GURBETTE BAYRAM


Bayramlar hem geçmişin anılarını yaşatır hem de gelecek için düşlemler kurdurur. Asıl önemlisi de eş dost, hısım akrabayla mutlu bir an yaşatmaktır bayramların amacı. Bu nedenle insanların bayramları, doğup büyüdükleri yerlerde geçirmeleri çok önemli. Gömütlüklerin olduğu yerde bayram yapmak ayrı bir değer taşır. Bu, geçmişle geleceği buluşturması açısından çok önemlidir.  

Kurban Bayramı yaklaşmakta. Biz gurbetteyiz. Doğaldır ki sıla, burnumuzda tütmekte. Sılada yaşadıklarımız ise içimizde gürül gürül akan koca bir ırmak. Anılardan uzaklaştıkça o koca ırmaktaki çağıltılar daha da artmakta. Zaman gelir dokunsalar ağlayacak gibi olurum. Sıladaki anılar, gurbette yitirdiklerim, toprağımın bana kattıkları usuma geldikçe bir başka olurum. Bir düş yolculuğunun elsiz ayaksız yolcusu gibi duyumsarım kendimi.

Bayramdan önce TRT Trabzon Radyosunun değerli yapımcısı Yavuz Üçüncü aradı. “Hocam ‘Gurbette Bayram’ konusunu konuşacağız uygun musunuz?” Telefon ettiğinde Yavuz Bey, İstanbul’daydım. Yani gurbette. İki gün sonra Mürefte’ye gittik. Anlaşılacağı üzere gurbetin gurbetine. İçimdeki özlem çığ gibi büyümekte gurbetin gurbetinde. Bu çığın önünü kesecek bir nesne yok! Hele ki bu çığı eritecek sıla güneşinden çok uzaktayım. Sessiz bir doğa içinde gönlüm kanatsız bir kuş gibi. Sayrılığım nedeniyle iyileşmem için böyle bir dinlenceye çok gereksinmem var. Ameliyat yerimde zaman zaman ağrılar var. Bu, önemli mi? Değil… Asıl ağrı yüreğimde… Bu ağrıyı, acıyı dindirecek ilacı yok sağaltımcıların da otacıların da.

Ah Yavuz ah! Yüreğimi yakıp kavuran sıla ateşine benzin döktün. Çocukluğum, gençliğim gözümün önünden akmakta nazlı bir su gibi. Olumlu yanıt verdim ona, konuşacağım canlı yayında “Gurbette Bayram”ı. Konuşmasına konuşacağım da çok derinlere girmek istemiyorum. Ancak söylediklerimin yüzeysel kalması da olmaz. Bu konuşmayı gurbette olan birçok insan dinleyecek. Gurbette yakını olan, onların yolunu gözleyen birçok kişi radyo başında olacak. En acısı da yakınları gurbette toprak olanlar var. Anlaşılacağı üzere bir bayram üzeri duyguların düzeyini ayarlamak çok zor. Zaten ben, konuşacaklarımın duygusal düzeyini tutturamasam yandım gitti.

Güneş yükseldi, öğlene doğru. Deniz, durgun… Yine de oturduğum yerden küçük dalgaların kıyıyı yalayıp geçtiği sesler işitilmekte. Dalgalar çekilirken sürüklediği kumların hışırtıları doyulmaz bir ezgi. Kırlangıçlar telaşlı… Arada bir taşıtların motor gürültüleri… Denizde birkaç yelkenliyle birkaç balıkçı teknesi… Gökyüzü engin bir derinlikte… Bir martı kucaklamaya çalışmakta gökyüzünün sonsuzluğunu. Aşağıda bir karabatak alçaktan uçarak av aramakta derin mavilikte. Zeytin ağaçlarının yaprakları arasında serçeler ötüşmekte. Erkek ağustosböceklerinin dişileri için serenatları hız kesmeden sürmekte. Nasıl bir aşktır ki ezgilerini hiç durmadan sürdürmekteler. Bu aşkta vazgeçmek yok, sonuna dek gitmek var. Olunca böyle âşık olmak gerek. Uzaktan guguk kuşunun sesi geliyor boğuk.

Zaman yaklaşmakta, nereden konuşmalıyım? Bahçeden konuşursam doğal sesler var, bunlar canlı yayına yansır. Dinleyicilerin ilgisi dağılır. Beni dinlemek yerine denizin, kuşların, ateşböceklerinin seslerini dinlemeyi yeğlerler. En iyisi üst kata çıkmalı. Balkonda oturup konuşsam olmaz. İki tane kırlangıç yuvası var. Erkek ve dişiler durmadan yiyecek taşımaktalar yavrularına. Balkonda otursam onları engellerim.

Odaya geçip koltuğa oturdum. Az sonra Yavuz Bey arayıp hazır olup olmadığımı sordu. “Hazırım!” deyince yayına bağlandım. Güzel, canlı, sıcak, cıvıldaşan sesiyle karşımda Özgül Kömürcü… Önce konuşacağımız konu hakkında kısa bir giriş yaptı. Ardından sorusunu sordu. Önce çocukluğumuzdaki bayramları anlattım kısaca. “Kısaca” diyorum, çünkü uzun anlatacak durumda değilim. Sözü uzatsam uzatamam, zira içim yanmakta. Nasıl uzatayım?

Çocukluğum, en duyarlı olduğum mutluluğu doruklarda yaşadığım dönem. Çocukluğumun mutlu bayramlarını yaşadığım insanların çoğu göçüp gitmiş bu dünyadan. Onlarsız anıların tadı mı kalır? Bazıları çok kötü anlarda göçüp gitmiş aramızdan. Birbirimize doymadan toprağa düşenler içimi kavurmakta. Bu nedenle kısa kesiyorum anlatımımı çaktırmadan.

Asıl konuşacağımız konu, gurbette bayram. “Gurbet” acı, özlem yüklü bir sözcük. “Gurbet” deyince ister istemez “sıla” gelmekte usa. Bir yanda her şeyinizle varsınız. Kökünüz orada… Bilincinizi, duygularınızı, benliğinizi oluştuğu yer çoğalan bir anı denizi gibi. Diğer yanda ise köksüzlüğün getirdiği eğretilik. Bu nedenle bağlanmaktan korktuğunuz bir koca kent…

Anlatıyorum gurbetteki bayramları buruk, özlemle dolu, yalnız, yabancı… Konuşmamız bitince telefonumu kapatıp uzun süre oturduğum yerde düşündüm. Yarım yüzyılı çoktan geçmiş bir yaşamın kırılma noktalarını, sıçrama anlarını, kopuşları, buluşmaları, yitikleri, kazançları, önümden akıp giden ıramağa kapılıp gidenleri, yağmur damlaları gibi üstüme yağanları…

Bir süre sonra düşlemlerden kurtarıyorum kendimi. Kalkıp bahçeye inerek Fakir Baykurt’un yazdığı özgeçmiş kitaplarından birine dalıyorum. Ülkemizin geri kalmışlığını aşmak isteyen Cumhuriyet’imize onlarca güçlüğü çıkaranlara tanıklık ediyorum. Anadolu bozkırının karanlıkta kalması için Atatürk Devrimini baltalayanların yalan ve iftiralarına öfkelenmekteyim okudukça.

Bayram, bayramdır sılada da olsa gurbette de olsa ne fark eder? Bayram çocuklar için bayramdır asıl. Çocuklar için bayram, sevinç, mutluluk, heyecan… Büyükler içinse anıları anımsamak kimi zaman üzüntüyle kimi zamansa mutlulukla… Yeni bir bayramın öngünündeyiz, her şeye boş verip tadını çıkarmalı.

                                                                                    Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   16 Temmuz 2021

 

 

 

 

 

“ATEŞ ALMAYA MI GELDİN?”


Ateşin bulunması, insanlık için önemli bir uygarlık adımıdır.

Ya ateş olmasaydı…

İnsanoğlu…

Madenleri nasıl işleyecekti?

Yabani hayvanlara karşı ne ile korunacaktı?

Topraktan tuğlayı nasıl yapacaktı?

Yemekleri neyle pişirecekti?

Bu sorular uzar gider. Günlük yaşamımızda önemli bir yer tutar ateş. Dünyanın ve Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi Doğu Karadeniz’de de ateş komşuluğu söz konusudur. Çakmağın henüz yapılmadığı, kibritin yaygınlaşmadığı, insanların yoksulluğun ve yoksunluğun pençesinde kıvrandığı bir dönemde ateşe sahip olmak çok önemliydi.

Çocukluğumuzda “bir adamın gereksiz yere bir kibrit yaktı diye karısını boşadığını” büyüklerimiz sık sık anlatırlardı. Aslında bu olayla tutumluluğun önemi vurgulanmaya çalışılırdı. Savaşlar görmüş, işgal yaşamış, işgalden sonra evini ve memleketini terk ederek muhacir çıkmış, açlık çekmiş, salgın hastalıklarla kırılmış, şehitlerinin cenazesini bile kaldıramamış, yoksullukla ezilmiş, kendi öz yurdunda egemenlerce horlanmış bir kuşağın evlatları, torunlarıydık.

Cumhuriyet’in yarattığı kalkınma, yeni yeni kendini duyumsatmaktaydı. Yüzyılların birikimiyle oluşmuş olumsuz yaşam koşullarını bir anda aşmak, çok zordu. Bu nedenle de zorlukların, yok oluşların içinden çıkıp yaşama tutunan bu insanların sabrına hayran olmamak elde değil. Onların en olumsuz koşullarda bile içlerinde sürekli büyüttükleri umut fidanı her geçen gün göğermekteydi. Kıtlık günlerini düşünerek her şeyi tutumlulukla kullanmak onların davranış biçimiydi. Bir kibrit çöpünün bile onlar için önemi, gerekliliği büyüktü. Çünkü ona gereksinim duyup da bulamadıkları zamanlar çok olmuştu yaşamlarında.  Günümüzde çok küçük ve önemsiz görünen şeyler, onların çoğu zaman yaşamlarını kurtarmıştı. Bu nedenle en küçük gereksinim maddesinin bile değerini olağanüstü bir biçimde bilmekteydiler.

Çok eski yıllardan beri ateş söndürülmezdi ocakta. “Ocağı sönmek” sözü de o ailenin yaşamadığı anlamını verirdi. Çünkü ateş yanan bir ocak, dumanı tüten bir baca yaşamın en önemli göstergesiydi. Ocağı söndürmemek, bir yaşam savaşımıydı. Bu savaşı da kazanmak gerekti.

Gün boyu ateş yanardı ocaklarda. Gece olup da yatma zamanı gelince ocağın içindeki közlerin üstü ustalıkla küllerle örtülürdü. Küllenen közler, sabaha dek canlılığını yitirmezdi. Sabah olunca küller özenle bir yana çekilir, közlerin üstüne kolayca alevlenecek çalı çırpı konarak ateş canlandırılırdı. Ardından odunlar ateşi güçlendirirdi.

Gece, ocaktaki ateşi sönen komşu erkenden küçük bir kürekle gelir ve ateş isterdi. Küreğe konan birkaç köz, komşunun ateşinin yeniden yanmasını sağlardı. Közleri alan komşu ardına bakmadan hızlıca evinin yolunu tutardı. Çünkü Doğu Karadeniz’de evler birbirinden uzaktır. Yolda eğleşmek, közleri söndürebilir. Hava yağmurlu, karlı, çamurlu olabilir. Bu nedenle bir an önce ocağı yakıp bacayı tüttürmek gerek.

Bazı konuklar, geldikleri gibi giderler. Anlaşılacağı üzere böyle bir konuklamada iki lafın beli kırılmaz. Söyleşilmez onunla. Bu tür konuklara: “Ateş almaya mı geldin.” denir.

“Arkadaşlar! Gidip Toros dağlarına bakınız, eğer orada bir Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç asla bizi yenemez. (Mustafa Kemal Atatürk)” Atatürk’ün de belirttiği gibi bacalarda duman tüterse ulus yaşar. Ocağı sönmüş, bacası tütmez bir toplum yaşayamaz ve zamanla dünya yüzünden silinip gider.

Yurttaşımız köyde, kentte, yaylada, çadırda ateşini, ocağını hiçbir zaman söndürmez ulusu yaşasın diye. Bunun içindir ki ateş komşuyla paylaşılır. Bu yardımlaşma belki de en önemlisidir komşular için.

Çocukluğumuzda, Doğu Karadeniz’in yeşili arasından tüten boz dumanlar kim bilir hangi mutluluğun, umudun, yaşama savaşının, geleceğe yönelişin belirtisiydi?

Ocakta ateşimiz, bacada dumanımız hiç eksik olmasın. Olmasın ki yaşam doludizgin sürsün gitsin sonsuza dek.

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   7 Temmuz 2021

 

 

ÖĞRETMENİN GÖREVİ, ÖĞRENCİYİ SINIFTA TUTMAK DEĞİL Mİ?


Öğrenciler çocuk ve gençtir. Çocuk ve gençler, doğaları gereği büyüklere göre devinimleri çok, heyecanları aşırı, düşleri sonsuz, öğrenmeleri hızlıdır. Arada sırada taşkınlıklar yapmaları olağan. Yaramazlık olarak niteleyebileceğimiz davranışlar göstermelerini anlayışla karşılamalı. Çünkü bu, onların doğaları gereğidir. Onların doğalarını değiştiremeyeceğimize göre onlara hoşgörü göstermekten başka yol yok!

Öğrencilerin bazılarının ilgisi, derslerde dağılır. Öğretmenlerinin anlattıklarına odaklanamazlar. Kendi dünyalarına dalar, tinsel olarak sınıftan çıkarlar. İlgisi dağılanların hangi imgelem peşinde koştuklarını anlamak çok güç. Bu imgelemler, peş peşe koşar adım gider. Bir genç, çocuk ya da ergen için belki de en mutlu anlardır bu imgelemlerin düşlendiği anlar. Onların sert bir uyarıyla ya da azarlanarak bu imgelemlerden koparılmaları onların tinsel sağlıklarına derin yaralar açar. Bu nedenle bu durum karşısında gerek öğretmenler gerekse veliler, onların tinsel sağlıklarını korumak ve onları toplum içinde küçük düşürmemek için duyarlılık göstermeli.

Çocuklar, ergenler, gençler erkelerinin yüksekliğine karşın çok kırılgandırlar. Çoğu zaman havadan nem kaparlar. Onları kırıp dökmek hem kendilerine hem de içinde yaşadıkları topluma çok zarar verir. Tinsel sağlığı örselenip bozulmuş gençlerin başarılı, uyumlu, anlayışlı, çözüm odaklı, imgelemlerinin ardından koşan, yaratıcı ve üretken özellikleri yok olur giderek. Onların geleceğe yönelik kurdukları düşler bir bir yıkılır bu sert fırtınalarda. Bu nedenle öğrencilerin yıkıcı fırtınalara değil, meltem esintilerine gereksinmeleri vardır.

Öğretmenlerin birçoğu öğrencilerin ders dinlememeleri karşısında aşırı tepkiler gösterir. Onlara anlayış gösterip dersin önemini kavratma yerine, derslerden ve özellikle de öğretmenden soğutacak bir davranış gösterirler. Bu yersiz tepkisel davranış, öğrencinin öğretmenine karşı sevgisini azaltır. Ergen ya da genç, kendi kişiliğini korumak adına dersleri dinlememe ve öğretmenini kızdırma amacıyla derslere ilgisizliğini artırır. Bu ilgisizliğini özellikle öğretmenine ve arkadaşlarına belli edecek biçimde gösterir. Öğretmen de bu davranışla sınıftaki otoritesinin sarsıldığını düşünerek sert davranmayı, öğrenciyi dışlamayı yeğler. Burada bazı öğretmenlerin usuna gelen en kestirme çözüm, öğrenciyi sınıftan kovmak.

Peki, öğrenci kovulunca ne yapar? Dersten kovulmak, öğrenci için bir utkudur. Dışarı çıkar, aylakça dolaşır. Teknolojinin geliştiği günümüzde ise bu aylaklığa cep telefonuyla oynamak da eklenir. Bir süre sonra öğrenci kendini dersten attırmak için elinden geleni yapar ve amacına da ulaşır.

Salgın döneminde yüz yüze eğitim yapılamadı. Eğitim uzaktandı. Uzaktan eğitimde, yüz yüze işlenmesi gereken ders içerikleri olduğu gibi anlatılmaya çalışıldı. Olağandır ki öğrenciler bilgisayar başında ders dinlemekten sıkıldılar. Bu nedenle zaman zaman başka şeylerle ilgilendiler. Bazı öğretmenler, uzaktan eğitim derslerinde bile öğrenci kovdu. Onun ekranını kapatarak ders dışı kaldı bu öğrenciler. İlkokuldaki bir öğrencinin ekranı niye kapatılır? Bu nasıl bir öğretmenlik?

Büyüklerimiz “Küçükten kabahat, büyükten af...” derlerdi. Ne güzel bir söz! Yediden yetmişe herkesin bilmesi ve anlamına uyması gereken bir ata öğüdü. Çocuklar, yanlış yapa yapa doğruyu öğrenirler. Onların yanlışları, bir öğrenme fırsatıdır. Yanlış yapmayan, doğruyu nasıl yapsın?

Öğrencilerin ufak tefek kaytarmalarına, ilgisizliklerine, yaramazlıklarına hoşgörü göstermek öğretmenlerin de velilerin de görevidir. Çünkü çocuklar ulusun çocukları. Toplumu büyük bir beden olarak düşünürsek bir uzvundaki ağrı sızı tüm bedeni etkiler. Sağlıklı toplum için sağlıklı bireylere gereksinim var.

Öğretmenlerin görevi, öğrenciyi dersten atmak değil, onları derste tutmaktır. Bir öğrenciyi dersten çıkarmak kolaycılıktır, sorunları çözmeyip onlardan kaçmaktır. Oysa öğretmenin görevi sorunları çözmek. Öğrenciyi derste tutarsak onlar öğrenir. Asıl amaç, öğretmek değil mi? Öğretmenlerin sorumluluğu, öğrencilerini en iyi biçimde eğitip öğretmektir. Bu da sorunların üzerine korkmadan gitmekle olur.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       14 Temmuz 2021

 

 

HARMAN YERİ


Baklan Ovası’nda zümrüt yeşili, yerini sarıya terk ettiğinde çevre köy ve kasabalarda heyecanlı bir hazırlık başlar. Bu heyecana tanık olduğum yer, İsabey kasabası…

Önce arpa yolumu, sonrasında buğday biçimi yapılırdı. Oraklar, tırpanlar bilenir öncelikle. Yaklaşık bir ay ovada kalınacağından götürülecek eşyalar hazırlanır. Ayaküstü yenebilecek gerekli ürünler küçük keselere doldurulur.

Öncelikle ekinin biçimi bitirilir. Ekinler deste yapılır. Desteler ekinin kolay taşınmasını sağlar. Destelenen ekinler at arabalarına, kağnılara yüklenerek harman yerine taşınırdı.

Desteler taşınmadan önce harman yeri hazırlanır. Tırmıkların ters yanıyla iyice kuruyan anızlar topraktan koparılır. Anızlar, bir yana toplanarak ya yakılır ya da çürümeye bırakılır. Harman yerinin toprağı kimi zaman aile üyelerince çiğnenerek bazen de yurgu taşıyla düzeltilip toprak sıkılaştırılır.

Sekiz on aile harman komşusu olurdu ovada. Bu ailelerden birinin yurgu taşı getirmesi yeterlidir. Komşular sırayla taşı alarak işlerini görürler. Harman işinde dayanışma, yardımlaşma üst düzeydedir. Araç, gereç konusunda kimse kimseden bir şeyini esirgemez. Üstelik komşunun işini görmesine yardım etmek, kişiyi sevindirip mutlu eder. Verici olmak, erdemli bir davranış. Hatta bu erdemli davranış, güngörmüş yaşulularda alışkanlığa dönüşmüştü.

Düzeltilen harman yerine desteler taşınıp yığılır. Bu yığma işi, gelişigüzel değildir. Ekinler belli bir düzen içinde yığılır. Harman yüzyıllarca süren bir geleneğin ovada boy atmasıdır.

At ya da öküzler düvene koşulur. Düven sağlam bir ağaçtan yapılır. Alt yanında çakmak taşları çakılıdır. Taşların alt yanları bıçak keskinliğindedir. Düvenin ve üstündeki birinin ağırlığıyla taşlar, ekinleri doğrar. Taneler, saplardan ayrılır. Saplar, giderek samana dönüşür. Düvene binip harmanda, defalarca dairesel olarak dönmekten en çok keyiflenen çocuklardı. Onlar için düveni sürmek bir oyun, büyükler içinse bir iştir bu. Hele arpa samanının, tozunun terli bedenlere yapıştığında verdiği yakıcı acı dayanılır bir durum değildi.

Harman düvenle dövülür. Deste yığını, yerini tınaz yığınına bırakır. İşin önemli bir kısmı halledilmiştir artık. Şimdi beklenen bir yeldir. Hele kuzeyden esen serin bir yel olursa çiftçinin kadınlı, erkekli yüzü güler. Hem serinlik verir bu yel, hem de tınazın içindeki samanla tanenin ayrılması sağlanır.

Beklenen yel esmeye başladığında deneyimli eller yabayı kavrar. Bu işi genellikle erkekler yapar. Tınazı yele karşı savurmaya başlar. Saman, buğday ya da arpa tanelerine göre hafif olduğu için uzağa gider. Tanelerin ise samana göre özgül ağırlığı fazla olduğundan yelin gücüne direnir, uçmaz. Tınazı yaba ile savuranın önünde tane yığını oluşur. Samandan ayrılan tahıl yığınına “namlı” denir. Az uzakta da saman yığını kendini gösterir.

Düven, bazı kalın ekin saplarını parçalayamamış olabilir. Koskoca harmanda böyle bir şeyin olması olağandır. İşte, namlının içinde kalan bu kalın, kısa sapları tahıldan ayırmak için kalbura göre daha büyük delikleri olan holozlar devreye girer. Eleme sırasında buğdaylar yerde yığılır. Yerde yığılı buğday yığınına “çeç” adı verilir. Holozda kalan yabancı madde böylece ayrılır. Bu işlemle tahılın yabancı maddelerden tamamen ayrıştırıldığını düşünmeyin sakın. Çünkü iş daha bitmemiştir.

Holozla kısmen temizlenen tahılın içinde taş, toprak, kurumuş ot tohumları karışmış olabilir. Bu arınmayı yapmak için kalburlar devreye girer. Çeçten kalburlar doldurulur. Çuvalların bulunduğu alana taşınır. Özenli, ustalıklı bir elemeyle taş, toprak ve diğer yabancı maddeler yere düşer. Kalburun içinde kalan tahıllar çuvallara doldurulur. Çuvallar dolunca ağızları, çuvaldızla dikilir ve at arabasına ya da kağnıya yüklenir. Artık tahıllar, ambara taşınıp yerleştirilebilir.

Harman yerinde kalan tahıl, çalı süpürgeleriyle üstünkörü süpürülür. Tabi ne kadar süpürülebilirse. Bu süpürülen tahıllar torbalara doldurulur ve bunlar, kışın tavuklara yem olur. Geride önemli miktarda tane kalmıştır. Bunlar “kuşların rızkı” denerek süpürülmez. Ovanın sahipleri arasında yer alan kuşlar, uzun süre bu yemlerle karınlarını doyurur. Kuşların bu toyundan börtü böcek de payına düşeni alır.

Tahılların ambara yerleştirilmesinden sonra saman eve taşınır. Çünkü evde beslenen inek, at, eşek, keçi gibi hayvanların kışlık yiyeceğidir bu.

Tarlalarda boy veren ekinler, hem insanlara hem evcil hayvanlara hem de kuşlara can ve kan olur.

Tarladaki buğdayından, arpasından kuşların hakkını ayıran çiftçilerimiz var mıdır şimdilerde? Acaba kaç çiftçi atalarının geleneğini sürdürerek “kuşların rızkını” toprağa bırakıp arkasına bakmadan evin yolunu tutmakta?

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   6 Temmuz 2021

FOMON

 

Doğu Karadeniz Bölgesi’nde en önemli sorunlardan biri, ineklerin kışın beslenmesidir. Çoğu zaman kış mevsimi ağır geçer yörede. Kıyıdan iç kısımlara doğru gidildikçe kışın şiddeti artar. Kar kalınlığı, bazen bir metreyi geçer. Kışın hayvan yiyeceği üretme olanağı olmadığından güz mevsiminden önlem almak gerekmekte.

Çocukluğumda Of yöresinde tarım; fındık, mısır ve fasulye yetiştiriciliğine dayanmaktaydı. Zamanla çay dikimi ve üretimi yaygınlaştı. Fabrikaların yaygınlaşmasıyla çay, diğer ürünlerin ekim ve dikim alanlarını daralttı. Hatta çoğu yerde ortadan kaldırdı.

Temel geçim kaynağı fındık, mısır ve fasulye olunca güz mevsiminde bu ürünler dikkatle istiflenirdi. Fındık, üretici birliği olan FİSKOBİRLİK’e satılırdı. O dönemde dış müdahalelerle üreticinin hakkı gasp edilmemişti. Fındık iyi para ederdi. Köylü, namerde muhtaç olmazdı. Tarla ve bahçesinde ürettikleriyle geçinirdi. 1980’deki 24 Ocak kararlarıyla dış finans çevrelerine teslim olan ülkemizde tarım önce can çekişmeye başladı, sonra da öldürüldü. Böylece de Karadeniz’in üretken, çalışkan çiftçileri kentlere göç etmek zorunda kaldı.

Neyse biz konumuza dönelim. Sonbahar geldiğinde yemyeşil mısır sapları sararmaya başlar. Mısır koçanları çoktan olgunlaşmıştır. Kadınlar, erkekler, çocuklar seferber olur. Ailenin bazı üyeleri mısır koçanlarını özenle toplayarak ellerindeki sepetlere doldururlar. Dolan el sepetleri, daha büyük olan sırtta taşınan sepetlere boşaltılırdı. Tıka basa doldurulan sepetler eve taşınırdı.

Ailenin bazı üyeleri ellerinde oraklarla koçanları toplanmış mısır saplarını yarım metre kadar yukardan keserlerdi. Altta kalan bölüme çeli denirdi. Çeliler ya evde ocağı tutuşturmak için kullanılırdı, çünkü çok kuru olduklarından kolay yanarlardı. Ya da tarlada yakılarak yok edilirlerdi.  Çeli, sert olduğundan inekler tarafından yenmezdi. Çelinin üst kısmını oluşturan mısır saplarına otluk denirdi. Otluk, çok değerliydi. Çünkü ahırda beslenen hayvanların kışı geçireceği en temel yiyecekti. Otlukların sağlıklı olarak saklanması çok önemliydi.

Otluklar önce tarlada düzenli olarak istiflenirdi. Mısır sapları demet durumuna getirilirdi. Demetleri bağlamak için tarladaki otlardan yararlanırdı. Anlaşılacağı üzere kullanılan her araç doğaldı. Demetlerin bazıları dama taşınırdı. Dam yeterli olmayınca fomon yapılırdı.

Fomon, tarlanın orta yerine çakılan yaklaşık iki, üç metrelik bir ağacın çevresinde oluşurdu. Ağaç, yere çok sağlam çakılırdı. Rüzgâra, yağmura ve diğer doğa olaylarına karşı dayanmalı, yıkılmamalıydı. Ağacın boyu, fomonun büyüklüğüne göre değişirdi.

Demetlenen otluklar, yere çakılan direğin çevresine dairesel bir biçimde sıkıca dizilir. Demetleri iyice sıkıştırmak çok önemli. Çünkü gevşek dizildiklerinde araya yağmur suyu girer ve otluklar çürür. Ayrıca gevşek dizilmiş bir fomon sert bir rüzgârda kolayca dağılabilir. Bu nedenle bu işin ustası olmak gerek. Fomonu genellikle erkekler yapar. Mısır saplarının dipleri altta, üst kısımları yukarıda olurdu. Fomonun tabanı, üç dört metre çapa ulaştığında otluklar bir iple sıkıca bağlanırdı. Fomon ustası, mısır saplarını üstüne çıkar, ikinci katın yapımına başlardı. Yerde demet durumundaki otluklar, yukarıdaki fomon yapımcısına uzatılır, o da aldığı mısır saplarını büyük bir özenle direğin çevresine dairesel olarak yerleştirirdi. Sıkı sıkıya yerleştirilen üst kat bitince yumuşak mısır saplarından küçük bir demet otluk, direğin tepesine şaka biçiminde yerleştirilirdi. İş bitince fomon yapıcısı aşağıya iner, alttaki otluklara bağladığı ipi özenle çözerdi. Artık ineklerin kışlık yiyeceği garanti altına alınmıştır.

Kışın karlı, soğuk ve hayvan yiyeceğinin kıt zamanlarında fomondan otluklar sırayla alınır ve ineklere yedirilirdi. Fomon ve damda saklanan mısır sapları, otlar ineklerin sağlıklı bir kış geçirmesini sağlardı. İnek yiyecekleri bunlarla kalmazdı tabi ki... Başta kabak olmak üzere lahana ve başka sebzelerle yal yapılırdı. Yal, gerdel denen ve ağaçtan yapılan kazana benzer ve iki yanından elin girebileceği taşıma yeri olan bir araçtı. Gerdelin tahtaları özenle yerleştirilirdi. Çevresi demir bir kuşakla sıkıca çevrelenirdi. Tahtaların arasında su sızmazdı. Kabak, lahana... gibi yiyecekler sıcak suyun içine konurdu. Sıcak su önemliydi. Çünkü kışın soğuk günlerinde hayvanlarının içinin ısınması düşünülürdü.

Fomonlar, mısır üretimine bağlı olarak giderek azaldı. Kış mevsiminde sılaya her döndüğümde fomon arar gözlerim. Çıplak tarlaları ay ışığında dev gölgeleriyle bekleyen fomonları göremeyince üzülürüm. Çocukluğumun önemli bir anısının yok olduğunu düşünür ve üzülürüm. Aylarca fomonda kalarak kuruyan, hafifçe nemli olan otlukların ot ve nem karışımı kokularını özlerim. Gurbet ellerde belleğimizi canlı tutan, yüreğimizi ısıtan hep sılada doğal ortam içinde yaşadıklarımızı anımsamak değil mi?

                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           28 Nisan 2016

“İNSAN, EVLADIYLA EVLENİR Mİ HİÇ?”


Ninem, medrese hocası olan babasından Kuran öğrenmiş, dinsel eğitim almıştı. Doğduğunda II. Abdülhamit padişahtı. Çocukluğu ve genç kızlığının bir bölümü, bu padişahın döneminde geçti. Ayrıca Sultan Reşat ve Vahdettin dönemlerini de gördü. Medresede her gün “Padişahım çok yaşa!” diye bağırırlarmış.

Biz torunları ulusal bayramlar için şiirler okuyup marşlar söylediğimizde o da bize nispet olsun diye en gür sesiyle “Padişahım çok yaşa!” diye bağırırdı Bağırırken elini yumruk yapıp sağ kolunu dirseğinden bükerek önce göğsüne vurur, sonra sert bir devinimle yana açardı. Bu ritmik devinimiyle bağırması uyum içinde sürüp giderdi.

Padişahlara saygısı çok içtendi. Çünkü onları, bir siyasal kişi olarak değil; bir din ulusu olarak görürdü. Bu nedenle de eleştirilmelerinin İslam’a saygısızlık olduğunu düşünürdü.

Bir gün nineme: “Padişahlar neden Türk kızlarıyla değil de hep yabancılarla evlendi? Bu yolla çocukları hep yabancı kadınlarca yönlendirildi. Böylece de Osmanlı Devleti çöktü.” diye sordum.

O, küçümseyen bir bakışla: “Bütün Ümmet-i Muhammed, padişahımız efendimizin evladı sayılır. İnsan hiç evladıyla evlenir mi?” diyerek yanıtladı beni. Çünkü padişahlar, aynı zamanda halifeydi. Halife olunca da tüm Müslümanların dinsel lideri oluyorlardı. Doğu anlayışına göre devlet de devleti yönetenler de koruyucuydu, babaydı. Halk da onların kulları, evlatları…

Ninem, padişahları sevmesine karşın Atatürk’e derin bir saygı duyardı. Memleketi, işgalden kurtardığı için hep duacı olurdu ona. İyi insan olduğu için erken öldüğünü söylerdi. Bu konuda dedemle benzerlik kurardı. Çünkü dedem elli beş yaşında ölmüştü. “İyileri, Allah erkenden cennetine alır.” derdi. Atatürk’ten sonra gelen yöneticilerin hiçbirini sevmezdi.

Ninemin padişahların evliliklerini savunmak ve onları haklı çıkarmak için benim soruma verdiği yanıt hiçbir zaman usumdan çıkmaz. Bu yanıtını sık sık anımsamam da onu, rahmetle anmama vesile olur.

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   31 Mayıs 2021

SU DEĞİRMENİ


Karadeniz Bölgesi’nin en ünlü imecelerinden biri su değirmenleridir. Her köyün, çoğu zaman her mahallenin değirmeni vardır. Değirmen, Türklerin temel besin maddesi olan ekmeğin üretiminde en önemli aşamayı yerine getirir. Özellikle Doğu Karadenizlilerin ekmeği mısırdan yapılır.

Mısır, tarlada yetiştirilir. Kurumuş mısırlar istiflenir. Bu istiflenmede mısır taneleri koçanından ayıklanmaz. Kümeler durumundaki mısırlar genellikle evin dökme adı verilen çatı altlarına asılır. Kışın un gereksinmesi duyulduğunda yeteri kadar mısır alınır, mısırlar koçandan ufalanarak ayrılır. Mısır, çuvallara doldurularak değirmenin yolu tutulur.

Su değirmenleri, köylülerin/mahallelilerin ortak emeğiyle yapılır. Herkes, gerek emek gerekse parayla katkı sağlar değirmenin yapımına. Değirmenlerin yapısı genellikle tek katlıdır. Önce derenin kıyısında hafif bir düzlük alan belirlenir. Çünkü Doğu Karadeniz’de düzlük alanlar bulmak oldukça güç. Değirmen inşa edilir.

Yapının alt kısmı biraz yüksekçedir ve orada pervane ya da çark denen genellikle ağaçtan yapılan (son zamanlarda demirden) değirmenin motoru sayılabilecek kısmın yer alacağı boşluk bulunur. Sonra değirmeni çalıştıracak olan suyun yolu yapılır. Bu yola harka adı verilir. Derenin normal yatağından dar açıyla ayrılan bir suyoludur bu. Dere yatağı, eğimli bir biçimde doğal akış yönünde ilerlerken harktaki su, önce düz bir yatakta ilerler, değirmenin hizasına geldiğinde ise dere yatağından iyice yüksekte kalır. Harkta sıkışan su, tazyikli bir biçimde değirmenin altındaki çarkı döndürür ve değirmen çalışmaya başlar. Suyun tazyikli gelmesini sağlamak ve pervaneyi (çarkı) döndürme gücü artırmak için harkın sonunda “kodoç” adı verilen tahta bölüm yer alır. Su, “kodoç”ta sıkışarak hızlı bir biçimde akar ve pervaneyi döndürür.

Harkın orta yerinde dereye açılan kapıya benzer bir boşluk bulunur. Değirmen çalışmadığında buraya kapatma görevi gören ve yörede adına “koftera” denen su keseceği, değirmene giden suyun önünü kapatınca su, dereye akar, böylece değirmen çalışmaz. Değirmene mısır öğütmeye gelen kişi, “koftera”yı bulunduğu yerden alır, dereye akan suyun önünü kapatır ve çark dönmeye başlar.

Çark; genellikle kiraz, kestane, meşe, akasya gibi suya ve çürümeye dayanıklı ağaçlardan yapılırdı. Çarkın kollarının ucundaki ağaç aksam, bir kaşığı andırırdı. Çünkü suyu dağıtmadan kullanmaktır buradaki amaç. Son dönemlerde su değirmenlerinin çarkları demirden yapılmaya başlandı. Nedeni de demirin, ağaçtan daha dayanıklı olması. Çark, suya yatay olarak kurulur. Çarkı değirmenin taşına bağlayan “mil adı verilen uzun demir vardır. Demir çarka dikey olarak tutturulur. Milin üstünde “bayro” adı verilen ve haç işaretini andıran lama demir bulunur. “Bayro” üstteki taşın içindeki oyuğa yerleştirilir. Çark, döndüğünde değirmenin taşı da döner böylece.

Değirmende tahılın öğütülmesi için aynı büyüklükte iki taşa gereksinim var. Alttaki taş sabittir. Bulunduğu yere sağlam olarak yerleştirilir. Üstteki taş, dönecek biçimde yerleştirilir. Suyu bol derelerin üstüne kurulan değirmenlerde her taşın kalınlığı altmış santimetreyi bulur. Bunların çapı bir metre kadardır. Suyu az çayların kıyısında kurulan değirmenlerde taşların çap ve kalınlıkları küçülür. Çünkü az su, büyük taşları döndürmez.

Taşlar, birbirine sürtündüklerinde birbirine bakan yüzeyleri düzleşir. Düzleşen taşlar öğütme işini düzgün bir biçimde yerine getiremez. Bu nedenle işin ustası tarafından taşlara kıran atılır. Kıran, taşların metal bir tarak ya da murçla oyulmasıdır. Bir nevi taşların içine yollar yapılmasıdır. Kıran işi, ustaca yapılmazsa mısır yanar, iyi öğütülmez. Bu nedenle kıran önemlidir ve ustalık ister. Değirmenin çalışma durumuna göre belli zamanlarda düzleşen taşları kıranla iş görür duruma getirmeli.

Mısır öğütmede en önemli işlerden biri de unun kalınlığıdır. Unun kalınlığı kişilerin zevkine göre değişir. Herkesin damak tadı bir değil. Bu nedenle herkes, kendi zevkine göre unun kalınlığını ayarlar. Üst taşı kaldırıp indirme işini yapan kaldıraç vardır. Kaldıraçla taşı indirerek unun ince olması sağlanır. Kaldıraçla unun inceliğini ayarlamak da ustalık ister.

Çocukluğumda elektrikli değirmen köye gelmediğinden ve hazır unlar da kullanılmadığından su değirmenlerine çok iş düşerdi. Tabi o dönemde köyler çok kalabalıktı. Küresel liberalizm Türk tarımını henüz yok etmemişti. Köyden kente göç çok fazla değildi. Bu nedenle köylerde yaşayanların geçinme olanakları vardı. Bu dönemde değirmenlere çok iş düşerdi. Buralarda yoğunluk olurdu. Kavga gürültü olmadan tahıl öğütme işi sırayla yapılırdı. Sıra için pratik bir yöntem belirlenmişti. Değirmenin tavanına demir çengeller asılıydı. Çengel olmayan değirmelerde tavanda bir sırık bulunurdu. Değirmene gelen kişi, eğer orada mısır öğüten biri varsa torbasını ilk çengele asardı. Sonradan gelenler sırasıyla çengellere torbalarını asarlardı. Bazı torbalarda öğütülecek mısırın çok azı bulunurdu. Bu da hırsızlığa karşı bir önlem olsa gerek. Sıralar belli aralıklarla kontrol edilir, sırası gelen asıl torbasını getirerek öğütme işini yapardı. Sıra kavgası pek olmazdı, çünkü herkes komşusunun hakkına saygı göstermeye çalışırdı. Başkasının hakkına saygı göstermeyenin, hakkına başkalarının da saygı göstermeyeceği gerçeği sanırım iyice bilinmekteydi. Torbaların yere bırakılmamasının nedeni, farelerin çuvalı delip mısırı yemesin diyedir. Ayrıca yiyecek maddesinin yere bırakılması güzel bir davranış olarak algılanmaz. Evi, değirmene uzak olanlar, oradaki tahta sedirde yarı uyur, yarı uyanık beklerdi. Bu nedenle gündüz esneyip uykusu gelenlere: “Bu gece değirmende miydin?” diye sorup takılırlar.

Mısırın döküldüğü yere “sakanor” denir. “Sakanor”, değirmenin taşından biraz yüksekte tahtadan yapılan bir yer. Bir, iki teneke kadar mısırı ancak alır. “Sakanor”un altında tahtadan bir oluk bulunur. Buna “kapitçal” adı verilir. “Kapitçal”ın ucuna ip ya da zincirle bağlı bir tahta bulunur. Bunun adı da “çamçak”tır. “Çamçak” mısırın dengeli bir biçimde, belli aralıklarla taşın deliğine düşmesini sağlar. “Çamçak” olmasa değirmen boğulur ve iyi öğütemez. 

“Çamçak”ın dengelemesiyle “kapitçal”dan düşen mısır, değirmenin iki taşının arasına girer. Üst taşın dönmesiyle mısır, ezilip un durumuna gelir. Un, iki taşın arasından akmaya başlar. Unun aktığı yere unluk(kurun) denir. Unluk, taşın alt yanında bulunur. Genişliği, taşın çapına yakındır. Genişliği kırk santim kadardır. Çam ya da kestane ağacının pürüzsüz tahtalarından yapılır. Tahtaların kalınlığı, yaklaşık üç santimdir.

Mısırın öğütülme işi bitince önce harktaki su “koftera”nın yer değiştirilmesiyle dereye akıtılır ve böylece değirmenin çalışması durdurulur. (Son dönemlerde Karadenizli zekâsı bu konuya da çözüm üreterek otomatik bir mekanizmayla son mısır tanesi düştüğünde değirmenin çalışması durdurulmakta.). Ardından unluktaki un, özenle çuvala doldurulur. Değirmen taşının her yanındaki unlar güzelce alınır. Değirmenin temizlenerek bırakılması gelenektendir.

Değirmenin bakım ve onarımı imeceyle yapılırdı. Evi değirmene yakı olan ve hayır yapmayı seven biri, değirmenin günlük bakımını gönüllü olarak üstlenirdi çoğu zaman.

Zamanla teknoloji gelişti. Köyümüze Almanya’da işçi olarak çalışan bir komşumuz tarafından elektrikli değirmen getirildi. Köyde elektrik olmadığından bu değirmeni çalıştırmak için bir jeneratör kuruldu. Komşularımız ne sıra bekledi ne de zamanını öldürdü. Parayı verdi, mısırı öğüttürdü. Herkes unun tadının değiştiğini ve lezzetsiz olduğunu söylese de su değirmenleri unutuldu. Çay üretimin yaygınlaşmasıyla mısır tarlaları çay bahçelerine dönüştü. Artık çoğu komşumuz, mısırı satın alır oldu tadını beğenmese de. Zamanla köye buğday ekmeği yapan fırın yapıldı. Artık evlerde ekmek pişmez oldu. Arada sırada pişirenler olsa da değirmenler öksüz kaldı. Köyün büyük değirmenini büyük bir sel aldı götürdü, heyelanla gelen toprağın altına gömdü. Diğer değirmen ise meraklı bir babanın meraklı oğlu Mehmet Salih Bektaş sayesinde zamana ve teknolojiye direnmekte.

Değirmenin taşları arasından düşen taze un kokusu hâlâ burnumda. O unlardan pileki ya da kuzinelerde pişirdiğimiz sımsıcak ekmeklerin lezzeti damağımda. Komşusuna değirmendeki sırasının geldiğini anımsatmak için şefkat dolu bir bağırışla haber veren iyilik dolu komşunun sesi kulağımda. Zaman, insan yaşamına kolaylıklar sunarken nice güzellikleri, doğal tatları yutmakta bir canavar gibi. Keşke çocukluğuma kısa süreliğine dönebilsem de sırtımdaki mısır çuvalıyla değirmenin yolunu tutsam...

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       1 Mayıs 2016

DOLANDIRICILIK


Birkaç yıl önce telefonum çaldı. Açtım telefonumu konuşmak için. Karşımda heyecanlı bir ses, Türkçesi bozuk…

“Beyefendi, ödül kazandınız, kutlarım.” dedi.

“Ne yaptım da ödül kazandım.” diye yanıtladım onu.

“Çekiliş yaptık abi (Az önce “beyefendi” demişti. Şimdi biraz daha yakınlaştık sanırım resmiyet gitti, “abi” olduk.).

Karşımdaki kişinin sıradan bir dolandırıcı olduğunu anladığımdan sözü uzatmak istemedim.

“Sağolun, kazandığım armağanı gönderin o zaman.”

“Şirket merkezimizden almanız gerekir ödülünüzü.”

“İyi günler…” dileyip kapattım telefonu.

İnsanları kandırarak onların emeğine kısa yoldan el koyup varsıllaşmak nasıl bir anlayış. “Emeksiz yemek olmaz.” Diyen bir toplum nasıl bu duruma geldi?

Amerikancı 12 Eylül darbesiyle ekonominin dümenine Özal geçti. Katıksız bir liberaldi. En büyük övüncü, ABD’yi iyi bilmesi ve orada dostlarının olmasıydı. Toplumsal değerlerimizi aşındırmak ve toplumu paraya tapındırmak için elinden geleni yaptı.

İlk önce getir (faiz) girdi ülkemizin gündemine. Günlük, haftalık, aylık getiriler vardı. Her gün paranıza göre getirileriniz artmaktaydı. Bankalar yetmedi bu iş için. Devreye bankerler girdi. Emekli ikramiyesini alanlar; ev, dükkân ve tarlalarını satanlar bankerlere koştu kısa yoldan köşeyi dönmek için. Konu komşudan,  hısım akrabadan borç alıp bankerlere koşanlar vardı. Neredeyse kentlerin her yanında bankerler bulunmaktaydı. Gazetelerde ve televizyonda banker reklamlarından geçilmiyordu. Kısa sürede bankerler iflas etmeye başladı. Paraları toplayan bankerler, kaçıp saklanmaya başladılar. Ardından birkaç banka da iflas bayrağını çekti. Bu bankerlerin en ilginci ve simgesi, bu işe on yedi yaşında başlayan Banker Yalçın’dı. Çocuk yaştaki biri, emeksiz varsıllaşmak isteyen koca koca adamları kandırmıştı. Ders alınması gereken buydu. Ancak…

Getiri düzeni iflas edince Özal, devreye döviz ve borsayı soktu. Okumuş yazmış temiz aile çocukları para kazanmadaki yeteneklerini göstermek için çevrelerine, borsaya daldılar. Hisse senetleri alıp satmaya başladılar. Döviz büroları önlerinde anlık izlemeler yaptılar dövizin iniş, çıkışlarını. Bir süre sonra döviz ve borsa bu parıltılı gençlerin, işbilir(!) aile babalarının, uyanık ev hanımlarının birikimlerini su gibi içip bitirdi.

Paralar bitmesine bitti de insanların içlerindeki kısa yoldan varsıllaşma hevesi bitmedi. Tersine giderek arttı. Giderek teknolojinin tutsağı olmaya başladı toplum. Sanal ortamın çekiciliği, insanları bağımlı kılmaya başladı. Herkes sanal ortamda kendisini büyük bir kahraman olarak görmeye başladı.

Yıllar önce dizüstü bilgisayarların yaygınlaşmasıyla çalıştığım dersanede neredeyse her öğretmenin çantasında, elinde bulunmaktaydı bu büyüleyici alet. Bilgisayar öncesi dönemde içten söyleşilerin yapıldığı öğretmen odası sessizliğe gömüldü. Odaya girip çıkanlarla bile ilgilenmez oldu arkadaşlar.

Bir gün bir öğretmen arkadaşımla ders çıkışı söyleşiyorduk. Birden saatine bakıp “Geç kaldım.” dedi. Ben de “Nereye?” diye sordum. “Bahçeyi sulamam gerek.” diyerek yanıtladı sorumu.

Arkadaşımın evine girip çıkmışlığım var. Ancak evlerinin doğru düzgün bahçesi yoktu. “Evi mi değiştirdiniz, sizin orada bahçe falan görmedim de…”

Ciddileşerek “Evet yok!” dedi. Sonrasında açıkladı. Bilgisayarda bir sitede bir çiftlik oyunu varmış. Çiftlikte her şey bulunuyormuş: meyve ve sebze bahçeleri, tarlalar, koyunlar, keçiler, inekler, tavuklar… Anlaşılacağı üzere bir çiftlikte ne varsa her şey var orada. O sanal çiftlikte bitkileri sulayıp büyütüyor, hayvanları besliyorlar. Eğer her şeyi düzenli yaparsanız puanlar kazanıyorsunuz. Özellikle de toplumun okumuş yazmış kesimi, sanal ortamın bu çekiciliğini kendi içlerinde gerçeğe dönüştürmekteydiler. Birçok dost söyleşilerine sanal ortamdaki bu oyunlar egemen olmuştu.

2016 yılında bir Tosuncuk çıktı ortaya. Yüzüne bakıp düşündüklerimi buraya yazmayacağım, çünkü ayıp olur, yakışık almaz. Çiftlikbank adında bir işletme kurdu. İşletme, sanal ortamda var. Parana göre hayvan, ekin, büyük ve küçükbaş hayvanlar, tavuklar satın alıyorsunuz oradan. Akşam bilgisayardan izliyorsunuz çiftliğinizi. Hatta çiftliğinizde üretilen tarım ürünleri şirkete ait dükkânlarda satışta. Paralar toplanınca her şeyin bir aldatmaca olduğu ortaya çıktı. Tosuncuk paraları alıp deniz aşırı bir ülkeye kaçtı. Şimdilerde paraları afiyetle yemekte. Bu olaydan ne kadar ders alındığını bilemem.

Son yıllarda sanal paralar çıktı. Adına da koyin (coin) demişler. Sanal ortam kahramanları, para kazanma ustaları(!), devlet denetiminden kaçmak isteyen uyanıklar koşturdular koyin almaya. Aldılar da…

Çok geçmeden ülkemizdeki koyinlerden birinin sahibi, paraları toparlayıp kaçtı. Genç bir adam… Sakalı, bıyığı yeni terlemiş gibi. Lise ikiden terk… 391 bin kişi satın almış sanal paradan. İşlemlerin neredeyse tamamı internet üzerinden yapılmış. Aralarında fabrikatörler, yüksek lisans ve doktora yapmış üniversite mezunları, esnaflar, emlak sahipleri kaptırmışlar paraları bu uyanığa. Aralarında kimler yok ki? Para kaptıranların arasından bir iktisat profesörü çıkarsa şaşırmam.

Birkaç çarpıcı olayla toplumumuzda yaygınlaşan teknolojik dolandırıcılığı anlatmaya çalıştık. Sanal ortam tutsaklığının yarattığı öngörüsüzlüğü görmekteyiz üzülerek. Bir toplumun değer yargılarını yok edip liberalizmin acımasız kucağına terk edersen insanlara olacaklar bunlar. Siyaset de ekonomi de toplumsal ilişkilerde sanal ortam üzerinden yürümekte. Sanal ortamdaki görünmez zırhının arkasında her şeyi bildiğini sanan okumuş, yazmış insanlar kolayca düşmekteler sanal ortam tuzaklarına.

Üstünde dünya tarihinin en büyük kahramanı ve devrimcisi Atatürk’ün fotoğrafları bulunan Türk lirası yerine emperyalizmin sömürü aracı olan yabancı paralara neden yapışır yurttaşlarımız? Emeksiz bir kazanımın aracı olan banka getirilerine niye bel bağlanır? Borsada yılların emeği niçin harcanır? Hele ne olduğu belli olmayan sanal paralara…

Artık sanal ortamın düş dünyasından uzaklaşıp gerçek yaşama dönmenin zamanı gelmedi mi?

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   25 Nisan 2021

 

 

 

 

 

ÇOCUĞUM NEDEN BECERİKSİZ?


Birçok anne ve babanın sorduğu bir soru var: “Çocuğum neden bu kadar beceriksiz? Hiçbir şeyi tek başına yapamıyor. Tabağındaki yemeğini bile yiyemiyor.” Neredeyse her gün benzer yakınmaları, çevremizdeki kişilerden işitiriz.

Geçen hafta bir aşevindeydik. Yan masada dokuz ya da on yaşında çocukları olan bir aile vardı. Aşevinde ekmek arası köfte satılmaktaydı. Günümüz çocukları, neredeyse yedikleri her şeye ketçap ve mayonez koymaktalar. Yan masadaki çocuk da öyle yaptı. İlk ısırışında ketçap ve mayonez ekmeğin arasından fışkırıp masaya aktı. Anne öfkeyle masayı sildi bir kâğıt mendille. Baba umarsız görünüyor, ancak her şeyin farkında.

Çocuk, annesinin kızgınlığını yatıştırmak için dikkatli davranmaya çalışmakta. Kontrollü ısırıklarla yemekte yemeğini. Tüm dikkatine karşın bu kez ketçap ve mayonez pantolonuna aktı. Kâğıt mendil yetmedi, ıslak mendille uğraştı anne. Hem siliyor hem de söyleniyor. Giysideki leke çıkmadı sanırım. Leke çıkmayınca annenin kızgınlığı artmakta. Herkesin işitebileceği bir sesle. “Elindeki yemeği becerip yiyemiyorsun.” diye azarlamakta bir yandan.

Çocuk, ne yapacağını bilmemekte, oldukça şaşkın. Suç işlemenin, toplum içinde azarlanmanın ezikliği içinde.

Baba öfkeli ve sessiz; ama patladı, patlayacak. Anne azarlamasını iyice artırınca. Baba öfkeli bir sesle: “Çocuğa yemek yemesini öğrettin mi de öğrenmedi? Sürekli kendin yediriyorsun çocuğa yemeğini. Ondan sonra da yemek yemeyi beceremiyor diye çocuğa kızıyorsun.” dedi hışımla. Anne, yanıtlamadı babayı. Temizlik işi bitince köfte ekmeği aldı ve çocuğuna yedirmeye başladı.

Yani masada suçu olmayan tek kişi, çocuk… Baba, anneyle didişmemek adına yanlışları görmezden gelmiş yıllarca. Anne ise çocuğun her işini görmenin annelik görevini olduğunu sanmış. Böyle yaptığı için de sorumluluğunu yerine getirdiğini düşünmüş. Ancak iyi niyetli olarak görülecek bu davranış, çocuğu beceriksiz kılmış. Onun en temel günlük işlerini yapamamasına yol açmış.

Hiçbir çocuk, canlı dünyaya geldiğinde beceriksiz doğmaz. Onu beceriksiz yapan anne ve babası. Beslenme, bir canlının en temel gereksinmesi. Her canlı, dünyaya adım attığında yaşamda kalmak için beslenir bir biçimde. Ancak birçok çocuk, ne yazık ki ebeveynleri yüzünden yemek yemeyi bile öğrenemiyorlar. Çünkü onlara yedirecek anne ya da babası var. Çocuğun eline cep telefonunu tutuştur, o da ağzını istemsizce açsın. O sırada ne yediğinin farkında bile değil çocuk. Bu nedenle yemek yemenin keyfine bile ulaşamıyor. Peki, suçlu kim, çocuk mu?

Beceriksiz çocuk yok! Çocuğunu beceriksiz yapan ebeveynler var. Hem de o kadar çok ki…

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       30 Mart 2021

KİTAP, KAVUNA BENZER


Bir önceki yazımda 12 Eylül Amerikancı darbesiyle okura kurulan popüler kitap tuzağından söz etmiştim. Konu, çok ilgi çekti. Tanıdığım ya da tanımadığım kitap dostları, gerek telefonlaşarak gerekse sanal ortamda popüler kitaplar konusunda ilginç düşüncelerini paylaştılar benimle. Aslında gerçek okur, tuzağın farkında. O tuzağa düşmemek için olağanüstü bir çabanın içindeler.

Elli yaşından sonra okumaya merak salan, özellikle de tarih konusuna aşırı ilgisi olan bir arkadaşımla kitap üstüne söyleşiyorduk yıllar önce. “Tarih konusunda doğru kitapları nasıl ayırt edebilirim?” diye sormuştu bana.

Ben: “Kitap, kavuna benzer arkadaşım. Kavun alırken dibini koklayıp elliyoruz. Kitap da öyle… Önce kitabın arkasına bakacağız kaynakçası var mı, diye. Kaynakça ne kadar varsılsa kitap da o kadar gerçekleri anlatır. Ancak kaynakçadaki yapıtlar da sağlam olmalı. Öyle sanal ortamlardan alınan kanıtsız yazılar kaynak olamaz.” dedim. Bu doğrultuda konuşmamız sürüp gitti. Ardından kalkıp bir kitapçıya gittik ve arkadaşım uzun araştırmalar sonunda üç beş kitap alıp evin yolunu tuttu.

Popüler kitapların yaygınlaşması ve yeğlenmesi, bu alanda ticari bir kazanç kapısını da açtı. Ticari kazancın çekiciliği, kitap yazımındaki özensizliği artırdı. Bu özensizlik, “kes, kopyala, yapıştır” yoluyla kitap yazımını hızlandırdı. Nasıl olsa okurların çoğu, kitabın içeriğiyle ilgilenmiyordu. Okur için önemli olan genel havaya uyup modanın dışında kalmamaktı. Bu nedenle popüler kitaplardan söz açılınca öncelikle bu kitabın ne kadar çok sattığından söz edilmekteydi. Eğer çok satılıyorsa kitap güzeldir. Market raflarına dizilen kitapların kapaklarına ilgi çekecek bir biçimde “Bu kitap 200.000 adet basılmıştır ya da “500.000 baskı” gibi okuru ikna edici sözler yazılmaktaydı. Okur da büyük kalabalıktan birisi olma adına kitabı satın alıyordu.

Popüler kitaplar ellerde taşınmaktaydı, herkes görsün diye. Yeiç ve  yegitlerde otururken masanın üzerine yerleştirilirdi kitaplar. Amaç, popüler kitap okuduğunu bu yolla da memleketin aydınları(!) arasında yer aldığının gösterişini yapmaktı.

Düşünce kitaplarının yazımında başvurulan “kes, kopyala, yapıştır” uygulaması giderek romanlarda da kendini gösterdi. Ünlü(!) olan ve birçok ödül alan bazı romancıların kitaplarındaki aşırmalar (intihalller) kamuoyunun gündemine oturdu. Ne yazık ki başkalarının yapıtlarından aşırma (düşünce hırsızlığı) yapanların ne yüzü kızardı ne de okurları azaldı. Aşırmalar ortaya çıkmasına karşın popüler kitap yazıcıları bu işten vazgeçmediler. Çünkü devir, liberalizmin devriydi. Kitap yazımı bir gelir kapısı olarak görülmekteydi. Her türlü yoldan para kazanmanın geçer akçe olduğu bir çürümenin, yozlaşmanın kokuşmuşluğu içindeydik.

Gerçeğin peşinde olan ülkü sahiplerinin sesi az, liberal madrabazların bağırtıları çok çıkmaktaydı. Daha başka bir söylemle çürümenin kokusunun kirlettiği havada gül kokuları neredeyse fark edilemez olmuştu.

Türkiye’nin liberalizmden yavaş yavaş kurtulması ve devletçiliğin geçer akçe olmaya başlamasıyla topluma dayatılan popüler kitapların da dönemi bitmeye başladı. Türk yazını, geniş ufuklara yelken açacağı günlerin başlangıcındadır. Kitapların da kavun gibi koklanacağı günlerdeyiz. O halde ne duruyoruz?

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       7 Nisan 2021

POPÜLER KİTAP TUZAĞI


Amerikancı 12 Eylül darbesinden sonra liberalizmin toplumsal düzen olmasıyla popüler kitap okuma akımı başladı. Daha doğrusu bu akım bir moda olarak sunuldu topluma.

Popüler kitapların yazınsal değeri yok! Dilleri özensiz… Konular, genellikle gerçekçi değil. Bu nedenle ne yazınsal zevki ne dili ne de insanlarda gerçekçi bakış açılarını geliştirmekteler.

Popüler kitapların neredeyse konuları hep aynı. Bu nedenle konu seçiminde bir tek tipçiliğin/ tek boyutluluğun olduğu söylenebilir. Bu da okurların türlü imgelemler kurmalarını engellemekte. İnsanın türlü, sınırsız imgelemler kurması; onu yaratıcı ve üretken kılmakta. Bu kitapların, bu konuda bir görev yaptığını düşünmeden edemiyor insan. İmgelemleri olmayan, düşlemeyen insan, birçok alanda yaratıcılığını geliştirmemekte. Ayrıca bu durum, kitabın özgünlüğünü yok etmekte. 

Toplumun tüm alanlarında oluşturulan modanın asıl amacı, tüketimi artırmaktır. Bu yolla kapitalizm, halkın elindeki parayı toplar. Çoğu zaman da onu borçlandırarak kendisine bağımlı kılar. Neredeyse sanatın her alanında liberalizm etkili oldu. Kolay tüketilen bir sanat anlayışı egemen kılınmaya çalışıldı. “Moda” dediğimiz şey, kolay üretilip kolay tüketilir. Tüketildikten sonra da unutulur.

Popüler kitaplar; toplumsal dokuyu değiştirmek, insanları bencil sapkınlıkların pençesine düşürmek gibi amaçları benimser. Ayrıca bencilliği körüklerken toplumsal yardımlaşma ve dayanışma duygusunu örseleyen,  slogansal bir anlatımla okuru düşünmekten alıkoyan, insanların sözcük dağarcıklarını geliştirmeyen, anadilin gelişmesi kaygısı gütmeyen kitaplardır bunlar. Liberal bir düzenin, yaşayışın ideolojisini aşılamaktır asıl amaç. Bu yolla toplumu kendi gerçekçiliğinden kopararak gerçeküstü konularla oyalamaktır istenen şey.

Popüler kitapların birçoğunda dinsel/metafizik değinmeler var. Bu yolla olayları, yaşananları, sorunları, olguları ele alırken dinsel bakış açıları kazandırma amacı göze çarpar. Yaşamla, olumsuzluklarla, eşitsizliklerle, tutsaklıkla savaşmak yerine; yaşanan duruma şükretmek, yazgıya boyun eğmek önerilir okura. “Soluk alıyorum ya, gerisi pek de önemli değil!” anlayışıdır ana konu.

Alt kimlikler kalın çizgilerle resmedilir popüler kitaplarda. Bir bakıma alt kimlikleri öne çıkararak toplumda yapay çatışmaların örgütlenme yeridir bu kitaplar. Sapkın ilişkiler yüceltilir. Cinayetlerin nasıl işlendiği ayrıntılarıyla anlatılır. Ölüm kutsanır, yüreklendirilir. Bu durumlar da kişisel özgürlüğün gereğiymiş gibi gösterilir.

Liberalizmin sömürerek yoksullaştırıp yoksunlaştırdığı, toplumdan soyutladığı, bireysel bir yaşamının çıkmazına sürüklediği, teknolojiye tutsak ettiği insana yitirdiği mutluluğu arattırmak için kişisel gelişim kitapları devreye girdi. Neredeyse birçoğunun konuları aynı. Bunlar, popüler kitapların bir ayağını oluşturdu. Kitapların çoğu, büyük bir reklam kampanyasıyla okurun önüne kondu. Reklam ve moda söz konusu olunca da kitaplar yalnızca kitapçı raflarında değil, market sepetlerinde de satılır oldu.

Popüler kitapların toplumu sarmalaması için popüler ekinin vitrindeki kişileri, basın-yayın organlarında övgü dolu konuşmalar yapmaktalar. Bu yolla moda-kitap, kişilerin olmazsa olmazı oldu. Okumayanı, daha doğrusu satın almayanı dışlarlar düşüncesiyle herkes eline alıp çantasına koydu bu kitapları. İçeriksiz kitapların söyleşileri, slogan dolu tümcelerle yapıldı.

Popüler kitap aşkı(!), insanoğlunun binlerce yıldır oluşturduğu yazın birikimini yok etmeye çalıştı. Anadilin kişiye sağladığı düşünme, anlatma, iletişim kurma kolaylığını bir yana bırakmayı amaçladı. Dili güdükleştirmeye, insan usunu kalıplara sığdırmaya, kişilerin kendilerine özgü sonsuzluk içeren bakış açılarını at gözlükleriyle sınırlandırmaya uğraştı.

Popüler kitap tuzağı, topluma kurulurken yazınsal zevki gelişmiş birçok kişi bunu fark etti. Düzenin medyasının övgüler dizdiği kitaplardan uzak durmayı yeğledi birçok okur. Popüler ekine karşı yazınsal birikimin gücüyle karşı koydular.

Toplumumuz kitap okuyor mu? Önemli bir kısmı okuyor. Ama ne okuyor? Asıl sorulacak soru budur.

Not: 2 Nisan 2021 tarihli Kuzey Ekspres gazetesinde yayımlanmıştır.

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   29 Mart 2021

 

 

KİTAP OKUMANIN TOPLUMSAL KARŞILIĞI


Kitap okumak, bilgi edinmenin en önemli yollarından biridir. Yazının bulunmasıyla başlamıştır okuma eylemi. Yazıyla kuşaklar arasındaki bilgi aktarımı sürmüştür. Zamanla gelişen teknolojiler sayesinde kitap basımları hem hızlanmış hem de okura kolaylıklar sağlamıştır.

Kitap okuyan toplumların diğerlerine göre birçok alanda daha çok ilerlediklerini görmekteyiz. Ekinsel, sanatsal, bilimsel, teknolojik gelişmelerin kitap okumayla koşut olarak ilerlediği bilinen bir gerçek. Yine bir toplumun demokrasiyi içselleştirmesi de okumayla ilişkili. “Beyaz Zambaklar Ülkesi (Grigoriy Petrov)” kitabı, okumanın toplumu nasıl olağanüstü bir biçimde değiştirdiğini anlatan en güzel örnek.

Ülkemizde kitap okuma, matbaanın gelmesiyle eskiye göre biraz artmış. Ancak toplumun büyük bir çoğunluğu okuma yazma bilmediğinden seçkinler arasında bir eyleme dönüşmüş.

Atatürk önderliğinde yapılan Türk Devrimi ile Türkiye her alanda atılım yaptı. Harf Devrimi ile ülkemizde okuryazar oranı arttı. Buna koşut olarak kitap basımı çoğaldı. Cumhuriyet’imizi yönetenler, yurttaşların kitap okuması için onları yüreklendirdi. Bu konuda topluma örnek oldular.

Türkiye’nin Atlantik sistemine girmesiyle bazı yazar ve kitaplar sakıncalı bulundu. ABD güdümündeki devlet yöneticileri bir kısım kitapların basılıp satılmasını, okunmasını yasakladılar. Bu kitapları okuyanların başlarına gelmedik iş kalmadı. Yasaklanmış kitap okudu diye tutukevlerine düşenler oldu. Her şeye karşın toplumumuzdaki kitap okuma alışkanlığı sürdü. Çünkü Cumhuriyet mayası tutmuştu.

12 Eylül Amerikancı darbesine dek kitap, toplumun saygı duyduğu ve yoldaşlık ettiği önemli bir arkadaştı. Yurttaşlar, kitaba önemli bir bilgi kaynağı olarak görürlerdi. Kitap okuyan kişiye de saygı duyardı okumayanlar. Kıraathanelerde, çay bahçelerinde, dost toplantılarında ve aile meclislerinde kitap okuyanın sözü dinlenirdi.

12 Eylül’le yakamıza yapışan ve toplumun neredeyse her kesimine bulaşan liberalizm, kitap okumayı gereksiz göstermeye çalıştı. Zamanın başbakanı Özal’ın yalnızca “Red Kit” okuduğunu söylemesi, kitapla dalga geçmenin belirgin bir örneği olarak gösterilebilir.

Darbecilerin gözaltına alınanlarla ilgili suç araçlarını sayarken “Yasaklanmış yayın bulundu.” demeleri kitap düşmanlığının adımıydı. Ülkemizin tek televizyonu olan TRT’de saatlerce yasak yayınların gösterilmesi, toplumu kitaptan soğuttu. Bu yasak yayınların içinde doğu ve batı klasiklerinin olması büyük bir ihanetti kitaba. Birçok aile, kitaplarını ya toprağa gömdü ya da sobada yaktı. Darbecilerin neden olduğu bu durum, yayın yaşamımızın silinmez kara lekesidir.

Önce televizyonun, ardından internetin toplumda yaygınlaşmasıyla yalan yanlış bilgilerin toplumsal katmanlara ulaşması kolaylaştı. Bilgi açlığı çeken yurttaşlar, bu iki teknoloji aracılığıyla bilgiye ulaştıklarını sandılar. Yalanlarla ve gerçek dışılıkla dolu bir sanal dünyanın büyüsüyle kitaplardan uzaklaştılar. Ne yazık ki bu kesim kitabı, kitap okuyanı da küçümsemekteler. Televizyonun karşısında oturan, eline telefonunu alan kişi her şeyi bildiğini sanmakta. Öğrendiklerini doğrulama yolunu seçmemekte. Günümüzün en büyük sayrılığıdır bu durum. Hem toplumumuzun geleceğini hem de kişisel gelişimi son derece olumsuz yönde etkilemekte.

Toplumsal ve kişisel gelişimi sağlamak için ne olursa olsun kitap okumak gerek. Çünkü onlar, en gerçek dostlarımız. Dostlarımızdan kopmanın olanağı var mı?

Not: 26 Mart 2021 tarihli Kuzey Ekspres gazetesinde yayımlanmıştır.

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   15 Mart 2021

 

BAŞKALDIRININ KENTİ, TRABZON

 

1968’de ülkemizdeki ABD karşıtlığı yükselmeye başladı. Gençlik, ABD emperyalizmine karşı birleşti. ABD’nin ülkemizdeki ekonomik, siyasal, kültürel ve askeri egemenliğine karşı neredeyse toplumun tüm kesimleri, gençliğin emperyalizme karşı isteklerine destek verdi.

12 Mart 1971’de Amerikancı darbe ile antiemperyalist yükseliş bastırılmaya çalışıldı.

Darbeden sonra yapılan ilk genel seçimlerde (14 Ekim 1973) emperyalizm karşıtı söylemleriyle Bülent Ecevit seçimleri kazandı ve başbakan oldu.

20 Temmuz 1974’te Türkiye, Kıbrıs’ta yıllardır ezilen ve öldürülen Türkleri korumak için Ada’ya çıktı. Çıkarma harekâtı sonunda ABD, Türkiye’ye silah ambargosu uygulama kararı aldı. Bunun üzerine ülkemiz ivedi bir kararla milli savaş sanayini kurmak için harekete geçti.

Türkiye, haşhaş ekimi konusunda ABD ile karşı karşıya geldi. Bazı yabancı işletmelerin millileşmesi kararı alındı. Bu durum, ABD’yi kızdırdı. Anadolu, ABD destekli sermayeye karşı birleşti. Anadolu’nun dört bir yanındaki girişimciler, yerli üretim için kolları sıvadı.

Trabzonspor 1974-75 sezonunda Türkiye Birinci Futbol Ligi’nde yerini aldı. Her alanda Anadolu’nun sesinin gür çıktığı bir ortamda 1975-76 sezonunda ilk şampiyonluğunu aldı. Hem de özbeöz çocuklarıyla… İlk kez Türkiye Birinci Futbol Ligi şampiyonluğu İstanbul dışına çıkmıştı. Emeğin, alınterinin gücü sermayeyi yenmişti.

Trabzonspor, büyük sermayeye dayanmıyordu. Takımın en büyük destekçisi halktı. Fındık ve çay üreticilerinden birer avuç toplanan ürünler, birikip büyük bir kaynağa dönüşmekteydi. Fındık ve çay üreticisinin alınteri, futbolla birleşip şampiyonlukları getirmekteydi.

Trabzonspor’un şampiyon olduğu dönemde kentte dört tiyatro perde açıyordu. Kültür ve sanat alanında büyük bir üretkenlik vardı. Emperyalizme karşıtlık en üst düzeydeydi.

Günümüzde de ülkemizde ABD karşıtlığı, yıllar sonra en üst düzeyde. Milli sanayi ülkemizin dört bir yanında boy atmakta. Emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmak, tam bağımsız olmak için bir savaşım vermekteyiz. Böyle bir dönemde Trabzonspor’un zamanı gelmiş demektir. Bu nedenle umutsuz olmaya gerek yok, her zamankinden daha çok umutlu olmak zorundayız.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       9 Mart 2021