Tinsel yükü, onlarca gökdelenin ağırlığından çok. Bu tinsel yük, onu nerelere götürür, kim bilir? Yaşamım boyunca bu fotoğrafı belleğimden hiç silmeyeceğim. Bir insanı, böylesine dağıtan ne olabilir ki?

        Kılıçdaroğlu, Akşener’i saf dışı bıraktı her yönüyle. İP yönetimine diz çöktürdü. Masadaki diğer liderler, olanların henüz farkında değil gibiydiler.

        Çözüm nasıl mı bulundu? Akşener’in ısrarla cumhurbaşkanı adayı olmasını istediği Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu cumhurbaşkanı yardımcısı yapılmasıyla... Böylece iki belediye başkanının CHP’nin başına gelme ya da cumhurbaşkanı adayı olma olasılıkları da ortadan kalktı. Kemal Bey, Akşener’den sonra parti içinde olası iki rakibine de teslim bayrağını çektirdi. Böylece bir dönem daha genel başkan olmayı şimdilik garantiledi gibi.

        İşe bakın… İmamoğlu ya da Yavaş’ın adaylığına niye karşı çıkmıştı Kılıçdaroğlu? Kazanırlarsa bu kentlerin belediyeleri AKP’ye geçer diye değil miydi? Şimdi ne oldu? Cumhurbaşkanı yardımcısı olunca bu iki başkan görevlerinden ayrılmak zorunda değiller mi? O zaman bir yerine, iki büyük kentin belediye yönetimi AKP’ye geçmeyecek mi? Geçecek… Durum böyleyken Kemal Bey, bunu nasıl kabullenecek? Demek ki ilk gerekçesi inandırıcı değildi. Ya da kendisinin cumhurbaşkanlığı seçimini kazanacağına inanmıyor. İnanmadığı için de nasıl olsa Ankara ve İstanbul’un iki belediye başkanı görevlerini sürdürecekler demek ki.

        Kılıçdaroğlu, eğer kazanırsa cumhurbaşkanlığını İmamoğlu ve Yavaş’la birlikte yedi yardımcısı olacak. Her partiye en az bir bakanlık… Etti size on üç… Diğer bakanlıklar da partilerin genel seçimde aldıkları oy oranına göre değil, çıkardıkları milletvekilliği sayısına göre dağıtılacak. Bu hesaba göre otuza yakın bakan olacak sanırım. Hani tutumlu davranılacaktı, devletin kaynakları çarçur edilmeyecekti? Bu bakan bolluğu da ne?

        Bekleyelim, görelim… Altılı masa, kamuoyunu çok meşgul edeceğe benzemekte. Türk milliyetçisi olduklarını savlayan İP’lilerle HDP/PKK’lılar da yakın zaman da kuzu kuzu masaya otururlar. Oturana değil oturtana bakmalı. Bir kez karizma kötü çizildi. Bundan sonra “üst akla” direnecek mecalleri kaldı mı dizlerinde ve yüreklerinde?

        Görünüşte masa toparlandı. Tepişmeler masa altında olacak. Masayı toparlayan güç, kim bilir daha hangi konuların toparlanmasını isteyecek? Hep birlikte göreceğiz bunu.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       7 Mart 2023

       

 

BEKLENEN OLDU, MASA DAĞILDI; DEPREM UNUTULDU


        Altı muhalefet partisinin oluşturduğu masa, bir yılı aşkın süre yani 384 gün hem kendi tabanlarına umut verdi hem de kamuoyunu meşgul etti. Sonunda da birçok kişinin beklentisi doğrultusunda dağıldı. İnsan sormadan edemiyor: Siz, bir yılı aşkın ne konuştunuz; saatlerce neleri tartışıp görüştünüz?

        Altılı masanın en ilgi çekici yanı, masa toplanmadan yapılan ev ziyaretleri ve toplantılardaki karşılama ve uğurlamalar. Bu toplantılar, karşılama ve uğurlamalardan altı liderin de son derece keyif aldığı gözlemlendi. En ilginci de halk nezdinde karşılığı olmayan ve altılı masa olmasa kimsenin adını bile anımsamayacağı dört küçük partinin genel başkanının kendilerini aşırı derecede önemsemeleri. Ülkemizin geleceği için büyük bir iş başaracaklarmış gibi poz takınmaları.

        Altılı masanın kuruluş amacı “Tayyip gitsin!” tümcesiyle özetlenebilir. Bundan da anlaşılacağı üzere bir izlenceleri yok! Son zamanlarda açıkladıkları sayfalar dolusu izlencede ise ülkemiz sorunlarının çözümü konusunda ne yazık ki kamuoyunu aydınlatıcı bir içerik yok! Sıcak para ekonomisinin sürdürülmesi asıl amaç. Bu yönüyle izlence, AB ve ABD’nin Türkiye’ye dayattığı siyasetlerin bir yansıması. Zaten bugün yaşadığımız birçok sorunun kaynağı AB ve ABD reçeteleri değil mi?

        Türkiye’nin yaşamakta olduğu birçok sorundan kurtulmasının biricik yolu, AB ve ABD dayatmalarının dışına çıkmak. Bu yönüyle altılı masanın dünyadaki değişimleri çok fazla anladığı söylenemez. Oysa dünya değişmekte. Yeni güç merkezleri oluşmakta. Dünya güç merkezi, Atlantik’ten Avrasya’ya hızla kaymakta. Dünyadaki üretimin merkezi artık Asya. AB ve ABD politikalarının tutsağı olmanın bedelini çok ağır ödemekte. Var olma, ayakta durma savaşımı içinde AB ülkeleri. Bu var olma savaşımı, inişli çıkışlı bir yol izlemekte. Çoğu zaman ABD politikalarına teslim olmakta Avrupa ülkeleri. Bu teslimiyetin bedelini de halkları ödemekte.

        Dünyadaki gelişmeleri, Türkiye’deki değişimi görmeyen altılı masanın ülkemiz sorunlarına çözüm üretmesi olanaksız. Zaten üretemedi. Bu masanın toplanmasını ABD istedi. Masaya, cumhurbaşkanı adayı da dayattı. Ancak ABD eskisi kadar güçlü değil. Özellikle ülkemiz üzerindeki egemenliği, yok denecek kadar az. Türkiye de dünyadaki gelişmelere koşut olarak yönünü Avrasya’ya dönmüş durumda. Zaman zaman geri dönüşler, kararsızlıklar olsa da bu seçenek ülkemiz için yaşamsal. Çünkü Atlantik’te bölücülük, darbecilik, terör, ülke kaynaklarının yağmalanması, emperyalizme bağımlılık var. Türkiye’nin yeniden Atlantik’e dönüşü, intihar demek. Bu, ülkemizin varlığını tehlikeye düşürür. Bu nedenle Atlantikçi siyasetler, halkımızdan destek görmez.

        Altılı masanın odaklandığı “Tayyip gitsin!” söylemi, onları ülkemiz gerçeklerinden uzaklaştırıp polikasızlaştırdı. Peki, “Tayyip gitsin de yerine kim, niye gelsin?” sorusunun yanıtını hiçbir zaman açıkça ve inandırıcı olarak veremediler. Siyaset, kişiler üzerinden değil; sistemler üzerinden tartışılır. Siyasal seçenekler de sistemler üzerinden oluşturulur.

        Diyeceksiniz ki masa niye dağıldı? “Tayyip gitsin!” sözüyle yola çıkılınca onun karşısına kimin aday çıkarılacağı önem kazandı. Masayı bir araya getiren Kemal Kılıçdaroğlu, kendi adaylığını dayattı baştan beri masaya da kamuoyuna da. Çünkü onun genel başkanlığını bir süre daha sürdürmesi için başka bir seçeneği yoktu. Aday olduğunda kazanamayacağını en iyi kendisi ve masada oturanlar bilmekteydi.

 

        Kılıçdaroğlu, kendi adaylığını onaylatmak için masanın küçük ortaklarına inanılmaz ödünler verdiği konuşulmakta. Bu ödünler, bir nevi seçim rüşveti... Kamuoyu sormacalarında yüzde birin altında görünen dört küçük partiye, birer tane cumhurbaşkanı yardımcılığı ve bakanlıklar… Ayrıca CHP listelerinden milletvekilliği sözü var.

        Akşener, deyim yerindeyse masadan kovuldu. Bundan da anlaşılıyor ki, masayı dağıtan Kılıçdaroğlu’nun aday olma ısrarı. İyi Parti, masanın dağılmasıyla bölünme sürecine girdi. Siyasetteki misyonu tamamlanıyor gibi. Her yapay partinin başına gelenler, İP’in de başına gelmekte.

        YCHP’ye gelince… Şimdilik sular durgun görünmekte. Bu durgunluk, büyük fırtınalara gebe. Milletvekili listeleri açıklandığında büyük fırtına kopacak. Çünkü birçok ilde kazanması garanti yerlerde dört küçük partinin adayları olacak. Yıllardır partiye emek veren partililerin siyasal düşleri gerçekleşmeyecek. Bu fırtına, partiyi bölünme aşamasına getirir.

        Kemalizm’den uzaklaşan, köklerinden kopan CHP’yi bir arada tutacak tutkal henüz yok dünyada. Atatürk’ten kopan YCHP yönetimi, PKK ve FETÖ’nün dış kaynaklı siyasetlerini ilericilik sanmakta. Atatürk olmayınca kafanda, emperyalist politikalara teslim olursun kayıtsız koşulsuz.

        Fırtına mı? Her fırtınanın sonu dinginlik… Dinginlik olunca insanlar daha sağlıklı düşünür. Yitirdiklerini, boş amaçlar için harcadığı emek ve zamana acır insan. O zaman da doğruyu el yordamıyla da olsa bulur.

        Siyaset öngörü işi. Ülkemiz büyük bir deprem felaketi yaşadı. Felaketin neden olduğu yıkımın izleri henüz silinmedi. Depremden etkilenen kentlerimiz yerle bir. Yurttaşlarımızın önemli bir kısmı yardımlarla ayakta durmakta. İnsanlar, çadırlara sığınmış durumda. Başta İstanbul olmak üzere birçok ilimizde olası depremler konuşulmaktaydı. Ulus elbirliğiyle bir çözüm bulmak için kafa yormakta. Böyle bir durumda deprem yerine, altılı masa konuşulmakta. Bütün yayın organları, altılı masayı dile getirmekte. Bu denli bir öngörüsüzlük olur mu? Masada kavga çıkaracaksanız deprem yıkıntılarının ortadan kalkmasını bekleseydiniz hiç olmazsa. İnsanlar can derdindeyken siz neyin derdindesiniz?

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       6 Mart 2023

       

 

“DEMOKRATİK, ÖZGÜR DÜNYA” NERESİ?


        Arkadaş ve dostlarımızla zaman zaman siyasal tartışmalar yapmaktayız. Geçmişte aynı hedeflere koştuğumuz arkadaşlarımızın birçoğuyla yollarımız ayrıldı. Neden?

        Özellikle Amerikancı 12 Eylül darbesi, sol içinde farklılıkları derinleştirdi. Sol grupların çoğu liberalizme evrildi ve bunu da devrimcilik, sosyalistlik sandı. Emperyalizme karşı duruş yitip gitti bu kişilerde. Sınıf savaşımı unutuldu. Emekçi kitlelerle yan yana hedefe koşma, yerini egemen sınıflarla dayanışmaya terk etti. Kapitalizmin çürüyerek kokuşmuş yaşam tarzı benimsendi ve buna övgüler dizildi. Nedense bu çürümüşlük özgürlük sanıldı. Emekçi kitleler bilgisizlik ve kabalıkla suçlanır oldu. Bir devrimcinin emekçileri aşağılaması düşünülecek bir şey mi?

        Ne yazık ki Atlantik üretimi sahte solcuların, sözde devrimcilerin halkı aşağılaması sıradan bir şey. Her gün sosyal medyada bu tür paylaşımları görmekteyiz. Kendisi gibi düşünmeyip davranmayan halk kitlelerine ağız dolusu hakaretler birbirini kovalamakta.

        ABD, kendi kurduğu kurduğu küresel siyasal sisteme karşı duran ülkeler ve yöneticileri kara listeye almakta. Bu ülkelerin yöneticileri, ABD tarafından diktatör olarak yaftalanmakta. Onların iktidardan uzaklaştırmak için akla hayale gelmeyecek yalanlarla halk kitleleri uyuşturulmakta. Solculuk ve devrimcilik konusunda mangalda kül bırakmayanlar, en önde koşmaktalar emperyalist tasarımlarda görev almak için. Artık dil değişmiş, bakış açıları farklılaşmıştır. Emperyalizmin diliyle konuşulur Yaşadığı ülkeden umut kesilir. Kurtuluşun ancak ABD tarafından olabileceğine içten içe inanılır. Bunun adını da devrimcilik koyar emperyalizme bilerek ya da bilmeyerek hizmet eden bu kişiler.

        Şunu peşinen söyleyeyim ki, emperyalizme karşı durmayan kişiden devrimci olmaz. ABD söylemlerine inananlar, dilimizdeki bazı sözcüklerin anlamlarını yitirmesine yol açmakta. Onların çürümüşlüğüyle sözcüklerimizi, dolayısıyla dilimizi de kirletmekteler.

        Sözünü ettiğimiz sahte solculara, sözde devrimcilere sorarsanız Putin, Chavez, Castro. Maduro, Şi Cinping, Esat, Kaddafi, Aliyev, Erdoğan… diktatör.

        Atatürk mü? Emperyalistlere göre o, diktatörün kralı. Asmış, kesmiş birçok insanı. Ne yazık ki emperyalistlerin bu yalanı, dört kesimden destek bulur: Yobazlar, liberaller, bölücüler ve sahte solcular… Hele bunların içinde bazıları var ki bu karşı çıkışı, Cumhuriyet’imizi koruma adına ve de şaşılacak biçimde Atatürkçü olduklarını söyleyerek yaparlar. Böylesi derin bir çelişki içinde olan ve bilgisizlik çukurunda debelenenler, kalkıp bir de halkı bilgisizlikle suçlar. Nasıl da gülünç bir durumdalar… Kendi gözündeki merteği görmeyenler, elin gözünde çöpür görmekteler. Çünkü gözlerindeki Amerikan merteği, onların görmesini ne yazık ki engellemekte.

        ABD ve diğer batılı emperyalistlerin ellerinde milyonlarca mazlumun kanı, kursaklarında milyonlarca yoksulun ekmeği var. Bir kuruşluk çıkarları için binlerce insanı öldürmekten çekinmeyen emperyalistle demokrat öyle mi?

        Irk ayrımcılığının öncüsü olan dünya mı demokrat ve özgür dünya?

        Afrikalıları gemilere doldurup Yeni Dünya’ya satmak için götürenler mi demokrasinin gözdeleri?

        II: Dünya Savaşından sonra Hitler’den daha çok insana kıyan ABD mi demokrasinin örneği?

        Mazlumlar coğrafyasında on binlerce kadına tecavüz edenlerden mi öğreneceğiz demokrasi ve özgürlüğü?

        Atatürk’ü diktatör ilan eden emperyalistler mi demokratik ve özgür dünyanın temsilcileri? Bir de utanmadan “Atatürkçüyüm!” demektesiniz. Bu durumunuzla Atatürk ağacının içindeki kurt gibisiniz. Emperyalizm adına Cumhuriyet ağacını içten içe kemirmektesiniz. Nedense bunu da ilericilik olarak görmektesiniz. Emperyalizmin düşüncelerini benimsemiş kişiden Atatürkçü ve devrimci olur mu hiç? Olsa olsa karşı devrimci olur. Emperyalizmi arkasına alıp ulusumuzun tüm değerlerini ortadan kaldırmak için çabalayanların kendilerine de ülkemize de zerre kadar yararı olmaz.

        Dün İngiliz sömürgecilerini ve onun işbirlikçilerini yendik. Şimdi sıra ABD ve onun işbirlikçilerinde. Türk Ulusu bu göreve hazır…

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       3 Mart 2023

                                      

 

       

 

DEPREMİ ABD Mİ YAPTI?


        Türkiye, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Atlantik sistemine hızla yanaştı. Atlantik sistemine yanaşmak demek, tam bağımsızlığa dayalı Türk Devriminden vazgeçmek demekti. Tam bağımsızlıktan vazgeçmek, ülkemizin ABD’ye bağımlılığını getirdi. Bu bağımlılık, emperyalizme karşı savaşarak kazandığımız devrimimizin her geçen gün yaralanmasına yol açtı. ABD eliyle birçok Cumhuriyet kurumu yok edildi.

        Atlantik sürecine girdik gireli başımıza birçok bela geldi. Bu belaların neredeyse hepsi ABD’nin kurgusu ve desteğiyle oldu. Yıllarca yurttaşlarımız yapay bölünmelerle kamplara ayrıldı. Emperyalistler, kamplaştırdıkları halkımızı çatıştırıp vuruşturdu. Ülkemiz, bu çatışmalarda insanlarını yitirdiği gibi ekonomik olarak da zayıfladı. Böylece ABD kışkırtmaları amacına ulaştı.

        15 Temmuz darbe kışkırtması gecesi, halkımız ilk kez ulusça ABD’nin karşısına dikildi. Böylece ABD’nin Türkiye’yi işgal girişimi önlendi. Yıllar içinde halkımızda biriken ABD karşıtlığı, 15 Temmuz’da doruğa çıktı. Daha sonra bu karşıtlık, giderek artıp yüzde doksanlara ulaştı. Şu anda dünyada ABD karşıtlığında birinciyiz sanırım.

        15 Temmuz 2016’dan sonra ulusça başımıza hangi kötü iş gelirse gelsin hep ABD’den bildik onu. Ülkemizin yaşadığı her olumsuz durumda ABD’yi suçlu olarak gösterdi halkımız. Zaten Amerika, ülkemizi çökertmek için yapacağı kötülükleri çoğu zaman önceden açıkça söylemekte. Az da olsa bakan göz, işiten kulak bu kötülükleri, saldırıları anlar.

        Türkiye, 6 Şubat 2023 günü büyük bir deprem felaketiyle karşılaştı. Depremler, peş peşe oldu ve ülkemizin önemli bir bölümünü olumsuz yönde etkiledi. Kentlerimiz, kasabalarımız, köylerimiz yıkıldı. Binlerce yurttaşımız yaşamını yitirdi. On binlerce insanımız yıkıntıların altından çıkıp/çıkarılıp yaşama tutunma savaşı içinde. Bu felaket, büyük bir ekonomik yükü yükledi devletimize ve halkımıza.

        Deprem sırasında ABD uçak gemisi Girit açıklarındaydı. Ayrıca bir savaş gemileri de İstanbul’da demirledi bir süre. Bu nedenle birçok yurttaşımız, depremin ABD gemilerince tetiklendiğini düşünüp söyledi. Bu teknoloji devinin böyle bir kötülüğü, ülkemize yapabileceğine inandı milyonlarca insan. Bilimadamları bunun olanaksız olduğunu söylese de bu yurttaşlarımız, düşüncelerinden vazgeçmedi. Depremin üzerinden günler geçmesine karşın şu anda bile depremin bir ABD saldırısı olduğuna inanan milyonlar var ülkemizde.

        Depremi ABD’nin yapıp yapmadığı çok önemli değil. Önemli olan halkımızın elbirliğiyle ulusumuzun düşmanını doğru olarak saptaması. Kuraklık, sel, salgın, sayrılık olsa ABD’den bilmekte. Bir terör olayıyla karşılaştığımızda gösterme parmaklarımız Atlantik’e dönmekte. Yolda yürürken ayağı bir yere takılıp düşse de bunu ABD’den bilecek yurttaşımız. Başımıza ne gelirse gelsin bunu Okyanus Ötesindeki Süper Gücün yaptığına inanmaktayız. Öksürüp hapşırsak havadan nem kaptığımız da bile gözlerimiz, ABD’ye dönüp dillerimiz onu söylemekte.

        Halkımız, ülkemizin düşmanını doğru saptıyor da TBMM’deki siyasal partilerimiz ne yapmakta acaba? Kimi iki adım ileri, bir adım geri gitmekte Amerika karısında. Kararsızlıkla dolu gitgelli bir siyasetin şaşkınlığında. Kimileri ise at gözlükleri takınmış, dünya gerçeklerinden habersiz ABD’den iktidar beklemekteler. Bunun için de kıtalararası yolculuklarla ömür tüketmekteler. TBMM’de boş atıp dolu tutanlar, halkımızın yarısı kadar karşımızda duran düşmanı seçebilseler her şey çok kolay olacak ülkemiz için ve ulusça önümüz açılacak. Ah, bir bilseler iktidar olmanın da güçlükleri aşmanın da yolunun Ankara’dan geçtiğini… Bunun da olması için düşmanı doğru saptayarak ayaklarımızın Ankara’ya basabileceğini…

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       1 Mart 2023

 

ÇATISI AKAN EVİ YIKIYOR MUYUZ?


        Hepimizin başına gelmiştir. Kimi zaman kiremitler kırıldığında ya da yerinden oynadığında evimizin çatısı akar. Şıp şıp damlar yağmur suları. Altına leğenler, tencereler koyarız evimizi ıslanmasın diye.

        Zaman geçer, duvarlarımızdaki boya dökülür. İstemediğimiz bir renge bürünür.

        Evimizin dış cephesinde değişimler olur. Sıva ve boya aşınır doğa olaylarından. Yapının eski albenisi kalmaz.

        Her gün ayağımızı bastığımız döşemeler eskidiğinden aşınır. Cilaları yok olur zamanla. Bazı yerlerde çıkıntılar oluşur.

        Yatağımız, yatıla yatıla gevşer. Gıcırtılar gelir ötesinden berisinden. Rahat bir uyku çekmek olanaksızlaşır. Kirlenir… Doğaldır ki temizlenmesi gerek.

        Koltuklarımız yamulur. Renkleri değişir. Kumaşlarında erime söz konusudur.

        Kapıların kilitleri, kolları bozulur. Hava koşullarının etkisiyle  ve açılıp kapanarak türlü aşınmalara uğrar. Yanlardan, alttan yel girer içeri.

        Pencerelerimizin çerçeveleri, sıcaktan soğuktan etkilendiğinden zaman içinde görevini yapamaz olur. Küçük aralıklardan caddenin, sokağın tozu ve taşıtların egzozlardan çıkan zehirli gazları evimize dolar.

        Kimi zaman musluklarımızdan su damlar. Kaplık (lavabo) su kaçırır. Aşlıktaki dolaplarımız kabarır.

        Mobilyalarımız rengi atar, cilası solar. Taşınma, yer değiştirmelerde sağa sola çarparız onları. Ezilir kıyıları.

        Halılarımız kirlenir, pörsür. Saçakları eksilir zamanla. En çok ayak bastığımız orta bölgelerde renk atmaları, küçük yırtıklar olur.

        Evimizin her yerine baktığımızda geçmişimiz usumuza gelir. Yaşadığımız günlerin, haftaların, ayların, yılların izleridir bu eskiyip aşınmalar. Onlara baktığımızda acı tatlı anılarımız uçuşur gözümüzün önünde. Her iz, yaşanmışlığın belirtisi. Aslında evimizle, eşyalarımızla yaşlanırız. Koca bir ömrü onlarla tüketiriz. Onlar; çoğu zaman bizim beğenilerimizi, yaşam biçimlerimizi, kültürümüzü, yaşama bakışımızı, hatta siyasal görüşlerimizi bile yansıtır.

        Evimiz, başımızı soktuğumuz ve yaşamımızı sürdürdüğümüz olmazsa olmaz yerler…

        Yukarıda anlattığım eşyalar eskidiğinde evimizi kökten yıkıyor muyuz? Yoksa eşyaları yenileyip ya da onarıp yaşamımızı sürdürüyor muyuz?

        Çatısı akan, kapıları ve çerçeveleri aşınan, döşemeleri solan, duvarların boyası dökülen evimizi yıkıyor muyuz; yoksa kolları sıvayıp onarıyor muyuz?

        Ülkemiz büyük bir deprem felaketi yaşadı. Ulusça ayağa kalktık depremde zarar gören yurttaşlarımıza yardım etmek için. Devlet ve halk el ele dayanışma içinde. Böyle bir yardım seferberliğinde elbette eksiklikler olacak. Olmaması zaten olanaksız. Kimileri, bu eksiklikleri abarttıkça abartmakta. Habbeyi kubbe yapmakta.

        Felaketin üstesinden gelecek tek örgütlenme devlet... Onun da en büyük destekçisi ve kaynağı ulus. Böylesine duyarlı bir günde kimileri devlet yıkıcılığı için ortaya dökülmekte. Yapılan yanlışlar, eksiklikler varsa söyleyelim elbirliğiyle bu olumsuzlukları giderelim.

        Devlet evimiz… Çatısından birkaç damla düşen evimizi yıkıyor muyuz ki, devleti birileri istedi diye yerle bir edelim? Devlet çökerse hepimizin, yıkım için kollarını sıvayanların da başına yıkılır. Bu, böyle biline!

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       28 Şubat 2023