KÖY ENSTİTÜLÜ TÜRKÇE ÖĞRETMENİM


1971’in sonbaharıydı. Ortaokul ikici sınıfa yeni başlamıştım. Okulumuz çok kısıtlı olanaklarla eğitimini sürdürmekteydi. Dört ana dalda öğretmenimiz vardı. Birçok dersimize aynı binada bulunduğumuz ilkokulun öğretmenleri girerdi.
Hayrat Ortaokulu’nun dördüncü dönemi öğrencileriydik. Okul, bölgenin tek ortaokulu olduğu için zamanında okuma olanağı bulamayan birçok öğrenci dağları, tepeleri, dereleri aşarak okula gelmekteydi. Bu nedenle benim gibi merkezde oturan ve zamanında okula giden, biraz da bilinçli ailelerin çocukları ufacık kalıyorduk bu sakallı bıyıklı öğrencilerin arasında. Evli öğrenciler vardı sınıfımızda.
Kız öğrenci sayısı oldukça azdı. Kızların okula gönderilmesini günah sayan bir anlayış egemendi o zaman toplumda. Kızlar; utangaç, çekingen, ürkek tavırlarla yol kıyılarından görünmez bir zırhla okula süzülürlerdi adeta. Bazı sınıflarda kız öğrenci hiç yoktu. Bazılarında ise üç beş kişi bulunurdu. Kızlar, ayın yere inmiş suretleriydi sanki. En küçük gülüşleri bile pencereleri kör sınıflarımıza sonsuz bir aydınlık yayardı.
Bazı öğrenciler çok uzaklardan gelirdi. Kilometrelerce yol, derin söyleşiler ve oyunlar arasında göz açıp kapayıncaya kadar bitiverirdi. Giysiler genellikle beş benzemezdi.
Sıcağa, soğuğa, yağmura, çamura aldırış etmeden keçi yollarından keyifle yürünürdü okula. Tıpkı Ceyhun Atuf Kansu’nun “Dünyanın Bütün Çiçekleri” şiirinde anlatıldığı gibi. Kimi kuş olur uçar, kimi tazı olup soluk soluğa koşardı yolları. Kimi büyümüş, olgunlaşmış bir ağabey, beyefendi tavrındaydı; kimileri de kabadayı görüntüsü takınarak kendince külhanbeyi idi.
Okula gidiş gelişte çoğu zaman derslerle ilgili konuşulurdu. Konular tartışılır. Konuyu iyi anlayıp bilenler sabırla dinlenirdi. Bazen uzun tartışmalar da olurdu. Aslında bu konuşmalar güzel bir ders çalışma yöntemiydi.
Ortaokulumuz açıldığında yeni bina bulunamadığından ilkokulun altında kullanılmayan toprak zeminli bölüm düzenlendi, duvarlarla bölündü ve eğitime hazır duruma getirildi. Bazı sınıfların pencereleri tuvalete giden küçük koridorlara bakardı. Bu nedenle bu sınıflar aydınlık değil, loştu. Orta ikide bizim sınıfımızın bir penceresi tuvalet tarafına, diğer üç penceresi de bahçeye bakardı. Bahçenin bir bölümü fındıklıktı. Bu fındıklık genellikle okuldan kaçan öğrencileri de saklardı içinde.
Sınıfımız kalabalıktı. Bir sırada üç kişi otururduk. Ben küçük olduğum için iki delikanlının ortasında sıkışık bir durumda ders dinlerdim.
Okul müdürümüz ve Türkçe Öğretmenimiz Tayyar Cebiroğlu’ydu. Kendisi de aynı yörenin insanıydı. Sarışın renkli gözlüydü. Dik yürümeye ve yürürken ufka bakmaya özen gösterirdi. Çok disiplinliydi, çünkü günün koşulları öyle gerektirmekteydi. Orta birinci sınıfta ilk dersimize geldiğinde temiz Türkçesi ilgimi çekmişti. Diksiyonu güzeldi. Dile egemenliği, örnek oluşturmaktaydı.
Okulda küçük bir kitaplık vardı. Özellikle Türk romancılarının kitaplarına ilgi duymaktaydım. Fırsat buldukça okurdum o zaman.
Tayyar Bey, Kars Cılavuz Köy Enstitüsü mezunuydu. Tabi, bu durum eğitim anlayışına da yansımaktaydı. Ben de bir köy enstitülü babanın çocuğu olarak ona yakınlık duymaktaydım.
Şimdi gelelim asıl konumuza... 1971 yılının sonbaharına... Öğretim yılı başıydı. Türkçe dersimiz vardı. Öğretmenimiz koridorda göründüğünde herkes yerine oturdu. Sınıf derin bir sessizlik içindeydi. Öğretmenimiz dimdik sınıfa girerken sınıfı süzüyordu bir yandan gururla. Elinde bir kitap vardı. Kitap değil de sanki yeni doğmuş bir bebeği taşıyordu kucağında.  Özenle tutuyordu koynunda kitabı. Kararlı adımlarla yürüdü. Karatahtanın önünde tam orta yerde durdu. Gururla gülümsedi (Çok az gülümserdi.). Sınıfı süzdü Atatürk bakışlarıyla. O, baktıkça sınıftaki sessizlik derin merakın heyecanıyla artmaktaydı. Sanki yaşam durmuştu. Tüm gözler, Tayyar Bey’in kucağında bebek titizliğiyle taşıdığı kitaba dönmüştü.
Sınıftaki herkesin meraktan çatlayacağı bir anda öğretmenimiz, gururla konuşmaya başladı.
“Çocuklar! Bu kitabın yazarı okul arkadaşım Ümit Kaftancıoğlu. Kitabın adı, Dönemeç... TRT Büyük Ödülünü aldı. Sizlere bu öyküyü okumak istiyorum.” dedi. Bu nasıl bir gururdu görmek gerek, sözcüklerle anlatılacak bir şey değil. Sanki ödülü kendisi almış gibi sevinen biri. Arkadaşının başarısından bu kadar mutlu olma alçak gönüllüğü ve insanlık erdemi... Az görülen bir şey... Bunun için köy enstitülü olmak gerek sanırım. Yüce gönüllük de bu olsa gerek.
Şimdi öyle mi? En yakının başarısını kıskanmaktan çatlayan alçak dağları yarattığını düşünen komplekslilerden geçilmiyor her yan. Arkadaşının başarısını kendine övünç kaynağı yapan kaç kişi var?
Dönemeç’in okunması, birkaç ders sürdü. O sırada tüm sınıf, Garip Tatar oldu. Herkes dört arkadaştı Cılavuz yolunda.
Köyden okula yürürken kendimi Garip Tatar’ın yerine koyar, hayaller kurardım her şeye dair. O günden sonra kitaplar aşkım, yoldaşım oldu. Dönemeç’ten sonra yaşamımın en keskin dönemeçlerini döndüm kitapların yoldaşlığında.
11 Nisan 1980’de hain kurşunlar, Dönemeç’in kahramanı Garip Tatar’ı kopardı yaşamdan. Yüreğimden bir şeyler koptu. Derin bir sızı duyumsadım içimde. Radyodan Ümit Kaftancıoğlu’nun öldürüldüğünü işittiğimde bir yıllık öğretmendim. Günlerce Garip Tatar’ı düşündüm. Tayyar Öğretmenimin gururlu bakışlarına kilitlendim. Cılavuz’a giden engelleri çocuk yüreğiyle aşan adam, hain pusuya yenik düşmüştü. Türkiye’mde ne ilk ne de son aydının katledilişiydi bu...
Şanslıydım... Köy enstitülü birçok öğretmen esin kaynağım oldu. Atatürk sevgim, Cumhuriyet sevdam bu sayededir. Eğer onlardan Kubilay’ı dinlemeseydim, bilebilir miydim vatan aşkının ne demek olduğunu? Enstitüler kapatılalı yıllar oldu. Ancak gezin yurdun dört bir yanını. Her yerde bir yapıt görürsünüz Köy enstitülülerden. Öğretmenliği, saygınlığının doruğuna çıkaran bu öğretmenlerimiz değil miydi? Kuş uçmaz, kervan geçmez ata topraklarına uygarlık ışığını götürenler unutulur mu hiç? Onların hepsini saygı ve minnetle anmak görevimiz...
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           17 Nisan 2014

"OCCUPY" DE NE DEMEK?


12 Nisan 2014 Cumartesi günü CHP Genel Merkezi, bir grup genç tarafından işgal edildi. 30 Mart seçimlerinden sonra sosyal medyada “Occupy CHP” adıyla örgütlendiklerini söyleyen gençler, günler öncesinden CHP’yi işgal edeceklerini söylediler.
Eee, “işgal” denince kamuoyu da heyecanlandı birden. Ancak şu “occupy” sözcüğü kafaları karıştırdı, bazı CHP’liler bu işgal işine şüpheyle bakmaya başladılar. Kimileri yüksek sesle bu “occupy” işinde bir bit yeniği var, demeye başladılar yüksek sesle.
CHP işgal edilecek de Genel Merkez yöneticileri ne yapacaktı acaba? Bu bu sorunun yanıtını da sayıları az bazı kişiler merak etmekteydi. 
İşgalciler, Genel Merkez’e geldiklerinde, neredeyse bazı yöneticiler zil çalıp oynayacaklardı. En önde TR 705 olunca “occupy”nin ne amaçla örgütlendiği de anlaşıldı kısa sürede.
TR 705, “occupy”leri “Dükkân sizin!” diyerek karşıladı. Eee, CHP dükkân olunca TR 705 de kendini oranın sahibi sanmakta. Tabi, TR 705’in bu nüktesi(!), CHP’yi yönetenlerin toplumu anlama düzeylerini göstermek açısından ilgi çekici.
Gençler, güya işgali gerçekleştirip oturdular Genel Merkez’de kendilerine gösterilen yere. Kendilerince bir forum yapmaya başladılar. Ama o da ne? Çok geçmeden gençlerin bir bölümü salondan ayrılmaya başladılar. Bazıları söylenerek bazıları da sinirli bir yüzle ayrıldılar oradan.
“Occupy”ler, CHP’ye Gezi ruhu taşıyacaklarmış. Haziran Direnişine katılan biri, “occupy moccupy” diye bir şeyin orada olmadığını görmüşlerdir. Orada egemen dil Türkçe idi. Tüm tanımlamalar, iletiler, göndermeler, nükteler, sataşmaları anadillerinde yaptı haziran kahramanları. Antiemperyalist bir eylemde Amerikanca yoktu. Buradan da anlaşıldığı üzere hem “occupy”ler hem de CHP yöneticileri Gezi ruhundan habersizler.
“Occupy”ler, CHP’yi formatlayacaklarmış. Formatlamak demek, geçmişi tamamen silmek demek. Bu sözle ne yapmak istedikleri belli. CHP’nin kurtarıcı, kurucu, devrimci kimliğini yok etmektir amaçları. YCHP yönetiminin sinsice sürdürdüğü liberalleşme politikalarını partiye egemen kılmak istemekteler. Atatürk’süz bir CHP ile ABD sularında yelken açmak içindir bunca çaba.
Unutmadan söyleyelim, “occupy”ler altıoku yeniden yorumlayacaklarmış. Anlaşılacağı üzere Kemalizm’i söküp atmak niyetindeler CHP’nin genlerinden. Yakında CHP’nin amblem ve tüzüğü tartışmaya açılırsa şaşırmamak gerek.
CHP, devrimci bir partidir. Yaptığı en önemli devrimlerden biri de dil devrimidir. Partiyi yenileştirmek isteyen birilerinin bunu önemsemeyerek yapacakları eylemin adını Amerikanca koyması ilginçtir. Yine eylemin genel olarak biçimine bakıldığında ABD kokmakta.
Devrimci partiyi yenileştirmek isteyenler, “Haziran (Gezi) Direnişi” diyemiyorlar. “Direniş” sözcüğünü kullanmak yerine ruh çağırmaktalar. Nereden mi? Güya Gezi’den, ama aslında Okyanus ötesinden.
Peki, bu “occupy”ler nereden çıktı?
CHP, 30 Mart seçimlerinin asıl mağlubudur. Yenilgiyi seçmene, örgütlere anlatmakta zorlanmakta CHP yönetimi. Bunun için yenilgiyi konuşmamak için “occupy”ler ortaya çıkarıldı. Senaryo çok basitti. Oyun başlamadan herkes anladı asıl amacı.  Oyunun basitliği, senaryoyu yazanların siyasal anlayışının sığlığını göstermekte.
CHP’yi formatlamak isteyenler şunu bilsin ki, o geçmişte bir ulusun tarihi yatmakta. Bir ulusun tarihini silmeye çalışanları halk, siyaset çöplüğüne süpürgenin sapıyla süpürür.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       15 Nisan 2014



CUMHURBAŞKANI ADAYLIĞI


Yerel seçimler yapıldı, sıra cumhurbaşkanı seçimine geldi. 30 Mart’tan itibaren kamuoyunda adaylık tartışmaları aldı yürüdü. Yandaş ve merkez medya şimdiden iki adaya odaklanmış durumdalar: Gül ve Erdoğan...
Yandaş ve merkez medya sanki AKP adayının kazanması garantiymiş gibi cumhurbaşkanı seçiminin Gül ile Erdoğan’ın kendi aralarında anlaşmasıyla olup biteceği izlenimi yaratmaktalar. Hani, Türkiye’de sandık vardı? Millet iradesi her şeyin üstündeydi hani?
AKP yandaşlarına göre millet iradesi, Gül ve Erdoğan’ın iradesi. Onlar, kendi aralarında karar verdiler mi iş tamam. Köşk’e oturacak kişi, sandıktan değil, bu iki zat-ı muhteremin dudakları arasından çıkar. Millet de bu karara uyar.
Aslında AKP yöneticileri “millet iradesi” diye diye milleti, iradesiz duruma getirmekteler. Milletin kararını, AKP lideri belirlemek istemekte. Basın propagandasıyla yurttaşları koşullandırmaktalar. Anlayacağınız millet iradesine ipotek koymaktalar.
AKP, cumhurbaşkanı adayı konusunda yoğun bir biçimde çalışırken muhalefet ne yapmakta? Muhalefet, bu konuda ne yazık ki ne yapacağını bilmiyor. Her zaman olduğu gibi seçime beş kala kazanma olasılığı zayıf bir aday gösterirler ve Köşk’ü altın tepside AKP’ye sunarlar.
Atatürk’ün Çankaya’sını AKP işgalinden kurtarmak için ne yapmalı? Muhalefet kimi aday göstermeli?
Öncelikle şu anda basında adları ortaya atılan ve muhalefetin desteklediği söylenen cumhurbaşkanı adaylarından hiçbiri kazanmak için yeterli değiller. Bu adaylardan birinin gösterilmesi durumunda AKP adayı, seçimi çok rahat kazanır.
AKP’nin gerileyeceği, yenileceği, iktidardan düşeceği seçim cumhurbaşkanlığı seçimidir. Konuyu muhalefet çok ciddiye almalıdır. Öncelikle hem halkın geleceği ile ilgili hem de Cumhuriyet için muhalefet sorumlu davranmalı. AKP destekçisi köşe yazıcılarının, dünyadan habersiz sözde liberal aydınların önerilerine kulak asmamalı. Çünkü bu kişilerin önerileri muhalefeti kaybettirip AKP’nin yolunu açmak içindir.
Muhalefet, doğru aday gösterdiğinde seçimi kazanır. Köşk’e Cumhuriyet değerlerine bağlı bir cumhurbaşkanı oturur. Bu adayın nitelikleri ne olmalı?  Öncelikle aday gösterilecek kişi, Cumhuriyet değerlerini ve yaşam biçimini özümsemiş ve yaptığı çalışmalarla toplumun güvenini kazanmış olmalı. Siyasetten gelmeli. Ancak bu kişi, siyasetin yeniklerinden değil; galiplerinden olmalı. Siyasal yaşamında yenilgisi olmamalı. Yalnız üyesi olduğu partinin gücüne dayanarak değil, kendi gücüyle de seçimlerden utkuyla çıkmalı.
Cumhurbaşkanı adayı olacak kişi, yönettiği yeri marka durumuna getirmiş biri olmalı. Hem ulusal hem de uluslar arası saygınlığı olan bir cumhurbaşkanı adayına kim oy vermez ki? Cumhurbaşkanı adayı, halkın değerlerini iyi bilmeli. Tarih, kültür, sanat, siyaset, edebiyat, bilim, teknik konularında bilgili olmalı. Üretken, yaratıcı örnek bir insan yakışır Çankaya’ya.
Evet, yukarıda saydığım ve yer darlığından sayamadığım birçok özelliğin olduğu cumhurbaşkanı adayım Prof. Yılmaz Büyükerşen’dir. Neden mi?
1999’dan beri seçimlerde yenilmemiştir. Partisi DSP, yüzde bir buçuk oy alıp çöktüğünde Yılmaz Hoca, yüzde elliyi aşkın oy alarak belediye başkanlığı koltuğunu korudu. Daha sonra girdiği iki seçimde de partisinden daha çok oy aldı. Her türlü siyasal görüşün oy verdiği biri oldu Yılmaz Hoca.
Bugün dünya çapında kaç kentimiz marka değeri taşır? Tabi ki Eskişehir başta gelir. Her gün onlarca tur otobüslerinin uğrak yeridir Eskişehir. Yönettiği kentte istihdam yaratan ender belediye başkanlarındandır. Üstüne üstlük bir Cumhuriyet beyefendisidir.
Prof. Yılmaz Büyükerşen’e hem CHP hem de MHP tabanları tam destek verir. AKP tabanından önemli bir destek alır. BDP’nin modernleşmeci laik kesiminin de oy verebileceği biridir.
CHP, şapkadan tavşan çıkarmayı bırakıp kendi değerini fark etmeli. Seçim yenilgileriyle siyaset mezarlığında olan kişilerden medet ummasın. Geçmişin iflas etmiş sağ politikacılarını parlatmaya çalışmasın. Onları parlatacak zımpara da cila da bulunmaz. Hele yaşamı boyunca girdiği her seçimde yenilmiş kişileri gündeme bile getirmesin. Bu süreçte Cemaat tuzağına da düşmemeli CHP, 30 Mart’ta olduğu gibi.
MHP yönetimi, sorumlu davranmalı. Parti çıkarlarını bir kenara itip Türk Milletinin geleceğini ön planda tutmalı. Çünkü Cumhuriyet değerlerini savunan birinin Çankaya’ya çıkması tüm bölücü planları iflas ettirir.
Milletin birliği, vatanın bütünlüğü hem CHP’nin hem de MHP’nin önceliği olmalı. Vatan varsa partiler olur. Millet varsa siyaset yapılır. Halk varsa yaşam sürer. Cumhuriyet olursa adam gibi, başı dik yaşanır bu cennet vatanda.
Atatürk’ün dediği gibi: Cumhuriyet fazilettir. Atatürk’ün koltuğuna da erdemli kişiler yakışır.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       14 Nisan 2014


AKP’NİN 17 ARALIK STRATEJİSİ


17 Aralık sabahı başlayan rüşvet ve yolsuzluk operasyonu ilk başta AKP yönetimini şaşırttı. Ne yapacaklarını, ne diyeceklerini bilemediler bir süre. Hatta AKP yöneticilerinden doğru dürüst açıklama bile yapılmadı kamuoyuna. Herkes kendi derdine düştüğünden bir süre üst yönetim arasında ilişki bile koptu diyebiliriz.
İçişleri bakanlığına bağlı polisler, bakanın oğlunun evini arayıp para kasalarına el koymaktayken bile Bakan Bey, ne olduğundan haberdar değil. Günün ilk yarısında hükümet duruma egemen değildi. İktidar böyle de muhalefet nasıldı? Muhalefet de durumu tam olarak kavrayamadı. Sandılar ki akşama, hükümet istifa ederek çekilir. Cemaat’in komplolardan gelen gücü muhalefetin başını döndürdü. Bu gücün karşısında iktidarın fazla dayanamayacağı düşüncesi, muhalefet sözcülerinin tavırlarında görülmekteydi. Zaten bu süreçte muhalefetin geliştirdiği strateji, Cemaat’in gücüne dayalıydı. Kısacası muhalefete göre Cemaat, AKP’yi yıpratacak; onlar da iktidar partisine karşı güçlenecekler.
AKP’nin şaşkınlığı uzun sürmedi. Bunda muhalefetin tavrı önemli rol oynadı. Muhalefetin Cemaat operasyonlarına tam desteğini gören AKP, kendi stratejisini ortaya koydu.
AKP, öncelikle Cemaat operasyonlarının dış destekli olduğunu öne çıkardı. Gülen’in ABD’de yaşaması, bu savı destekledi. Türkiye halkının en nefret ettiği ABD ve İsrail’i Cemaat’in dış desteği olarak ortaya koyarak RTE, toplumdaki antiemperyalist yönelimi kucaklamaya çalıştı. Konu emperyalizme karşı mücadele olduğuna göre bunun adı da “İstiklal Savaşı” olmalıydı. İşte, RTE’nin beyazcamlara çıkıp “Cemaat’e ve dış destekçilerine karşı yeni bir İstiklal Savaşı verdiklerini” söylemesi, operasyonun etkisinin kırıldığı andır. Bu sav, İstiklal Marşı ve bayrağın yer aldığı reklamlarla pekiştirildi. AKP, hakkı olmadığı halde 1919 değerlerini sahiplenerek Cemaat kuşatmasını savdı. Nedense YCHP yönetimi, 1919 ruhunu köhnemiş bulduğunu sık sık açıklamaktaydı.
Cemaat’in peş peşe ses kayıtları açıklaması toplumda ters tepti. Topluma, “Benim seçtiğim hükümete karşı dış odaklarca ses kayıtları yoluyla komplo kuruluyor.” düşüncesi egemen oldu. AKP’den kopmakta olan seçmen kitlesi, dış destekli olduğunu düşündüğü bir siyasal operasyon karşısında hükümetini savunma refleksi gösterdi. Hükümetine ve AKP’ye sahip çıktı.
Yolsuzluklara gelince... AKP’ye oy veren seçmenlerin büyük bir çoğunluğu, hükümet üyelerinin yolsuzluk yaptığına inanmakta. Ancak bu yolsuzlukların hukuk çerçevesinde çözümlenmesi gerektiğini düşünmekteler. 30 Mart öncesi ve sonrasında AKP’ye oy veren birçok yurttaşla konuştum. Onlara: “Neden AKP’ye oy veriyorsun?” sorusunu yönelttim. Hemen hepsinin yanıtları benzerdi. Dışa karşı milli bir refleksti asıl neden. CHP ve MHP yönetimlerini de bu noktadan suçlamaktaydılar. Birçok yurttaş CHP ve MHP’nin tavrı için “Kendi düşünceleri ve uygulayacakları projeleri yok, Cemaat’in dış desteklerinin kuyruğuna takılıyorlar.” demekteler.
Ne gariptir ki Cumhuriyet’i kuran, ulusal bağımsızlığımızı kazanmamıza öncülük eden CHP ile milliyetçiliği dilinden düşürmeyen MHP; iktidarın yaptığı bir algı operasyonuyla dış odakların yanında gösterildi. Bu algı operasyonuna karşı CHP ve MHP yönetimleri ne yaptı? Hiçbir şey...
CHP ve MHP yönetimleri umutlarına tamamen ses kayıtlarına bağladılar. Cemaat, AKP’ye vuracak, muhalefette güçlenerek seçim kazanacak. Anlaşılacağı üzere seçim başarısını kendi çalışmalarına değil de Cemaat operasyonlarına bağlayan bir muhalefet...
CHP yönetimi, kendi parti tarihinden gelen gücünün farkında değil. Dün AKP’ye kalem sallayan kimi köşe yazıcılarını CHP’nin seçim otobüsünün üzerinde görmek iç acıtıcı. Yıllardır AKP değirmenine su taşıyan sözde aydınlar, CHP’ye iyi rüya görürler mi?
Cemaat ve AKP, Cumhuriyet’imizi yıkarken ulus devletimizi parçalamanın eşiğine getirirken ABD’den sonsuz destek aldılar. CHP, halka bunu anlatmalı. AKP’nin ABD ve İsrail’le kol kola girerek Türkiye’yi nasıl Ortaçağ karanlığını ittiğini, Ortadoğu’yu nasıl kan gölüne döndürdüklerini anlatmalı.
AKP’nin algı operasyonunun rüzgârına kapılarak birtakım liberal yazıcıların yönlendirmesiyle kuru yaprak misali sağa sola uçuşarak politik başarı kazanılmaz. Önce kendi gücüne güvenmeli CHP. Kendi gücüne, tarihine, adaylarına güvenerek halkı kucaklamalı 1919 ruhuyla.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           10 Nisan 2014

BAK AHMET, CUMHURİYET FAZİLETTİR?

                                 

Hürriyet Gazetesi’nin köşe yazıcılarından Ahmet Hakan, 8 Nisan 2014 günü “Ulusalcıların CHP’si Yüzde kaç Oy Alırdı?” başlıklı bir yazı yazdı. Yazı, Cumhuriyet’e ve kurucularına karşı iftiralarla dolu.
Kişi bilgisiz olabilir, kendi düşüncesinden olmayanlara düşman da olabilir; ancak iftira atamaz, yalanla bir dönemi karalayamaz.
Yazının ilk bölümünde YCHP’yi kendince değerlendirmekte Hakan. CHP’nin aday göstermedeki ilkesizliğini övmekte. Laiklikten ayrılmasını, açılıma (bölücülüğe) destek vermesini, sağa açılmasını, muhafazakârlığa göz kırpmasını beğenmekte köşe yazıcısı.
Ahmet Hakan’ın hoşuna giden şey, YCHP’nin kendi çizgisine (AKP çizgisine) yaklaşması. Yani Atatürk ve Cumhuriyet düşüncesinden uzaklaşması. Peki, YCHP’yi bu kadar beğendiğine göre oyunu da vermiştir gönül rahatlığıyla! AKP’nin köşe yazıcıları YCHP’ye yön gösterirler, fakat desteklerini Tayyip’ten esirgemezler.
Hakan, “CHP’nin bu yepyeni yoldan sapmamasını” önererek “Bu yolun bir seçimlik” olmamasını dilemekte. Bu konuda YCHP yönetimine “cesaret” telkin etmekte.
Şimdi gelelim yazının asıl bölümüne.
“Hele CHP bu yola saptı ve yenildi, diyen ‘ulusalcı takım’a hiç aldırış edilmemelidir.
Dindara düşman.
           Kürt’e düşman.
Özgürlüğe düşman.
Dünyaya düşman.
‘Ulusalcı takım’ın gösterdiği yoldan gidildiği takdirde...
Bırakın seçim galibiyetini falan...
Tarihin çöp sepetine fırlatılmak kaçınılmaz olur.” demekte Ahmet Hakan.
Öncelikle köşelemecinin dilindeki küçümseyici anlatımı kınadığımı belirteyim. “Ulusalcı takım” ne demek Hakan? Ulusalcılardan kastettiğin Atatürkçüler, Cumhuriyetçiler... Yani Mustafa Kemal’in askerleri... Cumhuriyet’i, bağımsızlığı, çağdaşlığı savunmak suç mu Ahmet? Şunu bil ki Cumhuriyet olmasaydı Hürriyet gibi bir gazetede köşe tutamazdın sen.
Bir de “falan” sözcüğünü çok kullanmaktasın neden acaba? Sana önerim, yetersiz olan sözcük dağarcığını biraz geliştirmen.
Ulusalcılar dindara mı, yoksa dini kullananlara mı? Dini; siyasete, ticarete alet edenlere düşmandır Türkiye’nin aydınlık insanları. Dinsel kuralları saptırarak kendi hayvani isteklerini tatmin etmek için çocuk gelinlere evlenenlere düşmandır ulusalcılar. Şunu iyi bil ki Ahmet, ulusalcılar olmasaydı 1919’da, sen ezan sesi dinleyemezdin bugün.
“Kürt’e düşmanlıktan” söz etmektesin. Kürt’ e düşman arıyorsan çevrene bak! “Açılım, saçılım” diyerek Kürt kardeşlerimizi emperyalist projelere kurban edenleri iyi gör. Gör ki Türk Milletini bölüp parçalayanları anla. Tabi anlayabilirsen...
Özgürlük düşmanı mı arıyorsun Ahmet? Sosyal medyayı kapatanlara bak! Tarafsız Bölge programında, sana telefon bağlantısıyla ayar vermeye çalışanları görmüyor musun yoksa? Uludere’de yaşamları bombalarla sona erenler ne kadar özgür? Haziran direnişinde özgürlüğün yarasaları nasıl kudurttuğunu fark etmedin mi?
Çok komiksin sen Ahmet... Bak, sana dünyaya düşman olan birini anlatacağım, anla bakalım, kim? Mısır, Suriye, İran, Irak, Lübnan’la düşman. Hatta örtülü bir savaş içinde... Rusya ile pamuk ipliğine bağlı ilişki içinde... AB ülkelerinde dalga geçilen bir diktatör. Afrika’daki iç savaşlara silah tardımı yapan bir politikacı. Bu arada kardeşinin de El Beşir olduğunu söyleyeyim, unutmadan. Tanıdın mı dünyaya, insanlığa ve kendi halkına düşman olan bu siyasetçiyi?
Sen ve senin gibi düşünenler, dünyayı ABD’den ibaret sanırsınız. Ulusalcılar bağımsızlık sevdalısı olduklarından ABD emperyalizmine düşmandırlar. Bunu senin anlaman çok zor biliyorum, ama yine de söyleyeyim. Dünyada yedi tane kıta var, iki yüze yakında ülke. ABD bunlardan yalnızca biri.
Demem odur ki Ahmet, senin CHP aşkın gözlerimi yaşarttı. CHP’nin başarılı olmasını ne çok istermişsin? Şaşırttın beni...
Senin neden böyle bir yazı yazdığının da farkındayım. 17 Aralık sonrası AKP’yi yıkılacak sandın, birkaç yazı yazdın iktidar partisi aleyhine. Nedense demokratlığın(!) tuttu birden bire. Bu yazılarında Cemaat’e yanaştırdın yağ tankerini. Baktın ki durum değişmedi. Her şey eski tas, eski hamam... Ulusalcılara yüklendin ki diktatörün yeniden gözüne giresin. Uyanıksın ya... Nişantaşı yaşamından uzaklaşırım, diye ödün koptu değil mi?
İçin imam hatip, dışın Nişantaşı... Açıkçası kartal yürüyüşlü karga gibisin... Ne isen o ol.
Bak Ahmet, “Cumhuriyet fazilettir.” herkeste bulunmaz.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           9 Nisan 2014




KILIÇDAROĞLU’NA YUMRUK


Kemal Kılıçdaroğlu, 8 Nisan günü TBMM’de, CHP grup toplantısına girerken saldırıya uğradı. Yerel seçimlerin hemen ardından yapılan bu saldırı ilgi çekicidir. Saldırganı azmettirenlerin ortaya çıkarılması hem demokrasinin hem de siyasetin geleceği açısından önemlidir. Kılıçdaroğlu’na yapılan bu saldırıyı nefretle kınıyor, Sayın Genel Başkan’a geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.    
Neden seçimlerin hemen ertesinde, ilk grup toplantısında bu saldırı yapıldı? Bu, düşündürücüdür. Saldırının zamanlamasına bakıldığında yerel seçimlerle ilişkisi görülmekte. Ayrıca ağustos ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleriyle de ilişki kurulabilir saldırının amacıyla ilgili.
O zaman saldırının hangi güçlerce yapılabileceği konusunda kafa yoralım.
Saldırgan’ın TBMM’de hiç zorluk çekmeden altında TBMM ’ye giden bir kişi, bir yeri bulmakta zorluk çeker. Oradaki görevliler çoğu zaman konuklara kılavuzluk ederler. Üstelik, girişte nereye gideceğinizi, kimle görüşmek istediğinizi görevliler sorup kaydederler. Öncelikle saldırgan, kimle görüşmek için TBMM’ye gelmiştir? Bu belirlenmelidir. Yine TBMM’ye girdikten sonra kim (Eğer görüşmüşse...) ya da kimlerle görüşmüştür? Bu da ortaya çıkarılmalıdır. Ayrıca saldırganın son bir aylık telefon görüşmeleri belirlenmeli ki ilişki ağı belirlensin.
Saldırganın yirmi altı suçtan sabıkalı ve sağ görüşlü olması önemlidir. Bu kadar ayrı suçtan sabıkası olan bir kişinin TBMM’ye girişi kolay olmamalı. Bu da girişlerde gerekli ve dikkatli bir araştırmanın yapılmadığının göstergesi.
Böylesi bir saldırı, bir kişinin kendince karar vermesiyle olmaz. Olasıdır ki bu konudaki telkin ve yönlendirmeler önemlidir. Özellikle RTE’nin tahrik edici, ayrıştırıcı, muhalif olanları hedef gösterici tavrının altı çizilmelidir. RTE, toplumdaki nefret söyleminin kaynağıdır. Kendisine karşı çıkan herkesi, düşman ilan eden bir anlayış tehlikelidir. Başbakan tüm konuşmalarında muhaliflerine karşı kışkırtıcı bir söylemde bulunmakta. Bu yolla da topluma düşmanlık tohumları ekmekte. Saldırgan tek başına hareket etse dahi RTE’nin nefret söylemlerinin, kışkırtıcı tavrının etkisi yadsınamaz.
Başbakanın gözüne girmek, ona bağlılığını kanıtlamak isteğindeki AKP’li bir siyasetçi bu işin arkasında olabilir. İsim istiyorsanız AKP’nin kraldan çok kralcı kesilen, saldırganlığı, küfretmeyi siyaset yapmak sanan birkaç vekiline bakabilir. Muhalefete saldırırsa, RTYE tarafından madalyayla ödüllendireceğini sanır bu vekiller. Bu konuda öncülük, yerel seçimlerde başarısız olan illerin vekillerindedir. Ya da son günlerde genel başkanıyla ufakta olsa sorun yaşayanlara bakılmalıdır.
Koltuğunun sallantıda olduğunu gören ve orunu yitirmekten ödü kopan ünlü bir belediye başkanı da mercek altına alınmalı. Başta Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP yönetimine “Yargıya gitmeyin!” iletisi olabilir bu yumruk. Bu konuda bir uyarı yumruğu... Eğer yargıya sonuna kadar gider ve bu yüzden koltuğumdan olursam gerisi daha şiddetli gelir uyarısı...
Saldırganın son haftalardaki görüşmeleri, ilişkileri belirlendiğinde durum açıklığa kavuşacaktır. Bekleyelim, görelim.
Kılıçdaroğlu’na vurulan yumruk demokrasiye ve TBMM’ye vurulmuştur. TBMM’de adi suçlular, siyasetçileri yumrukluyorsa bundan tüm siyasetçiler ders almalı ve üzülmelidir. Olayın tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkarılması hem TBMM’nin hem de hükümetin namus görevidir.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           8 Nisan 2014

SARIGÜL’ÜN ADAYLIĞI


Yerel seçimlerin CHP vitrinindeki en önemli ve parlak yıldızı Mustafa Sarıgül’dü. Arkasında ciddi bir basın desteği vardı. Zaten aday olmasında merkez ve yandaş medyanın rolü önemlidir.
CHP’nin seçimlerde yenilmesini isteyen güçler, Sarıgül’ü büyük bir medya kampanyasıyla pazarladılar. Halka kulak vermek yerine, medyanın sesini işiten CHP yönetimi bu kampanyaya boyun eğdi ve Sarıgül’ü aday yaptı. AKP de İstanbul’da en rahat seçimini kazandı bu sayede.
Sarıgül, CHP’den aday olmaması durumunda Şişli’yi bile kazanamayacak durumdaydı. Kendisi de bunun farkındaydı. İlçe belediye başkan adaylığı için affedilmesi olanaksızdı. Siyasetten silinmek üzereyken CHP yönetimi ona yaşam öpücüğü verdi ve İstanbul adayı yaptı. Şişli’yi kaybedeceğini düşünen Sarıgül, Şişli’nin yanı sıra Beşiktaş’ı da denetimi altında tutacak bir kadrolaşmaya gitti. Bu yönden bakıldığında Sarıgül kaybetmedi, CHP kaybetti her yönüyle İstanbul’da.
Mustafa Sarıgül, seçim propagandası dönemine bakıldığında apolitik bir kampanya yürüttü. Etliye sütlüye dokunmadı. Yüzeysel birkaç proje dışında bir şey vaat etmedi. Sunduğu projelere en küçük itiraz geldiğinde ise “Uzmanlarımızla çalışıyoruz, yeni düzenleme yapabiliriz.” biçiminde savunmalar yaptı. İstanbul’u yağmalayan AKP anlayışına karşı cepheden mücadele edemedi. 2B arazilerinin yoğun olduğu semtlerde bile etkin olamadı. Kent yağmasını halka anlatamadı. Kendini tatmin eden gösterişlerle halkın gözünü boyadı.
Sarıgül’ün aday belirleme sürecinde neredeyse tüm yakınlarını CHP listelerine yazmaları kamuoyunca hoş karşılanmadı. Yakınları dışında kimseye güvenmeyen, oligarşik bir yönetim kurmaya çalışan Sarıgül’ün bu tavrı CHP’ye zarar verdi. Halka güvenmeyen siyasetçi halktan oy alabilir mi? Zaten İstanbul bir oligarşik yönetimin elinde. İkinci bir oligarşik yönetimi halk neden istesin? O zaman ne yapmalı? Oligarşiyi yıkmak için demokratik tavırlar ortaya koymalı. AKP despotizmine karşı demokrasi savunulmalı.
Mustafa Sarıgül’ün zaman zaman sinirli tavırları gözden kaçmadı. Çevresindekileri azarlayan, onlara kızan, bağırıp çağıran bir görüntüsü oldu kimi zaman. Altından kalkamayacağı sorular karşısında birden sertleşen bir davranış gösterdi.
Sarıgül’ün seçim kampanyası sırasında en büyük ve en önemli hatalarından biri CHP örgütünü hiçe saymasıydı. Sarı atkılı TDH’lilerle yürüttü kampanyasını büyük bir oranda. TDH’liler, Sarıgül dedi, CHP demediler. Kişiyi, tarihi neredeyse yüz yıla dayanan bir siyasal kurumun önüne geçirdiler. TDH’nin sarı atkılarını sallarken altıoku hiçe saydılar.
Adaylar belirlenmeden önce CHP’nin en rahat kazanacağı il İstanbul’du. Rüzgâr, CHP’den yana esmekteydi. Koşullar, AKP’nin gitmesi için olanak yaratmaktaydı. CHP, Sarıgül sevdasını İstanbul aşkının önüne koydu ve seçimleri feda etti. Yaşamı boyunca CHP’ye oy vermemiş bir zümrenin oyununa gelerek İstanbul’u AKP’li yağmacıların eline bıraktı.
İstanbul seçimi, tüm Türkiye’yi değiştirecek nitelikteydi. Bu fırsat hoyratça tepildi YCHP yöneticilerince. Kendi iradesini, ilkelerini, tabanının isteklerini, tarihsel görev ve amaçlarını hiçe sayan bir partinin başarılı olması olanaklı mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       4 Nisan 2014


CEMAAT’İN CHP’YE DESTEĞİ

                                    
            AKP ile Cemaat kavgası başlayınca muhalefet partileri CHP ve MHP, AKP’yi özellikle de Başbakan Tayyip Erdoğan’ı hedefe oturttular. Cemaat’in yaptığı yasadışılıkları görmezden geldiler. Her iki muhalefet partisi sözcülerinin, rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun başladığı 17 Aralık 2013’ten yerel seçimlerin yapıldığı 30 Mart 2014 gününe kadar doğru dürüst bir eleştiride bulunmamaları ilgi çekicidir.
            Cemaat yanlısı kimi köşe yazıcılarının CHP’ye açıkça oy vereceklerini söylemeleri, geçen seçimlerde AKP’ye oy vermiş, ancak 30 Mart için kararsız olan seçmenleri muhalefet yolundan geri döndürdü. Yine Cemaat’in seçimlerle ilgili tavrının nasıl olacağı konusunda kamuoyuna yayılan haberler, AKP’nin yolsuzluk kuşatmasını yarmasına neden oldu. Kazanabilme olasılığına göre değişik seçim bölgelerinde CHP ve MHP’ye destek verileceği haberleri, yandaş basın tarafından özellikle yayıldı. Neden mi?
            Cemaat, yasadışı yollarla devlet olanaklarını kullanmakta. Yasal olmayan dinlemeler yapmakta. Sahte delillerle TSK’ya ve Cumhuriyet savunucularına kumpaslar kurmuştu. Oluşturdukları sistemle AKP’ye de savaş açmışlardı. Ergenekon tutuklamaları başladığından beri başta CHP sözcüleri ve Cumhuriyet’i savunan yayın organları, daha çok Cemaat’i suçladılar. Silivri tutsaklarının suçsuzluğuna yalnızca CHP ve MHP tabanı değil; AKP’ye oy veren önemli bir seçmen kitlesi de inanmaktaydı. Özellikle TSK’yı etkisizleştiren operasyonlara AKP tabanından da homurtular yükselmekteydi. Bu nedenle Cemaat’in AKP’ye savaş açması, RTE’ye fırsat yarattı. TSK düşmanı AKP imajını değiştirme fırsatıydı bu. Bu nedenle AKP, tüm seçim stratejisini Cemaat’in yasadışı işleri üzerine kurdu. Öyle bir propaganda yapıldı ki Cemaat’in yaptığı kumpaslar, dinlemeler, kurduğu tuzaklar yolsuzlukların önüne geçti.
            AKP sözcüleri fırsat buldukça Ergenekon ve Balyoz’dan tutuklanmış TSK mensuplarını savundular. Bu yolla Cemaatçi emniyet ve yargı görevlilerine yüklendiler.
            AKP sözcülerinin Cemaat’i, ABD ve İsrail’le ilişkili göstermeleri ilginçtir. Toplumdaki ABD ve İsrail karşılığından ustaca yararlandılar. Oysa bu durumdan yararlanmak CHP için daha kolaydı. Ne yazık ki CHP ve MHP; Cemaat-ABD-İsrail ittifakının yanındaymış algısı yaratıldı toplumda AKP’ce. Ne yazık ki muhalefetin iki partisi de bu propaganda tuzağına düştüler. Başta Sarıgül olmak üzere bazı CHP adaylarının Cemaat’i öven konuşmaları bu algının toplumda yerleşmesine yardım etti. Kılıçdaroğlu’nun da Cemaat konusunu bilmemiş gibi davranması ve yasadışı dinlemelerle kumpas konusunda sessiz kalması CHP’nin Cemaat ile hareket ettiği izlenimi yarattı. Böylece AKP’nin işi daha da kolaylaştı. 17 Aralık öncesinde kararsızlığa düşmüş AKP’nin kimi seçmenleri, bu algı operasyonundan sonra partilerine sıkı sıkıya sarılma gereği duydular. Partilerinin ve liderlerinin haksızlığa uğradığını, arkadan vurulduğunu düşündüler.
            CHP’nin yerel seçim propagandası tamamen Cemaat kaynaklı dinlemelerden elde edilen kasetler üzerinden yürütüldü. Hele Kılıçdaroğlu’nun bu ses kayıtlarını grup toplantılarında dinletmesi, AKP’nin istese de yapamayacağı / yaptıramayacağı bir işti. Toplumda yasal olmayan dinlemelerin CHP ile birlikte yapıldığı algısı uyandırıldı. Ne yazık ki bu konuda birçok yurtsever aydın elinden gelen eleştirel uyarıyı yapmasına karşın, CHP yönetimi bu yoldan dönmedi. Oysa bu konuda 2011 seçimleri bir deneyimdi. Seçim barajı altında kalma tehlikesi olan MHP, yöneticileri hakkında kasetler yayımlandıkça oylarını artırdı. MHP’nin haksızlığa uğradığı algısı, ona barajı aştırdı. Bu deneyimi göremeyen CHP yönetimi, tuzağa düştü, düşürüldü.
            CHP ile Cemaat masada oturularak yapılan bir ittifak olmamasına karşın, birlikte hareket ediyorlarmış algısı yer etti beyinlerde. Nedense CHP yöneticileri de bu algıyı tersyüz edecek açıklamaları yapmadılar. Siyasal deneyimsizlik, bilgisizliğe eklenince AKP’nin tuzağına kolayca düştüler.
            Seçim öncesi, CHP’nin yerel yönetimlerle ilgili görüşleri öğrenilmedi. Kentleri, nasıl insanca yaşam alanları durumuna getireceklerini anlatmadılar. Varsa yoksa ses kayıtları...
            CHP, 17 Aralık’tan itibaren AKP ile Cemaat’i ayrım yapmaksızın hedefe oturtmalıydı. Cemaat’in, AKP hükümetinin yasadışı işlerini kotaran bir yapılanma olduğunu anlatmalıydı ısrarla. Cemaat ile AKP’nin Cumhuriyet kurumlarını birlikte yıktıklarını, yurtseverlere iftira atarak kumpaslar kurduklarını haykırmalıydı. Bunlar ne yazık ki yapılmadı. Hem AKP’yi hem de Cemaat’i, yani kısacası Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının hepsini birden devletten söküp atma fırsatı tepildi.
            CHP, yerel seçimleri getirdi 30 Mart’ta değil; 17 Aralık’ta kaybetti. Yanlış strateji, yenilgiyi getirdi.
                                                                                   Adil Hacıömeroğlu
                                                                                   3 Nisan 2014


                                                                       

CHP’NİN ADAY BELİRLEME SÜRECİ

                                   
Yerel seçimler öncesinde CHP’de en ilgi çekici olay, aday belirleme sürecidir. Aday adayları yedi sekiz ay öncesinde ortaya çıktı. Çok sayıda kişinin aday adayı olması, CHP’nin şansıydı aslında. Ne yazık ki bu şans olabileceği kadar olumsuz kullanıldı.
Belediye başkan aday adaylarının neredeyse hepsi bürolar kiraladılar, çalışmalara başladılar yaz ortasında. Herkes olanakları ölçüsünde emek verdi çalışmalara. Bütçelerine göre harcamalar yaptılar. Aday adaylarının bu çabaları, bulundukları yerlerde bir seçim heyecanı yaşatmaya başladı. Birçok kişi bu yolla seçim çalışmalarına omuz vermeye başladı. CHP’de son yirmi yılda rastlanmayan bir seçim hareketliği oluştu. “Nerde hareket, orda bereket.” Atasözünü anımsadığımızda bu durumun partinin örgütsel yapısında büyük bir canlılık yarattığı kesin.
Seçim öncesi en olumsuz durum, aday adaylarının önemli bir bölümünün Genel Merkez’in yollarını aşındırmalarıydı. Ankara’ya giden her aday adayı, bir genel başkanının arkasında olduğunu söylemekteydi. Bu durum aday olacaklar üzerinde bir vesayetin oluşabileceği kanısını vermekteydi halka.
CHP yönetimi, birçok yerde eğilim yoklaması kararı verdi. Ne yazık ki bazı yerlerde, eğilim yoklamasında birinci olanlar aday gösterilmedi. Hele İstanbul’un Eyüp İlçesi’nde olanlar evlere şenlikti. Önce bir aday açıklanıyor. O kişi, çalışmalarına başlıyor. Adaylığı tüm ilçeye ilan ediliyor. Daha sonra aday değiştiriliyor. Eğilim yoklamasında birinci olan kişi aday yapılıyor. Bu durumda hem zaman yitiriliyor, hem de kamuoyunu önünde bir tutarsızlığa imza atılıyor. Tüm Türkiye bu olayla CHP yönetiminin acemiliğine tanık oluyor. Eyüp’te seçim az bir farkla yitiriliyor. Bunun sorumlusu kim? Genel merkez yönetimi tabi ki. Önce ve sonra açıklanan iki adayın da onuruyla oynanıyor. Bu rezaletin olan yöneticiler, hesap vermelidir. Bu da görevlerinden ayrılmaktır.
Beşiktaş, Kartal, Maltepe ve Bakırköy’de bir günde iki aday ortaya atıldı. Kadıköy’de bir gecede duyurulan aday sayısını saymak olanaksız. Ankara’nın kalbi sayılan Çankaya adayını, Kemal Bey Tunceli mitinginde “Hem Dersimli hem de yakışıklı” diye tanıttı. Tabi, bunu işitenler de “Kılıçdaroğlu, koca Çankaya’ya yerdeşini aday yaptı.” diye söylendiler. Milletin ağzı torba değil ki büzesin...
Adayların belirlenmesinde kamuoyu yoklamalarının da göz önünde bulundurulacağı açıklandı Genel Merkezce. Farklı araştırma şirketleriyle birden çok kamuoyu yoklamasının yapıldığı hep konuşuldu. Ancak özellikle CHP’nin kalesi olan ilçelerde buna da uyulmadı. Çünkü birkaçı hariç, buralara atanan ithal adayların kamuoyu yoklamalarında çıkmaları olanaksız. Demek ki kamuoyu yoklamaları gereksiz yapılmış. Bu konuda partinin parası boşuna harcanmış. Dikkate almayacağın kamuoyu yoklamalarını neden yaptın o zaman? Neden insanların emeğini, CHP’nin parasını boşa harcadın? Yazık değil mi?
Bazı ilçelerde onu aşkın aday çıktı ortaya. Çoğunun isteği demokratik yarıştı. Ne yazık ki bu bir hayal olarak kaldı. İlçe dışından getirilen adaylar, hem aday adayı olanlara hem parti örgütüne hem de seçmene hakarettir. Bu durumun Adnan Menderes’in “Odunu koysam kazanır.” düşüncesinden ne farkı var?
Dışarıdan yalnızca belediye başkan adayları getirilmedi ilçelere. Belediye meclis üyeleri de ithal edildi. Kendi ilçelerinde, kendi partilerinden (Çünkü bu kişilerin çoğu CHP’li değil.) listelere girme olasılığı olmayan kişiler, kazanma olanağı olan yerlerden aday oldular. Bu tür kişilerin çoğunun yaşadıkları yerlerdeki şöhretleri pek de iyi değil. 
Şimdi bazı dostlar diyecekler ki: “Bak, ama CHP’nin kalesi olan ilçelerden rekor düzeyde oy aldık.” Doğrudur. Bu ilçe seçmenler için adayın kimliği ikinci planda tutulmakta. AKP kazanmasın, diye oy veriyorlar CHP’ye. Ancak CHP yönetiminin bu durumu, adayların belirlenmesinde kötüye kullanması kabul edilemez.
İthal adaylar, kamuoyunun gözünde aday belirlemede özensizlik olarak algılandı. İthal adayları ihraç eden ilçelerdeki konuşmaları genel merkez yöneticilerinin işitmesini isterdim. Halkın, bu kişilerle ilgili yarattığı mizahlar var. AKP’nin güçlü olduğu yerlerde, CHP’nin seçenek oluşturamamasında bu durumun payı büyük. Önce sen partine inanacaksın. Yereldeki aday adaylarına güveneceksin. Örgütlerinin emeğine saygı göstereceksin. Yerinden yönetimse bu, ithal adaya ne gerek var?
CHP yöneticilerinin belediye meclis listelerine aday yerleştirme yarışı ise başka bir gülünçlük. Herkes eşini dostunu yerleştirmek için çaba gösterdi. İnanın bu yöneticiler, listelere adam yerleştirmekte gösterdikleri çabanın yarısını seçimleri kazanmak için gösterselerdi, sonuçlar çok farklı olurdu. Bu durma halk dilinde “Selden kütük kapmak” denir.
Genel Merkez yöneticileri belediye meclisi listelerine aday yerleştirirde Sarıgül geri kalır mı? O da oğlundan şoförüne, avukatından yardımcısına kadar kim varsa farklı ilçelerin ön sıralarına yerleşti bilcümle yakınlarını. Bir de eski eş var Beyoğlu adaylığında. Ne yapsın? Kervan böyle yürüyor...
Ey Genel Merkez, aday belirlemede rekorlar kitabına girecek acemilikleri yap. Adaylıkları “Sen, ben, bizim oğlana” ver. Sonra da seçimlerde yenilince türlü gerekçeler bul kendine. Öncelikle iğneyi batırın kendinize, biz çuvaldıza razıyız.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       2 Nisan 2014




AKP KAZANMADI, MUHALEFET KAYBETTİ

                           
Merakla beklenen yerel seçimler yapıldı. Sonuçlar, birçok kişiyi hayal kırıklığına uğratsa da ben, birçok yazımda muhalefet için bir seçim yenilgisinin gelmekte olduğunu ısrarla söyledim. Keşke yanılsaydım...
Çok sayıda aydın, hem CHP’yi hem de MHP’yi tuttukları yanlış yol konusunda uyardılar. Ancak her iki partinin genel merkez yöneticileri, dostça eleştirilere kulaklarını tıkadılar.  Dostlarının eleştirilerini kulak ardı eden CHP ve MHP yöneticileri, AKP yandaşı sözde aydınların önerilerini dikkate almadılar. Tabi bu önerilere göre davrandıklarından başarısızlık da geldi.
MHP, seçim sonuçlarına bakıldığında gücünü birazcık artırmış gibi görünse de üçüncü parti olma konusundaki   “makûs talihini” yenememiştir. Kadrolu muhalefet görevini bu seçimde de sürdürmüştür.
CHP, kalesi olan birçok yerde oy yitirmiştir. Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, İzmir, Antalya, Ordu, Mersin’de aldığı oylarda dikkat çekici azalmalar var. CHP yönetimindeki İzmir bazı ilçeleriyle Mersin, Antalya, Ordu, Artvin’i kaybetmesi ilginçtir.
Doğu ve Güneydoğu’nun neredeyse tamamında yok oldu CHP. TR 705’in parti yönetiminde görev alması ve parti yönetiminin AKP’nin açılım politikalarına destek vermesi bu bölgelerde kimliksiz bir parti konumuna sokmuştur CHP’yi. BDP’ye göz kırpan CHP, kendi oylarını azaltırken bölücülere güç vermiştir.
Kılıçdaroğlu’nun Tunceli mitinginde “Dersim” sözünü birkaç kez yinelemesi buradaki Cumhuriyetçilerin CHP’ye olan bağlılığını yok etmiştir. Kendi doğum yerinde yenilmiştir Kemal Bey. Yerdeşlerini ikna edemeyen bir genel başkan, Türkiye’ye derdini anlatamazdı zaten.
Kılıçdaroğlu’nun Tunceli’de “Dersim” demesi 2010 halkoylamasında “genel af” söylemiyle aynı doğrultudadır. Bu söylem, CHP’nin güçlü olduğu birçok yerde oy yitimine neden olmuştur.
Afyon, Aksaray, Bayburt, Çankırı, Düzce, Gümüşhane, Kahramanmaraş, Karabük, Kastamonu, Kayseri, Kırıkkale, Kilis, Konya, Kütahya, Nevşehir, Osmaniye, Rize, Sakarya, Sivas, Tokat, Yozgat’ta hızla iniştedir CHP. PKK’nın etkin olduğu yerlerde olmamanın gerekçeleri bulunmakta. Bu gerekçelerin bazıları inandırıcı olmakla birlikte, çoğu yalnızca temelsiz nedenlere dayalı savunmalardır. Ancak İç Anadolu, Karadeniz, Ege ve Akdeniz bölgelerinde yer alan bu illerimizdeki gerilemenin bir açıklaması olsa gerek.
17 Aralıktan bu yana Cemaati bir sözcükle bile eleştirmeyen bir CHP yönetiminin, Cumhuriyet değerlerini savunma konusunda kitlelere güven aşılaması olanaksızdır.
Seçimlerde hile vardır, daha öncekilerde olduğu gibi. Ancak yapılan hileler, AKP’nin oy çalması genel sonucu çok fazla etkilemez.
CHP yönetimi, başarısızlığının nedenlerini kendi dışında değil; izlediği yanlış siyasette aramalı. İyi bir özeleştiri, gelecek için yol gösterici olur. Bunun içinde cesaret, içtenlik, açık yüreklilik gerek. Türkiye’nin en köklü, kurucu partisini yerlerde süründürmeye kimsenin hakkı yok. Hele bin bir özveriyle CHP’ye gönül vermiş üyeleri, seçmeni saf yerine koyan bir parti yönetimi kabul edilemez.
Adil Hacıömeroğlu
1 Nisan 2014
                                                                                                            


CHP’NİN İSTANBUL MİTİNGİ


Yerel seçimlerden bir gün önce CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu İstanbul’a geldi. Kadıköy Rıhtım Meydanı’ndaydı miting. Mitingin seçimden bir gün önce yapılması, kampanyanın finali niteliğindeydi. Bu nedenle bu miting CHP açısından önemliydi.
Bazı CHP yöneticileri diyecek ki: “Bu miting, Kadıköy içindi.” Bu söyleme kimse inanmaz bazı saflar dışında. Zaten Kadıköy çantada keklik. Genel Başkanın buraya gelmesi oyları değiştirmez.
Kadıköy’e, tüm ilçelerden partililer geldi. Ne yazık ki Kadıköy Meydanı dolmadı. Meydan’ın güney bölümü boştu. Kemal Bey’in Meydan’a girişi bir aldatmacaydı. Sanki büyük bir halk izdihamı varmış gibi bir tablo vardı ortada. Sarıgül’ün tüm mitinglere götürdüğü sarı atkılılar, Kılıçdaroğlu’nun seçim otobüsünün önünden yürüyerek otobüsün yavaşça Kadıköy Rıhtımı’na girmesini sağladılar. Verilen görüntü, yoğun kalabalık nedeniyle ilerlemekte güçlük çekildiğiydi. Zaten Sarıgül’ün ilçe ziyaretlerinde de aynı yapay tablo vardı. Bu yapay izdiham tablosu, seçmeni de parti kadrolarını da gerçeklerden uzaklaştırdı.
Benim terk edemediğim bir huyum var. Mitinglerde bir yerde dikilip durmam. Alanın her yanını gezerim, sürekli hareket halindeyim. İnsanları yakından gözlemlerim.
Dün, Kadıköy’de birçok dostla karşılaştım. Çoğunun hem Türkiye genelinde hem de İstanbul özelinde beklentileri çok yüksekti. Seçim konusunda tahminlerimi söyleyince bazı arkadaşlarım içten içe bana kızdılar. Ben de onlara,  yarını beklememiz gerektiğini söyledim.
Dün, Kadıköy’de heyecan yoktu. Dinleyicilerin çoğu konuşmayı dinlemiyorlardı bile. Gruplar halinde söyleşiler daha öne geçmişti. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını, neredeyse dinleyicilerin çoğu ezbere bilmekteydi. Seçim kampanyası boyunca üç aşağı,m beş yukarı hep aynı konuşma yapıldı birçok yerde. Konuşmanın içeriği tam da RTE’nin istediği gibiydi. Kamplaştırıcı, hiçbir program sunmayan, hedef göstermeyen, belli bir çizgisi olmayan bir konuşma.
CHP’nin değişik ilçelerden gelen yöneticileri, belediye meclisi adaylarının bazıları görüntü verdikten sonra Kadıköy’ü terk ettiler. Seçime katılan adayların bile dinlemediği Genel Başkan’ı halk niye dinlesin? Konuşmanın ortalarına doğru alan boşalmaya başladı. Yurttaşlar, yavaşça evlerinin yolunu tuttu.
CHP, İstanbul’da neden büyük bir miting düzenlemedi? Kazlıçeşme ya da Yenikapı’da neden seçim kampanyasının finalini yapamadı? İstanbul’un, Türkiye seçimleri üzerindeki etkisini anlamamak nasıl açıklanabilir?
Miting bitti. Çocukluk arkadaşımla karşılaştım. Kendisi, inançlı bir CHP’li ve vatanseverdir. Biraz yürüdükten sonra ilçemizin derneğine gittik, çay içip söyleşmeye. Az sonra başka arkadaşlar katıldı bize. Mitingle ilgili yorumum soruldu. CHP, İstanbul’u kaybetti, dedim. Herkes şaşkınlık gösterdi. Gerçeği söylemek zorundaydım, çünkü Kadıköy Meydanı her şeyi gösterdi açıkça.
CHP yönetimi iyi bir özeleştiri yapmalı. Genel Başkanını dinlemeyen adayların olduğu bir parti seçim kazanabilir mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       30 Mart 2014



BAYKAL’I GÖRÜNTÜLEYEN KAMERAMAN

                                
Eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a yapılan kaset komplosunu nasıl ve kimlerce düzenlendiğini anlatan bir ses kaydı yayımlandı. Burada yer alan konuşmalar ilgi çekici.
Ses kaydında konuşan kişinin Tayyip Erdoğan olduğu söylenmekte. Ses, çok net değil. Bundan da anlaşılıyor ki ortam dinlemesi yoluyla elde edilmiş bu ses kaydı. O zaman şu soru akla takılmakta. Türkiye’de ortam dinlenmesini kimler yapabilir?
Ortam dinlemesi, deyince akla önce istihbarat örgütleri gelmekte. MİT ve polis istihbaratı bu işi yapabilir. Demek ki RTE’yi dinlemesi olası kuruluşlar kendisine bağlı. RTE’nin eski müttefiki Cemaat dinlemeler konusunda uzman.
Yabancı istihbarat örgütlerinin de ortam dinlemesi yapmaları olası. Türkiye siyasetini kendi çıkarları doğrultusunda düzenlemek isteyen ülkeler, bu konuda etkili olabilir. Hatta bu yabancı istihbarat örgütleri, Türkiye siyasetinde etkili bazı kişilerle işbirliği de yapabilir.
Peki, bu ses kaydı niçin şimdi piyasaya çıktı? Bu zamana kadar neden saklandı? Deniz Baykal’a dolayısıyla CHP’ye yapılan, ancak Türkiye’yi hedef alan kaset komplosunda kimlerin parmağı var? Bu soruları yanıtladığımızda konu aydınlanabilir.
Ses kaydındaki konuşmalardan da anlaşılacağı üzere Baykal kasetinin internette yayımlaması, RTE’nin isteğiyle oldu. Görüntülerin çekiminde Cemaatçilerin payı yoktur, demek gerçekçi olmaz. Çünkü bu tür çekimler, dinlemeler konusunda profesyoneller.
Diyelim ki görüntüler tamamen RTE’nin kendine bağlı kişilerce çekildi. Bu görüntülerin varlığından başından beri Cemaat’in haberi vardı. RTE’yi dinleyenlerin ve bu dinlemelerin Cemaatçiler tarafından servis edildiğinden kimsenin şüphesi yok. Görüntülerin varlığını bilmelerine karşın kamuoyuna konuyu açıklayarak komployu boşa çıkarabilirlerdi. RTE’yi dinleyenler, görüntülerin varlığından haberdar olduklarında en azından Baykal’ı bilgilendirebilirdi. Bunu da yapmadılar. Kısacası CHP’ye yapılacak bir operasyon AKP’nin işine geldiği kadar Cemaat’in de işine gelmiştir. Hem AKP hem de Cemaat, CHP’nin YCHP’ye dönüşmesini istemişlerdir.
Şimdi bir tarafın kendini masum göstermesi inandırıcı değil. Yapılan bir komplonun sırrını yıllarca saklamak da suça ortak olmaktır.
Deniz Baykal’ın ve yönetiminin CHP’den tasfiye edilmesindeki amaç; köklerinden kopmuş, hatta tarihiyle kavga eden bir kurucu parti yaratmaktı. Bu da ulus devletin, cumhuriyet kurumlarının, laik sistemin çökertilmesini kolaylaştırmak içindi. Ne yazık ki bu amaca büyük bir oranda ulaşıldı. YCHP, “Tarihimizle yüzleşiyoruz.” diyerek AKP’nin kurucu iradeye karşı saldırılarına destek vermiştir. Şunu söyleyebiliriz ki Baykal’a komplo düzenleyenler amaçlarına ulaşmışlardır.  
Deniz Bey’e iğrenç komplo yapıldığı zamanın siyasal koşullarını da anımsamakta yarar var. Oslo ve Habur rezaletleriyle AKP, toplumsal desteğini hızla yitirmekteydi. Bu koşut olarak CHP’nin oyları yükselmekteydi. Çünkü Baykal yönetimindeki CHP, Oslo ve Habur rezaletlerine imza atan AKP’yi köşeye sıkıştırmaktaydı. Anayasa değişikliği için yapılacak halk oylamasının yaklaşması ise AKP’nin kâbusuydu. Çünkü böylesi bir ortamda anayasa değişiklikleri reddedilirdi halk tarafından.
CHP yönetimi değişti. YCHP yönetimi, farklı sesler çıkardılar. Yöneticiler arasındaki çelişkili söylemler, AKP rezaletlerini unutturmaya başladı. Bir de Kılıçdaroğlu’nun genel af söylemi, işin tuzu biberi oldu. AKP, halk oylamasında istediğini aldı. Bundan sonra Cumhuriyet kurumları hızla tasfiye edilmeye başlandı, tıpkı CHP gibi.
2010’da yapılan Baykal komplosuna YCHP yönetiminin bunca zaman suskun kalması düşündürücüdür. Komployu düzenleyen gün gibi ortada. Bakalım bundan sonra laf ebeliğinin dışında YCHP yönetimi neler yapacak? Siyasal tarihimizin en ahlaksız olaylarından birinin aydınlatılması ve hukuku süreç nasıl gidecek?
Şimdi herkes soruyor: “Baykal’ın görüntülerin kim çekti, kamerayı kim yerleştirdi?” diye. Kim yerleştirecek? Türkiye’yi BOP kapsamında değiştirmek, ulus devletin gücünü kırmak isteyenler tabi ki. Ortadoğu’yu kana bulayan, gericiliği İslam coğrafyasının başına bela eden ABD-İsrail bu komplonun dışında mı sanıyorsunuz? Hele Cumhuriyet yıkıcılığı konusunda ant içmiş AKP-Cemaat ittifakını bu iğrençliğin dışında tutmak mümkün mü?
Dünyanın her yerinde emperyalizm ve onun uşaklarının başvurduğu yöntemdir komplo düzenlemek. Yatak odalarını merak edenler, insana düşman olan zihniyetin temsilcileridir. Para ve koltuk uğruna her gün milletini soyanların yatak odalarına kamera yerleştirmeleri de doğal bir sonuçtur.
Baykal’ı görüntüleyen kameranın arkasında kimler vardı? Bilcümle ulus devlet düşmanları ve Cumhuriyet yıkıcıları. Kimse kendini “Ben yoktum. “deyip bu işten sıyırmaya çalışmasın. Hepiniz oradaydınız...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       26 Mart 2014