BİGA’DA KISA BİR MOLA (Dinlence Yazıları 11)


Şehit Köprülülü Hamdi Bey’in anıtından ayrılıp Biga kent merkezine doğru ilerledik yavaşça. Acıkmışız. Hem kenti az da olsa gezip hem de karnımız doyurmak amacımız. Bahçeli Köyü’ne Mehmet Çavuş’un huzuruna tok karnına çıkalım.

Biga Çayı’na geldik, köprüden karşıya geçtik. O da ne? Biga’da AVM… Kapitalizmin tekelleşme amacını taşıyan ve küçük esnafı yok eden, kapısız, camsız modern mağarası buraya dek gelmiş. Bu yolla Anadolu’muzun esnaf, çarşı kültürüne, geleneğine bir saldırı var. Aynı zamanda sosyalleşmeyi, insanlar arasındaki iletişim ve ilişkiyi yok eden bir şey AVM’ler. Caddeden yukarı doğru gidip geri döndük ve arabamızı çay kıyısında park ettik.

Arabamızı park ettikten sonra telefonla onlarca kez konuştuğum, sesini işittiğim, dost olduğum, ancak yüzünü göremediğim Necdet Özer arkadaşımı aradım. Necdet Bey, emeğiyle geçinen kocaman yürekli bir adam. Bitirmesi gereken bir işi olduğunu birkaç saat içinde bitireceğini söyledi. Ben de acele etmemesi gerektiğini söyledim. Ekmek parası kazanmanın, hele ki bu zamanda, çok önemli olduğunu belirttim. “Biga’nın içini gezeceğiz.” dedim. Önceden bilerek haber vermedim ki işine engel olmayayım diye. Gezmeye çıkmışız, zamanımız bol. Aslında niyetimiz, geceyi Biga’da geçirmek. Bu nedenle ayak sürümekteyiz. Ancak işimiz biterse Bandırma’ya gideceğiz.

Necdet Özer, yurdumuzun adsız kahramanlarından biri. Öğretmen Ömer Arslan’la (Tarihçi-yazar) Bigalı Mehmet Çavuş Derneği’ni kurmuşlar. Olanaksızlar içinde bir büyük kahramanı Türkiye’ye tanıtma uğraşındalar. Bu derneğin maddi, manevi yardıma gereksinimi var. Birkaç yurtseverin ülkemiz tarihine sahip çıkarak büyük özveriler göstermesi örnek bir davranış.

Mehmet Çavuş, Çanakkale Savaşı’mızın büyük kahramanlarından. Ne yazık adına bir anıt yok! Oysa isterdik ki Bahçeli Köyü’nde, Biga merkezinde anıtı yükselsin. Adı okullara, caddelere, sokaklara, alanlara verilsin. Yaşam öyküsü öğrencilerimize öğretilsin. Toplumumuzun bir rol modeli olsun.

Necdet Bey’le tanışmamızı sağlayan ve bana kocaman yürekli bir dost kazandıran Mehmet Çavuş. 30 Ağustos 2014’te Mehmet Çavuş’la ilgili “Mehmetçik ( https://adiladalet.blogspot.com/2014/08/mehmetcik.html )” başlıklı bir yazı yazmıştım. Ancak Bahçeli Köyü’ne gitmemiştim. Mehmet Çavuş’un mezarını görmemiştim. Böylesi büyük bir kahramanın tanınmaması, bilinmemesi, adına bir anıtın olmaması beni çok üzmüştü. Necdet Beylerin çalışmalarından habersiz olarak tanıdığım duyarlı işadamlarından bu konuda yardım istedim. Ne yazık ki bugüne dek başarılı olamadım. Ancak arayışlarım sürmekte.

Çocukluk arkadaşım Mehmet Nuri Kılıç’ın Biga’da yazlığı var. Her yaz orada. Birkaç yıl önce telefonla görüşürken Bahçeli Köyü’ne gidip Mehmet Tabak’ın mezarını ziyaret etmesini söyledim. Bana “Niye?” diye sormadı. İkircikli davranmadan “Giderim.” dedi. “Niye ‘Kim?’ diye sormadan ‘Evet!’ diyorsun?” diye sordum. “Sen, boş bir iş için beni oraya yormazsın. Vardır bildiğin.” Diyerek yanıtladı beni. Ben, ona Mehmet  (Tabak) Çavuş’un kahramanlığını anlattım. Sonrasında “Mehmetçik” başlıklı yazımı gönderdim. Yazıyı okudu.. Birkaç gün sonra Bahçeli’ye gitti. Necdet Bey’le tanıştı. Telefonunu bana bildirdi. Mehmet Çavuş’la ilgili çalışmalarından söz etti. Bu konuda çalışan kişilerin olduğunu görünce çok heyecanlandım. Ben de Necdet Özer’i hemen arayıp konuştum uzun uzun.  Ardından Ömer Öğretmenimizin telefonunu alıp onunla da telefonda arkadaş oldum. İşte, bu nedenle Necdet Bey’le yüz yüze görüşmenin heyecanı da var içimde.

Arabamız, Biga Çayı kıyısında. Biz, çevreyi gezmeye çıktık. Önce Çay’ı gözlemledik. Suyu, iyice azalmış ve pek temiz değil. Çay kıyısı betonla kaplı. İki yanında betondan yol ve araba park yerleri. Park yeri, tüm Türkiye’de olduğu gibi Biga’da sorun. Bu sorunu çözmek için hazırcılık yerine yaratıcı çözümler gerekir. Oysa oranın bir yeşil cennet olmasını isterdim. Nedense yöneticilerimiz griyi, yeşile yeğlemekteler. O Biga Çayı nice tarihsel olaya tanıklık etmiştir. Büyük İskender’i de Köprülülü Hamdi Bey’i de Kara Hasan’ı da Mehmet Efe’yi de görmüş. Anzavur ve Gâvur İmam’ın ihanetine tanıklık etmiş. İşte, böyle bir alanın doğa ve tarih müzesi durumuna getirilmesi gerekmez mi?

Biga, temiz bir kent… Ancak ABD ve büyük kentler kaynaklı beslenme düzeni neredeyse egemen olacak buraya. Ayaküstü yeme yerleri çokça. Oysa çay kıyısında yöresel lezzetleri tatmak olağanüstü olur. Bir yerde oturup karnımız doyurduk. Yemekten sonra Atacan dondurma yemek istedi. Biz de onun isteğine uyup dondurmacıya gittik. Dondurmamızı yerken dükkân sahibi ve çalışanıyla söyleştik. Gençlerin yaşadıkları yerin tarihsel özellikleri bilmemesi beni üzmekte. Ancak Necdet ve arkadaşları, Mehmet Çavuş’u ve Bahçeli Köyü’nü tanıtmışlar herkese.

Necdet Özer’in işi Biga’da… Gittikçe sabırsızlanmaktayım Bahçeli’ye gitmek için. Onu beklemeden yola çıktık. Bir kahramana saygı, minnet duygularımızı sunmak amacıyla...

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       23 Ağustos 2020

 

 

ÖĞRETMENLERİ ATEŞE ATMAYIN!

 

Okul öncesi, ilk, orta ve lise öğretmenleri 23 Ağustos’tan başlayarak beş gün boyunca ders yılına hazırlık için seminer izlencesine katılacak. Öğretmenler okula giderek bu izlenceyi yüz yüze yapacak. Ayrıca seminer sonrası tüm öğretmenlerin eğitim-öğretim başlayacağı 21 Eylül’e dek okula gitmesi gündemde.

Mart başından beri ülkemiz koronayla savaşıyor.  Bugüne dek 257.032 kişiye kovid 19 bulaştı. Bu kişilerden 6.102 kişi yaşamını yitirdi. İlacı, aşısı olmayan bu virüs, sinsice tüm insanlığı pençesine almış durumda. Salgından korunmanın dört yolu var: maske takmak, sosyal ara, sosyal yalıtım ve temizlik.

Salgından korunma yolları nedeniyle birçok işyerinde uzaktan çalışma yöntemi benimsendi. Bazı işyerlerinde ise daha az çalışanın bir araya gelmesi için nöbetleşe çalışma yolu seçildi. Kimi işyerleri kapanmak zorunda kaldı. İnsanların kalabalık ortamlarda bir araya gelmemesi için yasal yaptırımlar uygulanmakta. Toplumumuzun birçok kesiminde bu yasal yaptırımlara gönüllü uyum söz konusu.

Yurttaşlarımızın çoğu, yaşamında önemli değişiklikler yaptı. Eğlenceden, sosyal ilişkilerden, toplumsal etkinliklerden, sanattan, spordan, gezmeden, aile üyelerini ziyaretten, konuk alma ve konuk olmadan özveride bulunmakta insanlar. Evlerine kapanan birçok yurttaşımızın korona nedeniyle tinsel sağlıkları bozuldu. Çocuklar; sokakta, oyun parklarında oynamayı unuttu neredeyse. Özellikle hizmet sektöründeki birçok işyeri kapandı, bir bölümü de kapanma tehlikesiyle karşı karşıya.

Salgın tün dünyayı olduğu gibi ülkemizi de tehdit etmekte. Koronadan korunma önlemleri nedeniyle ülke ekonomileri çökmekte. Birçok köklü firma iflas etmekte. İflasın eşiğinde olan firma sayısı belirsiz. Ülkelerin büyük bölümü yurtdışıyla her türlü ilişkiyi kısıtlamış durumda. Dünyanın en gelişmiş ülkeleri bile salgın karşısında çaresiz. Her ülke salgından kurtulmak için tüm olanaklarını seferber etti. İnsan, insandan virüs kaparım diye korkar oldu.

Ne yazık ki yaz mevsimi, gerilemekte olan salgını artırdı. Düğün, cenaze, toplu ibadet, Ayasofya’nın ibadete açılışı sırasındaki kuralsızlık, kentler arası toplu ulaşım araçlarıyla yolculuk, salgına karşı önlemlere kişisel olarak uymama gibi birçok nedenle salgın yayılma ortamı buldu ve birçok insanımızı tuzağına düşürdü.

Türkiye’de bir milyonu aşkın öğretmen var. Ayrıca okullarda yardımcı hizmet çalışanlarını da katarsak bu sayıya önemli bir insan topluluğu çıkar karşımıza. Bu kişilerin ailelerini de hesaba katarsak yaklaşık dört milyon kişi eder. Salgının kol gezdiği, bulaşmak için fırsat kolladığı koşullarda okullarda öğretmenleri toplayarak seminer yapmak koronaya fırsat tanımaktır. Okullarımızda ortalama kırk elli öğretmen toplanacak. Kapalı bir yerde bu kadar kişiyi toplamak hangi akla hizmettir? Böyle bir durum virüsü çağırmak değil mi? Öğretmenlerimizin yaşamı bu denli ucuz mu? Göz göre göre öğretmenlerimizi ateşe atmak olur mu? Bu seminerler uzaktan, internet aracılığıyla yapılamaz mı? Bu seminerler, eğitimin olmazsa olmazı değil. Bu nedenle öğretmenleri, dolayısıyla insanlarımızı ateşe atmayın! Yol yakınken bu karardan vazgeçmeli MEB yöneticileri.

Ülkemizde her kişinin canı çok değerlidir, öğretmenlerimizin de. Ülkemizin kalkınması, ilerlemesi için tin ve beden sağlıkları yerinde öğretmenlere çok gereksinmemiz var. Bu, unutulmaya!

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       23 Ağustos 2020

 

KÖPRÜLÜLÜ KAYMAKAM HAMDİ BEY (Dinlence Yazıları 10)

 

Biga’ya vardık. Asıl gideceğimiz yer, Bahçeli Köyü… Ah Biga ah… Mehmet Çavuş gibi düşmana aman vermeyen bir kahramanı, şanlı askeri, Mehmetçik’i; Köprülülü Hamdi Bey gibi ölümün üzerine giden bir yurtsever kaymakamı, Anzavur ve Gâvur İmam gibi İngiliz altınlarıyla beslenen bir ihanet şebekesinin asi liderlrini bağrında taşıdın. Daha nice ölümsüz kahramanların var Kurtuluş Savaşı’nda. Her şey karşıtıyla vardır doğada ve toplumda. Kötüler olmasa iyilerin değeri bilinir mi hiç? İşte, biz bu iyiler için yollara düşüp Biga’ya geldik.

Biga kent merkezini gösteren tabelayı izledik. İnönü Caddesi’ndeyiz. “Yerde ararken gökte buldum.” denir ya işte tam da böyle oldu. Birden karşımıza Köprülülü Kaymakam Hamdi Bey’in heykeli çıktı. Kurtuluş Savaşı’mızın büyük kahramanlarından biri. Yurdunu kurtarma uğruna ölümü hiçe sayan, en tehlikeli görevlerden kaçınmayan bir adam.

Makedonya’nın Köprülü kasabasında, 1888'de doğduğu için memleketinin adını taşıdı son nefesine dek. Küçük yaşta yetim kaldığı için dayısı Celalettin Bey tarafından yetiştirildi. Babası kolağası İbrahim Bey’di. Mülkiye mezunu olarak önce maiyet memurluğu daha sonra kaymakamlık yaptı. Balkan Savaşı çıkınca cepheye koştu yedek subay olarak.

Balkan Savaşından sonra birçok yerde kaymakamlık yaptı Hamdi Bey. 1917’de Balıkesir-Edremit kaymakamlığına getirildi. Kabına sığmayan bir görev adamı olan Hamdi Bey, burada ilçe ileri gelenleri ve öğretmenlerin desteğiyle Edremit Yetimler yurdunu kurdu. Ardından Edremit İdman Ocağı’nın kuruluşunu yaptı. Daha sonra Gençlik Kulübü adını aldı İdman Ocağı. Ateşin içinden doğan bir spor kulübümüz İdman Ocağı. Ne yazık ki bu spor kulübü bugün yok! Tarihe tanıklık eden bu spor kulübümüze sahip çıkılmazken ülkemizde halkın sırtından geçinen asalakların kurdukları takımları gördükçe insanın içi parçalanmakta.

15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgal etmesinden sonra Kuvayı Milliye’ye katıldı. Halkın işgale karşı örgütlenmesi için çalıştı.

Akbaş cephaneliği baskını Hamdi Bey’i tüm Türkiye’ye tanıtan yurtsever bir eylemdir. Bu cephanelikteki silahlar ve mühimmat ülkemize aitti. Mondros’tan sonra burası Fransızların denetimine girdi. Oysa Batı cephesinde silah ve mermi eksikliği dayanılır gibi değildi. Ne yapıp edip Akbaş cephaneliğindeki silahlar Anadolu’ya geçirilmeliydi. Bu görev Kaymakam Hamdi Bey’e verildi. O, gözünü kırpmadan, tereddütsüz görevi kabul etti. Yirmi-otuz vatan fedaisi arkadaşıyla 26-26 Ocak 1920 gecesi cephaneliği basıp silah ve mermileri deniz yoluyla Karabiga’ya, oradan da Yenice’ye götürürler. İşte böyle olağanüstü bir olayın kahramanıdır Hamdi Bey.

Hamdi Bey; İngiliz yandaşı, Yunan müttefiki, Vahdettin beslemesi Anzavur ve Gâvur İmam’ın asilerince pusuya düşürüldü. Yukarı İnova Köyünde, Gâvur İmam’ın çete reislerinden Hacıoğlu tarafından yakalandı. Biga’ya getirilirken akla gelemeyecek işkenceler yapılır ona. Kırkgeçit denen yerde Hacıoğlu tarafından öldürülür. Hamdi Bey’in ölmeden önce söylediği: “Kuvayı Milliye yalnız ben değilim. Kuvayı Milliye bütün milletindir. O ölmeyecektir.” sözleri ilgi çekicidir.

17 Şubat 1920’de, Hamdi Bey’in cesedi bir arabayla Biga’ya getirilerek çarşıda, sokak aralarında ayaklarına bağlanan iplerle gezdirilip teşhir edilir. Ceset beş gün sokak ortasında kaldı. Hiç kimse korkudan cesede yaklaşamadı ve defnedemedi. Bandırma’ya giden bazı kişilerin şikâyeti üzerine 14.kolordu Komutanı Yusuf İzzet Paşa tarafından şehitliğe defnedilmiştir.

Akbaş cephaneliğinden kaçırılan silahlar mı ne oldu? Düşman güçlerinin yanında savaşan Anzavur ve Gavur İmam’ın eline geçmesin diye cephaneliği bekleyen yurtseverlerce havaya uçuruldu.

Kazım Özalp, Hamdi Bey’den: “Önceleri bir düşünce adamı olan, okumayı seven, şiir yazan, yağlı boya, kara kalem resim yapan, ut, keman, tambur çalan, şık ve temiz giyinen her gün tıraş olmayı ihmal etmeyen titiz maiyet memurundan gözünü budaktan sakınmayan çetin bir savaşçı, yaman bir kavga adamı ortaya çıkmıştı.” diyerek söz etmekte. (Kaynak: Biga Ticaret ve Sanayi Odası internet sayfası)

Büyük kahraman Köprülülü Hamdi Bay için Atatürk, 29 Ocak 1920 günü 61.Fırka Kumandanı Kazım Özalp’e çektiği telgrafta şunları söyledi:

“Köprülülü Hamdi Bey’in fedakârane ve cesurane hareketle elde eylediği gıpta edilecek muvaffakiyetten hası olan teşekkürlerimizin kendisine tebliğine aracı olunmasını rica eder, böyle büyük muvaffakiyete saik olan siz biraderimizi hararetle tebrik eyleriz. Nutuk, Vesikalar, s.300, vesika 239b, Kaynak Yayınları, 2016?”

Bigalılar, Kaymakam Hamdi Bey’e sahip çıkıp adını en büyük mahallerine verdiler. Heykelini de aynı mahalledeki İnönü Caddesi’nin orta yerine. Köprülülü Kaymakam Hamdi Bey, Biga’da ulusun bağrında yaşarken o dönemin işbirlikçileri ihanet çukurunda sahipsiz yatmaktalar.

Not: Konuyla ilgili olarak Kazım Özalp’in “Milli Mücadele (2 cilt)” kitabı okunabilir.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       22 Ağustos 2020

 

TRUVA’DA MUTLU ANLAR (Dinlence Yazıları 9)


Yorgun bir günün gecesinde deliksiz ve düşlerle dolu bir gecenin sabahında erkenden uyandık. Duşlarımızı aldıktan sonra kahvaltıya indik. Otelde koronaya karşı önlemler çok güzel. Her katın köşe başlarında dezenfektanlar. Düzenekler ayakla çalışmakta, el hiç değmemekte. Kahvaltıda da önlemler sıkı. Açık büfe kalkmış. Jelatinle örtülmüş kahvaltı tabakları hazırlanmış. Çay ve kahve kâğıt bardaklarla alınıyor içecek kişilerce.

Bugün şehitlikte gezmediğimiz yerlere gitmeyi planlıyorduk. Ancak Atacan, gece uyumadan önce tutturdu Truva’ya gidelim diye biz de ona söz verdik. Gelecek yıl şehitliğe yeniden geliriz bir engel çıkmazsa karşımıza.

Kahvaltımızı Boğaz görünümlü bir masada yoğun dalgalar eşliğinde yaptıktan sonra odamızı topladık. Otel görevlileriyle vedalaşmaya gittiğimizde görevli arkadaş, beni birisiyle tanıştırmak istediğini bildirdi ve kahveleri söyledi. Ben, yeni tanıştığım kişiyle söyleşirken eşimle Atacan kısa bir kent gezisine çıktılar. Kısa bir tarih, Çanakkale söyleşisinden sonra izin isteyip kalktım. Eşimi aradım, zaten yakında olduklarından üç beş dakika sonra geldiler. Arabamıza binip Kilitbahir’e yöneldik. Kaleye, sevdalı gözlerle uzun uzun baktık. Feribot sırasına girdik kısa bir süre sonra feribota bindik. Feribot hareket etmeden üst kata çıkıp Boğaz’ın doyumsuz güzelliklerini solumaya başladık.

Çok geçmeden feribot kıyıya yanaştı. Arabamıza binerek Çanakkale’nin içinden geçip çevreyoluna girerek batıya yöneldik. Çevreyi inceleme merakımızdan yolun nasıl bittiğini anlamadık bile.

Truva’ya ulaştık. Müzeden içeri girdik. Atacan koşarak tahta artın yanına gitti. Hayranlıkla inceliyor, bir yandan da bize çabuk yürümemizi söylüyor. Söylerken bağırıyor tabi ki. Biz oraya vardığımızda o, merdivenlerden tahta ata tırmanmaktaydı. Biz de onu izledik. Atın içine girdik. Sedirlere oturduk. Atacan birden kalktı bir üst kata çıktık. Ben de peşinden… Eşim, bu arada aşağıya indi. Pencerelerden ona poz veriyoruz. O, durmadan fotoğraf çekti. Sonra dayanamadı yanımıza geldi. İçerde fotoğraf çekmeye başladı. Fotoğraf işi bitince aşağıya indik. Kazıda ortaya çıkan müze kenti gezmeye koyulduk sıcağa aldırmadan.

Homeros'un M.Ö. dokuzuncu yüzyıla ait İlyada ve Odysseia destanlarına konu olan önemli bir yerleşim Truva.

Truva, dokuz tarihsel katmandan oluşmakta. Her katmanda bir uygarlığın gizleri saklı. Truva doğal afetler ve savaşlarla dokuz kez yıkılmış. Ancak her yıkılıştan sonra ayağa yeniden ve güçlü bir biçimde çıkmış. Kazılar, henüz bitmemiş. Kazılar sonunda ortaya çıkacak tarihsel bilgileri merakla beklemekteyiz. İnsanoğlu hangi devirde olursa olsun kendisini, düşüncelerini, kültürünü, sanatını, yaşayış biçimini, kısacası uygarlığını ortaya çıkardığı yapıtlarda yansıtmakta. Bu yapıtların büyük bir bölümü doğal nedenlerle bir kısmı da istilalar sırasında farklı uygarlıklarca yok edilmiş. Günümüze dek ulaşmış yapıtların sağlamlığı, yapılışındaki özen görenleri şaşırtmakta. Kentleşmede, kültürel ve sanatsal yaşamda örnek alacağımız birçok derslerle dolu Truva. Otuz yılda yıkılan günümüz yapılarına karşı yıllara, doğal olaylara, saldırılara, istilalara meydan okuyarak neredeyse dört bin yılı aşkın bir süredir ayakta duran yapılara, duvarlara baktıkça üzülmemek elde değil.

Ülkemizde yer alan eski uygarlıkların neredeyse tümünün ortak özelliği, kentlerde tiyatronun bulunması. Tiyatro, hem bir eğitim yeri hem de sosyalleşmenin önemli bir alanı. Antik kentlerde meclis toplantı salonlarını gördükçe günümüzün kör topal yürüyen, uzlaşmanın ne olduğunu bilmeyen, tartışıp görüşmenin erdeminden uzak sözde demokrasilerinin nasıl bir aldatmaca olduğunu anlıyor insan.

Truva gezimiz, öğlene doğru bitti. Tarih yolculuğumuzu Biga’da sürdüreceğiz. Hemen arabamıza binerek Çanakkale’ye, oradan da Lâpseki üzerinden Biga’ya doğru yol almaya başladık. Yol boyunca tarlaların, bahçelerin doğanın büyüsüne kapıldık. Ne gördüysek onunla ilgili konuştuk, bilgilerimizi paylaştık. 

Truva’da mutlu anlar yaşadık. Özellikle Atacan’ın mutluluğuna diyecek yoktu. Yol boyunca ve dinlencemiz bitinceye dek tahta atın alçıdan yapılmış küçük bir kopyasını elinden düşürmedi.

Ülkemizin yeraltı da yerüstü de büyük bir hazine… Yeter ki değerini bilelim. Gezelim, görelim, öğrenip bilmeyenlere anlatalım.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       22 Ağustos 2020

 

 

 

TARİHE DUYGUSAL BİR YOLCULUK-II (Dinlence Yazıları 8)


Yavaşça yol alıyoruz şehit topraklarında. Her yerden şehitlerimizin düşmanın üzerine atılırken haykırdıkları “Allah, Allah!” sesleriyle dolu sanki. Kulaklarımda şehitlerimizin haykırıları uğuldamakta. 57. Piyade Alayı Şehitliği’ne doğru yol almaktayız. Atatürk’ün ölümsüzlüğe yürüyen alayı. “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum.” diye seslenişi dilimde sürekli olarak.

57. Piyade Alayı Şehitliğinde arabamızdan indik. Oldukça kalabalık… Herkes şehitliği ve çevreyi dolaşmakta. İnsanlarda derin bir saygının duruşu var. Bakışlar mezar taşlarına kilitli. Yediden yetmişe kopup gelmiş insanlarımız. Bastonuyla zorla yürüyen yaşulular mı istersiniz, bebek arabalarındaki kırkı çıkmış yavrusuyla dolaşan gencecik çiftleri mi? Ne yazık ki birçok kişinin Çanakkale Savaşı ile ilgili bilgisi söylencelerden ileri gitmiyor. Bu savaşın nedenlerini, sonuçlarını ve Türk kahramanlığını gerçekçi dille yurttaşlarımıza anlatmalı.

57. Piyade Alayı Şehitliği kanımızı dondurdu. Çevreyi iyice inceledik. İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin ardı arkası kesilmeyen top atışları altında askerlerimizin düşmanı püskürtmesi olağanüstü bir kahramanlık. Merminin üstüne üstüne yürüyen, ölmekten korkmayan bir ulusun evlatlarının toprağa düştüğü yerdir burası.

57. Piyade Alayı Şehitliğinden istemeyerek de olsa ayrıldık. Hedefimiz Conkbayırı… Kısa bir yolculuktan sonra Conkbayırı Atatürk Zafer Anıtı’na ulaştık. Burası da çok kalabalık… Gelenlerin neredeyse hepsi aileler… Saygı ve sessizlik içinde gezilmekte. Çoğu kişinin elleri duaya kalkmış. Dudaklarda duaların mırıltıları.

Atacan, kendini siperlerin içine attı. Siperlerde ayak basmadık yer bırakmadı. Kendince karşı yana nişan alıp ateş etmekte. “Neden bütün siperleri dolaşıyorsun?” diye sordum.

O: “Bu siperlerde Atatürk de dolaşmıştır, onun ayak izlerini arıyorum.” dedi.

Bıraksak geceyi siperlerde geçirecek. Atatürk’ün saatine şarapnel parçasının çarptığı yeri gösterdim ona seslenerek. Birden siperden dışarı attı kendini. Diğer insanların yaptığı gibi orada o şarapnelden bir parça bulma umuduyla dolaşıp durdu dakikalarca. Ben, ona Conkbayırı Taarruzu'nu anlatırken bir baktım çevrem insanla doldu. Sessizlik içinde gelen insanları fark etmedim bile. Sorular sorulmaya başladı bana. Sorulara yanıt vermeye çalıştım. Antalya’dan birkaç aile gelmiş çoluk çocuk sırf şehitliği gezmeye. Ayaküstü söyleştik onlarla. İnsanımızda büyük bir yakın tarihi öğrenme merakı var. Onları doğru kaynaklarla buluşturmalı.

Conkbayırı Taarruzu, 10 Ağustos 1915 günü sabahın dört buçuğunda başlamış bir süngü hücumu. İlerlemekte olan düşman Atatürk’ün usçu taktiğiyle geriye atıldı. Bu saldırıda mermi kullanılmadı. Düşman, Türk süngüleriyle 500-1000 metre geriye püskürtülerek kıyıya hapsedildi. 7 Ağustos’ta başlayan düşman saldırısı, Atatürk’ün süngü saldırısıyla sona erdi. Conkbayırı’nda düşman savaş boyunca en büyük kaybını verdi. Conkbayırı, yirmi beş bin düşman askerine mezar oldu. Ölüler arasında General Boldwin ve kurmay başkanı da vardı.

Süngü savaşı öncesi Mustafa Kemal: “Askerler! Karşımızdaki düşmanı mağlup edeceğimize hiç şüphem yoktur. Fakat siz acele etmeyin. Evvela ben ileri gideyim. Siz, ben kırbacımla işaret verdiğim zaman hep birden atılırsınız.” diyerek saldırıyı başlattı. Askerlerinin en önünde ölüme meydan okuyarak giden bir komutanın ordusu savaşı yitirir mi?

İngiliz birlikleri komutanı Hamilton, anılarında savaşı yitirmelerinin nedeni olarak generallerinin savaşı cephenin karşısındaki savaş gemilerinden izlediklerini, oysa Türk generallerinin askerlerinin en önünde savaştıklarından söyledi. Onun general olarak sözünü ettiği komutan Mustafa Kemal, henüz iki ay önce albaylığa yükselmişti.   

Atatürk Anıtı’nın önündeki alanda Üsteğmen Nazif Çakmak Şehitliği var. Nazif Çakmak, Fevzi Çakmak’ın kardeşi. Üsteğmen Çakmak, 9.Tümene bağlı 64. Alay’da bölük komutanıyken 8 Mayıs 1915 günü Yeni Zelanda güçlerine karşı tepeyi savunurken şehit oldu. 

Conkbayırı’ndan ayrılmaya hiç niyetimiz yok! Burada insan tinine işleyen bir şey var. Tarihi tersine çeviren, emperyalist güçlerin planlarını tersyüz eden bir utkunun kutsal toprağındayız. İçimizdeki heyecanı ve ayrılmama isteğini bastırarak Kemal Yeri’ne hareket ettik.

Kemal Yeri, Atatürk’ün dehasının kanıtı gibi. Karaya ve denize kuşbakışı bakmakta. Atatürk, buradan hem düşman hareketlerini hem de Türk birliklerini görebiliyor. Ağaç dallarından bir kulübe yapmış kendine. Keşke o kulübenin benzeri oraya yeniden yapılsa. Soğuk rüzgârlara açık bir tepe. Burada yine tarihsel bir yolculuğa çıktı tinimiz. Kafamda türlü imgelemler, düşler… Kendimi Mustafa Kemal’in yerine koyuyorum. Olmuyor. Ne dehayım ne de asker…

Akşam olmak üzere… Kemal Yeri’nden üzüntüyle ayrıldık. Eşimle Atacan’a gelecek yıl fırsat bulursak bir geceyi Kemal Yeri ve Conkbayırı’nda geçirme sözü verdim. Hatta diğer şehitliklerimize de gidebileceğimizi söyledim.

Güneş ağaç dalları arasında kızıl iplik telleri gibi uzamakta. Denizde parlak yansımalar… Ufuktaki sarılık turuncuya dönmekte. Seddülbahir’e gitmeye karar verdik. Atacan, bu kararımıza karşı çıkıyor. Ona akşam yemeğini orada yiyip gezmeyi, sonrasında çay içmeyi önerdik. Anlaşılan çok yorulmuş. “Otelimize gidelim, satranç oynayalım.” diyerek karşı çıktı sürekli. Çocuk, kendine yediremiyor “Yoruldum.” demeyi. Neyse yarı yoldan geri döndük. Karanlık basmak üzere. Yolda Seyit Onbaşı anıtında Atacan’ın fotoğrafını çekiyor eşim. Çocuğun adım atacak takati kalmamış.

Kilitbahir’de çay içme önerimizi kabul ediyor. İki sandalyeyi birleştirerek oturdu. Buna oturma denirse tabi ki. Bu, resmen yatma. Bir bardak çay içtikten sonra çocuk kendine geldi. Arabadan satranç takımımızı getirdim, oynadık bir süre. Birkaç bardak çaydan sonra biz de yorulduğumuzu anladık. Kalkıp otelin yolunu tuttuk. Sırayla duş alıp yattık. Derin bir uykuya daldık. Gece boyunca şehitliklerin, şehitlerin düşlerini gördüm. İlk kez Conkbayırı’ndan aşağıya doğru askerlerinin önünde koşan Atatürk, düşümdeydi. Bu düşlerim hiç bitmesin isterdim. Her düşün bir sonu, her gecenin bir sabahı var.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       21 Ağustos 2020

 

TARİHE DUYGUSAL BİR YOLCULUK-I (Dinlence Yazıları 7)

 


Rahat geçen bir gece… Sessizlik içinde deliksiz bir uyku… İlk uyanan benim her zamanki gibi. Kalkıp hemen duşa girdim. Ben duştayken Atacan’la eşim de uyanmış. Ben giyinirken onlar sırasıyla duş yaptılar. Çantamızı toplamadık. Çünkü bu gece de burada konaklayacağız. Yataklarımızı çabucak düzeltip hemen kahvaltıya indik. Boğaz görünümlü bir masada güzel bir kahvaltı yaptık. Otelde herkes maske takmakta ve sosyal araya özen göstermekte. Her zaman olduğu gibi çayları her seferinde ben doldurdum. Kahvaltı tabaklarını masaya götürmek de benim işim. Biz de kendimizce iş bölümü yaparak koronadan korunmaya çalışmaktayız.

Kahvaltı bittikten sonra hemen yola çıktık. İlk durağımız Kilitbahir (Denizin kilidi) … Çanakkale Boğazı kıyısında… Neredeyse tüm Boğaz’ı görmekte. Kilitbahir Kale Müzesi’nden içeri girdik. Fatih döneminde yapılan ilk kulenin yüksek merdivenlerinden bir solukta çıktık. Bu tırmanış, bir “efor testi” gibi. Her çıkışımda bu merdivenlerden sağlık kontrolünden geçmiş gibi duyumsarım kendimi. Yukarıyı iyice gezip bilgilendikten sonra aşağıya indik.

Yürüyüp Kanuni döneminde yapılan daha yüksek bir kuleye çıktık. Burada da “efor testi”nden geçtim. Dizimdeki sorun beni zorlayacak dedim, ama olmadı. Tarih söz konusu olunca dizimdeki ağrı sızı ve batmalar geçiverdi. Atacan, her gözetleme deliğinden baktı. Her atış noktasından nişan alıp denemeler yaptı. Kendince bir savaş oyunu kurguladı. Düşmanın Ege Denizi’nden geldiğini varsayarak kendince konumlandı. Bıraksak gece burada uyuyacak. İmgelemler içinde düşlerinin peşinde koştuğu, dalgınlık içinde savaş oyunlarına gömüldüğü bir sırada gerçeğin sesi işitildi. “Hadi oğlum, gidiyoruz. Gezeceğimiz çok yer var.” dedim. Buruk bir sesle “Tamam!” dedi demesine de nasıl dedi? Halden anlarız. Ona söz verdim, buraya bir gezi yapacağımıza dair. Hemen morali düzeldi, gülümsedi. Ortada yer alan kulenin katlarını tek tek çıkıp her kattaki canlandırmaları, sergileri gezdik. Doyumsuz bir zevkin doruğundayız. Ne yalan söyleyeyim, ben de ayrılmak istemiyorum buradan.

Kilitbahir kalesinden çıktık. Yorulmuşuz, birazcık dinlenmeliyiz. Zorunlu gereksinmelerimizi karşılayarak Kalenin arkasında, Boğaz’ı gören bir çay bahçesine oturduk. Bizim çaylarımız, Atacan’ın gazozu geldi. Püfür püfür esen poyraz, havayı serinletmekte. İşimiz olmasa geceyi burada sandalyeler üzerinde geçirmeye çoktan hazırız. Çaylarımızı tazeledik. Yorgunluğumuz geçti sayılır.

Kalktık, şehitliklere doğru yola çıktık. Neredeyse şehitlik ve anıt olmayan yer yok! Bir ulusun var olma savaşı verdiği bir toprak parçasında Mehmetçiğin toprağa düşmediği neredeyse bir adımlık toprak parçası bulunmuyor. İlkbaharda buralara geldiğimizde her yan gelincik tarlasına döner. O gelinciklere baktıkça bir derin üzüntü denizine gömülürüm. Sanki şehit kanları dile gelir, ayağa kalkar gelinciklerin kıpkırmızı çiçeklerinde canlanır. Her gelincikte bir şehidi bulurum. Gelinciklere baktıkça kanım donar, soluğum kesilir, başka bir dünyanın sonsuzluğuna göçerim sanki.

Gelincikler çoktan soldu. Toprakta deli bir yeşil, tüm kuraklığa karşın. Toprak bereketli… Ormanlar gümrah… Ağustosböcekleri yorulmaksızın ötmekte… Şehitlikler, bize bir ulusun kanlı tarihini anlatmakta. Her anıt, sayfalar dolusu bir kahramanlığın destanıyla dolu. Hala hem denizden hem de topraktan cehennemi savaştan kalma fişekler, top mermileri, insan kemikleri, savaşa ait aletler çıkmakta. Sanmayın ki bu toprakları sulayan şehit kanları kuruyup yok oldu. Hala o kan, sel gibi akmakta toprağa ve denize. Hala vatan toprağını sulamakta şehit kanları. Bu toprağın şehitleri ölümsüzlüğe eriştiğindendir ki onların kanları da sürekli akar damarlarından vatanın bağrına. O gelincikler boşuna mı her bahar boy atar kara toprağı örtercesine.

Alçıtepe yolunda rastladığımız birçok şehitliğe uğradık. Alçıtepe’ye vardık. Güneş tepemizde yakıcı… 1915 Hilal-i Ahmer Hastanesi Sergisi’ni gezmeye başladık. Canlandırmalar güzel, ama daha iyisi yapılabilir. Müze bakımlı, tıpkı Kilitbahir Müzesi gibi. İlk yaralılar buraya getiriliyormuş. İlk müdahaleler, sağaltımlar burada yapılıyormuş. Ağır yaralılar, buradan İstanbul’a götürülüyor. Sağlıkçılarımız insanüstü bir özveriyle çalıştılar. Büyük utkuda önemli pay sahibiler. Hafif yaralı birçok askerimizin iyileşmeyi beklemeden sargı bezleriyle cepheye, ateş hattına koştuklarını biliyoruz.

Çanakkale Savaşının en yoğun günlerinde günlük yaralı sayısı dört bin civarındaydı. Böylesine yüksek sayıda yaralıya o günün koşullarında sağlık hizmeti vermek epeyce zordu. İşte böylesi güç koşullarda çalıştı sağlıkçılarımız. Sağlıkçılar yalnızca yaralıları tedavi etmiyordu; salgın hastalıklar kol geziyordu siperlerde. Salgınlarla savaşımı da ekleyince savaş sırasında sağlıkçılarımızın durumunu anlayabiliriz.

Yaralanan bir asker, en kısa sürede sıhhiye erleri ve teskerecilerin yardımıyla siperlerin hemen gerisinde bulunan yaralı yuvalarına getirilirdi. Burada ilk müdahaleler yapılırdı. Buradan gerektiğinde basit ameliyatlar da yapıldığı sıhhiye bölüklerinin ve taburların sargı yerine taşınırlardı. İlk müdahalesi yapılan ağır yaralılar, büyük sargı yerlerine taşınırdı. Daha sonra ağır yaralılar, Tekirdağ ve İstanbul’daki hastanelere sevk edilirilerdi. Sağlıkçıların araç, gereç eksiklikleri ile ateş altında ulaşım güçlükleri hesaplandığında yaralı askerlerimizin işlerinin ne kadar zor olduğunu anlayabiliriz. Sıtma, tifüs, iskorbüt hastalıkları ile yetersiz beslenme, bit, karasinek, sivrisinek, kirli su, ilaç eksikliği, siperlerdeki sel baskınları, mevsime göre sıcak ve soğuk gibi sorunlar nedeniyle birçok askerimiz ya yaşamını yitirdi ya da hastanelik oldu. Bundan da anlaşılacağı üzere cephede düşman çoktu ve hepsiyle savaşmak gerekiyordu.

1915 Hilal-i Ahmer Hastanesi Sergisi’nden ayaklarımız geri gide gide ayrıldık. Zamanımız az, gezeceğimiz yer çok... Bu nedenle zamanı iyi değerlendirmemiz gerek. Buradan Şehitler Abidesi’ne doğru yola çıktık. Yol boyunca hem gördüğümüz yerlerle hem de doğayla ilgili söyleştik. Abide’ye geldiğimizde mahşeri bir kalabalıkla karşılaştık. Arabamızı eğlemek için uygun bir yeri güçlükle bulduk. Önce illere göre kümelendirilmiş şehitliği neredeyse tek tek gezdik. Mezar taşlarını okumaya çalıştık. Yorulmaksızın dolaşıyoruz. Ses seda yok! Üçümüz de onulmaz bir üzüntünün içindeyiz. Dokunsalar ağlayacağız.

Türkiye’nin her yanından kopup gelen Mehmetçikler koyun koyuna sonsuz uykularında. O zamanki ulaşım olanakları düşünüldüğünde bin bir zahmetle cepheye koşan koca yürekli yiğitlerimiz… Her bölgeden, her ilden, her ilçeden, her mezhepten, her dinden, her etnik kökenden yurttaşımız yurdu için can vermiş. Gayri Müslimlerle Müslümanlar, aynı yurt ülküsünün, savunmasının uğruna kanlarını kutsal yurt toprağına döktüler. Kanları karışıp kan kardeşi oldular toprağın bağrında. Alevi’si Sünni’si koyun koyuna yatmaktalar erinç içinde. Kavgayı birbirleriyle değil, düşmanla yapıp canlarını verdiler seve seve. Her siyasal görüşten yurttaşımız, yana yana. Mezar taşlarında siyasal görüşleri yazmıyor. Burada yatanların hepsi, bu topraklar için can vermiş yurdumuzun evladı.

Şehitlikten üzüntüyle ayrıldık. Abide’ye doğru yürüdük. İnsan kalabalığı içinde dolaşıyoruz. Ege’ye baktık uzun uzun… Türkiye’nin her ilinden gelenler var. Bunu taşıtların plakalarından anlıyoruz. İnsanların kıyafetlerine bakınca her siyasal görüşten insanımız burada. Ziyaretçilerin de amacı şehitlerimiz gibi: Vatan borcunu ödemek… Burada ağlayanlar, dua edenler, sesi titreyenler, cep telefonlarıyla yakınlarına canlı yayınlar yapanlar, mezar taşlarını öpenler, çocuklarına bildikleri kadar bilgiler verenler, ellerindeki bayrakları sallayanlar…

Şehitler Abidesi’nin aşağısındaki hediyelik eşya satan küçük dükkânlara gittik. Orada da yoğunluk var. Atacan birçok anı eşya aldı. Atatürk ve Türk Bayrağının olduğu kolyeyi boynuna taktı. Gezimiz boyunca da bu kolyeyi hiç çıkarmadı.

Şehitler Abidesi’nden ayrıldık. Birkaç şehitlik daha gezdik yolumuz üzerinden olan. Zığındere Sargı Yeri Şehitliğine gittik. Burası yaralıların ilk tedavilerinin yapıldığı yer. Bir sahra hastanesi diyelim. Askerlerimizin yanı sıra düşman askerlerinden esir alınan yaralılar da burada tedavi edilmekteydi. 28 Haziran-5 Temmuz 1915’te yapılan İngiliz-Fransız ortak saldırısında on altı bin askerimiz burada şehit oldu. Bu saldırıda yaralıların bulunduğu sargı yeri de nasibini aldı. Burada tedavi olmakta olan Türk ve düşman askerlerinin yanı sıra sağlıkçılarımız da hunharca öldürüldü. Hastanelere saldırmak savaş suçu... Bu savaşta, İngiliz ve Fransızların işledikleri savaş suçları saymakla bitmez. Bu vadide on altı bin şehidimizin olduğunu anımsadıkça hala içim titrer.

Şehitlikteki 385 mezar taşını okuyoruz sırasıyla. Bir süre sonra fena oluyoruz. Uygarlık örneği olarak gösterilen ülkelerin ülkemize yaptıkları zalimlik karşısında kanımız donuyor.

Zığındere’den ayrılıp Nuri Yamut Anıtı’na gittik, sessiz ve üzgün olarak. Burada az kaldık. Birkaç fotoğraf çektikten sonra ayrıldık. Vakit öğleni çoktan geçmiş. Sabahtan beri dur durak bilmeden dolaştık. Hava oldukça sıcak… Acıktık da… Alçıtepe’ye gittik. Bahçesi olan bir aşevine girdik. Yemeklerimizi söyledik. İştahımız yok oldu, şehitlikleri düşündükçe. Birer kap yemeği zorla yedik. Ardından birer bardak da çay içtik. Yemekten sonra gezimizi sürdürmek için kalktık.

Basmaya korktuğumuz toprağa düşmanın binlerce top mermisi attığını düşündükçe emperyalizme karşı öfkemiz bin kat daha arttı. Derin düşüncelerle yarımadada yol aldık.

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         21 Ağustos 2020

 

 


UNUTULAN TARİH, BOLAYIR (Dinlence Yazıları 5)


Kurban bayramından sonra Mürefte’den ayrılmaya karar verdik. Üzülerek ve gönlümüz kırık bu güzel beldeden ayrıldık. Çünkü Mürefte, insan yüreğindeki erinçtir. Dalga ve kuş seslerini geride bıraktık. Yalnızca buraya özgü pancar motorundan yapılmış pırpırların sabahın sessizliğini yırtan metalik gürültüsünü işitmeyeceğiz artık. Poyrazın serinletici esintisinden uzaklaşacağız.

Bir aylık bir dinlenceden sonra Marmara kıyılarında kısa bir gezi için yola çıktık. Şarköy’den Gelibolu’ya doğru yol aldık. Yol kıyılarından bereket fışkırmakta. Tepelerde rüzgârgülleri poyrazın etkisiyle nazlı nazlı dönerek yurdumuza erke üretmekte. Yol boyunca rüzgârgülleri… Atacan’la rüzgârgülü görme yarışı yapıyoruz. Zaman zaman eşim de bize katılmakta.

Köylerden geçerken kesif bir gübre kokusu… Bu kokulardan anlıyoruz ki köylerde hayvancılık yapılmakta. Kokular rahatsız edici değil; bir emeğin, üretimin kokusu. Çocukluğuma gidiyorum bu kokularla. Önleri açık ahırların avlulara bakan bölümlerinde tavuklar sürü sürü… Bazı tavukların peşlerinde civcivleri… İnek gübreleri, tavukların beslenme alanına dönüşmüş. Yol kıyılarında amaçsızmış gibi dolaşan ya da bir ağaç serinliğinde tembel tembel yatan köpekler göze çarpmakta. Yol boyunca meyve bahçeleri ilgi çekmekte. Demek ki ülkemizin bu bölümünde meyvecilik gelişmekte. Çiftçi tarla tarımı yerine meyveciliği yeğlemekte.

Gittiğimiz yol bölünmüş değil, gidişli gelişli. Bu nedenle yavaş gidiyoruz. Yani karayollarının öngördüğü hız sınırındayız. Yavaş gidişimiz arkamızdaki sürücüleri rahatsız etmekte. Korna çalanlar, ışıklarını yakıp söndürenler… Taşıt sollamanın yasak olduğu bölümlerde bile hızla yanımızdan geçenler oluyor. Birçok kişi gezdiğini, dinlenceye gittiğini sanıyor; oysa yolla ve diğer taşıtlarla tükenmez bir kavganın içindeler. Ne sürücüler ne de arabalarında taşıdıkları aile üyeleri bu gerginlik dolu yolculuklarında yolun, gezmenin, doğanın tadını çıkarmaktalar.

Daha önce çok defa geçtiğimiz bu yolu ve çevresini yeni görüyormuş gibiyiz. Her geçen yıl meyve ağaçları boy atmakta. Göletler, toprağa bereket katmakta. Birçok çiftçi, yılda iki ürün ekmekte tarlasına sulama sayesinde. Böylece bire kırk veren tarlalar bire seksen, bire beş yüz vermekte.

Öğlen güneşi tüm yakıcılığıyla tepemizde. Bu, kimin umurunda? Yolda bir sincap, tilki, tanımadığımız bir hayvan, sesini işitmediğimiz bir kuş görürüz diye dikkat kesiliyoruz. Gözlerimiz yolda ve doğada, kulaklarımız dışarıda. Arabamızın açık camlarından Trakya’nın bereketli topraklarının kokusunu içimize çekiyoruz. Sonunda anayola eriştik. Saros Körfezi karşımızda… Karşı kıyılarda yoğun bir buhar tabakası puslandırmakta görüşümüzü.

Geziye çıkarken herhangi bir izlencemiz yok! Yer, zaman ve keyfimize göre düzenleyeceğiz gezimizi. Eşime, Bolayır’a uğrayalım, dedim. Kabul etti. Ben birkaç kez gitmiştim buraya. Eşim ve Atacan ilk kez görecekler Rumeli'ye ilk ayak basan Osmanlı komutanı Süleyman Paşa ve Vatan Şairi Namık Kemal’in gömütlerini. Yol ayrımından yavaşça Bolayır’a yöneldik. Çimpe Kalesinin bulunduğu tepenin yamacına bir kartal duruşuyla kanatlarını açmış, Saros’a bakmakta Bolayır. Sessizliğin ve ilgi çekici bir tenhalığın egemen olduğu ana caddeden geçerek beldenin merkezine doğru gittik. Yapıların gölgelerinde oturanlara selam veriyorum. Parlayan gözlerle selamımı alıyor güngörmüş yurttaşlarım. Cami ile parkın arasında arabamızı park ediyoruz. Önce caminin ayakyoluna gidip zorunlu gereksinmemizi karşılamamız gerek. İşimizi bitirip gerekli temizlik ve arınmayı yaptıktan sonra sıra gezmeye geldi.

Bolayır Gazi Süleyman Paşa Camisi (1356) Rumeli’de yapılan ilk Türk ibadethanesi. Ahşap bölümler, camiye güzellik katmakta. Sessizlik içinde içeri girdik. Temizlik yayılmakta her yandan. Halılar, ilgi çekmekte. Zamana meydan okuyan bir anıt. Gezilmesi, bilinmesi gerek.

Camiden çıkıp ağaçlıklı parka girdik. Hemen girişte ilgisizlik, bakımsızlık fark edilmekte. Sağ yanda Namık Kemal’e ait küçük bir anıt var. Vatan Şairi'mizin iki beyti ilgi çekmekte. Çiçekler sulanmamış. Çevre düzenlenmemiş. İçeriye doğru yürüdük ağır adımlarla. Önce Namık Kemal’in gömütüne gittik. Ağaçlar susuzluktan kavrulmakta. Yerlerde çiçek, çim, çalı yok! Kuru bir toprak… Ülkemizde ilk kez “vatan ve hürriyet” sözcüklerini belleklere işleyen büyük düşünce adamının gömütü terk edilmiş bir virane gibi.

Atatürk başta olmak üzere Türk devrimcilerini, milliyetçilerini, halkçılarını derinden etkileyen bir şairin, düşün adamının gömütünün çevresinin bu çoraklığı v bakımsızlığı bizi derinden üzdü. Dolaşırken usumda Namık Kemal’in dizeleri deli gibi dönüp durmakta.

Namık Kemal’le vedalaşarak Süleyman Paşa’nın türbesine girdik. Yanında atı ve lalası da yatmakta. Atıyla gömülmesi eski bir Türk geleneğini anımsatmakta. Demek ki o dönemde eski Türk gelenekleri her yönüyle yaşamakta toplumuzda. Lalasının yanında gömülmesi de çok önemli. Bilgiye, öğretene verilen değeri göstermekte.

Rumeli’yi yurt yapan Süleyman Paşa ile uluslaşma sürecimizi başlatan bir öncü olan Namık Kemal’in türbelerinin bulunduğu parkın bakımsızlığı üzdü bizi. Kartal yuvasından önümüzdeki ovayı, Saros’u uzun uzun izledik hayranlıkla. Eşim bol bol fotoğraf çekti. Yavaş adımlarla çıkışa doğru yöneldik. Sağ yanda bir yeiç var. Ayaklarımız ayrılmak istemiyor, gönlümüz kırık; ama Süleyman Paşa ile Namık Kemal’de. İki masada insanlar oturmakta. Selam verip boş bir masaya oturduk. Oturanlarda maske var. Sosyal araya özen göstermekteler. Sıcak bir “Hoşgeldiniz” ile karşılanıyoruz. Hal hatır sorduktan sonra parkın bakımsızlığından yakındım. Tam karşımda oturan kişi muhtarmış. Bakımsızlığı kabul etti. Parkın Vakıflar’a ait olduğunu söyledi. Belediye varken burada bir görevlinin bulunduğunu, bakım ve çevre temizliğiyle ilgilendiğini anlattı. Beldenin nüfusu azalınca belediye hakkını yitirdi. Muhtarlığın ekonomik olanakları, burası için bir görevliyi çalıştırmaya uygun olmadığını söyledi. Vakıflar’dan ödeneğin çıktığını ve önümüzdeki günlerde bakımın yapılacağını anlattı. Tam söyleşimizin ortasında telefonu çaldı ve kısa bir konuşmadan sonra gitmek zorunda olduğunu söyleyerek kalktı. Söyleşimiz oradaki kişilerle sürdü. Bu arada taşrada geleneksel Türk konukseverliği her şeye karşın sürmekte. İçtiğimiz çayların parasını vermeye kalktık. “Bizim yanımızda böyle bir şey olur mu? Konuk çay parası verir mi?” dediler. Helallik alıp teşekkür ederek kalktık.

Arabamıza bindik buruk bir mutlulukla. Yavaşça ilerliyoruz evler arasından. Köyde, genç insan neredeyse yok! Alışılmadık bir biçimde küçük bir yer olmasına karşın ana cadde çok geniş.

Bolayır’da unutulan bir tarih var. Çimpe Kalesi, Süleyman Paşa ve Namık Kemal türbeler… Parkın Saros’a bakan yanından görünüm olağanüstü. Yol üstü olduğu için gidip gezmek çok kolay. Tarihimize ilgisiz kalmayalım. Çocuklarımıza tarihsel köklerimizi öğretmek için iyi bir fırsat Bolayır gezisi.

Çanakkale Valiliği, Gelibolu, kaymakamlığı ve belediyesi; Vakıflar, özellikle gereksiz reklam harcamalarına milyonlar harcayan büyükşehir belediyeleri, yurtsever işadamlarımız Bolayır’a el uzatmalı. Çünkü orada Süleyman Paşa ve Namık Kemal yatıyor.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       19 Ağustos 2020

CADDE VE SOKAK ADLARI (Dinlence Yazıları 4)


Şarköy-Mürefte sessiz, doğası her şeye karşın bozulmamış, toprağı bereketli, yazın neredeyse sürekli esen poyrazıyla havası serin, turizmin alt edemediği bir yer. Tarihsel önemi öne çıkarılmalı.

Çanakkale Savaşı sırasında yaralı askerlerimiz için Şarköy’de iki, Mürefte’de bir hastane kuruldu. Bu hastanelerde gönüllü hemşirelik yapan ve yaralı askerlerimizin yaralarını bir anne, bir kız kardeş şefkatiyle saran kadınlarımızı unutmak olanaklı mı? Evindeki bir tas çorbasını askeriyle bölüşen bir halkın kadınları için Şarköy’de de Mürefte’de de bir anıtın, kitabenin bulunmaması büyük bir eksiklik. Bu eksikliği gidermek için yerel yönetimlerin ve Şarköy kaymakamlığın ivedi davranması gerek. Tarihini, kahramanlıklarını bilmeyen toplumların özgürlük ve bağımsızlıklarını koruması olanaksızlaşır.

Şarköy’ün en işlek caddesinin adı “Atatürk Cadde”. Bundan ne anlaşılıyor? “Atatürk, cadde olmuş.” anlamı çıkmıyor mu bu adlandırmadan? Bu caddenin adının yanlış yazıldığını varsayıp birkaç cadde adına daha baktık. Sarıca Paşa Cadde, Dumlupınar Cadde, Mustafa Kemal Cadde, Namık Kemal Cadde, Arif Hikmet Cadde… Sokak adları da benzer biçimde. Epey zamandır ilgimi çekti bu yanlışlık, anlamsızlık, dil kurallarına aykırılık. Şarköy Belediye başkanıyla görüşmek istedim. Görüşemedim. Bu yazdan önceki son üç yılda bu yanlışın düzeltilmesi için başkanla görüşemeyince özel kalem müdürüne sorunu anlatıp düzeltilmesini istedim. Telefon numaramı verdim, geri dönerler diye. Ne yazık ne bana geri dönüş yapan oldu ne de caddelerin adları düzeltildi.

Cadde ve sokak adları belirtisiz ad tamlaması biçiminde kurulur. “Atatürk Caddesi, Namık Kemal Caddesi, Dumlupınar Caddesi, Yonca Sokağı, Ali Düzgün Sokağı…” gibi.

Bazı cadde ve sokak adları sıfat tamlaması biçiminde oluşturulmakta. Bu adların sonlarındaki iyelik eki “-(s)i” kullanılmaz. Örneğin; 2. Cadde, 27 Sokak… gibi.  

Özal dönemindeki Amerikancılık sevdasıyla cadde ve sokak adlarındaki bu düzen değiştirildi. Cadde ve sokak adlarını Amerikancaya uydurmak için belirtisiz ad tamlaması biçiminde oluşmaları değiştirilerek anlamsız bir duruma getirildi. “Atatürk Cadde, Mevsim Sokak…” gibi. Daha sonra bu anlamsızlık ve yapısal bozukluk fark edilerek birçok kentin cadde ve sokak adları doğru olarak yazıldı. Bu konuda İçişleri Bakanlığının değişik zamanlarda çıkardığı genelgeler de var. Bu konuda en önemli kaynak TDK ve Dil Derneği’nin çıkardığı Yazım kılavuzlarıdır.

Cadde ve sokak adlarındaki bu özensizlik, vurdumduymazlık anlaşılır gibi değil. Oysa Atatürk’ün en büyük devrimlerinden biri Dil Devrimi’dir. Atatürk’e bağlılığında şüphe etmediğimiz Şarköy halkına Dil Devrimi doğrultusunda yazım anlayışıyla hizmet etmemek haksızlıktır.

Şarköy Belediyesi’nin cadde ve sokak adlarını Kemalist bir anlayışa uygun olarak dil kurallara uygun bir biçime getirmesi en büyük dileğimiz.

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                    19 Ağustos 2020

                                                                                  

 

TELEVİZYON VE SOSYAL MEDYASIZ BİR DİNLENCE (Dinlence Yazıları 3)

 


Şarköy-Mürefte’de dinlencemiz boyunca internetten uzak kaldım bir iki defa dışında, kitap okumama engel olmasın diye. Çok az televizyon izledim. Her gün gazete almaya çalıştım. Gündemi kıyısından köşesinde de olsa izledim. İnternet ve televizyonun yerine kitapları, doğayı koydum. Kitap okumadan arta kalan zamanımın çoğunu doğayı keşfetmekle geçirdim.

Doğanın eşsiz, sonsuz bir keşif alanı olduğunu öncelikle söylemeliyim. Çocukluğumla başlayan doğa yolculuğum, tükenmez bir biçimde sürüyor. Son yıllarda doğayla baş başa kalıp onun içinde yitme isteğim artmakta. Gördüğüm farklı bir kuş ya da böcek türü beni heyecanlandırıyor. Bilmediğim bitki türlerini tanımaktan çok mutlanıyorum. Akıllı telefon kullanmıyorum. Bu nedenle internetten ve televizyondan uzak kalmaya çalıştım.

Söyleyeceğim birçok kişiye ters gelecek, ama söyleyeyim. Akıllı telefon kullanmıyorum. Bu nedenle belki bazıları beni ilkellikle suçlayacak, ama varsın suçlasın. Sabahtan akşama dek elimde telefon yer ve zaman ayırt etmeksizin internette olmak bana bir tutsaklık olarak gelmekte.

İstanbul’da yaşayan biri olarak günümün önemli kısmını yollarda geçirmekteyim. Neredeyse her yere toplu taşım araçlarıyla gitmekteyim. Yolculuğu kolaylaştırmak ve büyük şehrin getirdiği her türlü keşmekeşten uzak kalmak için kitap okumayı yeğliyorum yolculuklarım boyunca. Böylece hem önemli bir gereksinmemi yerine getirirken hem de can sıkıntısından uzak kalıyorum.

Televizyonlarda neredeyse her gün birbirinin yinelenmesi olan tartışma izlencelerinden nefret ediyorum. Bu izlencelerle toplum kutuplaştırılmakta, halk siyasal görüşleri nedeniyle birbirine düşürülmekte, ulusun evlatları düşmanlaştırılmakta. Düşünceden çok, kavga var bu tartışmalarda. Özgün düşünceler hak getire… Usçu bir çözümleyecilik yok! Öngörü sıfır… Sesini yükselterek karşı görüşü bastıran haklı gibi gösterilmekte. Zaten dikkat edilirse kavgacı olmayan, adam gibi tartışanlar sürekli ekranlara çıkarılan kadro içinde uzun süre yer almıyorlar.

Televizyon haberlerine gelince… Birkaç. Televizyon kanalı dışında neredeyse hepsi sürekli olumsuz haberler vermekteler. “Annesini öldürdü. Sevgilisini camdan attı. Arkadaşını bıçakladı. Trafiğe ters yoldan girip kazaya neden oldu. Kuyumcuyu soydu. Sahte altın bozdurdu…” böyle uzayıp gitmekte haberler. İnanın bu haberlerin çocuklara izlettirilmesi son derece sakıncalı. Bu arada siyasetçilerinin dilinin bir aydın dilinden çok uzak bitirimhane dili olduğunu da söylemeliyim. Hem kötü örneklerle dolu hem de karamsar bir yaşam resmi çizilmekte. Bu durum, çocuklarda umutsuzluk yaratır.

Be arkadaş bu ülkede hiç mi olumlu bir şey olmuyor? İnsanların örnek alacağı, yüzünü güldüreceği, onlara umut ve yaşama sevinci aşılayacağı bir şey yok mu haber değeri taşıyan?

Diziler, birbirilerinin yinelemesi… Yaratıcılık yok! Kahramanlar örnek olacak nitelikte değil! Bazı dizilerdeki konuşmalar bile öncekilerin neredeyse aynısı. Diziler, doğru konuşmayı, güzel Türkçemizi yok edecek nitelikte. Yabancı sözcüklerin çokluğu, Türkçeyi kirletmekte. Dile özen göstermeyen televizyonlar, Türkçe düşmanlığında birleşmekteler.

Haber okuyucular ve türlü izlencelerin sunucuları Türkçe yoksunu. Dilimiz, televizyonlar ve sosyal medya aracılığıyla yok edilmekte. Dil olmadığında kültürden söz edilebilir mi?

Kırk gün televizyonda, sosyal medyadan, internetten uzak kaldım. Kitaplarla yoldaş, doğayla dost oldum. O kadar çok şey öğrendim ki…

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       18 Ağustos 2020                               

 

 

 

ŞARKÖY-MÜREFTE (Dinlence Yazıları 2)

 


Mürefte, Şarköy’e bağlı bir mahalle. Büyük şehir yasasından sonra köyler mahalleye dönüştü Türkiye’mde bir gecede. Böylece ülkemizde köyde yaşayanlar azaldı, kenttekiler çoğaldı. Bu da kentleştiğimizin bir göstergesi olarak anlatıldı. Mürefte de bir beldeyken birden kentleşerek Tekirdağ-Şarköy’ün bir mahallesi oldu.

Şarköy, zeytin ve üzümüyle ünlü bir yer. Neredeyse dağ taş zeytinlikler ve bağlarla dolu. Özellikle Mürefte şarap merkezi. Ancak hükümetlerin tarımda uyguladığı liberal politikalar yüzünden şarapçılık ve buna bağlı olarak da bağcılık can çekişmekte. Üreteni korumayan bir anlayış yüzünden ülkemiz çiftçisi zorluk içinde. Ürettiği için bin pişman…

Bir ülke düşünün üreticisi de tüketicisi de mutlu değil! Üreten, ürününü beş paraya satamıyor. Tüketici ise bu peş paraya satılamayan ürüne dokunamıyor, çünkü ateş pahası… Ülkemizde, bir ürünün üreticiden tüketiciye ulaşması için çokça aracı var. Bu nedenle üretici zararda, tüketici soyulmakta… Ülkeyi yönetenler ise üreticiyi de tüketiciyi de korumuyor. Aracıya bu soygun için uygun ortam hazırlıyor.

Çiftçimiz örgütsüz… Ürettiklerini doğrudan pazara götüremiyor. Pazarlama sorunu belini büküyor. Kooperatifçilik hem üretici hem de tüketici için tarihte kalmış solgun bir yaprak.

Şarköy’de özelleştirme kapsamında devlet, şarap fabrikalarını satmış. Sattığıyla da kalmamış alkollü içkilere ağır vergiler getirdiğinden dışsatım durma noktasına gelmiş. Oysa Osmanlı döneminde bile şarap dışsatımı çok önemli bir gelir kaynağıydı. Hangi nedenle olursa olsun şarapçılığın bu biçimde baltalanması çok yanlış. Türkiye’de şarap üretiminin engellenmesi köylümüze, sanayicimize, üreticimize vurulan bir darbe… Türkiye, dünya pazarlarını terk etmek üzere…

Zeytin, kutsal bir ağaç… Yüzlerce yıl ürün vermekte. Gölgesine sığınanları aç, açık bırakmıyor. Bin bir bereketi, köklerinden dallarına taşımakta her yıl. Var yılında da yok yılında da üreticisini mutlu etmekte. Ayrıca toprağı yaz, kış yeşil tutmakta. Toprağa kökleriyle sımsıkı sarılmakta. Yurt toprağının akıp gitmesini önlemekte. Ülkemiz önemli bir zeytin memleketi. Bu nedenle bu konuda bilimsel bir yetiştiricilik zorunlu.

Ne yazık ki zeytin bahçelerine imar vermekte belediyeler. Yazlık furyası yüzünden zeytinlikleri fare gibi kemirmekte yapsatçılar. Bu kemirmeye belediyeler yol vermekte. Hangi koşulda olursa olsun zeytinlikler korunmalı. Zeytinlikler, yapsatçıların para hırsına kurban edilmemeli.

Yazlıklar konusunda hükümetin ve belediyelerin ortak bir izlence üretmeleri gerek. Bu konuda belirgin yasal düzenlemeler yapılmalı. Tarım arazileri yazlıklara kurban edilmemeli. Yapılar doğaya uygun olmalı. Yazın ortalama yirmi gün, taş çatlasa bir ay kalınan yazlıkların büyüklükleri sınırlandırılmalı. Gereksinimin çok üstünde büyüklükteki yazlıklar; ancak insanların açgözlülüğünü, görgüsüzlüğünü tatmin içindir.

Şarköy’den sonra gittiğimiz birçok yerde tarım arazilerinin hoyratça yapılaşmaya terk edildiğini üzülerek gördük. Bu konuda ne Çevre ve Şehircilik Bakanlığının ne de belediyelerin doğru düzgün bir izlencesi, ilkesi var. Herkes, yaptığı işi kitabına uydurmakta. Belediye deyince parti ayrımı yapmıyorum. Al birini, vur ötekine…

Salgın günleri başlamadan önce Kartepe’ye gitmiştik eşim ve Atacan ile. Dönüşte Kandıra üzerinden Ağva’ya gitmeye karar verdik. Kış bitmek üzereydi. Toprak canlanmaya başlamıştı. Tertemiz köylerden, bereketli topraklardan yavaşça gidiyorduk. Yol boyunca ilgimizi çeken şey, emlakçıların reklam tabelalarıydı. Belki de İstanbul’da bile bu kadar çok emlakçı görmedim. Yol boyundaki tabelalara bakınca neredeyse satılığa çıkarılmadık bağ, bahçe, tarla yok gibiydi.

Peki, bu tarım arazileri neden satılıyor? Alıcılar buraları çiftçilik yapmak için mi alacaklardı? Yoksa buralar, kentlere eklemlenecek yeni beton yapılar mı olacak? Tarım arazilerinin betonlaştırmak için böylesi bir akbaba üşüşmesinin önüne geçmek gerek. Türkiye’nin bu kadar çok konuta gereksinimi yok! İnşaatçılıkla bir ülkenin kalkınacağını düşünme aldatmacasından, kolaycılığından, saflığından, vurdumduymazlığından kendimizi kurtarmalıyız.

Ülkemizde kısa yoldan varsıllaşmanın yolu, ya hükümetlere ya da belediyelere sırtını dayamaktan geçmekte. Buralara sırtını dayayanların varsıllaşma yolu arsa, arazi… Ucuza, çoğu zaman beleşe kapatılan yerlerde yapılan ucube yapılar… Çok partili yaşamın, demokrasinin(!) en çok sevilen yanı devlet ve belediye sırtından para kazanıp varsıllaşmak… Buna engel olma zamanı geldi sanırım.

Yazlık olarak düşünülen yerleri çoraklaştırıp betonlaştıracaksak, oraları küçük İstanbullar durumuna getireceksek yazlık yapmanın ne yararı var?

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       17 Ağustos 2020

 

DİNLENCEMİZ BİTTİ (Dinlence Yazıları 1)

 

Temmuz ayı başında başladığımız dinlencemiz bitti. Korana salgını nedeniyle Mart, nisan ve mayıs aylarını gönüllü, biraz da zorunlu tutsak olarak evde geçirmiştik. Haziranda ise seyrek de olsa dışarı çıkmaya başladık. Salgının gerilediği bir ayda gönüllü tutsaklığımızı sonlandırırken önlemleri elden bırakmadık. Virüs korkusu yaşamımızda kendisini duyumsatmaktaydı.

Temmuz başında tüm önlemlerimizi alarak dinlencede zorunlu gereksinmelerimizi karşılayacak eşyalarımızı toparlayıp yola çıktık. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Mürefte’nin yolunu tuttuk. Ayçiçek tarlalarını, bitmek bilmeyen bir çalışma içinde olan kuş sürülerini izleyerek yolculuğumuzu sürdürdük.

Yol boyunca insan emeğinin yarattığı bahçe ve tarlalardaki türlü ürünlere kıskançlıkla baktık. Bahçe ve tarlalardan sonsuz bir bereket fışkırmaktaydı. Topraktaki üretim, salgının oluşturduğu karamsarlık bulutlarını dağıtmakta. Bundan da anlaşılmakta ki salgını çok az kayıpla atlatan Türkiye, üretim atağıyla olası felaketlere karşı üreterek hazırlanmakta.

Buğday ve arpa hasat edilmiş. Anızlarla dolu tarlalarda koyun sürüleri karnını doyurmakta. Her sürüde onlarca kuzu var. Trakya’nın verimli toprakları, canlıların tümüne yaşam olanağı sunuyor. Doğanın sofrası herkese açık…

Leylekler çoktan gelmiş. Onların da telaşı büyük. Yerleşim yerlerinde kırlangıç sürülerine rastlanıyor. Az da olsa sığırcıklar görünmekte. Doğanın en çalışkan kuşları serçeler… Cüssesi küçük, azmi büyük bu kuşların sözlüğünde “durmak” sözcüğü yok sanırım. Bir ağacın neredeyse her yaprağının arasından bir serçe uçuyor toprağa. Bu tek tek toprağa konan serçeler, birden kümeleşiyor. En küçük bir kıpırtıda olağanüstü bir refleksle küçük bir uçan buluta dönüşüyorlar. Serçe bulutu, bir ağacın yeşilliği içinde eriyip yitiveriyor.

Yol, arabalarla dolu. Gidenler, dönenler… Arabaların yüzde doksanı yarış içindeymiş gibi gazlamaktalar. Amaçsız bir ivedilik yüzünden doğadaki coşkunluğu görmeleri olanaksız. Otomobillerin çoğu İstanbul plakalı. Bundan da anlaşılıyor ki çoğunluk yazlığına, köyüne ya da dinleneceği bir otele gitmekte. Demek ki asıl amaç, gezmek… Gezme amacıyla çıkılan yolda doğayı görmeden anlamsız bir ivediliğin nedeni ne? Bin bir tür güzelliği, olağanüstülüğü, tansığı kaçırdığının farkında değil bu hız tutkunları.

Yolda bizim gibi yavaş gidip gezinin tadını çıkarmaya çalışanları da kornalarla taciz etmekteler. Yolun sağından yavaşça ilerleyen bizim gibilere aşırı derecede kızmakta hız tutkunları. Biz, dinlenmek için geziye çıkmışız. İstanbul’un kalabalığından, gürültüsünden, betonundan, keşmekeşinden, bunaltıcı havasından, sokakların esintisizliğinden, insanı boğan taşıt çokluğundan, bir yeşil yaprağa ve kuş cıvıltılarına özlemimizden kaçmaktayız doğa ananın kucağına. Yani acelemiz yok! Yol boyunca doğanın tansıklarına tanıklık etmek istiyoruz.

Dura kalka gece yarısı Mürefte’ye vardık. Kayınbiraderim kızları ve annesiyle çoktan gitmişlerdi. Biz, eve ulaştığımızda onlar uykudaydı. Kapıyı açtılar, bir kısım eşyamızla odamıza yerleştik. Eşim araba kullandığı için yorgundu, hemen uyudu. Atacan, sabahleyin erken uyanıp dayısının kızlarıyla oynamak için hemen yatağına girdi. Onlar, uyuyunca balkona çıktım. Önümde ayışığında parıldayan Marmara. Sular; parlak, akışkan canlı gibi kımıldamakta. Marmara Adasının ışıkları buharları bir camın arkasından görünmekte soluk. Avşa, her zamanki gibi ışıldak gibi parlamakta denizin orta yerinde.

Tek tük gemiler geçmekte İstanbul ve Çanakkale yönüne. Gecenin karanlığında gemiler yüzen bir ışık demeti. Ayışığının aydınlattığı ve kıyıya doğru gittikçe genişleyen ışıltılı yoldan geçerken gemiler tüm gövdeleriyle fark edilmekte. Uçsuz bucaksız denizlerde yol alan gemi çalışanlarının o kapkara sularda neler düşündüklerini, hangi imgelemlerin peşinde olduklarını, kurdukları düşleri hep merak ederim.

Karşı kıyı ışıl ışıl… Biga Yarımadasının Mürefteden görünen kıyı kesimi bir ışık uçmağı. Kemer’den başlayan ışıklar kıyı boyunca uzanmakta. Değirmencik Köyünde yer alan İÇTAŞ parlak, yoğun bir ışık denizi. İÇTAŞ’tan sonra ışıklar yavaşça soluklaşmakta. Karaburun-İnceburun (Karabiga) Deniz Feneri, yanıp sönmekte gecenin karanlığına göz kırpar gibi. Kim bilir neler görmüş, hangi gizlerin tanığıdır?

Balkona çıktığımda ilk baktığım yer, kırlangıç yuvaları… Yerli yerinde durmaktalar. İki yuvada da yaşam var. Yuvaların altlarında kuşların dışkıları birikmiş. Dışkılar biriktiğine göre iki yuvada da yavrular var demektir. Belki de ilk yavrular kanatlanıp uçmuştur. Mevsimin ikinci yavruları yuvadadır. Yarın ilk iş onları temizlemek…

Komşu evler karanlıklar içinde… Sakinleri ya gelmediler henüz ya da uykular. Karanlık gecede gökyüzü ışıl ışıl… Yıldızlar, gökyüzünde asılı küçük fenerler gibi. Bir yıldız denizi içindeyim sanki. Işıltıların çevresi koyu laciverte kesmiş. Gökyüzünün büyüsüne daldım uzun süre. Zaman epey geçmiş. Neredeyse gün ağaracak. Uyku gözlerimden akmakta. Gidip yattım. Kendimi gecenin sessizliğinde dalganın şıpırtılarına bırakarak.

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

16 Ağustos 2020