ÇALİMAT


Fındık hasadı, Karadenizliler için önemli bir andır. Bir yıllık umudun hasadıdır aslında bu. Yıl boyunca borçlanan köylü soluklanacaktır. Evine bolluk ve bereket gelecek, yüzler gülecektir. Eğer ürün bolsa umutlar artacak, yeni hayaller kurulacaktır. Hele bir de borçların tamamı ödenirse hane halkının keyfine diyecek yok.
Fındık bahçelerinde ürün zevkle toplanır. Fındıkların kocaman gövdeleri, genellikle yetişkin erkekler eğer. Çocuklar eğilen dalların başına üşüşür. El sepetleri fındıkla dolar.
Uçurum kıyısında yer alan ya da eğilmesi güç dallardaki ürün, kukar denilen çengelli sırıklarla eğilerek toplanır. Kukarlar, genellikle fındık ağacından yapılır.
Büyükler dolaylığı, iki ucundan bellerine bağlarlar. Önden sarkan iki ucu ilk bağladıkları uçların üstüne arkadan bağladıklarında kolay kullanılışlı, küçük bir çuval yaparlar. Dolaylıktan oluşan küçük çuvallar ve el sepetleri fındıkla dolduğunda sırtta taşınabilir büyük sepetlere boşaltılır. Sırt sepetleri doldukça evlere taşınır. Fındık harmanları evin önünde, eğer havada yağış belirtisi varsa evin içinde oluşur.
Fındık toplarken dalların kırılmaması bir ustalık işidir. Her kırılan dal, gelecek yılın ürününü azaltacağından dikkat etmek gerek. Bir yandan fındık ocaklarında seyreltme işi de yapılır. Yaşlanmış dallar kesilerek ayıklanır. Yeni, genç fidanların büyümesi için olanak sağlanır. Bazı ocaklarda gereğinden çok yeni fidanlar oluşur. Onlar da ustalıkla seyreltilir. Her fındık ocağı, en çok ürünü verecek duruma getirilir.
Fındığın toplaması bitince çalimat başlar. Çalimat, genellikle çocuklarca yapılır. Buna mahallenin tüm çocukları katılırdı. Mahalledeki çocukları fındıklığına çalimat için sokmayan bazı uyumsuz kişiler, komşuları tarafından “hain kişi” olarak yaftalanırdı. Neredeyse herkes çocukları sevindirmenin büyük bir sevap olacağı düşüncesindeydi. Bu nedenle de fındığı toplanan bahçelere, komşu çocuklarını çalimat için çağırmak gelenektendi.
Anadolu’nun birçok yerinde buna, “başaklama” denir. Başaklama, çocuklar için sevinçli bir bayrama dönüşür. Yere düşüp otların arasında görünmez olan ya da dallarda yaprakların arkasına saklandığından görülemeyen fındıklar sevinçle toplanır. Çocuklar bir maymun çevikliğiyle dalarla tırmanır, daldan dala atlayarak fındıkları ceplerine ya da ellerindeki torbalara doldururlardı. Dalda görülen fındıklar; tekli, ikili, üçlü… gibi adlarla tanımlanır, her görüldüklerinde bir sevinç çığlığı yükselirdi.
Büyükçe çocuklar çaliamatı ustalıkla yaparlardı. Küçük ve çelimsiz çocuklarsa ne yazık ki başarısız olurlardı. Tabi, başarısız olunca da ağlamalar işitilirdi. Büyükler, çocukların ağlamaması için sepetlerine, gizlice toplanan harmandan birkaç avuç fındık koyarlardı. Bu davranış ağlayan çocukları güldürmek için yeterliydi.
Başaklama toplanan fındıklar, hemen köyün bakkalına götürülüp satılırdı. Kazanılan parayla genellikle şekerlemeler ve oyuncak alınırdı. Oyuncak dediğimiz de plastik bir arabadan ibaretti. Çünkü oyuncak sektörü bugünkü gibi gelişmemişti. Köy bakkallarının oyuncak ufku da birkaç kalemle sınırlıydı.
Başaklama yapan bazı çocukların ürünlerini, babaları satın alırdı. Bu çocuklar, diğerlerine göre daha çok para kazanırlardı. Çünkü babalar, çocuklarının çalışmasını özendirmek için onlara, ürünlerinin ederinden daha çok para verirlerdi.
Bazı büyükler nadir de olsa çalimat yaparlardı. Fındık bahçesi olmayan, yoksul aileler topluca fındıklıklara dalarlardı. Eli ayağı tutan tüm aile üyeleri çalimata katılırdı neredeyse. Çünkü toplayacakları her fındık tanesi, ailenin geçimine bir katkıydı. Fındık bahçelerinin sahipleri öncelikle bu ailelere hasadın bittiğini haber verirlerdi ki, onlar nasiplerini alsınlar, evlerinin gereksinmelerini karşılasınlar.
Şimdi hayallere dalıp yıllar öncesine baktığımda çalimat yapan çocukları gülümseyerek izleyen bahçe sahiplerinin mutluluğu gözümün önünde capcanlı. Fındık dallarının dibinde “İkili gördüm!” diye çığlık atan çocukların tiz sesleri neredeyse kulak zarımı patlatacak. Çocuklar ağlamasın diye sepetlerine fındık dolduran o kutsal elleri sıkmak, öpmek isterdim sonsuza dek…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           18 Ocak 2014




MÜSLÜMAN RUM DEĞİRMENCİ


Anadolu türlü uygarlıkların yaşadığı, karışıp harman olduğu varsıl bir coğrafyadır. Yüz yıllarca farklı inançlardan ve etnik kökenlerden insanların dostça yaşadığı bir yerdir Anadolu. Ne zaman ki sömürgeci ülkeler, kendi çıkarları için kışkırtmalara giriştiler topraklarımızın bu güzelliği uçup gitti.
Benim doğup büyüdüğüm yer, Anadolu’nun kuzeydoğusunda. Eskiden farklı dinlerden insanlar birlikte yaşamışlardı buralarda. Onlarla ilgili öyküler de anlatılırdı. Hala onların adlarının yer aldığı tarlalar, bahçeler var.
Çocukken merak ederdim: “Acaba buradan giden Rumlar nasıl insanlardı?” diye. Bu sorumu yanıtlayabilecek tek kişi vardı, o da babaannemdi (ninemdi). 
Ninemin güçlü bir belleği vardı. Eskiden yaşadıklarını noktası virgülüne kadar anımsardı. Muhacirlik anıları, savaş yıllarının sefaleti, salgın hastalıkların kırımları capcanlıydı onda. Olayları anlatırken yansız davranırdı. Kötülüğü babası da yapsa saklamazdı. Onun için gerçekleri saptırmak büyük günahtı, ayrıca böyle bir tavır insana yakışmazdı.
Belleğinin güçlü kalmasında hafızlığı önemli bir etkendi. Diğer bir etken de ninemin yaşamı boyunca doğal beslenmesiydi. Sanayi ürünü olan hiçbir gıda maddesi, onun boğazından geçmezdi.
Bir gün nineme: “Buralarda Rumlar var mıydı eskiden?” diye sordum.
O, “Olmaz mı evladım!” diyerek yanıtladı beni.
Ben, “Bu Rumlar nasıl insanlardı nine?” diye sordum ona.
Ninem, “Bir Rum değirmencimiz vardı ve çok Müslüman adamdı oğlum.” dedi. Bu söz o gün bugündür belleğimin en derin köşesine kazınmıştır, büyük harflerle.
Hafız ve bir molla kızı olan ninem, Rum değirmencinin Hıristiyan olduğunu çok iyi bilmekteydi; ama neden onu “Müslüman!” diye nitelemişti?
Nineme göre Müslüman kişi, işini namusuyla yapan adamdı. Kimsenin namusuna, malına, canına yan bakmayan kişiydi Müslüman kişi. İnsana, insan değeri vermekti Müslümanlığın temel koşulu.
Rum değirmencinin doğru adam olması, işini iyi yapması, hakka riayet etmesiydi ninemi, ona “Müslüman” dedirten. .
Şimdilerde öyle mi? Din adına çıkıp masum insanları öldüren canlı bombaları, “Müslüman siyasetçiyim!” diyerek halkı soyup soğana çevirenleri ve daha nicelerini gördükçe ninemi de Müslüman Rum değirmenciyi de bin bir rahmetle anıyorum.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           17 Ocak 2014

KİLİTLENMEYEN DÜKKÂNLAR


2008’in Ağustos’uydu. Bolu’nun Göynük İlçesine bir yakınımı ziyarete gitmiştik. Göynük, küçük bir ilçe. Tarihsel ve doğal varsıllığı önemli. Yemekleri lezzetli… İnsanları sıcak ve yardımsever… Dağların arasında, doğa ananın kucağına uzanmış mavi göğe yoldaşlık eden bir yer.

Göynük’te en ilginç bulduğum şey, bazı dükkânların gece bile kapanmaması. Kapı açık, mallar ortada. Çok ivedi gereksinimi olan olursa istediğini alır, ertesi gün ödemeyi yapar dükkân sahibine. Bunu görünce yıllar öncesine gittim. Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği Of’a…

Of, büyüklüğüne göre ticari hacmi yüksek bir yerdi o zamanlar. Sıra sıra dükkânlardan her gereksinim sağlanırdı. Dükkân sahibi yemeğe, namaza, tuvalete gittiğinde kapıları kilitlemezdi. Kapı önüne konan bir sandalye işyerinin sahibinin olmadığı anlamına gelirdi. Manifatura ve tuhafiye mağazalarının kapısına bel yüksekliğinde yatay olarak metre konurdu. Bu durumu görenler, işlerini görmek için kapının önünde işyeri sahibinin gelmesini beklerlerdi.

Kapatılmayan dükkânlarda, bir hırsızlık olayının olduğunu hiç duymadım. Dükkân ve içindekiler, toplumun vicdanına emanetti. Toplumun vicdanı, hırsızlığa karşı en büyük engeldi. Çünkü o zamanlarda hırsızlık yapan kişiye insan değeri verilmezdi. Hırsızlar, dışlanırlardı toplumdan. Bu da bir kişinin karşılaşabileceği en büyük ceza idi.

Toplumun sanki gizli bir yasası vardı. Herkes bu yasaya uymaktaydı. Kapıları kilitlenmeyen dükkânları koruyan toplumsal aktöreydi.

Yıllar sonra İstanbul’da semt değiştirdim. Anadolu yakasına yerleştim. Bostancı, Suadiye ve Erenköy’deki sokak çiçekçilerinin geceleyin tezgâhlarını toplamadıklarını görmekteyim. Hiçbir tezgâha el bile sürülmemekte her gece. Toplum vicdanına emanet çiçekler, her sabah daha güzel görünmekte gözüme.

Yaşamımın iki farklı döneminde üç ayrı yerde var olan bir toplumsal aktöre düzeninden söz ettim. Bu güzel geleneklerimize ne oldu acaba? Tıka basa malla dolu dükkânlara yan gözle bakmayan insanlar nereye gitti? Ya toplumun vicdanına mağazasını emanet eden esnaf nerede?

“Aktöre” diye diye aktöre mahvoldu. “Gelenek” diyerek insan haklarına aykırı feodal anlayışlar baş tacı edildi. Toplumun yüreğinde, vicdanında olması gereken duygular, inançlar kişilerin çıkarları için dillerde pelesenk oldu. Paraya tapınma, kişisel amaç edinildi. Özellikle 12 Eylülcüler ve ardılları, topluma “Ne yaparsan yap, parayı cebine indir!” anlayışını kabul ettirmek için özel çaba harcadılar. Bir ayağı ABD’de, diğer ayağı Ortaçağ’da olan siyasal iktidarlar, toplumsal güzellikleri hoyratça yok ettiler.

Değerleri ve güzellikleri yok edilen toplumlar öksüz kalır. Biz de öyle olduk. Kocaman kentlerde birbirimize yabancı olarak bir yaşamın cenderesinde çırpınmaktayız.

16 Ocak 2014

İMECE ŞENLİĞİ


Çocukluğumda köyümüzde genellikle fındık, mısır, fasulye, kabak, lahana yetiştirilirdi. Bunların yanı sıra salatalık, bezelye, yulaf, kendir, soya fasulyesi de ekilirdi. Çay çok azdı, temel geçim kaynağı değildi. Zamanla neredeyse tüm ürünler yerini çaya bıraktı.
Fındık asıl geçim kaynağı idi. Fasulye, kabak çekirdeği, mısır satışından elde edilen gelir az da olsa aile bütçesine katkı sağlardı.
Kışın insanların ve hayvanların yiyecekleri iyi planlanırdı. Aileler, ahırlarındaki ineklerle kümesteki tavukları da ev halkının bir parçası olarak görürdü. Kedi ve köpekse sofraların davetsiz misafirleri idi.
Mısır ve fasulye insanların temel besin kaynağıydı. Mısır sapları hayvanlar için istiflenirdi.
Soya fasulyesi (Yöredeki adı ballı fasulyedir.), bezelye, yulaf gibi ürünler ise hayvanlar içindi. Ayrıca hayvanların kışı salimen geçirmeleri için arpa, kepek ve küspe satın alınırdı. Sonraları soya fasulyesinin ve kepekli ekmeğin insan sağlığı için yararlarını öğrendikçe havyanlara nasıl da yararlı bir beslenme programı uyguladığımızı söyler, gülüşürdük.
Mart ayı geldiğinde toprağı belleme başlardı. İki çatallı belle toprak alt üst edilir. Toprağı belleme bir eğlenceye dönüşürdü. Komşular imeceye çağrılırdı. Kızlı erkekli gücü kuvveti yerinde olanlar gelirdi imeceye. Yörede buna ıratlık (ırgatlık) etmek denir. Kızlar duruma göre dört beş kişi bir kol olup tarlanın bir tarafından bellemeye başlarlar. Erkekler de tarlanın diğer tarafından işe girişirlerdi.
Bellemenin başlamasıyla eğlence de başlardı. Önce erkekler bir mani söyler. Çok geçmeden kız kümesinden yanıt gelirdi. Bu, böyle sürüp giderdi. Buna atma türkü söylemek denirdi. Manilerin çoğu, herkesçe bilinirdi neredeyse. Ancak bazen kıvrak düşünen, yaratıcı kız ya da erkekler yeteneklerini ortaya koyarak özgün manilere imza atarlardı. Özgün mani üretmek herkesin harcı değildi doğal olarak. Atma türkülerde genellikle karşı tarafın taşlanması söz konusuydu. Hiciv, bu türkülerin vazgeçilmeziydi. Her türlü şaka, takılma türkülerde yer alırdı; ancak edepsizlik söz konusu olmazdı.
Kız ve erkek grupları bir kemanın yayı gibi özenle tarlanın bir yanından öbür yanına gidip gelirlerdi. Ortada karşılaştıklarında saygıyla yol verilip işe devam edilirdi. İşe gösterilen özen izlenmeye değerdi. Müziğin ritmi, coşkusu kol ve ayaklara güç verirdi. Yorgunluk kimsenin semtine uğramazdı. Küçük çocuklar bakır güğümlerle su taşırlardı durmadan. Ellerindeki bakır taslarla su ikram ederlerdi hamsi kıvraklığında, atmaca yırtıcılığında, Hitit tapınaklarının kutsal dansçıları gibi belleme yapan kızlı erkekli kümelere.
Toprağın bellenmesi, çağlar öncesinin kutsal törenlerini andırırdı. Önce ayaklar sert bir darbeyle beli toprağa doğru iter. Tam olarak toprağa girmemişse bel, hızlı itme hareketiyle toprağa gömülür. Kuzey rüzgârlarının incecik, taze mısır saplarını sallaması gibi öne arkaya hareketlerle toprak gevşetilir. Sonrasında toplu bir hareketle toprak kümesi alt üst edilir. Herkes bu hareketleri aynı anda yapar. Şaşıran olmaz, geç kalan da. Bu iş yapılırken komut veren de yok, alan da.
Yemekler evin yaşlı kadınlarınca hazırlanırdı. Yemeklerin taşınmasında çocuklar da yardım ederdi. Ayran bakır bakraçta buz gibiydi. Ekmek yeni pişmiş olurdu genellikle, konulduğu sepetten kokular yayardı. Peynirsiz sofra mı olur? Hele sıcak ekmek varsa tereyağı ile peynir olmazsa olmazdı.
Yemek molaları kısa tutulurdu. İmecedekiler, üzerlerine ağırlık çökmesinden korkardı. Ağırlık çökerse bir daha yerinde kalkılamaz olur, iş yarım kalır. Yemek sonrası herkes aboskaldaki yerini alırdı.
Atma türküler, uzaktan da duyulurdu. Bazen komşu tarlalar arasında atışmalar olurdu. Neşe, çalışmanın ana teması olunca işler kolay bitirilirdi. Akşamın serinliği, terli bedenlerde duyumsanmaya başladığında tarla kazılmış olurdu. Elbirliği ile iş, kolayca bitirilir. Bu, imecenin bereketidir.
Ertesi gün yeni bir imecede buluşmak üzere vedalaşılırdı. Hiç kimsenin yüzünde yorgunluk belirtisi görülmezdi. Mutlu bir toydan dönercesine dinginlik içindedir herkes. Güneş, ufukta uykusuna yatarken kuzey yağmurlarının yıkadığı toprağın karıncadan çevik çocukları, hayal varsıllığının egemen olduğu bir anda en güzel düşlere yatmak için gecenin koynuna bırakırlardı kendilerini.

                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           15 Ocak 2014

KIŞ KURAKLIĞI


Kış mevsimi gelip geçiyor ne yağmur var ne de kar. Güzden kalmış ılık havalar yaşanmakta. Neredeyse Türkiye’nin her bölgesinde durum aynı. Bazı bölgelerde kuru bir ayazın tutsağı olmuş toprak.
Toprak bir damla suya muhtaç. Barajların suyu çekilmiş Büyük kentlerde içme suyu sıkıntısı, tarım yapılan illerde sulama suyu kıtlığı görünmekte ufukta.
Buğday ekicileri, tohumlarının çürüdüğünü söylemekteler. Bundan ötürü de buğday üretiminin zarar göreceğini anlatmaktalar. Zeytin üreticileri, susuzluktan zeytinlerin yapraklarını döktüklerini bu nedenle de önümüzdeki sezon üretimin azalacağını dile getirmekteler. Tarım üretimi kuraklık tehdidi altında. Meteoroloji uzmanları kuraklığın önemli olduğunu vurgulamaktalar. Tarım Bakanı ise “Meteorolojik kuraklık var, tarımsal kuraklık yok!” demekte.
İnsan bir an için düşünmekte: Bu Tarım Bakanı nerede yaşamakta? Feryat eden üreticileri neden görmemekte, seslerini neden işitmemekte?
Meteoroloji uzmanları, Türkiye’nin en çok yağış alan Karadeniz Bölgesi’nde bile kuraklık tehlikesinden söz etmekteler. Ama ne yazık ki AKP hükümeti yağmayan yağmuru bile inkâr etmekte.
Televizyonlar döne döne İstanbul’a su sağlayan barajları göstermekte. Birçok barajın suyu kalmayınca tabanı bataklığa dönüşmüş. Bazılarında inekler otlamakta. Büyükşehir Belediye Başkanı “İstanbul’a yüz yıl yetecek suyun olduğundan” söz etmekte.
Ne bakanlıklarda ne de belediye yetkililerinde sorunun nedenlerini ve çözüm yollarını belirleyecek bir çaba var. Bir sorunu yok sayarak çözebileceğini sanan, tehlike anında kafayı kuma sokan devekuşuna bin takla attıracak yeteneksizlerin elinde çoraklaşmakta Türkiye.
Yozgat’ta kar, Hatay’da yağmur duasına çıkmakta yurttaşlarımız. İmam efendi önde, cemaat arkada, eller gökyüzüne açılmış yakarmaktalar Allah’a. Peki, Allah’ın yarattığı yemyeşil dağları çoraklaştıran kim? Gölleri, akarsuları kurutan kim? Güzelim doğayı betona tutsak edenler kimler? Derelerin yataklarını değiştirerek doğal dengeleri alt üst edenler nerede yaşamaktalar? Kentleri bir kenara koyalım; köyleri, yaylaları, tarım alanlarını betonlaştıran zihniyet hala başımızda. Zaten kentler yaşanabilir olmaktan çoktan çıktı.
Benim burada imamlara bir önerim var. Kar, yağmur dualarıyla endam edeceklerine; arkalarındaki cemaati alıp ağaç dikme seferberlikleri yapsınlar besmeleyle. Belki Allah’ın yarattığı, ancak açgözlü insanların yağmaladıkları doğayı eski durumuna döndürmek için bir katkıları olur.
Doğa bizleri uyarmakta. “Beni koru!” demekte. Eğer bu uyarıyı anlamazsak büyük kırımlar kapımızda. Öncelikle doğayı açgözlü yağmacılardan korumak gerek. Bu, insanlık görevidir. O zaman ne duruyoruz? Görev başına…
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           14 Ocak 2014

KÖKSÜZLÜK

                                                           

Köylerde yaşayanlar iyi tanırlar danaburnunu. Genellikle toprak altında yaşar. Toprağın kazılması ya da sürülmesiyle gün yüzüne çıkarlar ve kuşlara, tavuklara yem olurlar.           

Danaburnu sebzelerin, otsu bitkilerin köklerini kemirip yer. Köksüz kalan bitki sararıp solar, çok geçmeden de kurur. Capcanlı olan bir sebze fidesinin birden kuruması çoğu kez şaşırtır insanı. Kurumuş biber, salatalık, domates, kabak, kavun, karpuz… fidesini tutup hafifçe çekersiniz yukarıya doğru, bakarsınız ki köksüzdür. Kökü olmadığı için kurumuştur.

Ağaçların kökleri kurtlandığında ya da hastalık olduğunda kurur koca gövdeler. Dal budak salamaz gökyüzüne. Gölge de olamaz gelip geçene. Kuşlar yuvasız, böcekler evsiz kalır. Köksüz kalmak ağacı kuruttuğu gibi birçok canlının yaşam alanını da ortadan kaldırır.

Köksüz ağaç, en küçük rüzgârda yıkılır. Fırtınalara dayanamaz. Sel sularına karşı koyamaz, tutunduğu toprağı koruyamaz.

Kökleri toprakla kucaklaşmış ulu ağaçlar, gelecek demektir. Her yıl çiçeklenip tohumlanırlar. Meyveleri can, gölgesi mutluluktur insana. Her bahar yeni filizler, güneşe göz kırpar. Gövde irileşip boy uzadıkça kökler, toprağın derinliklerine tutunur güvenle. Derine giden her kök, ağacın ömrüne ömür katar. Sağlıklı gövde sağlam, görkemli duruşuyla kökleriyle geçmişe bağlanırken dallarıyla geleceğe koşar. Çiçekler, geleceğe bağlanan köprülerdir. Böylesi ulu ağaçları toprağından söküp almak kolay değil. Kök, gövde, dal, çiçek, meyve, budaktaki kuş, kabuğun altındaki birçok böcek direnir ölümüne.

Düşünce ve insanlar da ağaç gibidir. Düşüncelerin kökü olmalı. Bir ayakları geçmişin sağlam toprağına basmalı, diğer ayağı rekortmen bir koşucunun çevikliğiyle geleceğe adım olmalı. Köksüz düşünce saman alevi gibidir. Birden hızlıca yanar, kısa süre sonra söner. Geride yalnızca kül ve duman bırakır. Köz kalmaz ateşin yandığı yerde. Köz, yeni ateşlerin yaratıcısıdır.

Tarihsel kökleri olmayan, düşünceler tutunamaz bulunduğu toprağa. Filizlenecek bir vaha bulamaz kendine. Gelecek için umut değildir kimseye. Toplumların geçmişinde olmayan, geleceğinde de olmaz.

İnsanın köksüzü, yabancıdır topluma ve erdemlere. Köksüzlüğü, onu yabancılaştırır içinde yaşadığı topluma. Düşünce ve eylemleriyle çevresine zarar verir. Köksüzlüğünün eksikliğini, topluma karşı intikam duyguna çevirir. Bu kişilerin düşünceleri de kendileri gibi köksüzdür.

Köksüz kişinin, geçmişi olmadığından gelecekle ilgili planlamaları, ülküsü de yoktur.  Günü yaşadıklarını söyler böyleleri; ancak bugünü yaşadıkları da söylenemez. Mutlu olmak, mutlu etmek kavramlarına yabancıdırlar. Kendi mutsuzlukları, sürekli bir öfkeye dönüşür. İnsan, ağaca, toprağa, havaya, suya, kuşa, böceğe, cümle varlığa karşı bitmez bir öfkenin taşıyıcısıdırlar. Pire için yorgan yakmak genel yaşam anlayışlarıdır.

Hani derler ya “Havadan nem kapar.” diye, işte tam da köksüz insana uyar bu tanım. Sürekli öfke durumu, zamanla kine dönüşür. Kin, beden ve ruhu yer, bitirir. Kin büyüdükçe beden ve ruhun çöküşü hızlanır. 

Köksüzlük, bedeni kurutur, ruhu öldürür. Köksüz bir bitki gibi sararıp solar.

Köksüz kişi, yaşamak için çoğu zaman başkalarına dayanmak ister. Asalak bir yaşam için toplumun sırtına kene gibi yapışır. Düşünceleri, onun zehridir. Kısa süreli de olsa sağlam gövdelerde küçük hastalıklara neden olabilir. Sağlam bünyelere köklerin taşıdığı özsu bu zararlı durumu ortadan kaldırır.

Toplum yaşamında sorumluluk vereceğimiz kişilerin önce köklerine bakmalı. Kökün durumu bize geleceğe ilişkin büyük veriler sunar.

                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           13 Ocak 2014



GÖZ HAKKI


Eskiden bahçedeki meyve ve sebzeler olgunlaştıklarında komşuların hakkı ayrılırdı. Komşunun “Göz hakkıdır.” denirdi. Göz hakkını vermemek büyük bir günah işlemek olarak kabul edilirdi.
Bahçenin gelecek yıllarda daha çok ürün vermesi için göz hakkı verilmeliydi. Yoksa ağaç küser, toprak susardı.
Yemek yerken bir komşu, yabancı ya da köyden rızık toplayan isteyici geldiyse ve sofrayı gördüyse sofrada kaşığı hazırdır. Tanrı misafiri, sofraya oturmadan huzur yoktu ev sahiplerine. Çünkü göz hakkı söz konusuydu. 
Her hangi bir şeyi komşuyla ya da yabancı ile paylaşmak bereketi artırırdı. Bu nedenledir ki yoksul evlerin sofraları büyük bir varsıllığa sahipti.
“Göz hakkı” Tanrısal bir buyruktu sanki. Bu buyruğa uymamak, iç huzuru bozar, sofradaki bereketi yok ederdi.
Eve yiyecek, içecek alındığında açıkta götürülmezdi. Biri görür de canı çeker, diye. Adam yoksulsa alamaz, bu nedenle de günaha gireriz, diyedir bu önlem.
Şimdilerde öyle mi? İnsanlar ortalık yerlerde yiyorlar yemeklerini. Hatta sosyal medyadan fotoğraflarını çekip paylaşıyorlar herkes görsün diye ne yiyip, içtiklerini. Görenlerin göz hakkı vardır, canı çeker diye düşünülmemekte.
Dinlenceden dönenlerin çoğu ne yiyip içtiklerini ballandırarak anlatmaktalar ortalık yerde. Yeme, içmenin dışında başka şeylerden söz eden yok, neredeyse…
Atalarımız: “ Yediğin, içtiğin senin olsun; gezip gördüklerini anlat!” sözünü boşuna dememişler. Bir görgü kuralının özetidir bu söz. İnsanları mideleriyle değil, kafalarıyla davranmaya yöneltmek isteyen güzel bir öğüt.
Tüketici toplum olmanın bir özelliği de görgü kurallarını hiçe saymak olsa gerek. “Karşımdakinin göz hakkı var.” demeden, “Onun da canı çeker.” diye düşünmeden bir tüketim döngüsünün içine çekmek toplumu.  Onun da canı çeksin ki, borç harç tüketsin istenmekte.
Göz hakkı, toplumsal paylaşmanın temeli. Bir lokmayı paylaşmanın verdiği ruhsal mutluluğun dayanışmasıdır göz hakkı. Toplumu hesaplı tüketime yöneltmenin güzel bir adımı. Doğanın sunduğu nimetlerin ortaklaşa tüketilmesi gerektiğini anlatan güzel bir gelenek. İnsana, insanlık katan bir toplumsal kural göz hakkı.
Vahşi kapitalizm, insanlık değerlerimizi dört bir koldan yok etmeye soyunmuş. Bizi biz yapan neyimiz varsa alıp götürmekte. Bizi bereketsiz, kahkahasız, dostsuz, arkadaşsız, insansız sofralara mahkûm etmekte. İnsanlık değerlerimizi yitirdiğimizde, bizden geriye ne kalır?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       12 Ocak 2014

BİLGELERE KULAK VERMELİ

                                            
“Ne yazık o ulusa ki bir urba giyer kendi dokumaz, bir ekmek yer kendi hasat etmez ve bir şarap içer ki kendi testisinden akmaz.”
“Ne yazık o ulusa ki zorbayı kahraman diye alkışlar ve gösterişi fatih cömertliği sayar.”
“Bir ulusa ve ne yazık ki rüyasında küçümsediği tutkuya uyanıkken boyun eğer.”
“Ne yazık o ulusa ki bir cenaze töreninde yürürken sesini yükseltmez, kendi yıkıntıları içindeyken bile öğünür ve ensesi kılıçla kütük arasında uzanmışken ayaklanmaktan geri duracaktır.”
“Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazıktır.”
“Ne yazık o ulusa ki yeni yöneticisini borazanlarla karşılar ve yalnızca bir diğerini yine borazanlarla karşılamak için, yuhalarla uğurlar.”
“Ne yazık o ulusa ki bilgeleri yıllardır dilsizdir ve güçlüleri beşiktedir henüz.”
“Ne yazık ki o ulusa parçalara bölünmüştür, her parçası kendini bir ulus sanır.”
Yukarıdaki sözler, Halil Cibran’ın Ermiş’in Bahçesi (Sayfa 27, 29; Anahtar Kitaplar Yayınevi, 2010)  adlı kitabından alınmıştır.
Yoruma gerek var mı? Çevremize şöyle bir bakalım ve hangi ülke ya da ülkelerin yıllar öncesinden resmedildiğini görelim.
Bilgelere kulak vermeli. Kulak vermeli ki doğru yolda yürümenin anahtarını elimize alalım.
Bilgelere saygı gösteren, onların düşüncelerine değer veren uluslar, parlak bir geleceğin aydınlık güneşi altında erinç ve gönenç içinde yaşamayı başarırlar.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           11 Ocak 2014


CEMAAT KARŞISINDA DİZLERİ TİTREYENLER


RTE’nin başdanışmanı, “Cemaat, orduya kumpas kurdu.” İtirafında bulununca Gladyo’nun tertiplediği Ergenekon ve balyoz davalarındaki yargılamaların geçersizliği ortaya çıktı. Bunun üzerine Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Metin Feyzioğlu, güzel, akılcı, uygulanabilir bir öneriyle kamuoyunun karşısına çıktı. Cumhurbaşkanı, başbakanla aradın da TBMM Başkanı Çiçek ve CHP Genel başkanı Kılıçdaroğlu ile görüştü. Adalet Bakanı yoğun(?) işlerini gerekçe göstererek görüşmeyi erteledi.
Feyzioğlu, 5 Temmuz 2012’de kapatılan ÖYM’lerin verdikleri kararların geçersiz kabul edilmesini öneriyor. Mantıklı bir öneri… Kapatılan bir mahkemenin yargılama yapması akıl dışı, hukuk dışı…
Sanıkların normal mahkemelerde yargılanmasını istemekte Feyzioğlu. Bununla ÖYM’lerde çöreklenmiş Cemaatçi yargıç ve savcılar devre dışı bırakılmış olacak. Tertip açığa çıkacak.
Tutukluluk süresi iki yıl olsun, demekte Metin Feyzioğlu. Bu ne demektir? Tutukluluk süreleri çoktan iki yılı aşmış yurtseverlerin salıverilmeleri demektir. Bu da mantıklı ve güzel..
“Mağduriyetler giderilsin, tutuklular serbest bırakılsın.” Önerisi yerindedir. Uydurma belgelerle ve suçlamalarla zindanlara atılan yurtseverlerin haklarının iadesi anlamındadır. Buna karşı çıkmak, ne yurtseverlilikle ne de adalet duygusuyla bağdaşır.
“Hukuka aykırı verilen kararlardan hâkimler sorumlu olsun.” Hâkimlerin haksız kararlarında tazminatlar, devlet tarafından ödeniyordu. Bu öneri gerçekleşirse hâkimler yaptıkları yanlış uygulamaların cezasını kendileri çekecekler. Bu, önemli bir yaptırımdır.
Yukarıda Sayın Feyzioğlu’nun önerilerini kısaca özetledik. Bu öneriler Cemaat yargısını hedef almakta. Bir noktada Amerikancı Gladyo’nun tasfiyesi için güzel bir başlangıç adımı. Hükümet, bu konuda tereddütler yaşasa da buna mecbur. Güçlü bir kamuoyu desteği, bu önerileri yaşama geçirir.
Metin Feyzioğlu, hukuksal çözümlerini kamuoyu ile paylaştıktan sonra Silivri Tutukevine gitti. Görüştüğü kişiler tertibin hedef aldığı kurumlar açısından önemlidir. Simgesel değeri, temsiliyetleri önemli tutuklularla görüştü: Org. İlker Başbuğ, Hava Org. Bilgin Balanlı, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve Gazeteci Tuncay Özkan. Tabi bu görüşmeler, birçok siyasetçinin hoşuna gitmedi.
Peki, Hüseyin Çelik’in zehir zemberek açıklamasına ne demeli? AKP, Cemaat’le büyük bir kavgada… Ancak kavganın yerini ve yönünü Cemaat belirlemekte. Saldıran Cemaat, savunma yapan AKP… Bu kavga AKP’yi hızla yiyip bitirmekte. Çelik’in saldırgan, suçlayıcı konuşması Cemaat’e zeytin dalı. Saldırılardan vazgeçmesi için Cemaati bitirecek Feyzioğlu’nun önerilerine karşı saldırmayı seçiyor. Amacı yaranarak aman dilemek… Cemaat’e cepheden bir saldırıdan çekinmekte AKP yöneticileri. Çünkü düşmanlarını iyi tanıyorlar… Hangi silahları kullanacaklarını iyi biliyorlar…
MHP Genel Başkanı Bahçeli, grup toplantısında Feyzioğlu’na yükleniyor. Her zamanki gibi yırtınırcasına bağırıyor ki sesi ABD’den duyulsun, diye. Bu bağırış, Atlantik’in gücü karşısında diz çökmekten başka bir şey değil. Cemaat karşısında titreyen dizlerini bağırarak gözden kaçırmak istemekte.
BDP’nin durumu zaten ortada… Onlar Atlantik cephesindeki yerlerinden zerre kımıldamıyorlar. ABD’nin kontrol ettiği bir güçle savaşmaları doğalarına aykırı. Onların da hedefi, ABD gibi Türkiye’de milli devleti yıkmak.
CHP’nin bu konuda yalpalaması anlaşılır gibi değil. CHP Genel Başkanı, bugün Bursa’da yaptığı konuşmada “Şimdi yolsuzluk dosyalarını kapatmak için unutmayın bunu bu tuzağa düşmeyin. Yolsuzluk dosyalarını kapatmak için buraya balıklama atladılar.” demekte. Tümceler çok açık değil. Kurulan tuzak ne, balıklama atlanılan ne? Bu soruların yanıtı yok tümcelerde, ama gündemi izleyenler bu anlatım eksikliğini tamamlamaktalar zihinlerinde. Bundan da anlaşılıyor ki Kemal Bey, Cemaat’e karşı açıkça tavır alamıyor.
CHP Genel başkan yardımcısı Toprak ise Feyzioğlu’nu AKP’ye “alet olmak” ile suçlamakta. Ne yazık ki Erdoğan Toprak’ın siyasal edebiyatında Cumhuriyet düşmanı ve ABD işbirlikçisi Cemaat yok.
Şu Türkiye’nin haline bakın. İktidarıyla muhalefetiyle ABD’ye, Cemaat’e teslim bayrağını çekmiş. Milyonlar, Anıtkabir’de yürürken gözleri kör, kulakları sağır, dilleri bağlı bu siyasetçilerin Türkiye’yi olumlu bir yöne taşımaları olanaklı mı? Bu Cemaat korkusu nedir? Neden gözler hep Okyanus ötesinde? Cumhuriyet’i yeniden kurmanın yolu, devlet içinde yuvalanmış Galadyo’dan kurtulmaktır öncelikle. Bu yargı sistemiyle suçsuzlar aklanıp suçlular cezalanır mı hiç?
Silivri’yi boşaltmadan Türkiye’de yolsuzluklardan hesap sorulamaz, demokrasi yolunda olumlu adımlar atılamaz.
Siyasal partilerin yönetimlerinin aksine tabanları, ezici bir çoğunlukla Cemaat’e karşı mücadeledeler. Halkın büyük çoğunluğu, ABD’den kurtulmadan Cumhuriyet’in korunmayacağının bilincinde. Kavga, AKP ile Cemaat arasında değil; Türk Millet ile ABD ve onun işbirlikçileri arasında. Bu kavgada doğru yerde yer alamayan siyasetçiler de tasfiye olacak. Zaten AKP ve Cemaat çoktan bavullarını hazırladı bile…

                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           9 Ocak 2014


TEK DERDİNİZ PARA MI SİZİN?

                                               
            8 Ocak 2014… Yoğun ve yorgun geçen bir günün gecesi… Saat 24.00 olmadan yatıyorum. Göz kapaklarımdaki davetsiz misafir uykuyu rahat ettirmek için yataktayım. Uykuya dalıyorum çok geçmeden. Artık uyku meleğinin kollarındayım.
Uykunun derinliklerinde düş alemine geçmişken birden cep telefonum çalıyor. Yerimden fırlıyorum. Hanımın korku ve kaygı dolu sesini işitiyorum: “Hayırdır inşallah!” diyor. Ben de “Hangi densiz bu saatte ileti gönderiyor.” diye söyleniyorum. Seçimler yaklaştı ya, her kademeden adaylar yerli yersiz ileti göndermekteler. Onlardan biri sandım. Günahlarını almışım.
Telefonumun gelen ileti kutusunu açıp okuyorum: “Değerli … Müşterisi! … İletişim danışmanınızdan faturalarınızın kağıt yerine eposta adresinize gönderilmesini isteyerek hem kağıt tüketimini azaltıp hem de iki ay boyunca akşam 9’dan sabah 9’a …lerle BEDAVA mesajlaşabilirsiniz. (Saat: 00.38)” Bu iletide çok şey var.
Cep telefonu operatörü kâğıt ve çalışan sayısını azatlamak ve daha çok kâr etmek için gece gündüz denmeden uğraş vermekte. Zaten bir sermayedarın başka bir derdi olmaz. Varsa yoksa para… Bunu anladık.
Gecenin yarısında insanların telefonu çaldırılır mı? Hastası olan var, bebekli ev var, çalışmaktan bitkin düşeni var, uykuya düşkün olanı var. Her şeyden önemlisi insanların özel yaşamı var. Özel yaşama saygılı olmak için toplumun görgü kuralları var. Görgüsüzlük, kapitalist bir ahlak olarak yerleşiyor mu toplumumuza yoksa?
Akşam dokuzdan, sabah dokuza mesajlaşma hakkı kazanacakmışım. Gece boyunca tanıdıklarıma uyku durak yok! Öyle mi? İnsanları “Hayırdır inşallah!” dedirterek yataklarından fırlatacağım. Vay canına! Gece yarıları küfre mi susadım? Cep telefonu operatörüm kendi görgüsüzlüğüne beni de ortak etmek istemekte.
Liberal ekonomi kendi kültürünü de dayatmakta topluma. Görgüsüzlüğü, insanlara saygısızlığı, paraya tapınmayı yerleştirmekteler topluma. Özel yaşamın dokunulmazlığı hiçe sayılıyor. İnsanları rahatsız etmek, umurlarında değil bu liboşların. “İnsan ne ki?” onlara göre… İnsanı yalnızca kârın bir aracı olarak görmekteler. İnsana değer vermeyen bir sistem topluma yarar getirir mi hiç?
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               9 Ocak 2014





YANLIŞA SAHİP ÇIKMA KEMAL BEY!


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dünkü (7 Ocak 2014) grup toplantısında RTE’ye siyaset yolunu açan sürecin, demokratik bir tavır olduğunu söyledi. Bu sözler ilginçtir. Demokrasinin nasıl algılanması gerektiği konusunda tartışma yaratıcıdır.
RTE, neden yasaklıydı?         “Halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçundan ceza aldığı için siyasi yasaklıydı Erdoğan. Bu suç nedeniyle bir yıl hapis, 860 TL para cezası aldı. Yani şiir okuduğu için ceza aldığı yalan.
“Perşembenin gelişi Çarşamba’dan bellidir.” derler ya… RTE’nin de bugün ülkeyi nasıl bir bölünmeye getirdiğini yıllar önce mahkeme görüyor. Ona siyasal yasak koyuyor ki memleketi bölmesin, halkı birbirine düşürmesin, diye. Mahkemenin gördüğü gerçeği, o günkü CHP Genel Başkanı Baykal göremiyor. Siyaset yolunu açıyor Erdoğan’a. Erdoğan da Cumhuriyet yıkıcılığı görevini hızla yapıyor.
“2002 Yılı demokrasi tarihimizde önemli bir yıldır. 2002 Yılında bir seçim yapıldı, iki partili bir parlamento oluştu. Seçime giren bir partinin, yani Adalet ve Kalkınma Partisinin genel başkanı seçime giremiyordu. Yüzde 34 oy aldı; ama biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak demokrasiyi savunan, özgürlüğü savunan, kadın erkek eşitliğini savunan, temiz siyaseti savunan bir siyasal gelenekten geldiğimiz için halkın yüzde 34 oy verdiği bir siyasal partinin genel başkanı parlamentoda olmalı, dedik. Önündeki bütün engelleri kaldırdık. Anayasa değişikliği yaptık, yasa değişikliği yaptık, her türlü desteği verdik ve Recep Tayyip Erdoğan’ın parlamentoya gelmesini ve başbakan olmasını sağladık.” Grup toplantısında böyle demekte Kılıçdaroğlu.
Hayrını gördünüz mü Kemal Bey? Millet hayrını görmedi. Cumhuriyetimiz yıkıldı. Halkımız bin parçaya bölündü. Suçsuz günahsız insanlar zindanlara dolduruldu. Gösterilerde yurttaşa gaz, cop demokrasisi uygulandı. Türk halkı asgari ücretle geçinmek zorunda kaldı. İş güvenliği yok oldu. Memleketin dağı, taşı, deresi, madeni, suyu, toprağı, aklınıza ne geliyorsa yağmalandı. Neredeyse tüm Ortadoğu kana bulandı. TSK tasfiye edildi. Demokrasinin d’sinden söz edilememekte Türkiye’de.
Türkiye’nin bugünkü tablosuna bakıldığında RTE’nin siyaset yasağının kaldırılmasının demokrasinin gelişmesine mi, yoksa diktatörlüğün oluşmasına mı hizmet etti?
CHP yöneticileri, RTE’nin siyaset yasağının kaldırılmasındaki katkıları nedeniyle özeleştiri yapmalılar. Bir diktatörü başbakan yapmanın demokrasiyle ilişkisinin olmadığını geç de olsa anlamalılar. Yanlışa sahip çıkma Kemal Bey! Sahip çıkıp savunman gereken Cumhuriyet’in kurucularıyla kuruluş ilkeleridir.
                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                       8 Ocak 2014



GENİŞ TABANLI MİLLİ HÜKÜMET

                                   
17 Aralık’ta AKP yönetme yetkisini yitirmiştir. Milletten aldığı yetkiyi anayasaya uygun olarak kullanamadığını bizzat RTE ve diğer AKP sözcüleri dile getirmiştir. Yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu çetelerin yaptığını söyleyerek devleti yönetemediklerini ilan etmişlerdir.
Eğer sen on iki yıldır hükümetsen ve devletin yargısını, emniyetini çetelerin yönetmesine engel olamamışsan milletten aldığın yetkiyi kullanamadın demektir. Kısacası, milli iradeyi çeteleri devlette egemen kılmak için kullanmıştır AKP. 
Milletin emanetine sahip çıkamayanların, hükümette kalmaları her geçen gün devlete de millete de zarar verir. En kısa yoldan milletin emaneti, millet lehine davranacak siyasal bir oluşuma, hükümete teslim edilmeli.
Yolsuzluk ve rüşvet, devleti bir ahtapot gibi sarmış. Ordu, küresel bir komployla etkisizleştirilmiş. Siyasal partiler kasetlerle kontrol edilmiş. Yargı dinsel inançlara göre biçimlenince çağdaş hukuk kuralları hiçe sayılmakta. Dinsel bir cemaat, devleti kontrol etmekte.
AKP’nin birçok yöneticisi yolsuzluk bataklığında. Yargının tarafsız ve bağımsız olmadığı bir yerde yolsuzluklar ortaya çıkarılamaz. Yetim hakkı yiyenlere, hak ettikleri cezalar verilemez bu yargı düzeninde. Yargı ve emniyet, AKP ile Cemaat arasındaki kavgada intikam aracı olarak kullanılmakta.
Dış politikadaki çöküş ise içler acısı. Türk devleti saygınlığını hızla yitirmekte. Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği hızla tehlikeye girmekte. Bu nedenle bu konuda milli politikalara ivedi olarak gereksinim var.
Siyasal gaflet ve olumsuzlukları fırsat bilen bölücü örgüt ise durumdan yararlanarak Türkiye’yi parçalama sürecini hızlandırmakta.
Türkiye darboğazdadır. Buradan kurtulması gerek. Bu kurtuluş AKP ile olmaz. Çünkü ülkeyi darboğaza sokan AKP.  Bu nedenle geniş tabanlı milli bir hükümet gerek.
Milli hükümete kimler yer almalı. Öncelikle CHP ve MHP milli hükümetin omurgasını oluşturmalı. TBMM dışındaki partiler, yer almalı milli hükümette. AKP tabanı da temsil edilmeli. Durum vahimdir, bu nedenle herkes taşın altına elini koymalı.
Milli hükümet öncelikle yargı ve emniyeti düzenlemeli. Yargıyı bağımsızlaştırmalı. Yürütmenin yasama ve yargı üzerindeki baskısına son vermeli. Devlet içindeki çeteler temizlenmeli. Yolsuzluk ve rüşvete bulaşmış kişiler, adil bir yargının önüne çıkarılmalı. Dış politikada normalleşme adımları atılarak komşularla ilişkiler düzeltilmeli. Bölücü tehlikeye karşı milli bir mücadele iradesi oluşturulmalı.
Milli hükümetin gecikmesi, devletteki çöküşü hızlandıracaktır. AKP, intikam hırsıyla karşıtlarını ezmeye çalıştıkça hukuk dışına çıkacaktır. Bu da diktatörlüğün gemi azıya alması demektir. Devlet yöneticilerine duyguları değil, akılları egemen olmalıdır. Tüm yurtseverler, aklı egemen kılmak için ellerinden gelen çabayı göstermelidirler.
Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan uluşabilirsiniz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       3 Ocak 2014



ÇEŞİN HELAL


Baharla birlikte toprağa tohumlar atılır. Sebzeler, özel alanlarda özenle ekilir toprağa. Hayvan gübresi taşınır sırt sepetleriyle. Gübrenin yetmediği yerde kül devreye girer. Fasulye, salatalık, kabak ocaklarında usta kazmalarla iyice ufalanmış toprakla kül ve gübre özenle karıştırılır.
Yeni doğmuş bir bebeğe hazırlanan kundak gibidir sebze ocakları. Her avuç toprak, büyük bir bolluğun anası olarak düşünülür. Toprağın içinden taş, çer çöp, ne varsa ayıklanır. Tohumlar, besmeleyle toprağın koynuna bırakılır. Toprak ana, tohumu bereketli göğsünde besler.
Günler geçmek bilmez. Çocuklar günde birkaç kez salatalık ocaklarına gider, bakar yeşermiş bir tohumu görmek umuduyla. İlk yeşertiler akşam yemeklerinin konusu olur. Yüzler güleçtir tüm ailede.
Kabakların kocaman sarı çiçekleri göründüğünde doyulmaz bir görünüm ortaya çıkar. Salatalıklar, fasulyeler diplerine dikilen sırıklara aşkla sarılırlar. Onların ki özlemle kucaklaşmadır, doğa ananın koynunda.
Baharla birlikte doğa canlanır. Erik, armut, kiraz, vişne ve elmalar birbirleriyle yarışırlar çiçeklenmek için. Erik birinciliği kimseye kaptırmaz. Baharın müjdecisidir. Bazen yanılır, erkenden çiçeklenir. Aldanır güneşe. Oysa kış bitmemiştir daha. Bir mart karı erik çiçeklerini yakar. Meyvesiz kalır güzelim erik ağaçları.
Bir sabah kalkar bakarsınız ki ağaçlarda çiçekler meyveye durmuştur. Sebzeler, şenlenmiştir. Çocuklar da büyükler de merak içinde tarladaki sebzenin, ağaçtaki meyvenin olgunlaşmasını bekler.
Köyde yaşayanlar için en heyecan verici an, mevsimin ilk meyve ve sebzesinin olgunlaştığını gördüğü zamandır. İlk olgunlaşan sebze ya da meyveyi görüp tadan kişi ise çok şanslıdır. Takipçiliğin, gözlemciliğin, sabrın sonunda ilk meyveyi ya da sebzeyi yemek ona nasip olur. Bu hak, önemli bir ödüldür. Böyle bir ödülü kazanan çok mutludur.
İlk olgunlaşan ürünü gören “Müjde!” diye bağırır. Gördüğü meyve ve sebzeyi kopararak bahçe sahibinin yanına gelir. Ürünün sahibi, “Çeşin helal!” der. Yani ürünü, yiyene helal eder. “Çeşin”, “çeşni” demek, “tadımlık, tatmak” anlamındadır.
Mevsimin ilk meyvesini, komşusunun yemesi karşısında duyulan sevinç tarif edilemez. Paylaşmanın, ikramın verdiği gurur büyük bir mutluluk kaynağı.
Yıllar geçtikçe o güzelim köyler terk edildi. Emek, beş para etmez oldu. Meyvelerin ikram edileceği komşu bile kalmadı neredeyse. Coşku ve mutlulukla “Çeşin helal! Diyecek insanları aramakta Doğu Karadeniz’in rüzgârlarla soluklanmış, yağmurlarla bereketlenmiş köyleri.

                                      Adil Hacıömeroğlu                                                                                                                                        2 Ocak 2014