ATATÜRK’TEN SURİYE, IRAK VE TÜRKİYE KONFEDERASYONU


“Osmaniye, Bahçe, Maraş, Urfa taraflarında pek mühim muvaffakiyetler elde ettik.

Hareketimize devam etmekteyiz. Mektuplarınızda, Suriye, Irak ve Türkiye’nin bağımsızlıklarını kurtaracak bir ‘konfederasyon’ teşkil eylemek veyahut gelecekte kararlaştırılacak tarzda bir irtibat tesis eylemek maksadıyla birlikte hareket edilmesi bildirilmiş ve biz de bu tekliflerinizi kabul ederek, tafsilatlı talimat göndermiştik. Bunların ulaştığına dair henüz bir malumat alamadığımızdan, Maraş üzerinden daha çabuk alabileceğinizi düşünerek, sözü geçen talimat özetini aşağıda arz ederiz. (Atatürk’ün Kendi Kaleminden 8 Suriye ve Irak, Kaynak Yayınları, 1. Basım, Ekim 2018, s. 59)” Burada görüldüğü gibi Atatürk, Anadolu’ya geçtikten sonra komşularımız Irak ve Suriye’nin ulusal güçleriyle de ilişki kurmuş ve onların kurtuluş mücadelelerine katkı yapmıştır. Türkiye, Irak ve Suriye arasında üçlü bir konfederasyon düşüncesi amaçlanmış. Üç komşu ülkenin işgallerden kurtulması için ortak savaşım söz konusu.

“Havran, Şam ve Balebek (Baalbek olmalı. AH) civarındaki kuvvetlerinizle, Şam’ı, Zaydani Boğazı’nda her türlü istilaya karşı müdafaa etmek. Amman, Merciun kuvvetleriyle düşmanın Sayda ve Beyrut’tan dahile vuku bulacak harekâtını yandan tehdit etmek; Beyrut, Trablusşam dahilinde isyan çıkararak, işgal kuvvetlerinin dahile ilerlemesini engellemek. Humus’taki kuvvetlerin Humus’a, Trablusşam’a karşı müdafaa etmekle beraber Zaydani’ye yardım etmesini temin etmek.

Yukarıda tarif eylediğimiz hareketin zamanı, hazırlıkların derecesine tabiyse de, Türk ve Arap milletleri arasına girmiş olan Fransız-Ermeni işgal kuvvetlerini süratle bertaraf ederek, emin bir şekilde sizlerle irtibat tesisinin ve hareket birliğinim temini düşüncesiyle harekete başladığımızdan vakit kaybetmeyerek Halep, Hama kuvvetlerinin aşağıdaki hareketini lüzumlu görürüz.

Bu kuvvetler, Hama ve Halep’i, Lazkiye ve İskenderun’a karşı temin ettikten sonra, ana kısmıyla İslahiye ve ikinci derece kuvvetlerle Antep, Osmaniye istikametlerinde hareketle düşmanı arkadan vurması pek mühimdir. Yakında muvaffakiyetli haberlerinizi beklediğimizi arz ile hürmetlerimizi takdim eyleriz, Efendim. (Aynı yapıt, s. 59-60)” Atatürk. Bu sözleri 24 Ocak 1920’de Halep’te Milli Teşkilat Riyaseti’ne çektiği telgrafta söylemekte. Suriyelilerin Fransız işgalcilere karşı direnişini nasıl ilmek ilmek örüp yönlendirdiğini görüyoruz bu satırlarda.

Atatürk Arap coğrafyasını iyi tanıyordu. Birçok kez Libya ve Suriye’de görev yaptı. İlk görevi Libya idi. Harp Akademisini Kurmay Yüzbaşı olarak bitirdikten sonra 1905-1907 yılları arasında Suriye’de görev yaptı. Aralık 1908’de Trablusgarp’a siyasi ve askeri çalışmalar için gönderildi. Yurda döndükten bir süre sonra 15 Ekim 1911’de Gazeteci Mustafa Şerif takma adıyla Trablusgarp’a hareket ederek İtalyan işgalcilere karşı savaştı. Balkan Savaşı başlayınca geri döndü. 5 Temmuz 1917’de 7. Ordu komutanı olarak İngilizlerle savaşmak için Suriye’ye gitti. Daha sonra geri döndü İstanbul’a. Ardından yeniden 7 Ağustos 1918’de 7. Ordu komutanı oldu. İngilizlerle çarpıştı. Arapları iyi tanıyan bir Atatürk var karşımızda.

Günümüzde Atatürkçü geçinen bazıları; Suriye, Filistin, Araplar söz konusu olduğunda usa sığmaz, tarihsel dayanağı olmayan birtakım sözlerle suçlamaktalar komşularımızı. Oysa Atatürk’ün Araplar, Filistinliler aleyhinde bir tümcesi bile yok onları ihanetle suçlayan. Atatürk, yaşamı boyunca Arap dünyasının emperyalizme karşı ayaklanması için onlara destek verdi. Bir gün onlarla yeniden aynı çatı altında birleşmeyi, siyasal ülkü olarak belirledi. Atatürk zalimin düşmanı, mazlumun dostuydu. Atatürkçü olmak da böyle düşünmeyi gerektirir.

Kişisel yaşamında birçok Arap dostu vardı. Mondros Mütarekesinden sonra 13 Kasım 1918’de İstanbul’a geldikten sonra önce Pera Palas’ta (Kaldığı oda müze olarak gezginleri beklemekte.), sonrasında bir süre Suriyeli arkadaşı Salih Fansa’nın Beyoğlu’ndaki evinde günlerce konuk olarak kaldı.

Atatürk, NATO’cu kimi siyasetçi ve sözde   yazarın söylediği gibi Arap ve İslam dünyasına sırtını dönmemiştir yaşamı boyunca. Bunun en önemli kanıtı da 8 Temmuz 1937’de Türkiye’nin Afganistan, Irak ve İran’la kurduğu Sadabat Paktı. Komşularımızla, özellikle de aynı imparatorluğu oluşturduğumuz ülkelerle ilişkiler hep sağlam tutulmuş ve siyasal, ekonomik, kültürel, hatta askeri işbirlikleri düşünüldü Atatürk döneminde.

Atatürk Türkiye’si, tüm İslam ülkelerine kılavuz oldu kurtuluş savaşımlarında. Cumhuriyet, birçok İslam ülkesinin amaçladığı bir yönetim biçimiydi o dönemde ve sonrasında. Ne zamanki ülkemiz, Atlantik sürecine girdi ve NATO’ya üye oldu, Türkiye’nin rotası değişti. Mazlum dünyanın yıldızı olan Atatürk Türkiye’si, Atlantik’in kuyruğuna takılıp bu saygınlığını, ağırlığını zamanla yitirdi. Komşularla yapay sorunlar, düşmanlıklar ortaya çıkarıldı. Bunun en iyi örneği 1950’li yıllarda Suriye sınırına mayın döşenmesi. Zamanın Başbakanı Menderes’in ABD kışkırtmasıyla komşumuz Suriye’ye işgal tehdidinde bulunması, bu düşmanlık tohumlarını NATO gübresiyle göğertti.

Göğüslerinde Atatürk fotoğraflarıyla bir milyonu aşkın şehit vererek Fransa’ya karşı bağımsızlığını kazanmış Cezayir’i Türkiye’nin tanımaması, kamuoyumuzca yeterince tartışıldığı kanısında değilim.

Kamuoyumuz, 1945’te Atlantik süreciyle başlayan ulusal politikalardan vazgeçerek batıcı siyasetin kuyrukçusu olmamamızı zaman geçirmeden tartışmalı. Atlantik sürecinde girdiğimiz ittifaklar, bozduğumuz komşuluk ilişkilerini tümüyle masaya yatırmalıyız. Bunu yapmadan doğru bir siyaset izlemek olanaksız.

                                                              Adil Hacıömeroğlu

                                                              17 Ekim 2023

        

YALANA DAYALI FİLİSTİN DÜŞMANLIĞI


Özellikle 12 Eylül Amerikancı darbesinden sonra ülkemizde siyasal bakışlar değişti çoğu kişide. Liberal bakış açıları egemen oldu birçok kişide. Bu, bireyci bir düşüncenin bedenleri tutsaklaştırması. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” atasözüne uygun. Dünyanın birçok yerinde insanlar açlıktan ölmekte. Yeryüzünün dört bir yanındaki insanlar, emperyalizmin oburluğu yüzünden kıyıma uğratılmakta. Ne yazık ki liberalizmin yüreğindeki insanlığı çekip aldığı birçok kişi, olanlara duyarsız. Kendisi yiyip içip yan gelip uyuyor ya, gerisi çok da önemli değil yüreğindeki insanı yitirenler için.

Gazze’ye bombalar yağıyor gece gündüz. Çocuklar, kadınlar, suçsuz insanlar öldürülmekte hunharca. Geçmişte Batı Şeria’ya bombalar yağmıştı. Kudüs’ün bin yılı aşkın sahiplerinin evleri bir bir ellerinden alınıp mülteci yapıldılar. Batı Şeria’da toprağın, yurdun sahiplerinin mülkleri ellerinden alınıp “yerleşimci” adı altın silahlı Yahudi aileler getirildi buraya. Evlerin, arazilerin tapuları tapu dairelerinde değil; namluların ucunda değiştirildi.

Neymiş asıl konu? Filistinliler topraklarını satmışlar Yahudilere. Bu nedenle İsrail kurulmuş. Biraz insaf… Biraz vicdan… Biraz akıl…

Diyelim ki Filistinlilerin bir kısmı topraklarını aymazca, paragöz davranıp satmışlar. Satmasaydılar topraklarını bu topraklarda İsrail kurulmayacak mıydı? Bu tür paylaşımları yapanların uslarına şu soru hiç gelmiyor: Filistin topraklarının bir bölümü gasp edilip 14 Mayıs 1948’de İsrail kurulduğunda buralar kimin egemenliğindeydi?

Unutmadan söyleyeyim. II. Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizler, Filistin yönetimini Birleşmiş Milletlere (BM) terk etti. İngiltere, BM’de daimî üye… Güya egemenliği terk etti. ABD ve diğer emperyalist ülkelerin yönetiminde olan BM, Filistin topraklarını Yahudiler ve Filistinliler arasında bölüştürdü. Böylece İsrail’in kurulmasının yolu açıldı. Ancak hiçbir zaman Filistinlilere ayrılan topraklarda egemen bir Filistin devleti olmadı. Çünkü bu toprakların da İsrail’e verileceği o yıllarda planlandı. İsrail, o yıllardan beri terör yoluyla Filistin’in topraklarını kazandı. Filistinlileri öldürdü. Öldüremediklerini sürdü. Yanında hep batılı emperyalistler oldu.

Osmanlının dağılmasıyla Filistin toprakları İngiliz egemenliğine geçti 1918’den başlayarak. Yalnızca Filistin toprakları mı? Ürdün, Mısır, Irak ve tüm Arap Yarımadası toprakları. Suriye ve Lübnan ise Fransız işgali altındaydı. İngilizler, Arap topraklarını oturdukları yerden cetvelle ölçüp biçti. Devletler oluşturdu kendince. Petrol kuyuları olan Osmanlının ilçe merkezleri, devlet oldu. Sorunlu, anlaşmazlıklarla dolu bir coğrafya oluşturdu işgalci İngilizler. Sorunları kördüğüm yapmak içinde bir de ortaya İsrail’i oturttular. İngilizler, Batı Asya coğrafyasını cetvelle bölerken bu toprakların kan ve gözyaşıyla yıllarca sulanacağını en iyi bilenlerdi. İngilizleri ne çölü sulayacak kan ne insanların yüreklerini paramparça edecek gözyaşları ilgilendirdi; onları ilgilendiren tek şey bu toprakların büyük varsıllığı olan petroldü.

İsrail, kurulurken İngilizler ve BM ne Filistinliler ne de bölgedeki Arap devletlerine sordular. Ne yazık ki İsrail’i ilk tanıyan ülkelerden bir de yönünü Atlantik’e dönen Türkiye oldu. Bu da o dönemki siyasetçilerimizin büyük ayıbı. Oysa İsrail’in kurulduğu toprakların çoğunun tapusu Osmanlı vakıflarındaydı. Ne oldu? Osmanlı tapularını, sorup eden oldu mu? Tapu dediğimiz şey, o topraklardaki egemen gücün süngüsünün ucunda.

Musul ve Kerkük’te petrol bölgelerinin tapularının çoğu Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’in adınaydı. Yani onun kişisel mülküydü. Kimse sordu mu mülkün sahibini? Bugün padişahın torunlarının hak iddia etmeleri söz konusu olabilir mi?

Batı Trakya, Kıbrıs, Yunanistan, Bulgaristan ve birçok yerde tapuların çoğu Osmanlı vakıflarınındı. Buralara egemen olan devletler, tapunun sahibini sordular mı?

Tapuna, mülküne, topraklarına sahip çıkıp egemen olmak güçle olur. O güç de süngü… Askeri gücünüz yoksa size ait olan hiçbir şeyi savunamazsınız. Yalnızca taşınmaz ya da taşınır ekonomik değeri olan malları mı gider? Doğaldır ki hayır! Namusunuzu, ırzınızı, manevi değerlerinizi, tarihinizi, ülkülerinizi, gelecekle ilgili güzel düşlerinizi de yitirirsiniz. En kötüsü de yaşamınızın, bir kör kurşuna bağlı olması. Gaspçı işgalciler, yalnızca toprağınıza el uzatmaz; size özgü ne varsa hepsini yok eder bir anda. Yitirdikleriniz, yüreğinizde kanayan bir yara olur. Kanadıkça kanar. Bu kanama, bedeninizi güçsüz bırakır, gün gelir ölünüzü gömecek toprak bile bulunamaz.

Emperyalizmin zulmüne karşı bir çift söz sö6ytleme yürekliliği gösteremeyenler, mazluma yükleniyor yüklendikçe. Bu, nasıl bir teslimiyet, ruhunu emperyalizme satmaktır.

İşgal görmüş bir ulusun çocuklarıyız. İşgalcilerin her türlü mezalimini yaşamış bir kuşağın torunlarıyız. İşgal sırasında ne malımız mülkümüz ne de titizlikle koruduğumuz değerlerimiz işe yaradı. Hepsi gasp edilip kirletildi. Ne zaman ki Atatürk, ulusumuzu örgütleyip ayağa kaldırdı düşmana karşı, o zaman sahip olduk her şeyimize. Malımız mal, mülkümüz mülk, değerlerimiz değer oldu.

İşgalin ne denli acı, kötü bir şey olduğunu bilen bir toplumun çocukları olarak Filistinlileri en iyi bizim anlamamız gerekmez mi? Onlarla duygudaşlık yaparak emperyalizmin yaydığı yalanları en iyi biz boşa çıkarırız. Sosyal medyada önümüze düşen her şeyi doğru sanıp inanarak paylaşmak emperyalizme, Siyonizm’e, İsrail’in kan içiciliğine, ABD’nin hukuk tanımaz insanlığı yok sayan despotizmine bilerek ya da bilmeyerek hizmet etmek değil mi? Atatürk’ün kurduğu bir ülkenin çocuklarına yakışır mı bu aymazlık? Atatürk’ün izinden gidenlere yakışan, mazlumun yanında yer almaktır amasız, fakatsız. Türk’ü, Türk yapan değerler birikimi de zalimin karşısında mazlumun sözcüsü, koruyucusu olmak değil mi?

Yalanlara dayanarak Filistin'e düşmanlık yapmak emperyalizme dostluktur. Bunu, insan olan biri nasıl içine sindirip kendine yakıştırır?

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       15 Ekim 2023


ANKARA NİYE BAŞKENT OLDU?


Ankara, kökleri tarihin derinliklerinde olan Anadolu bozkırının kenti. Hititler, Frigler, Lidyalılar, Galatlar, Persler, Büyük İskender ve Romalıların izleri var kentte. Müslüman Arapların kısa süreliğine de olsa yönettiği yer. Ankara’yı ilk ele geçiren Türk, Abbasilerin komutanı Afşin. 833-842 yılları arasında bu kenti, Abbasiler yönetti.

Roma döneminde kent meclisi var Ankara’da. Yönetsel kararlar halk temsilcilerince ortaklaşa alınmakta.

Ankara’nın Türkleşmesi Selçuklularla başlar. 1073’te Selçukluların egemenliğine girer kent. Ahiliğin kök saldığı yer burası. Ahilik, esnaf örgütlenmesi demek. Kısacası, meslek odası ve demokratik kitle örgütü.

Anadolu Selçuklu Devleti dağılma sürecine girdiğinde beylikler dönemi başlar. Birçok beylik kurulur Anadolu’da. Beylik, adından belli olduğu gibi bir tür feodalite... Bir aile yönetimi. Bu süreçte Ankara, hiçbir beyliğin içinde yer almaz. Ahiler Ocağının kurduğu bir meclisle yönetilir. Bu da doğaldır ki demokratik bir biçimde olmakta.

Unutmadan söyleyeyim. Ankara’nın yönetiminde, yalnızca Ahiler Ocağında örgütlenen esnaflar yok! Belki de dünyanın ilk kadın örgütü olan Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) da yönetimde. Yani Ankara’yı, kadınlar ve erkekler birlikte yönetir. Kadın hakları ve örgütlenmesi konusunda Türklere akıl vermeye çalışanlara Ankara ve çevresinde kadınları örgütleyen Bacıyan-ı Rum derneğini anımsatmalı. Ahiler yönetimi, iniş çıkışlarla I. Murat dönemine dek sürer. I. Murat, Ankara’yı Osmanlı topraklarına katınca Ahilerin meclise dayalı yönetimi de sona erer.

Ahilik demişken bu esnaf birliğinden söz etmek gerek. “Ahi, kendi sanatında çalışanları, evlenmemiş gençleri ve bekâr yaşamı seçmiş olanları bir araya toplayıp onların önderi olmayı kabul eden bir kimsedir. Buna fütüvvet denir. Ahi, bir zaviye bina eder, onu halı, kandiller ve başka gerekli eşya ile döşer. Zaviyede onunla beraber olanlar, gündüz çalışırlar ve ikindi namazından sonra ortaklaşa kazançlarını getirirler, bu para ile zaviyede yenecek meyve ve başka yiyecekler satın alınır. Şayet o gün şehre bir yolcu gelmişse, kendisini zaviyede konuk ederler, satın aldıkları şeyleri ikram ederler ve ayrılış gününe kadar konuk olanların yanında kalır.  Bir konuk gelmemişse, kendileri yiyecekleri beraber yerler ve yemekten sonra ilahi ve raks ile sema yaparlar. Ertesi gün işlerine gider ve ikindiden sonra ortaklaşa kazandıkları parayı getirir ahiye teslim ederler. Zaviye üyelerine fityan, başlarına, evvelce söylediğimiz gibi, ahi denir. Dünyanın hiçbir yerinde davranışlarında onlardan daha centilmence davranan kimse görmedim. (İbni Batuta’dan aktaran Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, I. Baskı, Mayıs 2009, s. 37)” Burada en ilgi çekici olan şey, ahilerin ortak yaşamlarıdır. Kazançlarını birleştirip gereksinmelerine göre harcamaktalar.

Ahilerin başı Kırşehir’de oturur. Osmanlı döneminde Kırşehir, Ankara’ya bağlı bir sancaktı. Ankara, ahilerin üst düzeyde örgütlü olduğu bir kent. Moğol istilası sırasında Ahiler Ocağının kurucusu Ahi Evren liderliğinde işgalcilere karşı direniş örgütlediler. Ahiler, ulusun özgür ve bağımsız yaşamasından yana.

“Bir yerde sultan yoksa ahi o yerin valisi gibi hareket eder ve davranışları Beyler gibidir. (Aynı yapıt, s. 38)” Bu tümceden de anlaşılacağı üzere ahiler, topraklarına ve ulusun egemenliğine sahip çıkmaktalar. Moğol istilasından sonra başlayan beylikler döneminde Ankara’yı meclisle yöneten ahiler, Mondros Anlaşmasından sonra işgal edilen ülkemizi kurtarmak için Anadolu yollarına düşen Atatürk’ün de en büyük destekçisi oldular.

 “Fütüvvet, ahilik ‘adabı’, yani belli ahlak ve davranış kuralları, yüzyıllar boyunca Anadolu Türk halkının milli karakterini belirlemiştir. Bugün sosyal antropologların Türk köy ve kasabalarında sıradan Türk insanının davranışları üzerinde tespit ettikleri özellikler, olağanüstü bir konukseverlik, güç durumda olanların yardımına koşma, özveri ve dayanışma, emece (imece-AH) denilen tarlada hep birlikte ortak çalışma, büyüğe saygı, hırsızlıktan, cinsel tacizden ve başkası aleyhinde kötü söz söylemekten dikkatle kaçınma (eline, belline, diline hakim olma), yiğitlik ve cömertlik hepsi fütüvvetnamelerde telkin edilen ideal insan sıfatlarıdır. (Aynı yapıt, s. 40)” Ahiler, görgü, terbiye ve aktöre konusunda üstün bir kişiliğe sahipler. Ocaklarının temelini de oluşturan da bu.

Demek ki Ankara’da eski dönemlerden beri meclis geleneği var. Çok iyi tarih bilen Atatürk, bu gerçeğin farkında. Ayrıca Ankara, Anadolu’ya egemen bir konumda. Savunması kolay, İstanbul’a göre. Anadolu kentlerinin merkezi sayılır. Ayrıca işgalcilerin bulunduğu batı ve güney cephesine yakın. Yangının çıktığı yere yakın olursan yangını kolayca söndürebilirsin. Bu nedenle Ankara’nın başkent olarak seçilmesinde yangın yerine yakın olması da önemli. TBMM başkanlığı başbakanlık yapan Fethi Okyar, Ankara’da bir süre kalan Fransız gazeteci Paul Gentizon’a şöyle diyor: “İstanbul, ülkenin onur ve saygınlığını koruma kabiliyetini kaybetmiştir. (Paul Gentizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Birinci Baskı, Ekim 1983, Ankara, s. 229)” Cumhuriyet kurucularına göre İstanbul, Kurtuluş Savaşı’nda kötü bir sınav vermiştir. Padişah ve İstanbul Hükümeti’nin işgalcilerle işbirliği yapması unutulacak, görmezden gelinecek bir olay değil. Ayrıca Mütareke basınının Kurtuluş Savaşı’na bakışı, tavrı, ihaneti bağışlanamaz.

Mustafa Kemal ve Temsil Heyeti 27 Aralık 1919’da Dikmen sırtlarına yaklaştığında üç bine yakın yaya ve atlı Ankaralı karşıladı onları. Halkta büyük bir coşku gözlemlenmekteydi. Seymenler, en önde… Halk arasında: “Seymen, kılıcı kınından çıkarıp meydana çıkarsa başarıya ulaşmadan yerine oturmaz.” sözü söylenegelir. Seymen, sokağa çıkıp Paşa’nın ardında sıralanmıştır bir kez. Bu, büyük bir anttır. Yiğit, andından dönmez.

Ankaralılar çok coşkuludur. Bir yandan camilerden ezan, salat ve selam sesleri ortalığı çınlatmaktaydı. Bir yandan da davul ve zurnalar, Seymenlerin öncülüğündeki Ankaralıları coşturmaktaydı.

“Lozan Antlaşması’nın milli meclis tarafından tasdiki sırasında İsmet Paşa büyük bir açıklıkla şöyle konuştu: ‘Sultanlar, ülkenin tüm kaynak ve vasıtalarını İstanbul ve Boğazlar çevresinde yoğunlaştırdılar. Ama gerektiği gibi savunmalarını ihmal ederek imparatorluğun diğer kısımlarını kaybettiler. Bunun tersine, Yeni Türkiye, Anadolu’nun güç ve zenginliklerini düzene koymak ve onlardan yararlanmak suretiyle bundan böyle İstanbul’un ve Boğazların savunmasını güvenlik altına almak ve bunların yabancıların ellerine düşmelerine engel olmak çaresini buldu.’ Aynı fikir, aynı dönemde Ali Fuat Paşa tarafından bize şu sözlerle ifade edildi: ‘Şimdiye kadar biz, Türkiye’de bir dış tehlike ile karşı karşıya kalışımızda, içlere doğru çekilmek zorunluğu duyarız. Orada zaafımız derhal enerjiye dönüşür. Zira o zaman kendimizi enerjimizin kaynağında bulmuşuzdur. Biz, hükümet merkezini Ankara’ya naklederek savaş alanlarında başarı sağladık. Aynı deneyi barışta da yapmak zorundayız.’

Kemalist yöneticiler, nihayet, hükümeti ilk kez Anadolu kentinde, ülkenin bağrında görmekle güvencede oldular. (Aynı yapıt, s.230)”

Anadolu, dolayısıyla Ankara, Kurtuluş Savaşı’nın gücünün toplandığı yer. İstanbul, Anadolu’yu kurtaramadı; ancak Anadolu, İstanbul’u kurtardı. Ankara’nın Millî Mücadele’ye katkısı unutulamaz.  

Türkiye’yi kuranlar, İstanbul’un sarayları yerine; Anadolu’nun çamurlu yollarını, Ankara’nın kerpiç evlerini yeğleyenlerdir.

Ankara, genellikle kerpiç ve ahşap evlerden oluşmaktaydı 1920’lerde. Yangınlar, İstanbul başta olmak üzere tüm Osmanlı kentlerinin baş belasıydı. Yapıların çoğu derme çatma ahşap olduğundan her yangında yüzlerce ev çıra gibi yanardı. Kentlerde tarihsel konutların azlığı bundandır.

Kerpiç evler güçlü bir rüzgârda toz olup uçar, şiddetli yağmurda çamur olur akardı. Ankara da tüm bozkırdaki yerleşim yerleri gibi ahşap evlerin dayanıksızlığıyla harabe oldu zaman zaman.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Ankara’nın nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Rum ve Ermeniler göç ettiler kentten.

13 Ekim 1923’te başkent olması ve Kurtuluş Savaşı’mızın Cumhuriyet’le taçlanması Ankara’nın rengini değişti. Özellikle Ulus, Kızılay ve Bakanlıklar’da yapılan taş yapılar, Cumhuriyet’in hem gücünü hem de uygarlık düzeyini gösterir. Bu yapılar hem büyük hem de taştandı. Bu taş yapılar, Cumhuriyet’imizin sonsuza dek yaşayacağını muştular gibi. Bugün bu yapıların hepsi ayakta ve devlet kurumlarının kullanımında. İçişleri, Orman bakanlıkları; Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi; Radyoevi yapıları bunlardan birkaç örnek…

Anadolu Selçukluları başkentliğini yapan İznik ve Konya Bizans kentleriydi. Osmanlının başkentleri Bursa, Edirne ve İstanbul da öyle. İlk kez Türkler, kendi elleriyle bir başkent oluşturdular baştan ayağa. Kanalizasyonu, su tesisatı, geniş caddeleri, yaya kaldırımları, sosyal alanlarıyla bir başkent. Çağcıl bir yapılanmaydı söz konusu olan Ankara’da. Burada yapılanlar, tüm kentlerimize yansıdı. Artık, kentlerimizin içinden lağım suları akmıyordu. Yayaların yürüyeceği kaldırımlarla kentlerin insanlar için olduğu gerçeği yaşama geçirildi.

Ankara’da çağa uygun konutların yapılması, bazı gelenekleri ve alışkanlıkları değiştirdi. Birden çok konutun yer aldığı apartmanlar, kadın ve erkek eşitliğinin de temelini oluşturdu. Çünkü bu konutlarda haremlik, selamlık bölümleri yoktu. Tüm aile kadınıyla erkeğiyle çoluk çocuk, evin aynı bölümünde oturup burada konuklarını ağırlamaya başladılar. Bu toplumsal açıdan önemli bir gelişmeydi.

Ayrıca yeni oluşan kentin yaya kaldırımlarında aileler kadın ve erkeğiyle yan yana yürüdüler. Her sınıftan insan aynı kaldırımları paylaştı. Bu da hem kadın ve erkek hem de toplumsal eşitlik açısında çok önemli bir gelişme.

Her şeyiyle Türk’tü Ankara. “Türkler kent kuramaz, kentleri fetheder.” sözünü yanlışlayan bir başkent. Demek ki Türkler kentleri hem fetheder hem de kurabilirdi. Türk’ün Anadolu’da kurduğu ilk kenttir Ankara. Onu Batman, Bozüyük, Çumra, Karabük, Kırıkkale izledi. Kalıcı kentler oluşturarak yurt topraklarında göçebe olmadığımız, buraların asıl sahibi olduğumuz gerçeğini dosta düşmana anlattık.

Ankara’nın başkent olması, ülkemizin uygarlık yarışına güç kattı. Roma döneminde kent meclisinin olması, beylikler döneminde yıllarca Ahiler Ocağı öncülüğünde kurulan bir meclisçe yönetilmesi Ankara’da 23 Nisan 1920’de yeni meclisimizin açılmasını getirdi. Meclis, halk demektir. Bu demokrasinin temelini oluşturur. Saraylar; kralların ve padişahlarındır. Saraylarda halk olmaz.

Ankara, ulusumuzun ve Cumhuriyet kurucularımızın büyük emeğiyle kuruldu. Bu nedenle Cumhuriyet’imizde emek değerli ve kutsal.

Ankara’nın başkent oluşunun yüzüncü yılını kutlarken, Cumhuriyet kurucularımızı saygıyla anıyorum.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       13 Ekim 2023


VATAN SAVAŞI VEREN FİLİSTİNLİLERE SELAM OLSUN


“Türkiya halkının Doğu milletleriyle, Rusya’yla, Azerbaycan’la Afgan’la, İran’la olan bağları yalnız hissiyat üzerine kurulu değildir. Hakiki, maddi, değiştirilemez birtakım esaslara dayanmaktadır. Bu suretle düşmanlarımızın içimize girerek yapacakları telkinlerle bu bağların sarsılmasına imkân tasavvur etmek doğru değildir. Bugün dostlarımız emin olabilirler ki, biz dünyada dostla da düşmanla da temasa gelebiliriz. Ve onlar da bizimle temas edebilirler. Fakat bu temas mevcut samimi bağları, dostluğa daima sarsılmaktan korunmuş bulunduracaktır. Türkiya’nın bugünkü mücadelesinin yalnız Türkiya’ya ait olmadığını, bütün arkadaşlarımız ifade etmişlerse de, bunu bir defa daha teyit etmek lüzumunu hissediyorum. Türkiya’nın bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı, belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi.

Türkiya azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği dava, bütün mazlum milletlerin, bütün Doğu’nun davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiya, kendisiyle beraber olan Doğu milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Türkiya şimdiye kadar mevcut tarih kitaplarının icaplarını değil, tarihin hakiki kitaplarını takip edecektir. Hakikaten mevcut tarihlerin kaydettiği hadiseler, milletlerin hakiki fikirleri ve emelleri, hareketleri değildir. Doğu milletleri kendi iradeleri, kendi hisleriyle hareket etmiyorlardı. Onların başında birtakım müstebit, keyfi hareket eden çarlar, hudavendler vardı. Tarihte yazılanlar, daha çok onların hırsının tatmini için yaptıkları vakalardır. Biz onların hepsini yırtacağız, yeni bir tarih yapacağız. (7 Temmuz 1922, Rus Sefiri Aralof’un İran Sefiri Mümtazüddevle İsmail Han Şerefine Verdiği Ziyafette Konuşma; ATABE, c.13, s. 136, 137; Hakimiyeti Milliye, 9 Temmuz 1922)”

Yukarıdaki sözler Atatürk’e ait… Bazı tümceleri, dikkat çeksin diye koyu yazdım. Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi Türk Kurtuluş Savaşı’nın amacı; yalınızca kendi ulusumuzu, topraklarımızı kurtarmaya yönelik değildi. Emperyalizmin ezdiği, sömürdüğü, tutsaklaştırdığı, yaşama hakkı tanımadığı tüm mazlumlar uğrunadır. Doğu halklarının kurtuluşu için savaşan, onlar için yüreği çarpan bir Atatürk var karşımızda. Doğu halklarının nasıl yönetildiğine, yaşam biçimlerine, düşünsel duruşlarına bakmadan onların kurtuluşunu amaçlamış Büyük Önder. Demek ki emperyalizmle savaşan kim olursa olsun desteklemek gerek. Çünkü devrimcilik de milliyetçilik de bunu gerektirir Atatürk’e göre.

Filistinler, yaklaşık yüz yıldır topraklarını korumak ve insanca yaşamak için savaşmaktalar. Kime karşı? Emperyalizme ve onun kuklası Siyonizm’e karşı…

         Kendini Atatürkçü, devrimci, milliyetçi, İslamcı olarak gören birçok kişi 7 Ekim 2023 Cumartesi günü Hamas, İsrail’e karşı Aksa Tufanı saldırısını başlattığında afalladılar. “Siviller öldürülüyor.” diye çığırtkanlık yapmaya başladılar. Aslında bu, bir saldırı değil; savunmadır Filistin için. Çünkü Gazze’de yıllardır açık hava tutukevinde insanlık dışı koşullarda yaşayan Filistinliler, soluklanmak için bu saldırıyı başlattı. Bu saldırıyla insan olma haklarını korumak niyetindeler.

         Gazze’de kundaktaki bebekler, yürüyemeyecek durumdaki yaşlılar, pazara giden kadınlar, çiçeği burnunda ergenler kıyım kıyım kıyılırken İsrail’e karşı sesi çıkmayanlar, birden “İsrail’de siviller öldürülüyor!” diye bağırmaktalar. Evet, sivillerin öldürülmesi çok kötü…  İlgi çekici bir durum var. İsrail’in bine yakın yurttaşı öldü bu saldırıda. Nedense bunların kaçının asker, ne kadarının sivil olduğu konusunda bir açıklama yok!  Çünkü ölenlerin hepsinin sivil olduğu algısı oluşturulmakta. Ancak Gazze’de yaşayan sivillerin yaşama hakkı yok mu? Yıllardır hem iç hem de uluslararası hukuku hiçe sayan İsrail’e karşı ezilen bir halkın savaşması en doğal hak.

         7 Ekim sabahı İsrail algısı çöktü Türk ve dünya kamuoyunda. İsrail’in iç ve dış istihbarat örgütleri fos çıktı. İsrail ordusu aciz kaldı Hamas’ın saldırısına karşı, tepkisi gecikti. ABD emperyalizmine ve İsrail Siyonizmine tapınan kimileri, düş kırıklığına uğradılar. Hamas saldırılarını ABD ve İsrail’in düzenlettirdiği gibi zavallı, düşüncesiz bir yalanı ortaya attılar. Çünkü onlar, emperyalizmin ve Siyonizmin gücüne tapınan özgüvensizler. Kafalarında yarattıkları putlar yıkılınca düş kırıklığına uğradılar. Bunu da Filistinlilere saldırarak örtmeye çalışmaktalar. Bu vatansızlar, Kurtuluş Savaşı boyunca da “İngilizler ve ortakları yenilmez. Onları kızdırmayalım.” diyen bedenleri Türkiye’de, ancak usları Londra’da olan ruhen satılmışlardı. Mütareke basınından bu konuda ibret alınmalı. Aynı yanlışın içine yuvarlanıp emperyalist safta yer alınmamalı.

         Hamas ve bağdaşıkları derslerine iyi çalışmışlar. Uzun süre hazırlandıkları saldırı stratejisinden belli. Teknolojiyi, usçu bir biçimde kullandılar. İsrail’in zayıf ve güçlü yanlarını iyi hesapladılar. İsrail’in sistemini felç edecek teknolojik olanaklar ve strateji uyguladılar. Bu da onlara başarı getirdi. Yıllardır süren İsrail-Filistin çatışmaların en büyük kaybı verdi Siyonistler.

         Atatürk, tüm yaşamı boyunca batı emperyalizmine karşı savaştı. Bu konuda tüm ezilen ulusların kılavuzu oldu. Türk devrimcileri, emperyalizme karşı savaşın içinde yer aldı. Türk Devrimi de emperyalizme karşı savaşımın içinden doğdu.  Hiç olmazsa Atatürk’ün yazıp söylediklerini okuyun da emperyalizmin önünüze koyduğu ılımlı, büst ve resim Atatürkçülüğünü gerçek sanmayın.

         Türk milliyetçiliği, emperyalizme karşı milletin hak ve hukukunu savunmaktır. Emperyalizme karşı çıkmayan, hatta emperyalist projelerin bir parçası durumunda olan kişiden de kuruluştan da milliyetçi olmaz. ABD’ye karşı bir tek karşı söz söyleyemeyenler, sabahtan akşama delk Arap, Afgan, Pakistanlı, Afrikalı düşmanlığı yapmaktalar. Bunun da adı milliyetçilik, Türkçülük oluyor öyle mi?

         Bazı İslamcılar, ne yazık ki Filistin direnişine karşı tarafsız davranmayı diplomasi sanmaktalar. Başta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan olmak üzere bazı AKP’li yöneticiler, her iki tarafa da itidalli olmayı önermekteler. Kurt, kuzuyu yerken itidal söz konusu olur mu? Havadan, karadan ve denizden Gazze’ye ölüm kusanlar karşısında kim itidalli davranacak? Gazze’deki Filistinliler, kasabın bıçağını bekleyen koyunlar gibi İsrail güllelerini mi bekleyecekler?

         Ne yazık ki emperyalizmin güdümündeki medya, yalan yanlış bilgilerle Türk-Arap düşmanlığı yaratmaktalar. Gerçeği öğrenmek için kılını kıpırdatmayan sözde aydınlar var. Akşama dek elinde telefonla önüne düşen her yazı ve görseli paylaşmaktalar gerçek sanarak.

         Filistin davasının ilk destekçileri, Türk devrimcileriydi. Daha sonra diğer siyasal oluşumlardan destek başladı Filistinlilere. 21 Şubat 1973’te, Nahr El Bared kampında TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi, şimdiki Vatan Partisi’nin öncülü) üyesi Türk devrimcileri: Bora Gözen, Cafer Topçu, Kerim Öztürk, Gürol İlban, Şükrü Öktü, Yücel Özbek, Ali Kiraz ve Ahmet Özdemir İsrail tarafından şehit edildiler. Filistinlilerin bağımsızlık ve özgürlük savaşının ilk Türk şehitleri saygıyla anıyorum bugün. Ayrıca Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının da Filistin'de emperyalizme, Siyonizm'e karşı savaştıklarını söyleyeyim.

         AB ve ABD’nin emperyalizmine, İsrail’in Siyonizm'ine bir çift sözü olmayanlar Arap, Filistin, dolayısıyla ezilen halklara düşmanlık yapmaktalar. Bu kişiler, güce tapınmaktalar. Taptıkları put kırılınca şaşkına dönmekteler. Emperyalizme karşı çıkmayan kişiden; Atatürkçü de devrimci de milliyetçi de Müslüman da olmaz. Olsa olsa bu kişiler, emperyalizmin gönüllü uşağı olur.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       10 Ekim 2023

ÇINARLIK’TAN EVE DÖNÜŞ


27 Ekim 1979 Cumartesi… Sabahın alaca karanlığı… Gece bitti, güneş doğmak üzere. Sahilde, otobüsten indim. Dinlence günü… Öğrenciler ve memurlar yok ortalıkta. Hafif bir karayel esmekte kuzeybatıdan. Bu yel, birkaç saat sonra yağmuru getirir bereketli topraklara. Hava üşütmeyecek denli serin… Doğu Karadeniz’in sonbaharı güzel olur uzun, yağışlı ve bedeni ve tini serinleten hafif esen yeliyle…  Şimdi köyde olsam… Yelle gelen mısır saplarından oluşan fomonun sarı güz kokusu doldururdu ortalığı. Saçak altlarında dökmelere asılan mısır demetleri görsel bir tablo sunar görenlere. İlk kar düşmüş müdür yaylalara acaba? Yaz boyu yün eğiren nineler, yaptıkları ipliklerden kışlık çorap örmeye başlamışlardın çoktan. Kışlık armutlar, turşular, kurumuş fasulyeleri kilerler almamıştır yine. Çeyiz sandıklarına torunlara verilecek elmalar çoktan konmuştur. Kuyu elmaları toplanıp toprağa gömülmüştür kışa kadar olgunlaşsınlar diye. Cevizler, fındıklar karlı kış günlerinin destekçisi…

Birkaç orta yaşlı esnaf dükkânlarına doğru gidiyor alaca karanlıkta. Selamlaştım onlarla. İlçemiz, sessiz... Köylerden dolmuşlar henüz gelmemiş. Birkaç saat sonra ana baba günü olur bu alan ve yollar.

 

Neredeyse koşar adımlarla eve gittim. Oturduğumuz ev, Of Meydanının hemen üstünde ve denize bakan bir yerdeydi. Otobüsten indiğim yerle ev arası beş dakika… Meydandaki fırından taze ekmek kokusu yayılmakta. Hemen girip üç tane sıcak ekmek aldım. Ekmekler, gazete kağıdına sarılı…

Balkona baktım kimsecikler yok! Oysa annemle babam, benim geleceğimi bildiklerinden beklerler. Hem de çayı demlemiş olarak… Kuzeye bakan balkonda, karayelin serinliğinde beklemek istememiş olabilirler.  Ya da bizimkiler, henüz uyanmamış. Üç katın merdivenini koşarak çıktım. Kapıyı çok yavaş tıklattım parmaklarımla. Tıklattığım anda annemle babam kapıyı açtılar.

“Uyandırmadım değil mi?”

Annem: “Uyur muyuz oğlum, sen yoldayken? Babanla oturuyorduk içerde. Az önce balkondaydık. Hava biraz serinceydi girdik içeri.”

Ah anacığım, varlığım, canım, bilmez miyim sizin uyumadığınızı, benimle yol boyunca yolculuk ettiğinizi? Otobüste niye kitap okudum sanıyorsun? Yoksa yolu izleyip düşlerime dalarak sevincim gözlerimden akan gözyaşlarımla sulardım üstümü başımı, oturduğum koltuğu. Siz de benim gibi sabahladınız. Geceniz nasıl da uzamıştır bekleye bekleye? Şu karşımdaki divanda kendinizden geçip kestirirken dışardaki ayak seslerini işitip uyandığınızı adım gibi bilmez miyim? Uyusanız da o uykunuzun tilki uykusu olduğunu nasıl unuturum?

Babam heyecanlı… Salondaki masaya oturttu beni. Geçti karşıma. O; okulumu, arkadaşlarımı, öğrencilerimi, atandığım köyü sormakta. Kolayca gidip gitmediğimi, işlerimi halledip etmediğimi merak etmekte. Babam sorarken kahvaltı tabaklarımız geldi birden önümüze. Ardından da çaylar… çayımdan bir yudum almıştım ki benden bir buçuk yaş küçüğüm olan kız kardeşim Hürriyet’in “Abi, hoş geldin! Nasıl geçti yolculuğun? Ne yaptın?” diye soran sesini işittim. Hemen sarılıp öptü beni, sanki on yıldır ayrıymışız gibi. Hemen oturdu yanımdaki sandalyeye. Üzücü bir trafik kazası, onu koparıp aldı yaşamdan ve bizden. Söküp aldı onu mutluluğumuzdan o kaza. O günden beri içimizde yeri dolmaz bir boşluk, acısı dinmez bir yara var.

Çayımdan bir yudum daha alayım derken dört numaralı kardeşim Muazzez göründü. O da meraklı sorular soruyor ardı ardına. Tam ona yanıt vereyim derken henüz ilkokulda okuyan Özgür çıkageldi. Ayakta, uykulu dikilmekte karşımda. Ne yapacağını şaşırmış gibi. Kalkıp kucakladım onu. Oturttum diğer yanıma. En küçüğümüz Özgün geldi paytak paytak yürüyerek. Bir yaşını yeni doldurmuştu. Bir bıldırcın yavrusu sevimliliğiyle biraz utangaç, gözlerini ovuşturmakta. Onu alıp dizime oturttum. Bir tek üçüncü kardeşim Müsavat yok! O, Ankara’da… Söyleştik uzun uzun. Kalabalıkta yapılan kahvaltı, içilen çay bir başka olmakta. Tabağınızdaki zeytin, peynir eşsizleşmekte ağzınızda. O lezzeti, başka bir yerde bulmak olanaksız.

Söyleştik epeyce masanın başından kalkmadan. Babamın sorularına ayrıntılı yanıtlar verdim. İlk günkü izlenimlerimiz anlattım. Olumlu, olumsuz gözlemlerimi paylaştım ailemle. Tanıştığım kişilerden söz ettim kısaca. Arada kardeşlerim de bir şeyler sordu. Onları da yanıtladım bıkıp usanmadan.

Annem yerinden kalkıp “Kalk oğlum, yorgun ve uykusuzsun. Biraz uyuyuver.” dedi. Kaşla göz arasında yatağımı hazırlamış. Perdeleri kapatmış, benim aydınlık yerde uyuyamadığımı bildiğinden. İstemeyerek kalktım yerimden. Ancak uyumak olanaklı mı?

Birkaç saat kestirdikten sonra kalkıp giyindin. Annemle babam uyumuşlar. Kardeşlerim salonda sessizce bir şeyler yapmakta. Sessizce ayakkabılarımı giyip çıktım dışarı arkadaşlarımla buluşmak için. Sevincimi biraz da onlarla paylaşayım diye.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       8 Ekim 2023

 

 

ÖZDEMİR’İN DEĞİRMENİ


26 Ekim 1979 Cuma günü öğleden sonrasıydı. Çengelli’de indikten sonra caminin karşısındaki yalnızca çay ve kahve içilip söyleşilen, oyun oynanmayan kahvehanenin önünde oturanlara selam verdim. Çoğu yaşlı kişilerden oluşan topluluk, ayağa kalkıp selamımı aldı. Hepsi birden “Hoşgeldiniz.” dediler. “Hoşbulduk!” dedim mutlulukla. Sonradan Dede Mehmet’in kahvesi olduğunu öğrendiğim bu kahvede çok söyleştim Çınarlıklılarla.

Onlara kendimi tanıttım. Okula nasıl gideceğimi sordum, söylediler. Çay içmem için ısrar ettiler. “İşim bitince uğrayıp çay içeriz.” deyip önerilerini iç burukluğuyla kabul etmedim.  Çünkü okula yetişmeliydim zaman geçirmeden. Yolcu, yolunda gerek.

Yolda rastladıklarıma selam verip selam aldım. Neredeyse hepsi “Hoşgeldiniz.” dediler. Yolda kadınlarla ilgili bir durum, ilgi çekti ilk bakışta. Sonradan bunun nedenini öğrendim. Ben yolda yürürken yolun bir yanından diğer yanına geçmesi gereken kadınlar, durup benim geçmemi bekliyorlar. Erkeklerin önünden geçmeme, onun yolunu kesmeme gibi bir gelenek bu. Diyelim ki ardı ardına erkekler geliyor. Kadın, orada sonsuza dek bekleyecek öyle mi?

Günümüzde erkeği, kadından üstün gören bu geleneğin sürüp sürmediğini merak ediyorum. Bu geleneği ortadan kaldırmak için kız öğrencilerim, velilerin ve köydeki dostlarımla çok söyleştim. Bu geleneğin yanlış olduğunu anlatmaya çalıştım dilim döndüğünce. Doğaldır ki köydeki kadın, her işe yetişmek zorunda. Kimi zaman sırtında yük taşımakta. Kimi zaman çeşmeden su doldurmuş evine gitmekte. Belki de ocakta yemeği, kapı eşiğinde bekleyen bebeği, bahçede susayan malı masadı vardır. Yatakta inleyen yaşlısı ya da sayrısı ondan bir bardak su beklemektedir, kim bilir?

İlkokulun önünden geçerken bahçede birkaç öğretmen görünce selam verdim. Yol kıyısına doğru geldiklerinde tanıştık. İlk tanıştığım öğretmen, uçmağa varmış olan Mehmet Özbay’dı. Öğrenciler, bahçede koşturmaktaydı. İzin isteyip yürüdüm. Sağ yanımda gömütlük uzanmakta. Sol yanım bahçeler, tarlalar…

Çınarlık’ın merkezindeki camiyi gördüm. Üç yol ağzında tek katlı yıkılacak gibi duran bir yapı… Eskiden Özdemir Şahin’in değirmeniymiş burası. Onun için buranın adı, “Özdemir’in Değirmeni” olarak kalmış. Ortaokul açılacağını işitince burayı vermiş kirasız, bedelsiz. Köylüler, biraz onarmışlar yapıyı. Üç derslik, bir yönetim, bir de öğretmenler odası yapmışlar. Yapının arkasına da kız ve erkekler için iki ayakyolu. Özdemir Şahin Çınarlık’ta görev yaptığım sürece dostlarımdan biri oldu. Hoşsohbetti, karşısındakine değer verirdi. İyi bir dosttu.  

Okulun ön yanındaki üç bölümün camları ilgi çekici. Üç de kapı var camların yanında. Saat, ikindiye yaklaştı. Bayrak direğinin önünde açık kahverengi takım elbisesi, kravatıyla güzel giyimli, güleç yüzlü biri vardı. Yaşça benden daha büyük… Gördüğümde onu okul müdürü sandım. Selam verip kendimi tanıtınca “Gel Hoca’m, sizi Müdür Bey’e götüreyim.” dedi. Sigarasını bayrak direğinin dibine koyup orta bölümdeki kapıya yöneldi. İçeri girdik. Beni tanıttı. Müdür Bey’le el sıkıştık. Onun karşısındaki masada Müdür Yardımcısı Emin Özil vardı, onunla da tanıştık. İkisi de benden yaşça büyük, meslekte deneyimli sayılırlar. Beni içeri götürüp tanıtan kişi, okulumuzun hizmetlisi Necati Öztürk’tü. Çoktan uçmağa vardı. Görevim süresince hep iyi ilişkilerim oldu onunla. Birbirimizi sevip saydık.

Müdürümüz Mehmet Dede, din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni… On yılı aşkındır meslekte. Emin Özil, sosyal bilgiler… Onun da meslek yaşamı, on yıla yaklaşmış. Onlar, bana çok deneyimli ve yaşça büyük geldi. Yirmi yaşında, çiçeği burnunda bir öğretmenim. Biraz söyleştik. Müdür Bey konuştu, biz dinledik. Müdür Bey, göreve başlamam için kendince yasa maddeleri sayıyordu durmadan. Bugün başlatsa böyle olurmuş, bayramdan sonra başlatırsa şöyle olurmuş. İşi yokuşa sürmek için yasa maddeleriyle gözümü boyamakta. Yeniyim, yasalar ve yönetmeliklerle ilgili bilgim yok. Bunun farkında olduğu için konuşuyor durmadan. Arada Emin Bey’e danışıyormuş gibi yapıyor. Onun sesi pek çıkmıyor. Daha çok işaret diliyle konuşup Müdür Bey’in dediklerini onaylamakta.   

Emin Bey, çok konuşkan biri değil. Ben de konuk sayılırım ne de olsa… Bu nedenle dinlemeyi yeğledim. Az sonra zil çalınca öğrenciler çıktı. Son dersmiş. Bayrak töreni olacak. Türkçe Öğretmeni İlknur Hanım’la tanıştık. Bir hafta birlikte çalıştıktan sonra okulumuzdan ayrıldı. Zaten ataması çoktan çıkmış, beni bekliyormuş ilişiğini kesmek için. Okul memurumuz Şahizer Hanım’la tanıştık. Bayrak töreni başladı. Ben de katıldım. Törenden önce Müdür Bey, beni öğrencilere tanıttı. İlk kez öğrencileri gördüm. Kimisiyle göz göze geldim. Hepsinin gözlerinin içi parlamaktaydı. Törenden sonra içlerinden bazıları konuşmak istedi benimle. Ancak vakit yoktu.

Bayrak töreni bitince okul dağıldı. Öğretmenlerle Trabzon-Samsun karayoluna doğru yürüdük. İlkokulun bahçesindeki öğretmelerle görüştük. Tanışmadıklarımla tanıştık. İlkokul Müdürü Basri Şahin’le tokalaşıp ayaküstü söyleştik.

Söyleşerek karayoluna çıktık. Tekkeköy belediyesinin otobüsleri ve dolmuşlar geçmekte yoldan. Bekledik biraz. Gelen belediye otobüsüne bindik Samsun’a gitmek üzere. Akşam 22.30 otobüsünden bilet almıştım Of’a dönmek için. Önümüz bayram… 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, önümüzdeki hafta pazartesi günü… Kurban Bayramı da 31 Ekim ve 1, 2, 3 Kasım günleri… Bir haftalık dinlence var. Bu nedenle memlekete dönmeliyim. Dönüşte birkaç parça eşya da getirmem gerek.

Arkadaşlar evlerine yaklaştıkça indiler iyi bayramlar dileyerek. Ben, meydana gittim. Biraz dolaştım oralarda. Çiftlik Caddesine çıktım. Divitçioğlu Caddesine döndüm oradan. Arkadaş Kitapevine uğradım. Kitapevinin sahibi Belkiyar Bey’le tanıştım. Selam getirmiştim ona. Selamlar üstüme yük olmasın diye söyledim ortak arkadaşlarımızın selamlarını.

1979’da ortalık karışık… Sağ-sol çatışması var. Samsun’u resmen paylaşmışlar aralarında. Bu nedenle çok dikkatliyim. Gazetemi katlayıp ceketimin iç cebine koydum. Durup dururken kazaya uğramayalım, başımıza bir hal gelmesin diye. Her iki tarafın kontrollerindeki yerlerden geçtim. Karşılaşırsam ya da yolumu keserlerse ne söyleyeceğimi, nasıl davranacağımı iyice düşünüp tasarladım. Bu konuda kendimi hazırlamış durumdayım. En güvendiğim şey, bilgim... Çünkü her iki kesimin de ideolojisini bilmekteyim üç aşağı beş yukarı. Konuşma ve davranış biçimlerine yabancı değilim. Her iki kesim de kendilerince bir dil oluşturmuşlardı birtakım basmakalıp sözlerle. Bu dil de belleğimde kayıtlı.

Yürüdüm otogara. Otobüsün kalkmasına daha zaman var. Biraz gezindim oralarda. En çok sevdiğim işlerden biri otogarlarda gezinmek... Gidenleri, gelenleri gözlemlemek… Bu yolla memleketimin insanları hakkında az da olsa bilgi sahibi olmak…

Otobüse binmeden önce karnımı doyurdum. Otobüse binip koltuğuma oturdum. Heyecanım sevince dönüştü. Uyumaya niyetim yok! Önce gazetemi açıp okudum. Sonra Arkadaş Kitabevinden aldığım, Varlık Yayınlarından yayımlanmış “Ateş Yakmak (Jack London)” kitabını okumaya başladım. Molalarda ara verdim kitaba. Sabah güneşi otobüsümüzün ön camından bize “Günaydın!” derken ilçemize yaklaşmıştık. Bu arda kitabı bitirdim. Yine ceketimin cebine koyup otobüsten indim. Yolculuğum bitmiş, memleketime gelmiştim.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       7 Ekim 2023

ÇINARLIK’A GİDİŞ


Samsun Valiliği’nin önüne geldim. Baştan beri en heyecanlandığım an. Ciddi ciddi öğretmen oluyorum. Bu işin şakası yok! Merdivenlerden yavaş adımlarla çıktım. İl Milli Eğitim Müdürlüğünü kolayca buldum. Orada, orta özlük bölümünü bulmam zor olmadı. Kalabalık değildi. Henüz yeni atananlardan kimse gelmemişti sanırım. Tek tük kişiler vardı geçenekte. Memurlar, sabah mahmurluğunda... Çay, kahve içenler var içlerinde az da olsa. Kendi aralarında söyleşenler… Önünde dosya yığılı olanlar…

“Günaydın!” dedim. En yakınımdaki memura. “Günaydın! Buyurun” dedi. Durumumdan yeni atanmış öğretmen olduğumu anladı sanırım. Çünkü toyluğum belli oluyor. “Ben, ilinize atandım. Okulumu öğrenmeye geldim.” deyince adımı, soyadımı sorduktan sonra kimliğimi istedi. Söyledim. Çok aramadan kararnamemi buldu. Atandığım okulu söyledi: Çarşamba Çınarlık Ortaokulu… “Hayırlı olsun! Başarılar dilerim görevinizde.” dedi hafifçe gülümseyerek. Göreve başlamak için neler yapacağımı anlattı kısaca. Can kulağıyla dinledim. “Çok sağolun! İyi günler…” diyerek ayrıldım.

Valilikten çıkıp yürümeye başladım. Yolda, Çarşamba dolmuşlarının nereden kalktığını sordum birine. O da söyledi. Çok fazla yürümeden Yıldız Sineması önünden kalkan dolmuşları gördüm. Peş peşe dizilmiş yolcu beklemekteler. Sürücülerin bazıları kendi aralarında söyleşirken çay ve sigara içmekteydi. En baştaki dolmuşun şoför mahalline bindim. Dolmuş boş, dolmasını bekleyeceğiz. İşte, bu durum benim heyecanımı artırıyor. Zaman geçmek bilmiyor. Ya, geç kalırsam… Gözüm dışarda gelip gidenlere bakıyorum yolcu mu diye.

Sonunda dolmuş doldu. Yola çıktık. Sürücümüz sıcak kanlı konuşkan biri. Çarşamba’ya gideceğimi söyleyip parayı uzattım ona. Alıp üstünü verdi. “Çarşamba’dan Çınarlık’a nasıl giderim? Oraya giden arabalar nereden kalkıyor?” diye sordum. Yabancı olduğumu sorduğum sorudan anladı.

Güler yüzlü, birazcık kilolu, orta boylu adam gülerek sordu: “Çınarlık’ta ne işin var?”

“Çınarlık Ortaokulu’na öğretmen olarak atandım. Kaymakamlıktan sonra oraya gideceğim.”

“Ben de Çınarlıklıyım. Adım Kurt Ahmet… Hoş geldiniz köyümüze. Şanlıymışsınız, iyi yere düştünüz. Çarşamba’ya giderken Çınarlık’tan geçeceğiz. İşiniz bitince bu dolmuşlara binip geleceksiniz. Çengelli’de inip okula yürüyeceksiniz. Yürümeniz fazla sürmez.”

Söyleşimiz soru-yanıt biçiminde sürüp gitti. Nereli olduğumu, daha önce öğretmenlik yapıp yapmadığımı, evli olup olmadığımı o sordu, ben yanıtladım.

Gelemen Devlet Üretme Çiftliğinin topraklarına girdik. Olağanüstü etkilendim. Atatürk’ün bu üretme çiftlikleriyle çiftçiye yardımcı olmak, örnek tarım üretimleri yaratmak için nasıl çırpındığı gözümün önünden geçti. Tam Cumhuriyet düşlerine dalmışken “Bak…” dedi, “Çengelli burası. Dönüşte buradan inip şu caminin yanından aşağıya doğru yürüyeceksin. Sağda ilkokulu göreceksin, az daha yürüdükten sonra yine sağ yanında cami göreceksin, karşındaki eski püskü yapı. Özdemir’in değirmeniydi zamanında orası.” Böylece yeni göreve başlayacağım köyümden ilk kişiyi tanıdım, Kurt Ahmet… Adını öğrendiğim ikinci kişi de Özdemir, ancak onu daha görmedim.

Kurt Ahmet’le tanışmamın üstünden yıllar geçti. Tam da koronanın kol gezdiği bir ortamda hastalandım. Araştırmalar sonunda prostat kanseri olduğum belirlendi. 29 Nisan 2021 Perşembe günü hekimin Prof. Dr. İbrahim Çevik’le son görüşmemizi yaptık. Ameliyatım açık olacak. 1 Mayıs sabahı saat yedide bizi bekleyeceğini söyledi ameliyat için Beş gün kalacağımızı uygun gördü hastanede. 29 Nisan akşamı 17 günlük sokağa çıkma yasağı başladı. 30 Nisan günü eşim yükçeler hazırladı içleri dolu. “Ne oldu, taşınıyor muyuz? dedim. Güldü. 1 Mayıs sabahı erkenden uyandık. Ben zaten aç gideceğim. O da bir şeyler yemedi. Atacan’ı 30 Nisan gecesi anneannesine bırakmıştık. Yükçelerden biri onunmuş. Sabahın köründe eşim ütü yapmakta. Ben, geç kalacağız diyerek onu uyarmaktayım. Neyse ki işi bitti. Bir yükçe, bir de sırt çantası hazırladı. Arabaya bindik gidiyoruz. Sokaklar bomboş… Az sonra ameliyata gireceğim. Ben, eşime Çınarlık’a nasıl gittiğimi, Kurt Ahmet’le konuşmamı anlatıyorum durup dururken. O, can kulağıyla dinlemekte. Neyse gecikerek gittik hastaneye. Bu arada yükçe ve sırt çantasındakilerden yalnızca bir takım pijamayı giyidim, o da eve gelirken. Demek ki bunca hazırlık bir işe yaramadı, geç kaldığımıza da değmedi.

Ameliyattan çıktım. İkinci gün ufak tefek sıcak bakışlı ve gülüşlü bir hemşire geldi odama. Adı, Ayşe… Sordum nereli olduğunu “Samsun” dedi. Ayrıntıları sorunca Çınarlık’tan çıktı. Hem de Kurt Ahmet’in Ağabeyi, Kurt Mehmet’in torunu… Eşime baktım, şaşkın… Gülüyor. “Sen ne çok sevmişsin Samsun’u da Çarşamba’yı da Çınarlık’ı da…” Ayşe’ye ameliyat sabahı konuştuklarımız anlattık. O da gülmeye başladı. Üstelik Ayşe Hemşirenin teyzesi Sezen de öğrencimdi. Rastlantının böylesi…

Neyse konumuza dönelim.

Çarşamba’ya girdik. 1972 Eylül’ünde teyzemin eşi Ali Dayı’mla üzüm satmıştık doğu yakadaki pazarda. Gecenin ikisinde gelmiştik oraya. O geceyi, sabahçı kahvesinde geçirmiştik çay içerek. Ali Dayım ve yeğeni İlyas, sandalyede uyumuştu sabaha dek. Ben ise uyumayıp kâğıt oynayanlara uzaktan bakmıştım. Ara sıra ırmağa bakmaya gittim. Öğle olmadan üzümleri satıp Denizli’ye doğru yola çıkmıştık durmaksızın. Birden o günler usuma düşüverdi. O pazar yerini de görmeliyim vakit olursa o sabahçı kahvesini de.

Yeşilırmak, ilçeyi ikiye ayırmakta. Akıp akmadığı belli değil. Babamın askerliği sırasında, Amasya’da (1962) bir yıl izlemiştim bu ırmağı. Orada bu kadar gür akmıyordu. Kurt Ahmet, bana kaymakamlığı gösterdi köprünün ayağına gelerek. Teşekkür edip köprüde yürümeye başladım.

Yaya kaldırımı çok dar… İki kişi ancak yan yana yürüyebilir. Ben sağ yandan gidiyorum. Bir baktım, herkes karşıdan geliyor akın akın. Bana da ters bakmaktalar. Demek ki yanlış bir şey yaptım. Karşı kaldırıma bakınca durumu anladım. Köprünün yaya trafiği, kurallara aykırı gibi gelebilir ilk bakışta. Burada usçu bir çözüm var. İlk kez traktörler çıkıp ilçenin içinde dolaşmaya başlayınca köprüde, yayalar açısından sorun yaşanmaya başlandı. Traktör römorkları biraz geniş ve savruk. Böyle olunca sağdan yürümekte olan yayalara römorklar çarpıyordu. Köprü üstündeki yol da yaya kaldırımlarına doğru eğilimliydi. Bu da yayaların güvenliğini tehlikeye düşürmekteydi. Özellikle önünde yavaş yürüyen birini geçmek için ya da karşısından gelenlerle çarpışmamak için zaman zaman yaya kaldırımından inmek zorunda kalıyordu insanlar. Bu durumda arkadan gelen taşıtlar görülemediğinden kazalar olmaktaydı.

Halkın bir bölümü, kendince çözüm yolunu bulmuştu. Yolun solundan yürüyerek can güvenliklerini sağlama yoluna gittiler.

Çarşamba’da iki kez (1956-1957 ile 1967-1973 tarihleri arasında) belediye başkanlığı yapmış olan ünlü tiyatrocu ve yazar Ferhan Şensoy’un babası Cemil Bey, dar kaldırımlarda yol verme tartışmaları ve kavgalarının eksik olmadığını görür. Ayrıca sık sık kazaların olması da onu üzüp rahatsız eder. Bunun üzerine bu sosyal sorunu çözmeye karar verir. Sorun çözülürse halkın da güvenliği sağlanacaktı. Halkın bir bölümünün kendilerince buldukları çözümü beğendi. Bunu, kalıcı duruma getirmek için kolları sıvadı. Köprünün her iki yakasına zabıtalar yerleştirdi. Zabıtalar, gelen yurttaşları soldaki kaldırımdan yürümeye yönlendirir. Neden mi? Yürüyenler önündekini geçmek isterse kendisine doğru gelen arabayı görüp ona göre davransın diye. Böylece kaldırımlardan yürümek kavgasız gürültüsüz ve kazasız sürmüş bugüne dek. Benim gibi ilk kez gelenler, bu düzeni bilmediklerinden kuralları çiğniyorlar. Kaldırımda yürüyenler, benim gibi tersten gidenleri görünce yabancı olduklarını anlıyorlar kolayca. Bu nedenle çok kötü davranmayıp yalnızca ters ters bakmakla yetiniyorlar. Doğaldır ki bu ters bakışların ne anlatmak istediğini aklı olan anlar. Zaten birçok şeyi annemizin ters bakışlarından anlamadık mı yıllarca.

Burada Cemil Şensoy’dan söz etmeliyim. Çarşamba’nın unutulmayan belediye başkanıdır. Kendisiyle tanışma onuruna eriştim. Başkanlığı sırasında en çok beğenilen özelliği, adaletli davranması ve partizanlık yapmaması. İşini ciddiye alması, başka bir özelliği. Bu nedenle diğer belediye başkanlarının ad ve soyadlarıyla ya da yalnızca önadları söylenerek anılmasına karşın Sayın Şensoy’dan, “Cemil Bey” diye söz edilir. Tarımın önemli merkezi olan Çarşamba’ya ilk hal yapısını yaparak köylünün ürününün değer kazanmasını sağlamış. Diğer bir yapıtı, otogar... Neredeyse patika darlığında olan cadde ve sokakları genişletmesiyle sağlıklı bir kentin temellerini atmış bir başkandı Cemil Bey. Halkın gönlünde yer etmesi çalışkanlığı, halka hizmetleri, rüşvete adı karışmaması, adaleti, erdemli duruşu, partizan olmaması nedeniyleydi.

Kaymakamlığa gittim. Kararnamemin üst yazısını havale ettirdim okuluma. O dönemde ilçe Milli Eğitim Müdürlükleri yoktu. Ortaokul ve lise öğretmenlerinin neredeyse tüm işleri ilde görülürdü. Kaymakamlık, evraklarımızı imzalayıp havale eden simgesel bir kurum sayılırdı. Evrakımı alıp dolmuşların kalktığı batı yakadaki otogara yürüdüm. Kalkmak üzere olan bir dolmuşa bindim. İneceğim yeri söyledim.  Yolu dikkatlice izlemekteyim. Sürücü biraz olsun yavaşlamıştı. Çünkü yol kıyısında bekleyen yolcular vardı. Camiyi görünce ayaklandım oturduğum yerden: “Uygun yerde inebilir miyim?” dedim. Sürücü: “Kardeşim unutmadım seni, korkma!” dedi. Sağa yanaşan dolmuştan inerken sürücüye, “Sağolun…” demeyi unutmadım.

Yolun kıyısında durup sağıma, soluma bakındım alıcı gözüyle. Çevrenin fotoğrafını çektim gözlerimle. Artık Çınarlık’a ayak basmıştım. Bu ayak basışım, çok sevdiğim mesleğime başlamanın ilk adımı olacaktı.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       6 Ekim 2023

 

 

 

 

 

6 EKİM 1923, İSTANBUL


“6/10/39 [1923] Cumartesi. Yediyi elli geçe vapurla İstanbul’a geçtim. Dokuzu geçerek büyük salonda toplandık. Selahaddin Adil Paşa geldi. İstanbul Kumandanlığı’nın ifa ettiği hizmetten bahsetti. Kumandanlık zabitlerinin hepsini öteye beriye yerleştirmeden evvel ayrıldığına ve Kumandanlık zabitlerinden yeni bir kolordu karargâhı tesisi için gelen emrin geç ulaştığından teessüf etti. Ve ordudan alakasını keseceğini ve fakat yine millet için çalışacağını söyledi. Ve veda edip giderken Topçu Yüzbaşısı Sütlüceli Asım Efendi müsaade talep ederek Paşa’ya teşekkür [etti] ve ‘bir pederimizden ayrılır gibi müteessir [olduğumuzu] ve fakat kalbimizde daimî kalacağını’ söyledi. Dağıldık.

Fabrikalar Müdüriyeti’nin otomobiliyle Sirkeci’ye indik. İzdiham pek ziyadeydi. Zabt u rabt tesis edilmemiş; tramvaylar saat onu geçtiği halde işliyor [işlemiyor]. İskeleye kadar yürüdük. Fakat kalabalıktan bir şey gör[e]medik; kabil değil. Bununla birlikte çiğnenilecek. Geriye döndüm. Gelip otomobile bindim.

Bu esnada kolordu karargâhını taşıyan vapur da iskeleye gelmiş. Bütün gemiler düdük çalarak selamlıyor. Selahaddin Adil Paşa ile beraber Şükrü Naili [Gökberk] Paşa yürüyerek geçtiler. Güzergâhta ve iskelede birçok kurbanlar kesiliyor. Sirkeci posta şubesi önünde otomobillere bindiler. İzdihamı güç yararak Harbiye Dairesi’ne gelebildik. Alkış tufanları çok şiddetli ve uzundu.

Birçok ziyaretçiler geldiler. Rum, Ermeni, Keldani vesaire patrik ve papazları ile haham başı geldiler ve Paşa hepsini kabul etti. Nutuk söylediler. Bu esnada İhsan Paşa bana ‘Seni yakında üç yıldızlı göreceğim ve tebrik edeceğim’ dedi. Kaymakam Kemal’in bu havadisi getirdiği veya çıkardığını anladım.

Yeni ve eski kumandanlık karargâhlarıyla beraber öğle yemeğini yedik. İkiye doğru bahriyeli arkadaşların otomobiliyle parka indik. İki paşa ata bindiler ve gelen kıtaları teftiş ettiler ve sonra otomobillere binilerek Beyoğlu’na doğru hareket olundu. Caddeler bu defa iki [iyi] tanzim [edilmişti] ve caddelerin her iki tarafı bir kesif insan tabakasıyla kaplanmış. Mütemadi bir el şakırtısı ve sürekli bağrış insanı aşırı heyecanlandırıyor. Her taraftan, mağazalardan ve üzerlerindeki binalardan mütemadiyen konfeti ve şeritler atılıyor. Hemen köşe başında ve mühimce noktalarda kurbanlar kesiliyor. Beyoğlu baştanbaşa Türk bayraklarıyla donanmış. Tam bir Türk ve Müslüman mahallesi gibi olmuş. Adeta Beyoğlu’nun bugün merasim-i ihtidasını kutluyoruz zannettim.

Tam Taksim’de tramvay durağında vali ve mebuslar bizi bekliyormuş. Orada duruldu ve otomobillerden inildi. Mebus heyeti reisi Sabri Bey’le, Adnan, Fırka Kumandanı Hüseyin Hüsnü beylerle görüştüm. Orada askerin geçişini seyrettik. Bütün Beyoğlu’nda tek bir şapka görülmüyor. Her tarafta alkışlar kulakları çınlatıyordu. Büyük tosun ile birçok koyunlar kesildi. Askerin elbisesi ve sıhhatleri iyi görülüyor. Teçhizat da fena değil. Batarya kumandanı Yüzbaşı Aşir Efendi idi. Hayvanları da değiştirilmiş ve iyi tertip edilmişti.

Parkta arkamdan Kaymakam Kemal Bey seslendi. ‘Fevzi Paşa ikimizin fevkaladeden terfii Başkumandanlık’a inhâ etti’ dedi. Ben de ‘Hakkımızda hayırlı ise olur’ dedim.

Taksim resmigeçidi sona erdikten sonra Liman Riyaset Dairesi’ne geldik. Bir müddet orada oturduk. Akşam şehremini bey tarafından kolordu şerefine Fatih Belediye Dairesi’nde verilecek ziyafete davetli olduğumuzdan vakit geçirecek yer arıyoruz. Hilal-i Ahmer’e geldik. Hikmet Bey’i bulduk. Bir müddet de orada oturduk. Ondan sonra onların arabasına, Erkan-ı Harbiye Miralayı Salih Bey’le ben ve Mülazım Salim Efendi bindik. Fatih Belediyesi’ne geldik. Henüz daha kimse gelmemişti. Peyderpey geldiler.

Ziyafette yüz kişiden fazla zevat vardı. Vali bir nutuk söyledi. Mustafa Kemal Paşa’ya fazlaca temas etti. Askeri methetti. Şükrü Naili Paşa pek kısa bir ifade ile mukabele etti. Mebuslar heyeti reisi Sabri oldukça uzun hale uygun bir nutuk söyledi ve yine asker ve zabitleri methetti. Nihayette bir fotoğraf alındı. Aynı araba ile Köprü’ye indik. Bahriye’den beni Kadıköy’e götürmeye tahsis edilen motorla onu çeyrek geçe Köprü’den hareket ettim. On biri geçe eve geldim. (Eyüp Durukan, Günlüklerde Bir Ömür-V Kurtuluş Savaşı Biterken yahut Cumhuriyet’e Doğru [1922-1923], Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Basım, Mayıs 2020, İstanbul, sf. 407, 408, 410, 412)”

Eyüp Durukan, günlüğüne yukarıdaki satırları yazarken henüz yarbaydı. 1919’da İstanbul’dan Anadolu’ya insan ve silah göndermek için İmalat-ı Harbiye adında gizli bir örgüt kurdu. Kurtuluş Savaşı boyunca İstanbul’da etkin görevler yaptı. Görevi sırasında yaşadıklarını, günlüğüne yazdı.

İmalat-ı Harbiye aynı zamanda silah fabrikasının da adı. Bu adla bir futbol takımı da vardı. Takım, 1910’da İstanbul’da kurulmuştu. Fabrikayla Ankara’ya taşındı takım. Eyüp Durukan, bu takımın önde gelen yöneticilerindendi. 1933’te bu takımın adını Eyüp Durukan, Ankaragücü olarak değiştirdi. Ankaragücü’nün kökleri, Kurtuluş Savaşı’nda. Silah üretimi, bakımı, onarımı gibi büyük işlere imza attılar. Cepheye giden mermileri ürettiler.

İstanbul’un kurtuluş günü, Şükrü Naili Paşa’nın İstanbul’a TBMM adına geldiği 6 Ekim günüdür. Bu güzel gün, ulusumuza kutlu olsun.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       6 Ekim 2023

 

 

 

SAMSUN YOLUNDA


Öğretmenliğe atandığım yer, Samsun olunca önüme atlası açıp Samsun’un ilçelerini inceledim tek tek. O zamanlar sekiz ilçesi vardı Samsun’un: Alaçam, Bafra, Çarşamba, Havza, Kavak, Lâdik, Terme ve Vezirköprü. Kendimce ilçelere göre tasarımlar yapmaktayım harita üzerinde. Babam, Bafra’dan yanaydı. Çünkü orada hısım akraba tanıdıklar vardı. Ayrıca babamın öğretmen olmadan önce gurbete gittiği yer. Orada hızarcılık yapıp tütün dizmiş. Zaman zaman gurbet anılarını anlatırdı bizlere.

Haritayı incelerken parmağım, ikide bir Çarşamba’nın üzerine gelip duruyor. Daha önce defalarca Ankara’ya giderken geçtim Çarşamba ve Terme’den gece gündüz. En çok da usumda kalan yol kıyısında ağır adımlarla yürüyen mandalar. Temiz ve düzenli bahçeler içindeki düzgün evler…

Göreve başlamak için ivedilik göstermekteyim. Çevremdeki herkes “Erken başlarsan erken emekli olursun. Bu nedenle vakit yitirme!” diyerek beni uyarmaktalar. 25 Ekim 1979 Perşembe gecesi saat 22.30’da Samsun ve Bafra’ya gidecek otobüse Of’tan bindim. Yanımda eşya yok! Yol boyunca dizili ilçelerden ve Trabzon otogarından yolcular bindi otobüse. Daha sonra da birçok yerden yolcu aldı. Arada sırada yoldan inenler oldu.

Biraz heyecanlıyım. Otobüsün molalarında bol bol çay içtim. Amacım zaman geçirmek. Gece hiç uyumadım. Yol boyunca ilkokul birinci sınıftan başlayarak bütün öğretmenlerimi gözümün önüne getirdim olumlu ve olumsuz yanlarıyla. Olumsuzluklarıyla öne çıkanları çıkardım usumdan. Elemeye başladım bazılarını. Bir elin parmakları kadar öğretmenim kaldı usumda. Onların beğendiğim yanlarını değerlendirmekteyim. Elediklerimden de olumlu birkaç davranışı not etmişim belleğimin bir yanına. Olumsuzlukları çok olan öğretmenlerim gibi olmamaya karar verdim yıldızların gökyüzünü kapladığı gecede. Olumlu olanları birleştirip harmanladım. Bu harmana kendi kişisel özelliklerimi, yeteneklerimi katınca bir öğretmen tipi ortaya çıktı usumda. Kafamda oluşturduğum öğretmene, yeni özellikler katmaya çalıştım. Mesleğimde vazgeçemeyeceğim ilkemin duygudaşlık olacağına söz verdim kendi kendime. Büyük bir olasılıkla bucak ya da büyükçe köylerdeki bir ortaokula atanacağım. Böyle olursa karşımdaki öğrenciler köy çocukları olacak. Tarla, bahçe işlerinde çalışan; ahırdaki hayvanlarını yaylıma götürüp güden çocukları gözümün önüne getiriyorum. Kılık kıyafetleri uyumsuz, eski; ama temiz, güler yüzlü çocukları düşlemekteyim dizi dizi.

Kız öğrencilerimin az sayıda olacağını düşünüyorum. Onların güçlükleri sıralanıyor usumda. Hem ev hem tarla, bahçe hem de okula koşturan kız öğrencilerin okumalarının zorunluluğu önümde durmakta. Toplumsal baskının üretkenliklerini aydınlık yarınlara hazırlanmalarını törpülediği kızlar karşımda güpgüleç yüzleriyle. Onlara özgü çözümler dolaşmakta usumda. Çünkü doğup büyüdüğüm, yaşadığım topraklarda da sorunlar üç aşağı beş yukarı aynı. Cumhuriyet Devrimi ne yazık ki ülkemizin her yerine tam olarak ışığını götürememiş. Birçok yerde bilisiz kişiler kız çocuklarının okuması konusunda ayak diremekte. Bunun günah olduğunu yaymaktalar sorumsuzca. Yoksulluk, ülkemiz köylüsünün belini büken kötü yazgı. Bu yazgının değişmesi için elbirliğiyle çalışmalı. Köylerimiz aydınlanmalı ki yurdumuz ışıklar içinde ışıl ışıl çağcıl uygarlık düzeyinin üstüne çıksın.

Köy enstitülü yazarların kitaplarında okuduğum köyleri düşlemekteyim. Onların köylerde karşılaştıkları zorlukları ve zorluklara buldukları çözüm yollarından kendimce dersler çıkarmaktayım otobüsün üç numaralı koltuğunda. Onların çalıştığı dönemin daha çok zorlukla dolu olduğunu söylüyor iç sesim. “Bir güçlük, sorun varsa çözümü de kendi içinde saklıdır.” diye mırıldanıyorum yanımda horul horul uyuyan adamı uyandırmadan.

Birinci moladan sonra nerdeyse yolcuların hepsi uyumaya başladı. Önde sürücüyle yamağı söyleşmekteler. Yolcuların bazılarının başları koltuklardan sarkmakta. Cam yanında oturanlar ise erkekler ceketlerinden, kadınlar hırkalarından yastık yapıp uykuya dalmışlar. Birkaç çocuk ayak altındaki örtülerde düş görmekte. Yolcuların uyumasına seviniyorum. Çünkü otobüs sessizliğe bürünmekte. Sessizlik, beni düşlerimin içine gömüyor. Ne güzel… Ayrıca sigara içenler azaldığı için temiz hava solumaktayız. Bir tek otobüsün sürücüsü sigara içmekte. O da dumanları açık olan camda dışarıya üflemekte. Bunu, çocukça bir oyuna dönüştürmüş gibi.

Otobüsümüz, Samsun il sınırına girince geçtiğimiz her yerleşim yerini gecenin karanlığında incelemekteyim. Buralarda ortaokul ya da lise olup olmadığına kendimce karar veriyorum. Kendimi, buralarda duyumsayıp düşler kuruyorum okul ve öğrencilerle ilgili. Terme’yi geçtik. Çarşamba’ya girdik. Köyler dizi dizi… Hepsi birbirinden güzel… Ah, buralardan birine atansam olmaz mı? Hem yol üstü hepsi… Her yere gidiş gelişim de kolay olur. Bereketli topraklar, yemyeşil… Bazı evlerden cılız ışıklar sızmakta gecenin içine. Ancak çoğu evin dış kapılarının üstünde bir ampul aydınlatmakta çevreyi. Dış kapı üstünde yanan ampuller, düşlerimi daha da varsıllaşmakta. Camlardan sızan ışıklarla konuk olmaktayım tanımadığım insanlara, bilmediğim evlere.

Güneş henüz kendini göstermemiş. Ancak ufukta beliren kızıllığın alacakaranlığı var. Birkaç insan gölgesi gördüm evlerin önünde. Sabaha karşı bu insanların niye dışarda olduklarını düşündüm. Hayvanları yaylıma götürmek için mi, yoksa bahçe ve tarlaya gitmek için mi ayaklandılar sabah sabah. Çocukları okula gidecekse uzak yerlere belki onları götürmek içindir bu erkencilik. Yetişecekleri işleri vardır, kim bilir?

Gün ışımak üzereyken Samsun otogarına girdi otobüsümüz. Sürücü yamağı, uyandırdı uyuyanları. Samsun’da inecekleri uyardı bağırarak. On beş dakika sonra otobüsün Bafra’ya gideceğini ekledi sözlerine. Hemen indim. Oradakilere valiliğin yerini sordum. Söylediler. Vakit çok erken… Yürüyerek gitmeye karar verdim. Hem zaman geçer hem de çevreyi, kenti tanırım birazcık. Sabahın sessizliğini, temizliğini soluyarak yürüdüm yol boyunca. İşe yetişmeye çalışan kadınlar, erkekler tek tük sokaklarda. Okuluna gitmek için esneyerek ve yavaş adımlarla yürüyen çocuklar, gençler… Yolda bazılarına valiliğe yaklaşıp yaklaşmadığımı sordum. Amacım, hem doğru yolda olup olmadığımı anlamak hem de az da olsa insanlarla konuşmak. 

Yürüdüm Cumhuriyet Meydanı’na geldim. Vakit çok erken. Önce Atatürk Anıtı’nı inceledim. Ardından bir çorbacıya girdim. Elimi, yüzümü yıkadıktan sonra bir çorba içtim ivedilik göstermeden. Sonrasında bir kahveye girip çay içtim birkaç tane. Çorba ve çay iyi geldi bana. Üstüme başıma çeki düzen vererek valiliğin yolunu tuttum. Heyecanım azalmış, merakım artmıştı. “Acaba nereye atanacağım?” sorusu vardı yol boyunca kafamda yürürken.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       5 Ekim 2023