ABD, SOKAĞI NİYE KIŞKIRTIYOR?


         Türkiye; seçim sürecine girdi gireli ABD’nin resmi ve gayrı resmi sözcüleri, basın yayın organları neredeyse her gün ülkemiz gündemiyle ilgili konuşup yayınlar yapmakta. AB ülkeleri de ABD’ye katılmakta medyasıyla ve kimi sözcüleriyle. Bu yayınlarda sürekli Türkiye’de demokrasinin olmadığı vurgulanmakta. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da diktatör olarak gösterilmekte. Ayrıca Türkiye’deki seçimlerin demokratik olmayacağı, muhalefetin oylarının çalınarak yok sayılacağı her fırsatta dile getirilmekte.

         Seçimler yaklaşırken siyasetin dili oldukça sertleşmekte. Küfre varan hakaretler havalarda uçuşmakta. Bel altı vuruşlar da gözlerden kaçmamakta. Bu konuda ön alan, geçmiş deneyimleriyle FETÖ. Muharrem İnce ile ilgili bel altı vuruş amacına ulaşmadı. Sahte olduğu her halinden belli olan bir paylaşım, servis edildi. Kamuoyu, buna itibar etmedi. FETÖ ile yan yana yürüyen partilerin bu konuyu görmezden gelmeleri ilgi çekici. Bu suskunluk, aktöresel bir sorun. Bu konuda siyasetçiler duygudaş olmalı.

         ABD’nin sosyal medyadaki sözcüsü FETÖ’cüler, baştan beri efendilerinin söylemlerine koşut olarak neredeyse her güm kışkırtmada bulunmaktalar. Seçimlere şaibe karıştırmak için ellerinden geleni yapmaktalar. Paylaşımlarıyla Cumhur ve Millet ittifakları arasındaki gerilimi yükseltmeye çalışmaktalar. Her iki tarafı, kavga ettirmek için ellerinden geleni yapmaktalar. Ne yazık ki her iki ittifakın sözcüleri bu konuda duyarlı davranmayarak bu bozgunculuğa, isteyerek ya da istemeyerek hizmet etmekteler. FETÖ’cülerin bu kışkırtmadaki en büyük destekçileri PKK’lılar… ABD, AB, PKK ve FETÖ’nün ortak amaçları Türkiye’nin iç çatışmalarla zayıflatılması, ardından da bölünmenin eşiğine getirilmesi.

         Kemal Kılıçdaroğlu, 4 Mayıs 2023’te KRT’nin canlı yayınındaki konuşmasında: “Seçim gecesi galip geldiğimizde kimse sokağa çıkmasın. Bazıları provokasyona gelebilir. Eli silahlı unsurlar sokağa çıkabilir.” dedi. Bu sözler, çok sorumsuzca ve kışkırtıcıdır. Siyasal farklılıkları, düşmanca gösterme düşüncesi. Çok yazık! Tam da ABD’den yapılan kışkırtma açıklamalarıyla örtüşmekte. “Eli silahlı unsurlar” sözüyle kimleri anlatmakta Kemal Bey?

         Kılıçdaroğlu, yukarıdaki sözleri söylerken aynı gün (Yani 4 Mart 2023’te) Kandil’den açıklama geldi. Cemil Bayık, Erdoğan için: “Eğer seçimden sonra iktidarı bırakmazsa, demokrasi güçleri direnerek bu faşist iktidarı yenilgiye uğratmalıdır.” dedi. Bayık’ın “demokrasi güçleri” dediği başta PKK ve onun seçimde destekledikleri. Bayık da sokağı göstermekte tıpkı ABD gibi.

         4 Mayıs’tan beri görüştüğümüz dostlardan benzer sözleri işitmekteyiz. Kılıçdaroğlu ve Bayık’ın söyledikleri dillerde. Çoğu kişi korku içinde birbirlerini uyarmakta. “Seçimde oyunuzu kullanır kullanmaz eve kapanın. Burnunuzu bile dışarı çıkarmayın.”

         Öncelikle şunu belirteyim. Millet ittifakına oy verecek kitle, seçimleri yüzde yüz kazanacağına inandırılmış. Bu da candaş ve para peşinde koşan anketçilerce oldu. Gerçeğe dayanmayan, belli bir kesimin gönlünü hoş tutacak sormacalar, bu kitleleri koşullandırdı kazanmaya. Ne yazık ki bu kitle farklı düşünceleri, yorumları, sesleri işitmek bile itememekte. Tek sesli, tek boyutlu bir bakış açısının egemenliğindeler. Hep aynı görüşleri anlatan ve çoğu zaman bir tarikat ayininde olduğu gibi hep aynı şeyleri yineleyen televizyonları izleye izleye ülkemiz gerçeklerinden ne yazık ki uzaklaşıp koptular. Aynı ülkeyi, kentleri, ilçeleri, mahalleleri, sokakları, hatta aynı işyerlerini paylaştıkları farklı görüşten yurttaşlarımızı düşman olarak görmekteler. Bu olacak iş mi? Ne yazık ki terör örgütleri FETÖ ve PKK’nın bu kitle üzerindeki siyasal etkisi, insanları yaşadıkları ülkeye, ortama, insanlara, kendi yaşamsal gerçeklerine yabancılaştırdı.

         Türkiye’de devlet var. Devletin güvenlik güçleri var. Güvenlik güçlerinin yetki ve sorumlulukları yasalarla belli. Devletin yargı organları var. Devletin anayasası ve yasaları var. Her şeyden öte devletimizin tarihin derinliklerinden gelen yönetim gelenekleri var. İnsanları yalan yanlış yorumlarla kamplaştırıp kışkırtmak ülkemize yarar getirir mi? Üstelik bu kitleye sorsanız Atatürkçü olduklarını söylerler. Ancak Atatürk’ün kurduğu Türk Devletini zerre kadar tanımamaktalar. Erdoğan seçimi yitirdiğinde gereğini yapıp evine döner tıpkı İstanbul, Ankara, Antalya belediye başkanları gibi.

         Kışkırtmaların asıl amacı, Kılıçdaroğlu’nun seçimi yitirmesi durumunda hile yapıldığını, oyların çalındığını ileri sürerek halkı sokağa çıkarmaya çalışacak olan ABD, AB, PKK ve FETÖ’nün isyan hareketine zemin hazırlamak. Sağduyulu yurtseverlerin, hele de Atatürkçüyüm diyen yurttaşlarımızın böyle bir kışkırtmaya uymayacaklarını biliyorum. Çünkü ülke, devlet bizim. Bizim olanı yakıp yıkmayı düşünen, ancak düşman güçleri olur. Düşmanın yanında yer alan da Damat Feritler gibi tarihin çöplüğünde kendilerine yer bulur.

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                10 Mayıs 2023

ABD KIŞKIRTMALARINA DİKKAT!


         7 Mayıs günü Erzurum’da, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun mitingine saldırıda bulunuldu. Yaralananlar oldu. Türk polisi saldırganları dağıttı.

         Yine 7 Mayıs günü Hollanda’da, gurbetçilerimizin oy kullandığı sandıklara PKK/HDP’liler saldırdı. Hollanda polisinin müdahalesiyle bölücü örgüt militanlarının saldırıları önlendi.

         8 Mayıs’ta Bursa’da, Yeşil Sol Parti (PKK/HDP) yandaşları mitinge giderken Kent Meydanından geçtikleri sırasında orda bulunan Sanayi Bakanı Mustafa Varank’ın seçim otobüsüyle Cumhur ittifakını destekleyen yurttaşlarımıza, bayrak sopalarıyla saldırdılar.

         Öncelikle şunu söyleyeyim ki görüşü, siyasal çizgisi ne olursa olsun seçimlere şiddetin bulaşması son derece yanlış. Her türlü saldırıyı kınıyorum.

         Yazımın bu bölümünde, İstanbul’da yaşayan bir yurttaş olarak İmamoğlu’nun öncelikle milyonlarca İstanbullunun oyu ile geldiği belediye başkanlığı görevini yerine getirmesidir en büyük isteğim. Halktan aldığı yetki ve sorumluluğu yerine getirmeli. Kent kent gezip arada İstanbul’a uğramak olmuyor. Bu durum, siyasal aktöreye de uymuyor. Aynı şey, Mansur Yavaş için de geçerli. Önce halkın sizlere verdiği görevleri yapmalısınız.

         Erzurum’daki saldırganların kimlikleri, siyasal eğilimleri kamuoyuna açıklanmalı. Bu kışkırtmanın arkasındaki güç, kim olursa olsun ortaya çıkarılmalı.

         HDP/PKK’nın yurtiçi ve yurtdışında yaptığı saldırlar, beklenen bir durum. Çünkü ABD, Foreign Policy Dergisi aracılığıyla aylar öncesinden “Türkiye’deki seçimlerin kan gölüne dönüşeceğini” söylemişti. Bu iş için kullanacağı iki güç var: Biri PKK, diğeri de FETÖ… ABD, her şeyiyle seçimlerin içinde. Ülkemizi bölmek, insanlarımızı birbirine düşman etmek için elinden geleni yapmakta ve yapacak.

         CİA’nın yönettiği kuruluşlardan POMED (The Project on Middle East Democracy, 14 Mayıs seçimleriyle ilgili kendince bir analiz yayımladı. Yazının başlığı: “Türkiye’deki Seçimler: Erdoğan Nasıl Kazanmaya ve İktidarda Kalmaya Çalışabilir?”. Bu başlık karşısında her yurttaşın soracağı soru şudur: “Düğün değil, bayram değil, ABD’nin ülkemiz seçimlerine bu denli ilgisi niye?” Bu sorunun usçu ve mantıklı yanıtını düşünmeden ülkemizin yararına bir şeyler yapmak neredeyse olanaksız.

         Yazıda: “Cumhurbaşkanı Erdoğan, son on yılda Türkiye’yi gelecek vaat eden bir demokrasiden otoriter bir devlete dönüştürdü. (Aydınlık, 9 Mayıs 2023)” denmekte. ABD, Erdoğan’ı diktatör nitelemekte. Böylece de ülkemizde demokrasinin olmadığını söylemekte. ABD’nin son yıllarda diktatör deyip hedefe koyduğu birçok ülkenin geldiği bugünkü duruma bakınca bu emperyalist gücün ne yapmak istediğini iyiniyetli ve yurtsever olan herkes kolayca anlayabilir. İstediği şey; Türkiye’nin Libya, Yemen, Irak, Suriye gibi olması. ABD’nin bu amacını boşa çıkarmak için öncelikle ülkemize, halkımıza, demokrasimize güvenmeli. Emperyalist kışkırtmalara kapılmamalı. Bu kışkırtmaların ülkemizdeki sözcüleri ve militanları da FETÖ ve PKK.

         “Ak Parti iktidarının muhalefeti; yoğun baskı ve zulme maruz kaldığı, Erdoğan’ın siyasi rakiplerini hapse attığı, medyayı susturduğu, hile ve şiddet eylemlerine başvurduğu” gibi savlar sıralanmakta yazıda. Bugün hapiste olan ve ABD’nin “muhalif” olarak adlandırdığı kişilerin neredeyse hepsi, FETÖ ve PKK terör örgütü üyeleri. Başta ABD olmak üzere dünyanın tüm ülkelerinde halka, devlete karşı silahlı eylemde bulunan terör örgütleri militanları hapse atılır. Ülkemizde de yapılan bu.

         “14 Mayıs’ta yüksek riskler göz önüne alındığında, oyların güvenliğinin sağlanması, Türk yurttaşları için büyük bir kaygı kaynağıdır. En büyük kaygılar arasında hükümet kaynaklı hile, şiddet ve sansür yer alıyor.” Bu sözlerle ABD, kışkırtıcılık yapmakta. Seçimleri şaibeli duruma getirmek için önceden kolları sıvamakta.

         “Erdoğan ve hükümeti 14 Mayıs’ta bu hakkı (Yani muhalefetin seçimi kazanma hakkını-AH) çiğnemek için hangi taktikleri kullanmayı tercih ederse etsin, çok büyük bir direnişle karşılaşacakları kesindir. Uluslararası toplum, Türk halkının yanında durmaya, özgür ve demokratik seçim hakkını korumaya yardımcı olmaya hazır olmalıdır.” Bu sözlerle muhalefeti, seçimi yitirmesi durumunda sokağa çağırmakta ABD. Yani bir iç çatışmanın kışkırtıcılığı için kolları sıvamış durumda.

         Yazının tümü kışkırtıcılık içermekte. Zaten sosyal medyada FETÖ’cüler çoktan kışkırtıcılık için kolları günler öncesinden sıvamışlar. Akla mantığa uymaz yalanlarla bir iç çatışmanın fitilini yakmaya çalışmaktalar. Ülkemizin dirliğini düşünen sağduyulu yurttaşlarımızın bu kışkırtmalara uymayacağını düşünüyorum. ABD’nin sözüyle sokağa çıkacak iki güç var: PKK ve FETÖ… Sağduyulu insanlarımızın bu Amerikancı terör örgütlerinin söylemlerini ciddiye almayacakları düşüncesindeyim. Ülke hepimizin. Hepimiz, bu yurdun çocuklarıyız. Bu nedenle ABD kışkırtmalarının ülkemize büyük zararları olur. Bazı eksiklikleri olsa da demokrasimiz yıllardır işlemekte. Belki de dünyada seçimleri en temiz ülkelerden biriyiz. 

       Hem cumhur hem de millet ittifaklarını oluşturan partilerin sert, kışkırtıcı, kimi zaman da küfre varan söylemlerden kaçınmalı. Bu tür söylemler, ABD kışkırtmalarına hizmet eder. Türkiye, hepimizin ülkesi. Bu konuda her siyasetçi sorumlu davranmalı.

         Ulusal birliğimizin, yurt bütünlüğümüzün en büyük düşmanı ABD. ABD, önce kendi ülkesinde demokrasiyi kursun. Bizim işimize karışmasın. Bizim işimizi, biz bilir ve hallederiz. Gölge etmesin, başka ihsan istemeyiz ondan.

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                9 Mayıs 2023

        

        

DOĞANIN SAĞALTIM GÜCÜ

                           

         7 Mayıs 2023 Pazar günü evden öğlene doğru çıktı Atacan’la eşim. Atacan, her hafta sonunda olduğu gibi Koşuyolu’ndaki yüzme havuzuna gitti. Ben bitirmem gereken işlerim olduğundan yarım saat sonra çıktım evden ve Marmaray’a binerek tam da havuzdan çıkarken onlara yetiştim. Üç aileyiz. Hepimizin çocukları da yüzme arkadaşı.

         Anneler karar verdi, Caddebostan’da biraz hava almak için. Hemen yola koyulduk. Yollar tıklım tıklım… Zor bele ulaşıyoruz Caddebostan’a. Ancak arabayı park edecek yer yok! Ara sokaklar da dolu… Dolu olamasa ne olacak? Ana caddeler İSPARK’ın, ara sokaklar KASDAŞ’ın… Bir saatliği 28 TL. Deyim yerindeyse hem Büyükşehir Belediyesi hem de Kadıköy Belediyesi para kesmekte. Kimilerinin sosyal(!) belediyecilik dediği bu olsa gerek. Yurttaş açık alanda bir bardak çay içip azıcık denizi izleyecek, ciğerine temiz hava soluyacak; ancak astarı yüzünden pahalı. Zaten bir saatlik parkın gidiş geliş olmak üzere yarım saati yolda geçecek. Demek ki bir bardak çay keyfi için bir saatten çok kalmak gerek.

         Yurttaşı para kaynağı, kimilerinin dediği gibi yolunacak kaz olarak gören liberal anlayışın cadde ve sokaklardaki uygulaması bu. Önce söylediklerinde tutarlı olacaksın. “Sosyal belediyecilik” diyerek elini yurttaşın cebinden çıkarmayacaksın, öyle mi? Seçildiğiniz partinin ambleminde bulunan oklardan birinin halkçılık olduğu usunuzdan bile geçmeyecek.

         Zor da olsa arabamıza uygun bir yer bulduk. Biraz uzakta… Olsun… Yürüyüp spor yaparız. Zaten belediyelerimiz de bizim spor yapmamızı düşündükleri için böyle davranmaktalar. Adam gibi, gereksinime ve her tür keseye uygun otoparkları yapmayanların dillerinden “uygarlık, çağdaşlık, devrimcilik” sözcüklerini işitince gülmekten ölüyorum. İnsanlar; nedense son yıllarda olamadıkları şeylerin, taşıyamadıkları kimliklerin adlarını sürekli yineleyerek bağırmaktalar. Yıllardır yönetmekte olduğun bir yerin otopark sorununu bile halledememenin özrü, gerekçesi olur mu?

         Neyse kafayı takmayalım fazla, pazarımızı zehretmeyelim. Arkadaşlarımızla buluştuk. Deniz kıyısındaki yeşil alanlar tıklım tıklım… Neredeyse iğne atsan yere düşmeyecek. İnsanlar, baharın tadını çıkarmaya çalışmaktalar. Yüzler gülmekte. Herkesin sandalyeleri, bazılarının masaları kendilerinin. Çok az da olsa yerde kilim serip oturanlar var. Doğum günü pastasını kesen topluluklar da bulunmakta. Ne güzel bir düşünce bu. Yanımızdaki BELTUR, insanların gereksinmesine yetişememekte. Herkes kendi olanaklarınca mutlu olmanın, bahar sevincini yaşamanın peşinde.

         Yanımızda bazı öteberiler var yiyip içmek için. Keyfimiz yerinde. Sandalyelerimizi açıp oturduk deniz görünümlü bir gölgeye. Atacan (11), Can (11), Çağlar (12) koşturmaktalar genellikle. Mart güneşinde kırlara çıkan kış buzağıları gibi ne yapacaklarını bilmez durumdalar. Mutlular, hem çok…

         Dolaşmak istiyorlar çevreyi. Anne ve babalardan uyarı üstüne uyarı gelmekte. Ardından yasaklar… “Oraya gitme! Yoldan karşıya geçme, araba çarpar. Yere oturma pantolonun kirlenir, çim lekesi çıkmaz sonra. Deniz kıyısına gitmeyin! Şundan içme, ondan yeme!” Uyarılara karşın çocuklar özgürlüklerini tadını çıkarmak istemekteler. Bu da yasakları delerek olmakta. Kapalı bir yerde olsalardı telefonları ellerinde bulunacaktı. Aralarında doğru düzgün bir konuşma bile olmayacaktı. Oysa ne telefon var ne de suskunluk. Söyleşiyorlar aralarında. Büyüklerinin konuşmalarına da katılmaktalar. Ne güzel!

         Çocukların telefon, tablet, internet oyunlarına bağımlılıklarının sağaltımının doğa olduğunu anladık Caddebostan’da. Açık havanın, çimlerin, denizin çocuklara ne denli iyi geldiğini gördük. Çocukları dört duvar arasına tutsak ederek onları internet oyunlarına bağımlı kılıyoruz. Onların tin ve beden sağlığını korunması, tinsel sağlatımlarının sağlanmasını yeri doğa ana. Doğa her şeyin ilacı…

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                8 Mayıs 2023

 


BULUTLARI DAĞITAN DOST GÜNEŞİ


         Serin bir bahar cumartesisi sabahı… Geceleyin bolca yağmur yağmış. Yerler ıpıslak… Gökyüzü bulutlu… Sabahın erkencileri kuşlar… Bazıları beslenme telaşında, bazıları da yuva yapma… Gece karanlığının yitip gittiği, gündüzün aydınlığının egemen olduğu sabahın erken zamanı… Balkona çıkınca serinliğin getirdiği temiz havayı derince solumaya çalışmaktayım. Serinliğin getirdiği yaşam, tüm bedenimi ve tinimi canlandırmakta.

         Gökyüzünün en çalışkanları kırlangıçlar… Hiç durmayan ötüşleri ve ivedi kanat çırpışlarıyla beslenme kaygısındalar. Havada yaptıkları zikzaklar izleyeni büyülemekte… Ben bakmaktan yoruluyorum, onlar ise uçmaktan yorulmuyor. Martı ve kargaların egemen olmaya çalıştığı gökyüzünde, onların aralarından delice su gibi akmaktalar.

         Gökyüzü bulut bulut… Ak bulutlar, açık ve koyu kurşuni olanlar… Tenimde duyumsadığım yel, bulutları sallandırmakta gökyüzünde… Küme küme gitmekteler kiminin sılasına, kimilerinin de gurbetine doğru. Bazıları bir bilinmeze yol almakta. Onlar devindikçe güneş başını çıkarmakta aradan. Bulutların arasından başını çıkaran güneşi, nedense bana kalabalıkla çekinilen fotoğraflarda büyüklerin arkasından yer bulup gülümseyen muzip çocuklara benzetirim. Güneş de arada bulutların arasından göz kırpıp gülümseyen çocuklar gibi bakmakta bana. Çocuklar güneş resmi yaptıklarında hep gülen bir yüz çizmeleri bundandır sanırım. Ayrıca çocuklar, hep olumlu düşünür, mutlu düşler kurar. Eee, doğaya yaşam veren güneş, gülmesin de ne yapsın?

         Her zaman olduğu gibi çayımı demlemişim. İnce belli bardağımda kıpkızıl durmakta yaşam iksirim. Bir yandan bilgisayarımda yazı yazarken diğer yandan ise açık balkon kapısından gökyüzüne bakmaktayım. Kırlangıçlar hep gözümün önünde… Onları her izlediğimde içime çocukça bir sevinç dolar. Bu sabah çok beklemedim. Önce Atacan, sonra da eşim uyanıp geldi. Cumartesi, pazar günleri kahvaltı hazırlamak eşimin işi… Haftanın beş günü ben hazırlamaktayım kahvaltıyı. Hafta sonlarında da çayları doldurmak benim işim. Sofranın hazırlanmasına yardım ediyorum küçük dokunuşlarla.

         Kahvaltımızı yapıp çıktık, Atacan yüzmeye gidecek. Yollarda taşıt kalabalığı var. Taşıt düdükleri, motor gürültüleri kuşluk vaktinin masumiyetini yok etmekte. Ne bulutlara ne kırlangıçlara ne de yuvalanma telaşı içindeki kumru, güvercin ve kargalara bakan var. Yeşeren ağaçların her geçen gün yapraklarının renkleri koyulaşmakta. Meyvelerin çoğu çiçeklerle bezenmiş, bazıları ise meyveye durmuş bile. Nedense İstanbul’da herkesin işi ivedi. Sanki insanlar; bu koca kente yaşamaya, yaşamın tadını almaya değil de hırçın koşturmalar için gelmişler. Belki de her gün geçtikleri yollarda her sabahın birbirine uymadığını ayrımsayan yok!

         Koşuyolu’ndaki yüzme havuzuna zamanında geldik. Eşim, Atacan’ı havuza götürdü. Oradan yakında bulunan bir kahve dükkânında arkadaşlarıyla buluştu. Ben de her zamanki gibi Koşuyolu’ndaki parkı, kuş cıvıltıları arasında ivedilik göstermeden yürüyüp geçtim. Marketten su ve yiyecek bir şeyler alıp çantama koydum. Hesabı öderken genç arkadaşım Cem Serttaş aradı telefonla. Marketin önünde buluştuk. Parkın cıvıltısında yürüdük. Havuzun karşısındaki pastaneye girip birer çay içtik. Az sonra çocuklar havuzdan çıktı. Dört hanım gezmeye karar vermişler çocuklarıyla. Kadınların hemencecik örgütlenip bir işe karar verme hızları, beni oldum olası şaşırtır. Doğaldır ki bu gezmelerin içinde kesinlikle alışveriş var. Biz eşlere de yol göründü. Herkes ayrıldı. Gönül, Yaprak ve Birsen hanımlarla üç çocuk eşimin arabasına doluştular. Ben de oradan Marmaray’a yürüdüm. Yürürken arkadaşım Bülent Baş’ı aradım. O da Söğütlüçeşme’deymiş.

         Ayrılıkçeşmesi’nden bindim trene. Neden mi bu çeşmenin adı ayrılık? Osmanlı döneminde Selimiye kışlasından sefere çıkan askerler, burada aileleriyle vedalaşırlar. Vakti zamanında gürül gürül akan çeşme varmış burada. Bu vedalaşmada gözyaşları, çeşmenin suyuna karışırmış çoğu zaman.

         Bülent’le buluştuk. “Bekle biraz. Kazım gelecek, Şair Hüseyin Haydar da metrobüste.” Bu arada Hüseyin’e kızmakta. “Hep geç kalır bu adam…” O beklerken ben, izin isteyip Hasan Paşa’da bir yakınıma uğradım. Ayaküstü bir konuşmadan sonra geri döndüm. Bülent, Hüseyin’e kızmakta geciktiği için hâlâ. Az sonra Hüseyin’in gülümseyen yüzü göründü. Onu görünce Bülent’in kızgınlığı sevince dönüştü. Üçümüz, Kazım’ı beklemek için sıkışık trafiğin yaya kaldırımında durmaktayız. Az sonra Kazım geldi. Arabasına bindik.

         Söyleşerek Zafer Bilgin’e gideceğiz. Zafer Libadiye’de… Kolayca ulaştık oraya. Zafer heyecanlı, yol kıyısında bizi beklemekte. Yeşillikler içinde tek katlı bir yapı. Burası onun sanat galerisi… Bu sanat erleri de konacakları yeri iyi bilmekte. Şu betona boğulmuş koca kentin içinde yeşile gömülmüş tek katlı bir yapıyı bulmak da önemli bir beceri ve ince bir sanat. Duvarlar, tablolarla kaplanmış. Geniş sayılabilecek bir salon… Bir sanatçı dağınıklığı söz konusu. Her dolabın, masanın üstünde, köşe bucakta gazete, dergi ve kitaplar… Ortada bir masa, az sonra bizim çilingir masamız olacak.

         Masayı, Zafer Bilgin ile Şair hazırladı. Biz de kendimizce dokunmalar yaptık “Hala hatırın kalmasın!” deyimine uygun olarak. Hüseyin Haydar’ın her zamanki neşesi, coşkusu üzerinde. Sürekli türkü mırıldanmakta. Zafer, çok heyecanlı ve mutlu…

         Ülkemizin önemli aydın birikimine sahip, bir dönemin belgeselcisi Bülent; masanın “Ağır Abisi”…

         Kazım Göker, her zamanki gibi sessiz bir gözlemci… Uzun zaman kaldığı Çin anılarını bile taksit taksit anlatmakta. Söyleşimizin anadüşünce tümceleri ondan çıkmakta arada sırada.

         Masanın çevresinde dostluğa susamış beş arkadaşız. Resimden edebiyata, müzikten sanat dergilerine dek uzanan bir geniş alanda dolanıp durmaktayız. Doğaldır ki siyasete girmeden olmuyor. Giriyoruz, ama dalıp boğulmuyoruz içinde. Arada türküler söylüyoruz. Çünkü türküsüz olmaz. Zafer’in iki muhabbet kuşunun ötüşleri, söyleşimize ve türkülerimize renk katmakta. Kafesin yanındaki yuvada yumurtaları var. Yakında yavrular çıkacak ve Zafer, dede olacak. Biz söyleştikçe bulutlar dağılmakta gökyüzünde, güneş kendini göstermekte. Sonrasında güneş boynunu büktü, kurşuni yapılar arasında yitip gitti. Akşam alacası var dışarda. Oturduğumuz yerin ışıkları ışıl ışıl… Dostluk masasının lezzeti, söyleşinin parıltıları bir o kadar daha aydınlatmakta her yanı.

         Vakit ilerledi. Hepimiz bir yana dağılacağız. Zafer “Kalkmayın, gitmeyin!” demekte ısrarla. Bakışlarıyla resim yapmakta, gülüşüyle fırça sallamakta dostluk tablosuna. Şair de gönülsüzdü kalkmaya. Ayakları geri geri gitmekte. Bülent ve Kazım’la zengin kalkışı yapıyoruz. Şair de zorunlu olarak bize uyuyor. Vedalaşmamız uzun bir patika dağ yolunda yürür gibi. Kucaklaşmalarımızı, biçilmemiş çimlerin yeşilliklerine bırakıp ayrılıyoruz. Arabaya binip yola koyulduk. Zaferin gülüşleri ardımızda bir çiçek demeti.

         Masada oturduğum sürece karşımdaki üç tabloyu inceledim kendimce. Hele biri var ki gözümü ayıramadım ondan. Siyahi bir kadının iki yandan kollarına sarılmış iki çocuk. Adeta kadının kollarına tutuşlarıyla kelepçe olmuşlar. Tablolarda kara derili insanlar çokça. Uygar(!) batının emeklerini çaldığı, kanlarını akıttığı, canlarını aldığı, bilinçli olarak bulaştırdıkları salgın sayrılıklarla topluca yok ettiği, aynı otobüslerde yolculuk etmedikleri, aynı aşevlerinde ayrı masalarda bile olsa yemek yemedikleri Afrika’nın kara derilileri. Yol boyunca gözümün önünde tablolar. Türlü düşlerin içindeyim.

         Kazım da Hüseyin de Çin’de yaşamışlar. Çinlilerden söz etmekteler. En büyük özelliklerinin kendi toplumunun eksiklikleri ve tarihlerindeki olumsuzluklarıyla ilgili yabancılara söz etmemeleri. Olasıdır ki bu yurtseverliktir onların toplumsal ilerlemelerinin tansığını yaratan.

         Önce Şair’i metrobüs durağının önünde indiriyoruz. Kazım, karar vermiş hepimizi evlerimize bırakacak. Olağan olarak arabada da söyleşimiz sürmekte. Kaşla göz arasında Bostancı’ya gelince ben indim taşıttan. Kazım’la Bülent Altıntepe’ye doğru yol aldılar.

         Mutlu ve dostlukla dolu bir günün sonunda eve geldim. Dostluğun verdiği tinsel besinle erinç içinde bir geceye yelken açtım. Beş saate yakın bir söyleşi hem bedenime hem de tinime iyi geldi. Böyle bir gecede uyumak en güzeli.

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                7 Mayıs 2023

 

EMPERYALİZME TESLİMİYETİN İTİRAFI


         Millet İttifakının cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, İngiliz BBC yayın kuruluşundan Orla Guerin’e açıklamalarda bulundu. BBC muhabiri: “Kılıçdaroğlu mitingden önce bana Türkiye’yi yeniden hizalayacağını, Kremlin yerine Batı ile ilişkilere öncelik vereceğini söyledi.” demekte.

         Atalarımız; “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.” demişler. Ne güzel bir söz… Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı seçildiğinde ne yapacağı seçim öncesi söylediği yukarıdaki sözlerden belli değil mi?

         “Kremlin yerine Batı ile ilişkilere öncelik verecekmiş.” Kemal Bey. O “Batı” dediği neresi? Başta ABD olmak üzere dünya emperyalistlerinin bulunduğu yer. Son yıllarda Atlantik’le gevşemekte olan ilişkileri, yeniden sağlamlaştırma görevini üstlenmiş. 1945’ten beri ülkemizin canına okuyan bir emperyalist blokla yeniden ilişki kurmayı vaat etmekte Türkiye’ye. Demek istiyor ki canımıza okunma sürsün. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarımız Atlantik’in soyguncularınca yeniden yağmalansın.

         Ülkemizde Atlantik’in kışkırtmalarıyla sağ-sol, Alevi-Sünni, Türk-Kürt ve şimdilerde de Laik-antilaik çatışmalarıyla ulusumuz bölünmeye çalışıldı. Birçok yurtsever aydınımız, Atlantikçilerin isteğiyle yaşamdan koparıldı. Binlerce insanımız, bu çatışmalarda canını yitirdi. Bu çatışmaların birçoğunda ABD’nin elini gördük apaçık.

         Kremlin’le, yani Rusya ile ilişkileri kesecekmiş öyle mi? Kılıçdaroğlu’nun dünyadan haberi yok! Rusya ile ilişkileri kesip Ukrayna’da NATO askeri mi olacaksın?

         Dünyanın ekonomik ve siyasal merkezinin Atlantik olmadığını, bu merkezin Asya olduğunun farkında değil Kemal Bey. Ya da farkında da işine gelmiyor Asya’ya yönelmek. Sanırım, seçim öncesi yaptığı ABD, İngiltere ve Almanya gezilerinde Türkiye’nin dış ilişkileri konusunda güvenceler verdi Atlantik liderlerine.

         Rusya, Almanya ve Çin’le birlikte en çok ticaret yaptığımız üç ülkeden biri. Petrolü, özellikle de doğalgazı Rusya’dan almaktayız. Yani ısınmak, aydınlanmak, sanayimizin çarklarının dönmesi için Rus doğalgazına gereksinmemiz üst düzeyde. Ülkemize en çok gezginin geldiği ülke, Rusya. Bu nedenle cari açığımızın kapanması için bu gezginlere gereksinmemiz var. Ayrıca dört mevsim sebze ve meyve sattığımız bir ülke. Üstelik buğday ve ayçiçeği yağı de aldığımız bir komşumuz. Kemal Bey, Rusya ile ilişkileri alt düzeye indirdiğinde sanayi, turizm ve tarımda Türkiye’yi mahvettiğinin farkında mı acaba? Bu sözü, BBC’ye değil de Antalya ya da Mersin alanlarında söylemeli. Bakalım, halk ona ne der?

         Kılıçdaroğlu, BBC’ye yaptığı açıklamayla Adnan Menderes’i anımsatmakta. Menderes, NATO’ya girmek için Kore’de Türk askerinin kanını döktürdü. Kemal Bey de Atlantik’le ilişkileri düzeltmek için Ukrayna’ya mı asker gönderecek acaba? Çünkü Atlantik’in gözüne girmek için üstün bir çaba göstermekte. Pusulası Atlantik’i göstermekte sürekli.

         Bugün, Deniz Gezmiş’in idamının 51.yılı… Onlar, yani 68’liler, ABD emperyalizmine karşı alanları doldurdu. “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi, yaşasın tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye!” sloganlarıyla her yanı inlettiler. Siz de aynı kuşaktansınız Kemal Bey. 68’liler alanları bu haykırışlarla inletirken siz neredeydiniz? Bir kez olsun onlara katıldınız mı? Kısacası, canlarını “Tam Bağımsız Türkiye” ülküsü için veren devrimci gençlere karşı az da olsa bir vicdan borcu duydunuz mu hiç?

         Deniz Gezmiş, idam sehpasına tekmesini atarken “Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Kahrolsun emperyalizm!” demişti. Şimdi siz, bugün Deniz Gezmiş anmasından geri durmazsınız. Yüzünüz zere kadar kızarmadan, vicdanınız sızlamadan Denizler hakkında söylev vereceksiniz. Sizi dinleyenlerden biri çıkıp da “Hey Kemal Bey, Denizler emperyalizme karşı dövüşerek can verdiler. Siz emperyalizmle ilişkileri sağlamlaştırmadan yanasınız. Bu bir çelişki, ikiyüzlülük değil mi?” diye sorar mı acaba? Sorarsa siz ne yanıt verirsiniz?

         Batılı emperyalistlerle savaşın partisi CHP’nin genel başkanına bakın! Atatürk’ün ülkemizden kovduğu emperyalistlere, Türkiye’nin kapılarını sonuna dek açmanın sözlerini vermekte. İşte, asıl çelişki bu… Nedense kimileri, Atatürk’e tam karşıt söylemleri Atatürkçülük sanmakta. Gülelim mi, ağlayalım mı bu duruma?

         Not: Darağacındaki üç fidanı, ölümlerinin 51.yılında saygıyla anıyorum. Onların antiemperyalist savaşımları, günümüzde de halkımıza ışık tutmakta. Konunun iyi anlaşılması için aşağıdaki yazılarım okunabilir.

1-   DARAĞACINA KONAN GÜVERCİNLER https://adiladalet.blogspot.com/2012/05/daragacina-konan-guvercinler.html?spref=tw

2-   THKO SAVUNMASI https://adiladalet.blogspot.com/2016/11/thko-savunmasi.html?spref=tw

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                6 Mayıs 2023

        

 

ÇOCUKLAR İÇİN KISALTILAN KİTAPLAR


         Ülkemizde, belki de dünyada en büyük sorunlardan biri, çocuklara hangi kitapların okutulacağı. Bu konuda öteden beri tartışmalar olur. Konuyla ilgili farklı öneriler ileri sürülür. Yaşamım boyunca bu konuya kafa yordum. Özellikle öğretmenliğim sırasında öğrencilerin kitap okumaları konusunda yaptığım gözlem ve deneyimlerimi zaman zaman paylaştım. Bu konuda, yıllar içinde oluşan düşüncelerimi söyledim belki işitip dinleyen olur diye.

         Birkaç yıl önceydi, 8.sınıf öğrencisi Sarp Yeltik’le Türkçe dersi yapmaktaydım.  Okumakta olduğu özel okuldan, okumaları için kitap verilmişti onlara. Tüm 8.sınıflara aynı kitap… John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar’ı… Ancak kitap kısaltıldığından özgünlüğü, düşünsel ve olaysal bütünlüğü yok olmuş. Deyim yerindeyse kuşa çevrilmişti dünyanın en güzel kitaplarından biri.

         Sarp’la tam derse başlayacakken çocuk, kitap elinde masaya oturdu. “Öğretmenim, bir şey sorabilir miyim?” dedi. “Buyur, sor!” dedim. O da sordu.

         “Kitabı okuyorum, ancak bir şey anlamıyorum.” deyince ben de ona: “Neden? Aslında bu kitap akıcı, ilgi çekici bir kitaptır.”

         Sözlerini şöyle sürdürdü Sarp: “Kitapta olay birden değişiyor ve değişen olayın ya da konunun bir öncekiyle ilgisi yok!” Konuyu anladım aslında. Çünkü daha önce okuduğum çocuklar için kısaltılmış klasik kitaplarda, ben de bu duruma tanıklık etmiştim. Ayrıca önceki yıllarda birçok öğrencim benzer yakınmaları dile getirmişti. Ben de bu yakınmalar karşısında yapmam gerekeni yapıp kısaltılmış bazı dünya klasiklerini okudum. Öğrencilerimin yakınmalarının doğru olduğunu gördüm. Sarp’a da hak verdim doğal olarak. Kitabı aldım bir haftalığına ve İstanbul’da bir yere gidip gelirken yararlandığım toplutaşım araçlarında okudum onu. Kitap, adeta yok edilmişti kısaltılırken. Yalnızca kısaltma mıydı sorun? Tabi ki değil. Çeviri berbattı. Tümcelerde yazım yanlışları ve anlatım bozuklukları vardı çokça. Bazı tümceler anlamsızdı.

         Ticari amaçla birçok kitap, çocuklara uygun duruma getirilirken içerik yok olmakta. Özellikle romanlarda olay bütünlüğü yok edilmekte bilerek ya da bilmeyerek. Kullanılan dil, topluma da çocuklara da yabancı. Son yıllarda dünya klasiklerinin deneyimli çevirmenlerle Türkçemize kazandırılmasına bile gerek görmüyor birçok yayınevi. Çeviri işini, bilgisayar aracılığıyla internetten yapmaktalar. Böylece kitapların maliyeti ucuza gelmekte. Doğaldır ki bu tür kitaplar, satılırken de etiket ederleri düşük olmakta. Ticari kaygı, yazınsal kaygının önüne geçmekte böylece. Kitabın içeriği, değeri bir anda yok edilmekte.

         Çocuklar için kısaltılacak kitaplara, özen gerekmekte. Çevirenler, yazın konusuyla ilgili olmalı. Gerçi kitapları kısalmak yerine, onların çocuklarımızca zamanı gelince okumalarını yeğlerim. Her şey, zamanında olmalı.

         Kısaltılmış kitaplar yerine, çocuk yazınına önem verilmeli. Bu alanda yazılmış özgün kaynaklar önerilmeli çocuklara. Böylece kitap okuma alışkanlıkları, zevkleri gelişir. Onları, kısaltılmış kitaplarla okumaktan soğutmak yerine, kendi yaşlarına ve düzeylerine uygun çocuk kitaplarına yöneltmeli.

         Çocuk yazını nedense ülkemizde de dünyada da ihmal edilir. Bazı yazarlar bu alanı küçümser. Oysa okumanın beşiğidir çocuk yazını. Kitaplar da beşikte büyür tıpkı çocuklar gibi. Bu alanda verilecek yapıtlarla çocuklarda yazınsa zevkler oluşturulmalı. Onların kitaplarla dostlukları küçük yaşlarda kurulmalı. Bunun için de çocuk yazını alanında yapıtlar veren yazarlar, devletçe desteklenmeli. Bu alanda nitelikli yapıtların verilmesi hem toplumumuzu hem de yurttaşlarımızı ileriye götürecek bir atılım.

         Herkes: “Toplumuzda niye okuma alışkınlığı yok?” diye sorar. İşte, okuma alışkanlığının kazanılmamasındaki nedenlerden birisi kısaltılarak özünü yitiren kitaplar. Bu nedenle çocuklara kitap önerirken başta öğretmen ve veliler çok dikkatli olmalı. Onları, okumadan soğutacak kitaplardan uzak durmalı. Her kitabın okunacak bir döneminin olduğu unutulmamalı. Okuma konusunda bilinçli ve sorumlu davranarak kaş yapayım derken göz çıkarmayalım. Çocukları yaşam boyu sürecek bir okuma eyleminden alıkoymayalım.

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                5 Mayıs 2023

 

CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ VE İTTİFAKLAR


         Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesinin yaratacağı sosyal, siyasal sorunları bu konu gündeme geldiğinde dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. Bir dizi yazı yazdım bu konuda. Bu sistemin başta ABD olmak üzere uygulandığı ülkelerde halkı ikiye böldüğünü gözlemledik yıllarca.

         Cumhurbaşkanlığı, bir başka deyişle başkanlık sistemi genellikle geçmişte sömürge olmuş ülkelerde var. Sömürge valileri başkan oldular. Böylece birçok sömürge ülke yönetim biçimlerini değiştirerek eski efendilerine bağımlılıklarını sürdürdüler. Örneğin; ABD, Brezilya, Meksika, Arjantin ve birçok Afrika ülkesi… Ayrıca bu ülkelerin hepsinde eyalet sistemi bulunmakta. Demek ki başkanlık sistemi hem demokrasinin hem de ulus devletin ruhuna uygun değil.

         Bugün geldiğimiz noktada cumhurbaşkanlığı sistemi (AKP sözcülerinin dediği gibi Türk tipi başkanlık sistemi), toplumumuzu bölmekte. Farklı görüşlerin, siyasal anlayışların gelişmesinin önünde engel bu sistem. Çünkü cumhurbaşkanı seçilmek, iktidar olmak için yüzde elli, artı bir oy gerekmekte. Bu da büyük partilerin programlarından, politik çizgilerden ödün vermesine yol açmakta. Çünkü en küçük partinin bile oyuna gereksinim var yüzde elliyi aşmak için. Bu nedenle siyasal görüşleri birbirine karşıt partiler bile bir araya gelmekte. Bu nedenle ulus devletimize karşı olan ve bunu her fırsatta dile getiren HDP/PKK ile HÜDA PAR/Hizbullah gibi bölücü partiler, ittifaklar içinde güçlü olarak yer bulmakta. Terörün bitmesiyle güçleri kırılan, gelişmeleri duran bu partiler, ittifaklar sayesinde halk nezdinde yeniden güç toplamakta. Bu da bu sistem sayesinde olmakta.

         Önümüzde seçimler var. İç ve dışta büyük sorunlarla karşı karşıyayız. Bu sorunların birçoğu da bölücü örgütlerden ve onları destekleyen emperyalist ülkelerden kaynaklanmakta. Sorunu yaratanlarla iktidar gelip sorun çözmek olanaksız.

         Ne yazık ki seçime giderken büyük bir bölünme yaşamakta ülkemiz. Cumhur ve millet ittifakları birbirinin düşmanıymış gibi davranmakta. Kimse kimseyi dinlemiyor. Demokratik bir tartışma ortamı yok! Olamaz da zaten… Çünkü ülkemize düşmanlık eden bölücü örgütlerle FETÖ gibi ABD maşası yıkıcı bir oluşum, ittifakların içinde hoşgörüyle karşılanıyorsa bunların olduğu yerde uygarca, tartışma değil, düşmanlık olur. Zira bu örgütler emperyalizmin kurdurduğu yapılanmalar.

         Her iki ittifakın söylemlerine bakıldığında devletçilik yok! Halkçılık hak getire… Üretim ekonomisinin yanından bile geçmiyorlar. Sanayileşme çoktan unutulmuş. Yıllardır Anadolu bozkırlarında fabrika bacaları tütmez oldu. Borç para bulma yarışı var. Söylemlerde dayanaksızlık dizboyu… Suçlamalar havalarda uçuşmakta. Saygı ve sevgiyi mikroskopla arasanız bulamazsınız. Hakaretin, küfrün bini bir para… Hakaret, giderek siyaset diline yerleşmekte. Bu da aradaki düşmanlığı derinleştirmekte. Kimsenin kimseyi dinlediği, anlamaya çalıştığı yok! Uygarca eleştirileri işitmek neredeyse olanaksız. Ülkemizin yaşamsal sorunlarını çözmek için el ele vermek söz konusu bile edilmemekte.

         Cumhuriyet’imizin kurucuları toplumu bölmemek, aynı ulusun çocuklarını birbiriyle düşmanlaştırmamak için meclise dayalı sistemde ısrar ettiler baştan beri. Çünkü meclis demek tartışma ve görüşme demek. Meclis demek, halkın demokrasiye katılımı demek. Meclis demek demokrasi demek. Kısacası meclis demek, halk demek.

         Tarihi boyunca sömürge olmamış bir ülkeye, sömürgelerde uygulanan başkanlık sistemini dayatmak niye? Her iki ittifakın partileri anlaşarak yeniden meclis sistemine dönmenin yollarını bulmalı. Bunu yaparken de demokrasiyi ortadan kaldıran siyasal partiler yasasını değiştirmeliler. Var olan sistemde halkın katılımıyla bir demokratik düzen oluşturmak olanaksız. Bu nedenle tek çözüm ve kurtuluş, kuruluş ayarlarında. Gerisi, boşuna vakit yitimi…

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       4 Mayıs 2023

         Not: Yazının daha iyi anlaşılması için okunması gereken yazılarım:

1- SÖMÜRGE VALİLİĞİNDEN BAŞKANLIĞA   https://adiladalet.blogspot.com/2017/04/somurge-valiliginden-baskanliga.html

2- ABD PROJESİDİR https://adiladalet.blogspot.com/2017/04/baskanlik-rejimi-abd-projesidir.html?spref=tw

3-   BAŞKANLIK TUZAĞINDA ÇIRPINAN AKP (Seçim Değerlendi...  https://adiladalet.blogspot.com/2019/06/baskanlik-tuzaginda-cirpinan-akp-secim.html?spref=tw

GERÇEĞİ YOK SAYMAK, GERÇEĞİ YOK EDER Mİ?


         Savunma sanayimiz; adlarını sayamayacağımız kadar silah, mühimmat ve savaş aracı üretmekte. Türk Silahlı Kuvvetleri, üstün teknolojiyle üretilen bu savaş araç gereçleriyle PKK terör örgütünü yok etti sayılır. Ayrıca Irak ve Suriye’de cirit atan IŞİD terör örgütüne göz açtırmamakta TSK bu sayede. Özellikle insansız hava araçlarımız dünyanın dört bir yanındaki ülkelerce satın alınmakta. Karabağ savaşında Türk İHA ve SİHA’ları, üstün savaş güçlerini kanıtladı. Böylece savunmada, dışa bağımlılıktan kurtulmaktayız.

         İHA ve SİHA’lar başta TUSAŞ olmak üzere beş farklı firmaca üretilmekte. Ayrıca uçak, helikopter üretimleri göz kamaştırmakta. Gökbey helikopterinin motoru bile Türk malı. Bunlardan ulusça gurur duymaktayız. Ancak nedense Yedili Masa partileri, bu ulusal üretimi kösteklemek için türlü gerekçeler yaratmakta. Hatta bazıları, iktidara geldiklerinde bu üreticilerin engelleneceği anlamına gelen sözler söylemekte. Kimileri de üretimin çok abartıldığını dile getirmekte.  

         Ülkemizin mühendis ve işçisiyle üretildi TCG Anadolu. Emekli amiraller ve birçok uzman, bu geminin alanının lideri olduğunu ve üstün özelliklerini anlatmaktalar. Siyasal körlük içindeki bazı kişiler ise bu geminin maket olduğunu, motorunun bozukluğu nedeniyle denize açılamayacağını savlamaktalar kendilerince.

         TCG Anadolu, Sarayburnu’nda demirledi. Binlerce yurttaşımız çoluk çocuk gemiyi gezdiler. Gezmek isteyenler yağmur çamur demeden saatlerce sırada beklediler. Gemiye girenler, saatlerce çıkmadılar dışarıya. Fotoğraf çektiler, çektirdiler. Geminin ötesini berisini ellediler. Gerçek olup olmadığını kontrol ettiler. Yakınlarını telefonla görüntülü aradılar. Geminin gerçek olduğunu gördüler ve gösterdiler birçok kişiye.

         Uzay projeleri yapılmakta. Hedefler konmakta. Yüzlerce bilimadamı ve işçi, kolları sıvamış durumda. Yedili Masa’nın gerekçesi hazır: “Halk soğan bulamıyor, ama uzaya gideceğiz.” denmekte. Ya da “Bir insan yaşamı boyunca geçemeyeceği bir körünün yapımına niye sevinsin.” diyerek karşı çıkmaktalar olanlara.

         Evet, soğanın pahalı olduğu doğrudur. Bu nedenle tarımda planlı bir üretimin zorunluluğunu yaşam bize dayatmakta. Dünyanın hiçbir yerinde soğan yetiştireceğiz diye sanayi üretimi durdurulmaz. Türkiye, ilk uçak fabrikasının temelini 1925’te attı. Bu dönemde halkımız, bir lokma ekmeğe gereksinim duymaktaydı. Kırk yamadan oluşan çaputları giysi diye giymekteydi yurttaşlarımızın çoğu. Çoğu kişinin ayağında doğru düzgün çarık bile yoktu. Atatürk bu toplumsal koşullarda yalnızca uçak sanayinin değil, birçok alanda üretim yapacak fabrikaların kurulmasına öncülük etti. Yaşamı boyunca uçağa, hatta arabaya binmemiş yurttaşlarımız bu sanayileşmeden gurur duydular. Ülkemizin gelişmesi, ileri gitmesi için inanılmaz özverilerde bulundular.

         Atatürk döneminin muhalifleri, yani batıcıları, bugün olduğu gibi sanayileşmeye karşı çıktılar türlü gerekçelerle. Sürekli olarak bizim başaramayacağımız düşüncesini topluma yaymaya çalıştılar. Buna karşın Atatürk, sanayileşmeyi sürdürdü.

         TOGG üretilip yollara çıktı. “Üretim bandını göstermediler, inanmam.” dedi bazıları muhalefet yapacağım diye. Hatta bazıları TOGG’ların Almanya, Çin ve İtalya’dan getirildiğini söylediler. Bunu da kanıtlamak için yırtındılar. En büyük kanıtları ne biliyor musunuz? TOGG’ları taşıyan TIR’ları yabancı plakalı olması. Bunu söyleyenlerin hangi ülkede yaşadıklarını merak ediyorum. Türkiye’nin Avrupa’da en büyük TIR filosuna sahip olduğundan haberleri yok! Ayrıca bu TIR’ların bazılarının yabancı plakalı olduklarını da bilmiyorlar.

         Karadeniz’de doğalgaz bulundu. Hepimiz heyecanlandık. Bu çalışmaların sürmesini ve Doğu Akdeniz’de de muştulu haberler beklemekteyiz. Filyos’ta büyük bir merkez kuruldu. Binlerce kişi geceli gündüzlü çalışmaya başladı doğalgazın halkımızın kullanımına sunulması için.

         Yedili Masadakiler, doğalgaz haberlerinin yalan olduğunu söylediler.  Doğalgaz, halkın kullanımına sunuldu. Bu kez de kendince uzmanlar çıktı ortaya ve doğalgazın Rusya tarafından Karadeniz’in altından boru döşenerek Zonguldak kıyılarına ulaştırıldığı söyleyip yazdılar. Güler misin ağlar mısın bu duruma?

         DEVA Partisi lideri Ali Babacan: “Kanıtlanmış doğalgaz rezervi yokken keşfi ‘Doğalgaz bulduk.’ diye satıyorlar.” demişti.

         Seçim çalışmaları nedeniyle 2 Mayıs’ta Zonguldak-Çaycuma’daydı Babacan. CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuz Yılmaz ve CHP’li Çaycuma Belediye Başkanı Bülent Kantarcı ile Filyos Doğalgaz İşleme Tesisini gezmeye gittiler. Her iki CHP’li, Babacan’a tesisi övüp çıkarılan doğalgazın niteliğinden söz etti. Sekiz on bin kişinin çalıştığını söylediler. Bu anlatımlar karşısında Babacan renkten renge girdi. Kalkıp bir özür dilemeyi bile usuna getirmedi. Çok yazık değil mi? Oysa uygar insan yalanı ortaya çıkınca özür diler. Kimden mi? Halktan… Çünkü halkı, yanlış bilgilendirip yönlendirmiş. Hatta ben, Babacan’dan o dakikada siyasetten çekilmesini beklerdim. Yalanı bu denli açıkça ortaya çıkan birinin siyasette olması büyük bir talihsizlik…

         Tanrı’m kimseyi, Babacan’ın durumuna düşürmesin. Halkımız: “Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz.” der yalan söylemeyi kötülük durumuna getirenlere. Hiç olmazsa o milletvekili ve belediye başkanından utansaydın da bassaydın siyasetten istifayı. Doğaldır ki böyle bir şey de yürek ister. 

          Siyasetçiler; ülkesine, ulusuna, insanına güvenmeli. Aslında bu, kendine güvendir.

         Binlerce mühendis ve işçi çalışmakta Savunma Sanayi üretimlerinde. TOGG’da geceli gündüzlü üretim yapan emekçiler var. Filyos’ta binlerce kişi üç vardiya olarak doğalgazı halkın hizmetine sunmak için emek harcamakta. Bu kişilerin ürettikleri ürünleri, harcadıkları emekleri yok saymak siyasete, dürüstlüğe uygun mu? Doğaldır ki hayır…  Buralarda çalışanların hepsi iktidar partisine mi oy veriyor? Hayır tabi ki… Buralarda çalışan birçok mühendisin yurtdışındaki işlerini bırakarak ülkemize döndüklerini biliyoruz. Anlaşılacağı üzere tersine göç söz konusu. Bu teknolojik gelişmeye, doğalgaz ve petrol aramalarına emek veren binlerce çalışanın yaşadığı bir başarı ve bir gerçek var. O gerçeği yok saymak insan emeğine saygısızlık değil mi? Oralarda alınteri akıtan insanları aptal yerine koymak nasıl bir anlayış, gerçek dışılık?

         Peki, Yedili Masa’daki partilerin Filyos’ta, TOGG’da ve Savunma Sanayi’nde çalışanların oylarına gereksinmeleri yok mu? O insanların emekleri yok sayılarak, yaptıkları işin yalan olduğunu söyleyerek bu kişilerin oylarını alabilirler mi? Onlar, Türkiye’nin yurttaşı değil mi?  

         Eskiden siyasal partiler hizmette yarışırlardı. A partisi bir fabrika yapmışsa B partisi ben iki tane yapacağım, derdi. Seçenek üretirdi muhalefet. Şimdi öyle mi? Yapılanı yok saydıklarında, gerçeğin yok olacağını sanmaktalar. Güneş yok, dersen güneş yok mu oluyor?

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                3 Mart 2023

 

        

        

        

 

TRABZON EVİ


         30 Nisan 2023 Pazar günü Trabzon Evi’nin açılışına katılmak için yola çıktım. Üsküdar Marmaray İstasyonunda kardeşim Özgür’le buluştuk. Gideceğimiz yer, iki durak uzaklıkta. Önce Trabzon, sonra da ülkemiz hakkında derin söyleşiye girdik. Ne yazık ki yol, göz açıp kapayıncaya dek bitti. Yenikapı’da indik. Güç de olsa bir taksi bulup bindik. Söyleşimiz, Trabzon Evi üzerine.

         Abdurrahman Nafiz Gürman Caddesine girdiğimizde aracımız, yavaş ilerlemeye başladı. Azıcık yaklaştığımızda ise trafik durma noktasına geldi. Biz de indik taşıttan.

         Heyecanlanmadım desem yalan olur. Çünkü bu tür buluşmalar, beni heyecanlandırır. Niye mi? Hem yeni kişilerle tanışılır buralarda hem de yıllarca görmediğiniz dostlarınız, çocukluk arkadaşlarınızla karşılaşırsınız. Ayrıca ortaya, ortak emek ve özveriyle çıkarılan yapıtı görmenin heyecanı da insanın içini kıpırdatır.

         Trabzon Evi’ni yapan, TDF (Trabzon Dernekleri Federasyonu). Başkanı da İsmail Şatıroğlu… Çalışmayı seven, yaptığı işi hizmete dönüştüren bir gönül adamı. Onunla ilk kez yüz yüze tanışacağız. Defalarca telefonda konuştuk. Bu konuşmalarımız, kırk yıllık dost gibiymişiz gibi içtenlikle oldu. Sözü, eğip bükmeden söyleyen biri. Sözlerindeki içtenlik, ilk ilgi çeken özelliği. Duygusal bir kişi. Usçu düşünüşüyle duygusal davranışı birleşince güzel bir insan çıkmakta ortaya. Ayrıca yaşadığı toplumla ilgili ülküleri var. O ülküleri gerçekleştirmek için var gücüyle çalışmakta. Trabzon Evi de bu ülkülerinden biri. Sıradaki ülküsü de kız yurdu yapmak…

         TDF’nin, dolayısıyla da Sayın Şatıroğlu’nun kurduğu bir WhatsApp kümesi var. Adı, Trabzon Meclisi… Yüzlerce yerdeşimiz buraya üye. Kuruluş amacı, 6 Şubat depremine yardımları örgütlemek ve hızlandırmak. Deprem bölgesindeki gereksinmeleri saptayıp ona göre bir yardım ağı kurmak. Kadın üyeler çoğunlukta. Ancak herkes dilediğince ve dilediği alanlarda paylaşımlar yapmakta. Kimi zaman istenmeyen tartışmalarda olmakta. TDF Başkanı Şatıroğlu, tartışmalara müdahale etmez. Demokratik bir ortamın oluşması için tartışmaları izler. Paylaşımların neredeyse hepsini okuduğunu da sanmaktayım.

         Trabzon Evi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin deniz yanındaki kapısının karşısında. Anlaşılacağı üzere bir yanı caddeye, diğer yanı denize bakmakta. Ev’in önü ana baba günü… Cadde neredeyse trafiğe kapalı. Horon ekibi, mehter takımı var. İstanbul’daki Trabzonlu belediye başkanları, bürokratlar oturma yerinin en önündeler. İki de bakan gelecek. Milletvekili adayları da göze çarpmakta. Listeye giremeyip bir sonraki seçimlere hazırlananlar da tokalaşma, tanışma rekorları kırmakta. Ayaküstü bazı dostlarla tokalaşıp hâl hatır sorduk. Yeni kişilerle tanıştık. Tanımadığım biri, beni yaşlı buldu ki bana yer verdi. Ben de oturdum. Anlaşılan iş uzun sürecek. Bakanlar gelecek, konuşmalar yapılacak.

         Gözüm, Başkan Şatıroğlu’nu aradı ve buldu. Daha önce hiç görmediğim biri. Ancak sesinden, tavrından ona çoktan bir beden oluşturmuşum kafamda. Epey uzaktayım ondan. Kalkıp gitsem sandalyemi kaptıracağım. Zaten kalabalığı aşmak da zor. Telefonla aradım onu. Baktım, yanılmamışım. Açtı, “Buyur Hoca’m!” dedi. Ben de ona el sallayıp selamlayarak orada olduğu söyledim.

         Açılış töreni başladı. Konuşmalar oldu sırasıyla. En ilgi çekici konuşmayı İçişleri Bakanı Süleyman Soylu yaptı. Konuyu, Sivas Kongresi’nden aldı “Manda ve himaye kabul edilemez.” kararını gür bir sesle haykırdı. TBMM’nin 23 Nisan’daki açılışına değinip kısa bir tarih gezintisi yaparak Gabar’da çıkarılan petrole geldi. Doğaçlama bir konuşmadaki konu bütünlüğü ve akıcılık ilgimi çekti. Soylu, yerdeşlerince çok sevilmekte.

         Açılış sonrası keşkek ikramı güzeldi. Geleneksel bir Türk lezzetinin olması ayrı bir anlam kattı açılışa. Keşkek, Trabzon’a özgü bir yemek değil. Daha çok buğday üretilen bölgelerimizde yapılır düğün dernek kurulduğunda. Bu ikram, Trabzonluların yerele sıkışıp kalmadıklarını, ulusal değerlere bağlılığını göstermesi açısından çok önemli.

         Tören bittikten sonra İsmail Bey’le el sıkışıp tanıştık. Fotoğraf çektirdik. Yapıyı gezdik ardından. Her katta dostlarla yıllar sonra buluşmanın sevincini yaşadık. Yeni arkadaşlar edindik. Kütüphaneden toplantı salonuna, yemekhaneden basın odasına dek birçok bölüm bulunmakta. Gençler için tam da ders çalışma ve dinlenme yeri. Yapının içi sıcacık, renkleri ve planlamasıyla.

         TDF Gençlik Kolları Başkanı Hakan İlhan’la daha önce yüz yüze hiç görüşmemiştik. Birkaç kez telefonla konuşmuştuk. Beni görür görmez tanıdı ve adımla seslendi. Kan mı çekiyor ne?

         Yazımda TDF’nin atom karıncaları kadınlarımıza değinmeden geçemeyeceğim. 6 Şubat gününden başlayarak bir an olsun soluklanmadan deprem bölgesine yardımlar için çırpınıp durdular. Kocaman yürekleriyle deprem bölgesindeki yurttaşlarımızı kucakladılar. Bir an olsun ellerini de gönüllerini de emeklerini de oradan esirgemediler. Her türlü derde deva olmaya çalıştılar. Depremzedelere anne, kardeş, evlat oldular yerine göre. Sorun çözme başarılarıyla ilgimi çektiler baştan beri. Çoğuyla ilk kez yüz yüze geldik ve tanıştık. Ailemden birileriyle yıllar sonra görüşüyormuşum gibi heyecanlanıp mutlu oldum. Aylin Arı, Ayser Özbakır, Emel Dilber, Zeynep Keleşoğlu ve adları bu yazıya sığamayacak kadar çok kadın yerdeşimle tanıştım. Onların yürek erkeleri tükenmez bir pınar. Söyleşileri çok canlı. Çok derin söyleşilere giriştik dar zamanda. Hava karardı. Ev’imizin her katı, her odası, her koridoru, hatta merdiveni dolu. Çoğumuzun yolu uzak. Ayrılma anı gelip çattı. Her ayrılık, çok zor. Bu da zor olacak, belli. Ne de olsa Ev’imizden ayrılacağız.

         Herkesle tek tek vedalaştık. Mutlu bir günün karanlığında Yenikapı’ya dek yürüdük. Sonrasında Marmaray… Türlü, mutlu düşünceler ve doğup büyüdüğüm toprakların bin bir anısıyla gecenin yarısında kendimi, uyku meleğinin kollarına bıraktım.

         Trabzon Evi’nin yapılmasında öncülük eden başta TDF Genel Başkanı İsmail Şatıroğlu olmak üzere her türlü emeğini esirgemeyen güzel insanlara binlerce teşekkür… Yeni evlerin yapılması en büyük dileğimiz.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       2 Mayıs 2023

1 MAYIS’TA İŞÇİNİN ADI YOK!


         Bugün 1 Mayıs… İşçinin, emekçinin bayramı… İlgili, ilgisiz birçok kişi övgü dolu sözler söyleyecek.

         Siyasetçiler, eli kalem tutanlar, ağzı laf yapanlar, sarı sendikacılar, emek savaşımını bölücü ve yıkıcı örgütlerin kuyruğuna takmak isteyenler, insanlık ayıbı olan taşeronluk sistemini yönettikleri devlet işletmelerinde uygulayanlar, taşeronluktan rahatsız olmayan belediye başkanları işçilerin toplum için ne denli yararlı olduklarını anlatacaklar uzun uzun. Yarın olduğunda bu söylevlerin hepsi unutulacak. Serbest piyasa koşullarında işçilerin iliği sömürülmekte. Onların örgütlenme hakları elbirliğiyle gasp edilmekte. Çalışanların neredeyse üçte birinin asgari ücretle geçinmelerine göz yumulmakta.

         Uygar bir çağda, ilkel yaşam koşullarında yaşayan işçilerin ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal durumları söylevcilerin umurunda olmayacak. “Altta kalanın canı çıksın.” sözü doğrultusunda davranacak toplumun egemenleri.

         İş kazaları yazgıya bağlanacak. İş güvenliği umarsızca savsaklanacak. İş güvencesinin sözü bile edilmeyecek. İşten çıkarmalar, siyasetçinin de sendikacının da umurunda olmayacak. Yuvarlak sözlerle iş güvenliği de iş güvencesi de geçiştirilecek.

         Emeğin en yüce değer olduğunu bilmeyen ya da bildiği halde bunu umursamayan yöneticilerin bulunduğu yerde emeğin özgürlüğünden söz edilebilir mi? Emeği içselleştirmeyen kişilerin devlet, belediye ve sendika yönetimlerinde olması içler acısı bir durum. Sözde değil, özde emeğe dost olmalı. Emekçilerle duygudaş yöneticilere gereksinim var her alanda.

         TBMM’de temsil edilen partilerin milletvekili listelerinde nedense işçiler yok! İşçilerin temsil edilmediği bir Meclis, emeği savunabilir mi? Böyle bir Meclis’te işçi haklarından söz edilebilir mi? İşçiye, köylüye, memura kapılarını kapatan bir siyaset sistemi emeği koruyabilir mi? Böyle bir siyasal anlayış, emekçinin hakkını verebilir mi? Aday listelerini emekçilere kapatan partilerden seçilecek bu kişiler milletin vekili olabilir mi?

         Emekçilerin söz ve karar sahibi olmadığı partiler demokrat, böyle bir sistem de demokrasi olur mu? Bugün toplumumuzun büyük bir çoğunluğu emekçilerden oluşmakta. İşte, TBMM’nin kapısı bu büyük çoğunluğa kapatılmakta. Kısacası halksız bir demokrasi kurgusu var karşımızda. Halksız bir sözde demokrasi, haksız olur. Halkın olmadığı bir yerde haktan söz edilebilir mi?

         TBMM’de grubu bulunan partilerin vekil listelerinde parasal gücü olanın yeri var. Ne yazık ki politikayı meslek edinmiş, siyasetten geçinenler çoğunlukta. Böyle bir sistemde, işçiden ve onun hakkından söz edilebilir mi? Siyasetten dışlanan emekçilerin bulunduğu bir demokrasinin katılımcılığı, söz konusu bile olabilir mi? Halkın ezici çoğunluğunun katılımı olmayan bir sisteme, ortaoyununa demokrasi denmez. Bu, yalnızca bir aldatmaca.

         Emekçinin olmadığı bir sistemde yolsuzluk da yoksunluk da yoksulluk da olur. Çünkü yaşamı boyunca emeği küçümseyenler, emeğin değerini bilemez.  

          Üretmeyen, dışa bağımlı ve borçla ayakta duran bir ekonomik sistemde işçi sınıfı toplumdaki dinamizmini yitirir. Bu nedenle ülkemiz, enin de sonunda üretim ekonomisine geçmeli.

         Ulusal bağımsızlığın sağlanmasından, emperyalizme karşı savaşımdan yana olan bir emek hareketi er geç başarıya ulaşacak. Halkçı-devletçi bir sistemle emek de emekçide özgürlüğüne kavuşacak.

         İşçilerin ve diğer emekçilerin yönetime katılacağı bir yönetim biçimidir isteğimiz. Bu umudu her gün içimizde yeşerterek tüm emekçilerimizin bayramı kutlu olsun.

                                                                                Adil Hacıömeroğlu

                                                                                1 Mayıs 2023