ANKARA GEMİSİ’NİN LOMBOZ KAPAĞI


Ankara gemisinin lomboz kapaklarından ikisinin kendilerinde olduğunu ve büyük şarap fıçılarında kapak olarak kullandıklarını öğrendik Aker Bağevi’nde İbrahim Bey’den. İnsan böyle rastlantılara şaşırmadan edemiyor ve “Nereden nereye?” sorusunu soruyor kendine.

Ankara gemisinin ilginç bir öyküsü var. Geminin ABD’de yapım tarihi, 1927… Boyu 124.7, genişliği ise 18.9 metre… İroquis adıyla büyük gezinti gemisi olarak denize indirildi. Sonra gemi satılınca adı, Solace oluyor. İkinci Dünya Savaşı çıkınca Solace, hastane gemisi olarak ABD donanmasına katılıyor. Geminin görünür yerlerine haçlar çiziliyor hastane gemisi olduğunu göstermek için.

7 Aralık 1941’de, Pearl Harbour baskınını yapar Japonlar. Limanda bulunan ABD donanması yok edilir. Solace, bu saldırıdan yara almadan kurtulur. Yani Pearl Harbour’da, Japonlarca vurulmayan tek gemiydi o. Çünkü Japon pilotlar, savaş kurallarına uymuş ve hastane gemisine dokunmamıştı. Baskın biter bitmez yaralıların, boğulmakta olan Amerikan askerlerinin yardımına koştu Solace. Savaş boyunca yaklaşık yirmi beş bin askere yardım etti gemi.

ABD ordusu için büyük görevler üstlendi. Savaşın simgesi durumana geldiği için satışa çıkarıldı. Ekim 1948’de Türkiye Devlet Denizyolları ve Limanları Umum Müdürlüğü gemiyi satın aldı. Kaptan Seyfi Gezer, gemiyi Türkiye’ye getirdi. Ülkemize gelince “Ankara” adı verildi ona.  Uzun süre dünya limanlarına gezginleri taşıdı.

Ankara gemisi, 1970’li yılların sonlarına doğru iyice güçten düşer. Güçten düşünce gözden de çıkarılır. 1981’de Ulaştırma Bakanlığının kararı uyarınca Aliağa’ya söküme gönderilir. Böylece yılların anıları da tarihe gömülür onun söküme gönderilmesiyle. İşte, Ankara gemisi sökülmeye başlanınca iki lomboz kapağını Mesut Aker alıp Mürefte’ye getirir. Onların bakımını yapıp iki ayrı şarap fıçısına kapak olarak takar. “Ankara gemisi nerede?” diye soranlara derim ki: Gemi, Mürefte’de Aker Bağevi’nde iki lomboz kapağıyla yaşıyor. Kim bilir o kapakların örttüğü lombozlardan kimler bakmıştır? O kapaklar; hangi olaylara, kişilere, sevilere, kavgalara, ayrılıklara, umara, umuda, umutsuzluklara, olaylara tanıklık etmiştir? İnanmayan gidip sorabilir o kapaklara, onlar da anlatırlar bildiklerini.

Söyleşimiz sırasında kınalı yapıncak üzümünün yaprağından yapılan sarmalarının çok iyi olduğunu öğreniyoruz. Kınalı yapıncak yaprağı damarsız olduğundan diğer asma yapraklarında üstünlüğünün tartışılmaz olduğunu ünlü aşçılar da belirtiyormuş.

Üzüm ve zeytin, Mürefte’nin iki simgesi. Üzüm olunca doğaldır ki şarap da oluyor. 1922’de, beldede 52 şaraphane var. Halk arasında adları şaraphane olarak geçse de bunların hepsi şarap fabrikası. Bunların bazıları büyük markaların üretim yerleri… Bazılarının ise adları pek işitilmese de şarap üretiminde epeyce deneyimliler. Aslında bu işletmelerin ürettikleri şarapların diğerlerinden farkı yok! Çünkü Mürefte’de şarap yapmak, sanata dönüşmüş durumda. Ankara gemisinin lomboz kapaklarının sakladığı şaraplar da bu sanatın ürünü. Üstelik lomboz kapakları, yıllardır biriktirdiği anılarını koruması altındaki şaraplara anlatmadığını kim bilebilir? Ayrıca geminin gezdiği her limanın tadı, şaraba niye sinmesin?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  27 Temmuz 2024

MÜREFTE TARİHİNE YOLCULUK


Yıllardır yaz dinlencelerinde Mürefte’ye gitmekteyiz. Kendine özgü doğası, tarımsal üretimi, özellikle şarapçılık alanındaki üstünlüğü, üzüm ve zeytinlerinin lezzeti, sıcak günlerde kuzeyden esen serin yeli, insanlarının sakinliği/uyumu, tarihsel izlerinin varlığı hoşuma gider. Yalnızca Mürefte’nin merkezi değil, çevre köyler de ilgimi çeker. Fırsat buldukça bu köylere de giderim. Bazı köylerde edindiğim dostlarım var.

Yıllardır yanından geçmeme karşın bir türlü içeri girip gezmeyi akıl edemediğim Aker Bağevi’ne gittik bu yaz. Her yaz “Sonra gidip gezerim.” diyerek bu yıla dek ertelediğim bir gezi. İlk gidişimiz eşimle oldu. İçeri ilk girdiğimizde ilgimi çeken şey, duvarlardaki tarihsel belgeler ve eşyalar… Burası aynı zamanda bir müze… Bağevi’ni gezdik, ne yazık ki sahipleriyle tanışamadık o gün. Çünkü eve dönmemiz gerekiyordu. Bu nedenle bu gezintiyi uzatmadık.

İlk gezimizden bir hafta sonra yeniden gittik Aker Bağevi’ne. Yanımda eşim ve onun dayısının oğlu da vardı. Bu kez daha ayrıntılı baktık gördüğümüz her şeye. Burayı işleten ailenin genç üyesi İbrahim Aker ile tanıştık. Bağevi’ne ilgimi görünce oturup söyleşmemizi istedi. Ben de bu çağrıya uydum. Oturduk dışardaki bir masaya. Yan masadaki Erkin Kırca, söyleşimiz ilgisini çekince masamıza geldi. İbrahim Bey’in amcasının oğlu Soner Aker de baştan beri ayrılmadı bizden, zaman zaman söyleşimize katıldı. Sonradan İbrahim Bey’in kardeşi Mustafa da geldi minik bebeğiyle. Eşim, söyleşimizin uzayacağını düşünerek izin isteyim gitti eve dayısının oğlu Cengiz’le. Çünkü marketten aldığımız yiyeceklerin bozulmaması için buzdolabına konması gerekiyordu.

“Bağevi” dense de burası bir şarapevi. Ancak “bağevi” adlandırmasını çok beğendim. Aker ailesi, Selanik mübadili… Şarap üretmeyi, Mürefte’de öğrendiler. Onların bu işinin Cumhuriyet’imizle yaşıt olduğunu söyleyebiliriz. İnsanın tarih kokan bir yerde olması çok güzel… Burada şarap satışı yapılmakta.  Aynı zamanda aşevi. Dede İbrahim Aker’den oğula, oğuldan toruna geçen bir işletme.

Söyleşimiz, tarihsel bir düzleme geldiğinde İbrahim Bey, babası Mesut Aker’i çağırdı. Mesut Bey, tarihi hem belleğinde hem de özenle sakladığı belgelerle biriktiren biri. Biraz söyleştikten sonra dosyalar dolusu belgeyle geldi masaya. Neler mi var belgelerde? Osmanlının son döneminde, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Mürefte ve Şarköy’de ne kadar üretim yapıldığı, ne kadar şarap, kiremit, tuğla, zeytin, üzüm… satıldığı, nüfus bilgileri, Atatürk, İnönü, Fevzi Çakmak ve Kazım Dirik’in çektiği bayram kutlama telgraflarının asılları… Belgeler, tarihe ışık tutmakta. Kim bilir Mürefte’de, Şarköy’de Mesut Aker gibi belge biriktiren kaç kişi vardır? Tekirdağ Büyükşehir ve Şarköy belediyelerinin bu tarihsel belgelere dayanarak kitaplar hazırlatmasının zamanı geldi de geçiyor bile. Ayrıca İl Kültür Müdürlüğünün yerel tarihin yazılması çalışmasına öncülük etmesi gerekmez mi?

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde şarap önemli bir dışsatım ürünü. Şaraplar, fıçılarla İstanbul Tophane’deki Şarap İskelesi’ne gönderiliyordu eskiden. Burada yurtdışına gidecek fıçılar gemilere yüklenip gidiyordu. Yurtiçinde tüketileceklerin de dağıtımı yapılıyordu. Peki, şarap dolu fıçılar, Mürefte’den Tophane Şarap İskelesi’ne nasıl gönderiliyordu?

Öncelikle söyleyeyim ki Mürefte’de 1957’ye dek iskele yoktu. Bunun yanı sıra bu üretim üssü beldeyi, ülkemizin kentlerine bağlayan doğru düzgün karayolu da bulunmuyordu. Zaten motorlu taşıtlar da henüz yaygınlaşmamıştı. Ancak üretilen şarabın satılması gerekiyordu. İşte, burada Müreftelinin yaratıcı zekâsı devreye giriyordu. “Yatık” adı verilen 700 litrelik fıçıların beş ya da altı tanesi halatlarla birbirine bağlanıp kayıkla açıkta duran mavnalara çekiliyordu. Çekme işi tamamlanınca fıçılar, teker teker çözülüp yükleniyordu mavnalara. Bunun yapılabilmesi için hava koşullarının ve denizin uygun olması gerekmekte. Mürefteli şarap üreticilerinin bin bir emek, tehlike ve eziyetle yaptığı bu taşıma işi övgüye değer. Bu taşıma işini canlandıran bir anıtın Mürefte’de olması en büyük dileğimiz. Bu arada Aker Bağevi’nin çalışanlarından Iraklı ressam Muhammet Bey, halatlarla bağlanarak yapılan fıçı taşıma işinin resmini yapacağına söz verdi bize.

Şarap fıçıları, toprak yollardan at ya da öküzlerin çektiği arabalarla taşınırdı. Fıçıları taşımaya uygun kağnı ve at arabaları yapılmıştı. Çünkü fıçıların taşınırken arabadan düşmemesi gerekirdi. Bu arabaların bir örneği yapılıp sergilenmeli Mürefte’de.

1950’li yılların ortalarında Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Mürefte’ye gelir. Onu getiren tekne, kıyıya zorlukla yanaşır. Tekneden karaya çıkmasına o dönemde beldemizin muhtarı olan Mesut Bey’in annesinin babası (dedesi) Cemal Yazıcı yardımcı olur yanındakilerle. Bayar’ın elini tutarak kıyıya çıkmasına yardımcı olan Muhtar Cemal Bey, “Hoş geldiniz!” diyerek koluna girer konuğunun. Zaten Celal Bayar, ulaşım zorluğunu yaşayarak görmüştür. Muhtar Yazıcı, Cumhurbaşkanı’ndan Mürefte’ye bir iskele yapılasını ister. Söz verilir, söz alınır. Verilen söz tutulur ve 1957’de Mürefte’nin 210 metrelik iskelesi hizmete açılır. Bugün insanların balık tuttuğu, gezinti yeri olarak kullandığı, zaman zaman teknelerin yanaştığı iskele o günden beri varlığını sürdürmekte. İskele yapıldıktan sonra artık şarap fıçıları kayıklara halatlara bağlanıp çekilmez, iskeleden yüklenir mavnalara.

Mürefte; büyük şarap fabrikalarının, markalarının doğum yeri. Birçok şarap markası, burada boy atıp ününü dünyaya duyurdu. Mürefte’deki şarap deneyimi onların bilgisine, üretimine büyük katkı yaptı. Bu toprakların üzümlerinden yapılan şaraplar, dünya mutfaklarının sofralarının tadı oldu.

Asmalara çok zarar veren ve üzüm üretimini yok eden asma biti (filoksera) Kuzey Amerika kökenli bu zararlı. 1861’de Avrupa’ya ulaştı. 1892’de Marsilya’daki bağlarda filoksera (asma biti) görülür. Kısa sürede tüm Avrupa’ya yayılır. Bu yüzden Fransa ve Avrupa’nı bazı ülkelerinde yeterince üzüm üretilemez. Avrupa sofraları şarapsız kalır. Osmanlı padişahı ve İslam Halifesi II. Abdülhamit dönemidir. Mürefte’den Avrupa’ya 22,5 milyon litre şarap satılır. Çok geçmeden 1912’de filoksera yeniden Fransa’nın bağcılığını vurur. Bu yıl içinde Marsilya’ya Mürefte’den 120 milyon litre şarap gider. Fransızların sofraları böylece şarapsız kalmaz. Bu dışsatım da II. Abdülhamit döneminde yapılır.

Osmanlı Halifesi II. Abdülhamit, dinsel kimliğine karşın ülkemizde şarap üretimini desteklemekteydi. Çünkü o dönemin en önemli dışsatım ürünüydü bu içki. Ne yazık ki AKP hükümeti birtakım dinsel saplantı ve kaygılarla şarap ile diğer alkollü içkilere aşırı vergiler koymakta. Bunların tanıtımı yasal engellere takılmakta. Mürefte ve ülkemizin şarap üreten birçok yerinde “Şarap tadım günleri, festivaller, fuarlar, yarışmalar, ulusal ve uluslararası bağbozumu şenlikleri…” ne yazık ki yapılmıyor yasal engeller yüzünden. Bu nedenle hem yurttaşlarımıza hem de ülkemize gelen gezginlere şaraplarımız tanıtılmıyor. Bu da üretimimize darbe indirmekte. Oysa Türk şarapçılığı yıllar içinde aşamalar kaydetmiş, kalite konusunda dünyada üst düzeye çıkmıştır. Bu durum karşısında hükümet, üreticiye köstek değil; destek olmalı.

Yüzlerce yıldır topraklarımızda üretilen şarabın dünyanın her yerinde beğenilip içilmesi, ülkemizin de üzüm ve şarap üreticisinin de yararınadır. Sık sık ekonomik bunalımlar yaşayan ülkemizde hangi nedenlerle olursa olsun üretime destek verilmemesi yurdumuzun zararınadır. Ekonomik bunalımları aşacak biricik güç, üretim olduğu gerçeği yadsınamaz.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  26 Temmuz 2024

 

 

 

 

ANNE KOKUSU


Çayyolu’na gitmek için dolmuş beklerken güneşin yakıcılığından kurtulmak için küçük de olsa bir gölge arayıp buldum. Durak, çok kalabalık... Sıcak bunalttıkça bekleyenlerin sabrı tükenmekte. Bazıları beklediği dolmuş gelince koşarak giriyor içeri sıcaktan kurtuluş umuduyla. Geçip giden kimi dolmuşlar sıkış tıkış… Derken… Uzaktan dolmuşlardan birinin camında “Türk Konut” yazısı görünce hızlıca yürüdüm yolun kıyısına doğru el kaldırarak. Gelip önümde durdu. Bindim…

Dolmuşun içi, dışarıya göre serin. İçerde iklimlemenin çalışması güzel. Oturacak yer olmadığından ayaktayım. Sorun değil. Zaten kaç saattir oturmadım mı otobüste? Ayaklarım biraz rahatlasın ayakta durarak. Türlü düşüncelere dalarak, sağı solu izleyerek ineceğim yere geldim.

Güneş, tepemde kaynar bir buhar kazanı… Neyse ki yol uzun değil. Eve varıp kapıyı çaldım. Annem açtı gülerek. Sarıldık… Anne kokusu, sıcaklığı bozkırın sıcağında bir bahar çisesi bulutu… Heyecanından yere yıkılacak sanki. Arkasında iki kız kardeşim, eniştem var. Onlar sıra beklemekte bana “hoş geldin” demek için. Ancak annemin sarılması bitmiyor bir türlü. Derken bahar kokulu çise bulutu üzerimden kalktı. Havanın yakıcılığını yeniden duyumsadım.

Hoşbeş bitti. Annemle büyük kız kardeşim birkaç saat önce Denizli’den gelmişler. Ancak annem de yol yorgunluğunun belirtisi yok! Birkaç günlük bir gezi… Dayımın torunun düğününe gitmişler. Oturduk gölgelik balkona. Söyleştik dereden tepeden. Kendi yolculuğuna bakmadan: “Sen çok yorulmuşsundur, dinlen biraz.” diyor kendi yolculuğunu unutarak. “Anne! Benim geldiğim yol üç saat, seninki ise benimkinin en az iki katı… sSn yorulmadın da ben mi yoruldum? Çok istiyorsan gel, birlikte dinlenelim.” dedim. O, yine de benim yorgun olduğumu düşündüğünden “Şuraya uzan, ayağını buraya uzat, başının altına şu yastığı al…” biçiminde komutlar veriyor durmadan.

Az sonra küçük kardeşim, eşi ve kızıyla izin isteyip kalktılar. Pazartesi işe gitmeleri gerek. Kızları Öykü, biraz rahatsız… Midesi bulanmakta ve yorgan döşek yatıyordu ben geldiğimde. Onu kucaklarına alıp çıktılar Kastamonu’ya gitmek için. Yolcu edip yerlerimize geçtik. Söyleştik bol bol gece yarısına dek. Yedik, içtik söyledik. Çaylar, kahveler gelip gitti.

Annem, benim büyüdüğümü bir türlü kabullenemiyor sanırım, oysa altmış beş yılı geride bıraktım. İkide bir “Şundan ye, bundan iç…” diye uyarılarda bulunmakta bana. Sağlıklı yaşam için öğütlerde bulunuyor.

En güzeli de annemle kitaplar üstüne söyleşimiz. Okuduğu kitapları bana anlatıyor, ben de can kulağıyla dinliyorum. Birbirimize kitap öneriyoruz. Bu kez İstanbul’dan gelmediğim için ona kitap getiremedim. Ona aldığım en güzel armağan kitap.

Anılar anlatıp tarih bilincimi canlandırıyor. Bazılarını not alıp bazılarını da belleğime yazıyorum. Her anlattığı anı bir yazı konusu. Gece yarısı oldu, anılar bitmedi. Şeker bayramında bir hafta yanındaydım. Konuşmalarımıza geceler, gündüzler yetmemişti. Bu nedenle Ankara’ya gittiğimde evden pek çıkmam, annemle söyleşmeyi yeğlerim. Ankaralı arkadaşlarımdan bazıları, gelip de onları aramadığı işitince doğal olarak kırılırlar bana.

Gece yarısı oldu. Hepimiz yoldan gelmişiz, yorgunuz az da olsa. Kız kardeşim de sabahleyin iş gidecek. Yattık yataklarımıza. Çarşafım, yastığımın kılıfı, örtünmediğim örtü anne kokuyor. Çocukluğumda sabun kokulu yatak yorganımı düşündüm bir süre. Çamaşır günlerinde tokaçlarla dövülüp leğende sabunlar köpürtülerek yıkanan çamaşırların kokusu hâlâ burnumda. Yattığım yatakta aynı koku… Anne kokusu…

Sabahleyin kuş gibi uyanıp kalktım yataktan. Anne bu… Uyandığımı duyumsadı odasından. Kalkıp seslendi bana: “Kalktın mı?” diye. “Evet… Kalktım, geliyorum.” dedim. Yatağımı topladım. Üstüme örtmek için verdiği örtüyü, çok düzgün katlanmış görünce: “Niye örtünmedin? Ankara geceleri serin olur. Üşütürsen ne yaparız?” deyince güldüm. “Doktora götürürsün beni. Ben de vaz geçerim gitmekten. Burada kalır, bana bol naneli yayla çorbası pişirirsin. Böylece hemen iyileşirim.” dedim. Güldü…

Kahvaltıyı hazırladı, beni mutfağa sokmadan. Karşılıklı oturarak kahvaltımızı yaptık balkonda. Bana sağlıklı yiyecekler yedirmeye çalışmakta. Ben de sesimi çıkarmadan yiyorum verdiklerini. “Yememi istiyorsun da kilo alırsam şekerim çıkar.” diyorum. “Bir öğünden bir şey olmaz.” diyor.  Çayları hep ben doldurup getirdim. Çay içtikçe keyiflendik.

Saat 11.00’de trene bineceğim İstanbul’a gitmek için. Geç kalmamalıyım. Gerekli hazırlıkları yaptım ivedilik göstermeden. Saat 10.00’da kalktım. Vedalaşıp ayrılmak zor, ancak çıkmak zorundayım. Zoru istemeden başarıyorum. Sarılıyorum annemin boynuna.  O da buğulu gözlerle sarılıp kokluyor beni. Sesi titreyerek “hayırlı yolculuklar” dileyip dualar ediyor bana.

Çıktım arkama bakmadan. Bakarsam kendimi tutamayıp koy vereceğim gözyaşlarımı. Bahçeden çıkarken balkondan bakıyor bana. Bahçeden çıkıp caddeden yürürken gözleri üstümde. El sallıyorum ona biraz utangaç. Evin bulunduğu alanın soluna doğru döndüm. Bu kez arka odanın camında gördüm onu. Benimle yürümekte dolmuşa doğru evin içinde. Yeniden el sallayınca gülümseyip o da el salladı. Az sonraki dönemeçten dönünce görünmez oldu, içim burkuldu. Yüreğinin temizliği sanki ak saçlarına yansımış. Dolmuşa bindim. Yol boyunca annemin ak saçlarıyla gülümseyen yüzü gözümün önünde. Dolmuştan inip istasyona girdim belleğimde o gülümseme, üstümde onun kokusu. Trene bindim, şaşkınım. O denli şaşkınım ki oturacağım koltuğun numarasını yanlış gördüm. Neyse ki sonradan uyarılınca düzeldi yanlışlık.

Tren, sessizce hareket etti. Her iki yanıma bakındım bir süre. Kentten çıktık. Yol boyu doğayı izlerken kaçamak gözlerle kendimi Talip Apaydın’ın “Köy Enstitüsü Yılları” adlı kitabına kaptırdım. Tren, Polatlı İstasyonu’nda durduğunda Talip Apaydın’ı düşündüm uzun uzun. Çünkü onun doğum yeri burası. Az sonra Apaydın’ın yaşamını değiştiren Eskişehir topraklarına gireceğiz. Kitabı okurken bir yandan da Çiftler Köy Enstitüsü’nü düşlemekteyim. Burası, Kızılçullu ile ilk kurulan iki enstitüden biri. Çifteler’e ilk gelen köy çocuklarını düşünüp onların umutlarını, heyecanlarını gözümde canlandırmaktayım.

Enstitüleri kapatanlar yalnıza köy çocuklarının umutlarına, düşlerine, geleceklerine kıymadılar; koca bir ulusun geleceğini yok ettiler. Yurdumuza, insanımıza bu kötülüğü yaparken vicdanları zerre kadar sızlamadı. Üstüne üstlük bu okullarda okuyan köy çocuklarına da öğretmenlere de okullara da bir insanın usuna gelemeyecek karalar çaldılar. Baltaladıkları kendi ülkelerinin kalkınması yerine emperyalist ülkelerinin gelişmişliklerini anlattılar salya sümük. Bu masallarla uyuttular ülkemizin özverili insanını. Bu masallarla yağmaladılar yurdumuzun yerinin altını da üstünü de. Yurttaşlarımıza insanca bir yaşamı sağlayamayan, onlara yoksulluğu bir ilahi yazgı gibi dayattı egemen güçler. Bu dünyada çektikleri yoksulluğun karşılığında öbür dünyada ödüllendirilerek büyük bir varsıllığın içinde yaşayacaklarını anlattılar. Oysa kendileri nedense bu dünyanın varsıllığını, öbür dünyanınkine yeğlediler.

Eskişehir’in dağlarındaki boz rengi görmediler gelip geçerken kara gözlüklerinin ardından. Bozkırı canlandırıp aydınlatmayı amaç edinmediler hiç. Yoksullukla savaşmayı uslarından geçirmediler. Ellerini halkın cebinden çıkarmadılar ömürleri boyunca. Yoksulun etini yiyip kanını içerek semirdiler.

Kitabımı okuya okuya, ülkemin sorunlarını düşüne düşüne yolculuğum bitti. Bostancı’da indim trenden dalgın dalgın. Eve yürüdüm. İner inmez annemi aramayı unutmuşum. Hemen aradım onu. Annemin sesi kulaklarımda ve kokusu üstümde. Sırt çantamı ve takım elbisemi eve bıraktım. Yapacak birkaç işim var. Ardından akşam Şarköy’e gitmek için otobüse gideceğim.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  25 Temmuz 2024


KOZAKLI’DAN AYRILIŞ


Kozaklı; Nevşehir, Kırşehir, Kayseri ve Yozgat’a neredeyse eşit uzaklıkta. Dört il merkezinin arasındaki bu ilçe, Nevşehir’e bağlı. Ancak dış dünyayla bağlantısı, Ankara-Kayseri karayolu üzerindeki Topaklı’dan sağlanmakta. İlçe, yönetsel olarak Nevşehir’in sınırları içinde olsa da ekonomik ve sosyal alanlarda Kayseri’ye bağlı sayılır.

23 Haziran 2024 Pazar günü sabahı yola çıktık Nevşehir’e doğru. Bir gün öncesinden Ankara’ya gidiş biletimi almıştım. Çünkü Süleymancan, buradan kamyonuna kasa bakacak. Kadir ve Murat enişteler de Nevşehir’i görmek istiyorlar. Arabalara bölüşüldük. Ben, Murat Eniştenin arabasına bindim. Son anda Kadir Enişte de bizim arabaya bindi. Diğer arabayı Süleymancan kullanıyor ve önden gidiyor. Biz, onu izlemekteyiz.

Arada sırada bir burukluğu duyumsamaktayım sol yanımda. Tam tamına iki gün, iki gece geçirdiğim Anadolu kokan bu ilçeden ayrılmak, zor geliyor gibi. Sanki yarım bıraktığım bir şey var. Neden köylerine gitmedim, kırlarında koşmadım. Bir yerin kıraathanesine gidip çay içmeden, söyleşmeden oradakilerle o yeri tanımak olanaklı mı? Börtüsünü böceğini, kurdunu kuşunu görmeden anlaşılır mı toprağın dili? Bağından bostanından geçmeden, çeşmesinden avuç avuç su içmeden anlaşılır mı bir yerin yaşamı? Kırlarında terimi silmeden, yorulduğumda soluk da olsa bir gölgede soluklanmadan oranın havasını nasıl doldururum içime. Anı olsun diye cebime, yere düşmüş bir kozalak bile koyamadım. Gönül bahçeme yerleşen kısa sürede edindiğim dostları geride bırakıp gidiyorum işte.

Çok hızlı değiliz. Arabada bir yandan söyleşirken diğer yandan da yol boyunca geçtiğimiz yerleri incelemekteyim. Nevşehir’e doğru gittikçe meyve bahçeleri artmakta. Demek ki buralar sulanabilmekte. Suyun olduğu her yerde yaşam var. Toprağa bin bir bereketi getiren su. Toprağın ve tarımın asıl gereksinmesi bu kıraç yerlerde su hasadı yapmakta. Bu da uygun yerlerde göletler yapıp kışın ve baharda su biriktirmek yaz için. Eriyen karların, yağan yağmurların bunca suyu boşa gitmemeli.

Ülkemizde kuraklık önemli bir sorun. Bunun yanı sıra bilinçsiz sulama, az olan su kaynaklarımızı da hoyratça tüketmekte. Çiftçiye savurganlık yapmadan, toprağa zarar vermeden sulamanın nasıl yapılacağı öğretilmeli. Yalnızca çiftçiye mi? Evsel kullanımda da su savurganlığı söz konusu. Her damla suyun bir yaşam olduğu düşüncesi yediden yetmişe herkese verilmeli. Suyun ne denli yaşamsal olduğu, bilinçsizce kullanımının ülkemize ve üretimimize nasıl büyük zararlar verdiği yurttaşlarımızın tümüne anlatılıp kavratılmalı. Kavratmakla da kalmaz, uygulanması sağlanmalı.

Kozaklı-Nevşehir arası 77 km. Yol boyunca söyleştiğimizden yol kısa sürdü. Çabucak geldik. Daha önce görmüştüm bu güzel kentimizi. Bu kez daha yeşil ve bakımlı geldi bana. Öncelikle otogara gittik. Burada ben, onlardan ayrıldım. Vedalaştık. Onların hem işleri var hem de yolları uzun. Trabzon-Of’a gidecekler.

Otobüsümün kalkmasına biraz daha zaman var. Zorunlu gereksinmelerimi karşıladım öncelikle. Biraz dolaştım otogarın içinde. Çok kalabalık değildi. Hatta tenha bile sayılabilirdi öğlen saatlerinde. Gezintim bittikten sonra içerdeki bir yeiçe girdim. Çorba varmış. İşte bu, benim için çok güzel… Çorbamı içtim, üstüne de çay. Yeiçten kalkıp dolaştım bir süre kapalı alanda serin serin. Otobüste uzun süre oturacağımdan eğinsel devinim gerek. Otobüsün yanına geldim. Kalkışa beş dakika var. Binip koltuğuma oturdum. Yanımda bEskişehir’de okuyan bir üniversite öğrencisi var Nevşehirli. Az sona yola çıktık. Koltuktaşım gençle söyleşmeye başladım. Makine mühendisliği bölümündeymiş. Annesinin zoruyla okuyormuş. Kapadokya’da babasıyla turizm amaçlı balon işinde çalışmakmış isteği. Nevşehir’i bile bilmiyor. Doğru düzgün kitap okumamış. Kitap okumak onu sıkıyormuş. “Sen okumayıp öğrenmezsen turizm işinde başarılı olamazsın.” dedim. O: “Çok başarı gerekmiyor.” dedi. Biraz daha söyleştik. İçinde gençlik erkesinin kırıntısı yok, çok yazık! Merak duygusu yok olmuş gibi. Aslında zeki biri…

Bir süre sonra söyleşimiz bitti gençle. O, telefonunda bir şeyler izleyip gülüyor. Ben de bir yandan kitabımı okuyor, diğer yandan çevremi izliyorum. Her yan yeşile kesmiş neredeyse; tarlalar, bahçeler. Yol boyunca meyve bahçeleri ilgimi çekmekte. Çiftçi üretiyor gücü yettiğince. Ancak onun emeği, karşılığını bulmuyor. Onun sırtından aracılar büyük paralar kazanmakta. Dünyada bunca emek harcayıp da yoksul kalan çiftçi Türk köylüsünden başkası değildir sanırım. Elleri öpülesi Türk çiftçisinin emeği çarçur edilmekte, alınterinin değeri bilinmemekte, desteksiz, sahipsiz durumda.

Yol boyunca düşler kurmaktayım. Bir yandan da bu bozkırın çocuğu olan, köy enstitüsü sayesinde yazgısı değişen; ancak hamuru olan toprağını hiçbir zaman unutmayan Mahmut Makal’ın “Bozkırdaki Kıvılcım Enstitüler” kitabını okumaktayım. 1930’lu, 40’lı yılların İç Anadolu’su gözlerimde canlanmakta. Yol boyunca düşten düşe geçmekteyim. Birkaç bin yıl geçmesine karşın hâlâ Hititlerden kalma yöntemlerle karasabanla kupkuru topraktan ekmeğini, aşını çıkarmaya çalışan Türk köylüsü canlanmakta gözümde. Hititlerden kalma yaşam biçimi değiştirmeye amaçlayıp Türk çiftçisini soluklandırmaya çalışan Cumhuriyet yönetiminin insanüstü çabalarını düşünmekteyim uzun uzun. Bu çabaları engellemeye çalışan siyasetçiler, dar düşünüşlü asalaklar, kendi çıkarını ulusun geleceğinin önüne koyan mahalle kurnazları, Cumhuriyet’in eğitim seferberliğine kendi düzenlerini korumak için çelme takmayı beceri sanan Ortaçağ artıkları, Atlantik yellerine kapılmış işbirlikçiler, emek harcamadan yüzlerce yıldır halkın sırtından geçinen din simsarları, yaşamı boyunca köye adım atmadan mutluluk tabloları çizen sözde ressamlar ve şiirler döktüren salon ozanları kafamda cirit atmakta.

Bozkırı canlandıracak bir eğitim sistemini; ABD güdümüne girerek türlü karalamalar, yalanlar, iftiralar, çamur atmalarla ortadan kaldırarak Türk köylüsünü kara yazgısıyla baş başa bırakanlara öfkelenmekteyim içten içe. Düşündükçe öfkem dizginlenemiyor.

Yolun sağ yanında Ankara’ya kaç kilometre kaldığını gösteren tabelaları gördükçe anneme kavuşmamın süresinin kısaldığını düşünerek öfkemi terk ediyorum. Annemi düşünüp çocukluğumu canlandırıyorum kafamda. Çocukluk dediğin mutluluk pınarı gibi şırıl şırıl akar kesintisiz.

Annemin karanlık kış gecelerini sesiyle aydınlattığı masallarını düşünüyorum tek tek. Annelik dolu şefkatli sesi kulağımda ninni gibi. Uyusam mı ki? Ama otobüs koltuklarında uyuyamam.

Bizi geçmekte olan bir arabanın metalik düdük sesiyle düşlerimden uyanıyorum. Her iki yanımızda uzanan sarı-yeşil toprağa bakıyorum derin derin, bakışlarımla su kuyusu açacakmışım gibi. Yeniden kitabıma daldım. Okuyayım ki yol kolay olsun. Bir ara Mahmut Makal’ın “Bizim Köy”ü canlandı belleğimde. Okuduğumda sanırım lise sondaydım. Nasıl da sevmiştim Makal’ı da Bizim Köy’ü de. Türk siyasetçisinin yüzüne tokat gibi çarpmıştı Anadolu gerçeğini Enstitülü Genç Öğretmen. Karşılığında da sürgünler, soruşturmalar, tutuklanmalar, itilip kakılmalar, yaftalanmalar…

Ankara’ya yaklaştık. Kitabımı kapadım. Yolu, çevreyi izlemekteyim. Az sonra AŞTİ’ye girdik. İndim otobüsten koşarcasına. Yürüdüm öndeki caddeye Türk Konut dolmuşunu binmek için. Hava sıcak... Dolmuş da bir türlü gelmiyor. Oysa annem bekliyor. Kim bilir kaç kez çıkmıştır balkon camına?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  24 Temmuz 2024

 


KOZAKLI


Gece geç saatte uyumama karşın erken uyandım. Hava aydınlanmadan önce uyandığımda havuzu doldurmak için sıcak suyu, kısık bir biçimde açmıştım. Fazla sıcak olmasın, uyanınca gireyim diye. Yataktan kalktığımda baktım, tam istediğim gibi su. Girdim suyun içine, bir saate yakın kaldım. Çıkıp soğuk bir duş alınca kendimi çok sağlıklı duyumsadım. Doğaldır ki bu, tinsel koşullanmışlıkla ilgili olabilir.

“Kozaklı” adının nereden geldiğini önüme gelen herkese sordum neredeyse. Söylenenler hep birbiriyle çelişkili. Bu ilçeye geldiğim ilk gün belediyenin sayfasına baktım. Orada anlatılanlar çok da usçu gelmedi bana. Çünkü anlatılanların hiçbirinin “kozak” sözcüğüyle ilişkisini kuramadım bir türlü bu adın. Halkımız dili, kendini aydın sananlardan daha iyi kullanır. Sözü eğip bükmez dosdoğru söyler. Söylediği sözün adlandırdığı nesneyle işlevsel bir ilgisi kesinlikle vardır. Sözcüğü yanlış anlamda kullanmaz. Eğer buraya “Kozaklı” denmişse bunun kesinlikle “kozak” sözcüğüyle ya da işi biraz daha derinleştirirsek “koz” köküyle bir ilişkisi olmalı.

Önce birinci olasılıktan başlayalım düşünmeye. Eskiden Kozaklı’nın köylerindeki evler, nerdeyse tüm İç Anadolu’da olduğu gibi toprak damlıydı. Toprak damlı evlerin çatısına önce kütükler, biçilmeden yan yana, bitişik konur. Kütüklerin üstüne hasırlar serilir. Onun üstüne de killi toprak sıkıştırılarak serilir. Serildikten sonra da loğ taşıyla her yanı güzelce sıkıştırılır. Böylece evin toprak damlı çatısı çatılır. Demek ki bu iş için çevrede orman alanlarının olması gerek.

Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde bir sincap, hiç toprağa basmadan İzmir’den Erzurum’a dek ağaçtan ağaca geçerek gidebileceğini yazar. Demek ki Evliya Çelebinin Anadolu’yu adım adım gezdiği 17.yüzyılda yurdumuz ağaçlarla kaplı bir yermiş. O zaman bu ağaçlara ne oldu? Bir bölümü toprak damlı evlerin çatısında kullanıldı. Diğer bölümü ise odun olarak yakıldı.

Yeniden ilçemizin adına dönersek “Kozaklı”, “kozak” sözcüğünden türetilmiş. Demek ki burada üstünde “kozak (kozalak)” bulunan ağaçlar olmalı. Yoksa olmayan bir şeyin adını niye versin halkımız? Toprak damlı evleri görme olanağım olmadı, ancak sorduğum bazı kişiler bu konuda beni doğruladı. Buraya adını veren, bu topraklarda çokça bulunan çam fıstığının kozalakları olmalı. Ne yazık ki şu anda Kozaklı’nın dağlarında da ovalarında da çam ağaçları bulunmuyor. Yöneticilerimizin Kozaklı’nın boz tepelerini yeniden kozalaklarla süsleme zamanı gelmedi mi daha?

Şimdi ikinci seçeneğe değinelim. “Kozaklı” sözcüğünün kökü, “koz”… Türkçenin tüm ağızlarında “kuz” “güneşi az gören, serin, ıslak, yer; kuzey” anlamında kullanılır. Zamanla ses değişimine uğrayan sözcük “koz” olarak söylenerek “ceviz” anlamında kullanılmış. Ceviz de az güneş gören yerlerde yetişen değerli bir meyve. Ayrıca ceviz ağacının gölgesi koyu olur. Kozaklı’nın adının “koz”dan gelme olasılığı bana göre az. Yine de konuyla ilgili araştırma yapacaklar, bu seçeneği değerlendirmeli.

Kozaklı’nın kozasını yırtması gerek. Doğanın bu güzel ilçeye, altın tepsiyle sunduğu yeraltı sıcak suyu daha iyi, daha farklı alanlarda değerlendirilmeli. Önemli bir tarım alanı burası… Tarımda ürün çeşitliliğine gereksinim var. Bu konuda hem Ankara’nın hem yerel yönetimin hem de Nevşehir Hacı Bektaş Veli ve Kapadokya üniversiteleri işbirliği yapmalı. İlçeye ve köylerine üniversitelerin eli değmeli.

Kozaklı, Türkiye’de çoğu kişinin adını işitmediği, yerini bilmediği bir yer. Bu nedenle tanıtıma gereksinimi var. Bu konuda ilçedeki resmi-sivil ayrımı yapılmadan tüm kuruluşlar elbirliği yapmalı. Çoğu zaman nasıl bir değerin üstünde oturduğumuzun, ne denli olanakları görmezden geldiğimizin farkında değiliz. Bir yeri önce oranın yöneticileri, orada yaşayanlar keşfetmeli. Sonrasında suya atılan taşın oluşturduğu halkalar örneğinde olduğu gibi dışa doğru açılıp büyümeli tanıtım ve keşif.

Kozaklı’nın bir gün hak ettiği değeri bulacağından eminim. Yeter ki ilk adımlar atılsın.

                                                                            Adil Hacıömeroğlu

                                                                            23 Temmuz 2024

AKŞAMIMIZ, KONUKLUĞUMUZ HAYROLSUN


Herkes hazır olunca arabalara doluşup yola çıktık. Zaten çok uzak değil, yaklaşık beş dakikalık yol. Bahçe kalabalık… Kimiyle sarıldık, kimiyle tokalaştık. Oradakilerin önemli bir bölümünü tanıyorum artık. Önce hoşbeş, hâl hatır sorma… Arkasından yemek, öğlen olduğu gibi meyve ağaçlarının altında…

Yemekten sonra kız evinin önündeki alana döndük. Çaylar geldi, küçük ikramlar yapıldı. Çaylar yenilendi. Söyleşi başladı. Orada olanların hepsi akraba neredeyse. Bu durum, benim en büyük mutluluğum ve memnuniyetim. Atalarımız: “Tarlayı taşlı yerden, kızı kardaşlı yerden alacaksın.” diyerek bizi uyarmışlar yüzyıllar önce. Gerçi Ayşenurlar üç kardeş. Ancak geniş bir ailenin içinde büyümüş. Hısım akraba bol… Herkes de birbiriyle içten söyleşmekte. Saygı ve sevgileri ilk bakışta göze çarpmakta. Bu, çoğu kişinin fark edemeyeceği, görünmez bir hiyerarşi oluşturmuş kendi içlerinde. Böyle ilişkiler içinde büyüyüp yetişen kız çocukları pırlantadır. Saygısı, görgüsü yerli yerinde olur. Nerede ne yapacağını, ne zaman kimle ne konuşulup konuşulmayacağını iyi bilir. Davranışları ölçülüdür. Görgü, sosyal ortamlarda gelişip boy atar. İnsan, özgürlük sınırlarını toplum içinde yaşayarak öğrenir. Kalabalık aileler, bir iç disiplinin kaynağıdır. Neredeyse tüm akrabaların çağrılması, evlerine kızlarını istemek için konuk olduğumuz ailenin akrabalarıyla ilişkilerinin düzgün bir biçimde yürüdüğünü de göstermekte.

Ayşenur’u dedesinden (annesinin babası) isteyeceğiz. Dedesinin adı, Hasan Hoca… Öğlen yemeğinde tanışmıştık onunla. Hatta yan yana oturmuş, söyleşmiştik bir süre. Dindar biri…

Nişan için bir yer hazırlanmış. Kozaklı küçük yer; ancak düğün, nişan, sünnet gibi etkinlikler için birtakım eşyaları, aksesuarları, sandalyeleri, hatta müzik çalarları kiralayan kişiler var. Onlarla iletişim kurunca anında her şey getirilip hizmete sunulmakta.

Yanımdaki sandalyesi boş... Bu sandalye, Hasan Hoca’nın oturması için. Yatsı namazını kılmaya gitmiş. Bekleyeceğiz onu zorunlu olarak. Ayşenur’un babasının kayınbabasına bu denli saygı göstermesi, onun önüne geçmemesi beni mutlu ediyor. Bu saygının çocuklarına geçmemesi olanaksız. Son yıllarda toplumuzda yitirilmekte olan bir değer bu. Aslında Türk toplumunun yapı harcı bu gelenek. Ülkemiz geleneklerince büyük ve çiğnenmez. Son söz, son karar büyüğün. Sanmayın ki büyükler kararları ailenin diğer üyeleriyle görüşüp danışmadan tek başına verir. Çaktırmadan diğer aile bireylerinin ağzını yoklar. Onların düşüncelerini öğrenir. Aslında geniş ailelerde kararlar, hep birlikte verilir. Ancak son söz büyüğün, o açıklar ortak kararı.

Çocukların fırsat bulundukça ve sık sık aile büyükleri, hısım akrabayla görüşmelerinde büyük yarar var. Bu görüşmelerin, akrabalarla kurulacak sağlam ilişkilerin bir okul, bir eğitim olduğu bilinmeli. Böylesine yararlı bir ilişkiden çocukları yoksun bırakmak, anne ve babaların büyük bir eksikliği, yanlışı. Çocukların aile büyüklerine, yaşuluların da torunlarına gereksinimi var. Çocuklar, sık sık hısım akrabalarla buluşmalı. Bu, aynı zamanda çocuklar için iyi bir tinsel sağaltım.

Hasan Hoca gelip yanımdaki boş sandalyeye oturdu. Kız isteme görevi benim. Hasan Bey’e: “Allah kabul etsin” dedim. O: “Amin!” diyerek yanıtladı beni.

Mahmutcan’ın babası Halim’den üç yaş büyüğüm ve beni ailenin yaşulusu olarak kabullenmiş. Çaylarımız geldi. İlk yudumlarımız aldık. Sonrasında ben, söz alıp Türk geleneklerine uygun olarak Ayşenur kızımızı, Mahmutcan oğlumuza istedim. Hasan Hoca, bana “Evet, kızımızı hayırlısıyla veriyorum.” dedi. Karşılıklı iyi dileklerimizi belirttik.

Kahvelerimiz geldi. Kahveleri Ayşenur’la kardeşi Selin dağıttı. Çok sayıda kişiye kahve yapmak da önemli bir beceri. Bu arada Mahmut’un da kahvesi geldi. Yüzünü buruşturarak içtiğine göre içinde tuz ya da toz acı biber var sanırım.

Kahvelerimizi içtikten sonra beni, hazırlanan sahneye çağırdılar. Kalkıp gittim. Yüzükler güzel bir tepside özel makasla birlikte. Sanıyorum bunlar, hep bu işin düzenleyicisince getirilmiş. Sestaşıyıcıyı elime aldım, böylece sesbüyütten konuşmam her yandan duyulur duruma geldi. Kısa bir konuşma yapıp yüzükleri taktım. Sonrasında evlilik, mutluluk üstüne kısa bir konuşma yaptım.  Konuşmam ilgi uyandırdı sanırım. Uzatmadan kestim sözlerimi. İki yüzüğü birbirine bağlayan kurdeleyi hayırlı olması ve mutluluk dileğiyle kestim.

Yüzüklerin takılmasından sonra türlü müzikler çalındı. Özellikle gençler kurtlarını döktüler. Biz de yanımızdakilerle söyleştik. İdris Şahan ve Mehmet Taş’la telefonlarımızı aldık karşılıklı olarak. Sayın Mehmet Taş’ın Nevşehir’i gezdirme önerisini istemeden kabul edemedim. Çünkü dönüşüm, önceden planlanmıştı. Mehmet Bey’in inceliği, beni mutlu etti.

Gece, serin… Söyleşi güzel… Ancak sabahleyin hepimiz farklı yönlerde yollara düşeceğiz. Burada kalanların da işi gücü vardır. Çünkü köy işi bitmez. İşi zamanında, tadında bırakmak gerek. İzin isteyip kalktık. Konukevine geldik. Kadir Enişte konuşmam nedeniyle beni kutladı. Biraz söyleştikten sonra odalarımıza çekilip kendimizi gecenin serinliğinde uyku meleğinin kollarına bıraktık. Hayırlısıyla güzel bir günü geride bıraktık.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  22 Temmuz 2024

 

 

KOZAKLI’DA İKİNCİ GÜN


Gece uyumadan önce Mahmutcan; babasının, kardeşlerinin, eniştelerinin ve yeğenlerinin yola çıktığını söylemişti. Sabahleyin erkenden uyandım ve odadaki havuzu sıcak su doldurdum. Erciyes Dağı’nın volkanik yapısıyla oluşan, sağlık dolu suya girmem gerek.  Havuzun dolması biraz zaman aldı. Su sıcaklığı çok fazla, dayanılacak gibi değil. Oldum olası sıcağı sevmem. Sıcak suyu, sıcak havayı, çok sıcak yemeği… Soğuk su ile biraz ılıştırarak bir süre havuzda kaldım. Gerçi yeraltından gelen şifalı suyu, kentin soğuk suyuyla ılıştırmayı burada yaşayanlar önermiyor pek. Aslında en iyisi sıcak suyu bekleterek ılıştırmak, ama zaman yok! Yarım saat geçince çıkıp kurulanarak giyindim. Sonrasında çıktım dışarı.

Beklenen konuklarımız henüz gelmişlerdi. Hoşbeşten sonra odalarına yerleştiler. Ardından kahvaltıya gittik hep birlikte. Mahmutcan, biraz buruk… Çünkü 21 Mart 2022 sabaha karşı annesi sonsuzluğa göçtü. Annesinin eksikliğini yüreğinin derinliklerinde duyumsadığının farkındayım. Bu nedenle onu sürekli konuşturmaktayım. Babası Halim (Amcamın oğlu), heyecanlıydı. Ablası Canan, Kadir Enişte ve üç çocuğuyla geldi. Kız kardeşi Gülcan, Murat Enişte ve iki çocuğuyla aramızdaydı. En küçükleri Süleymancan, her zamanki ağırbaşlılığıyla olan biteni gözlemlemekte. Öksüzlüğün acısını asıl o yaşamakta.

Neşeli bir kahvaltıdan sonra kalkıp otele döndük. Gece boyunca iki arabanın içine sıkışıp kilometrelerce yol geldiler. Dinlenmek için odalarına çekildiler bir süre. Halim ve Kadir Enişte ile oturup bol bol çay içerek söyleştik. Sonradan herkes bir araya geldi. Arabalara doluşarak kız evine gittik öğlen yemeği için. Bu kez bir önceki akşama göre daha kalabalıklardı. Hısım akraba toplanmıştı. Sıcak bir karşılama oldu.

Yemek masalarının çevresini aldık. Her iki ailenin tanışıp kaynaşması için oturma düzeninin karışık olmasını sağlamak için çaba gösterdim. Güzel, dostluk dolu bir yemek oldu. Hem dinledik hem öğendik hem de mutlandık. Bildiğimizce, dilimiz döndüğünce anlattık. Dostlarımızın sayısını artırdık. Bu dünyada dost edinmeye doyamıyorum nedense. Her gün insanoğlunda yeni güzellikler keşfetmek, beni mutlu eden en önemli bir şey.

Meyve ağaçlarının altındaki masalarda sevgi çorbasını kaşıklayıp yüreklerimizi birleştiren yemeği ise çatal ve bıçakla yedik. Midemizden çok gönlümüz doydu.

Yemekten sona çaylarımız geldi. Çay, dostluk köprüsünün harcı. Yaşamımda “Hayır!” diyemediğim tek şey…

Söyleşi güzel… Ancak kalkıp akşam için hazırlanmamız gerek. Özellikle kadınların zamana gereksinimi var. Akşama hem Ayşenur’u isteyeceğiz hem de nişan yüzüklerini takacağız. Aile büyüklerinden izin alarak kalktık. Kalktık, ama ayaklarımız geri geri gitmekte. Hem dostlardan ayrılıyor hem de bu güzel söyleşiyi kesiyoruz orta yerinden.

Konukevine döndük. Hemen odama çıkıp sıcak suyu doldurdum havuza. O dolarken ben dışarıda dolaşıp çay içtim. Sonrasında odama çıkıp baktığımda havuz dolmuştu. Kapattım musluğu su boşa akmasın diye. Biraz bekledim suyun ılımasını. Ardından yeniden suya girdim belki sağlık bulurum diye.

Akşam olmak üzere… Ilık sudan çıkıp önce sakal tıraşı oldum. Ardından giyindim. Yolculuğumuz sırasında takım elbisem kırışmamış. İstanbul’dan ütüleyerek getirdiğim gömlek buruşmamış. İki gündür çıkarmadığım kısa pantolonumu astım askıya. Trabzonspor simgeli borda mavi kavatımı taktım. Giyinip kuşanıp çıktım dışarıya. Herkes hazır. Artık gitme zamanı.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  20 Temmuz 2024

 

20 TEMMUZ 1974


Lise 1’den 2’ye geçtiğim yaz dinlencesiydi. Öğretim yılı boyunca yaşadığımız ilçe merkezinden köyümüz gitmiştik. Bütün bir yazı köyde geçirecektik. Hem tarlada, bahçede çalışıyor; hem de bol kitap okuyordum. Köyün sessizliğinde, doğallığında kitap okumanın zevkine doyum olmaz.

Köyde iki evimiz vardı. Birisi, dedemden kalma eski ev, diğeri de babamın bin bir emekle yaptırdığı yenisi. Ailemiz, eski evdeydi. Ben ise yaz dinlencesinde yeni evde kalmaktaydım. Orada kitap okuyor, geceleyin yalnız başıma bu evde uyuyordum. Yemek ve iş zamanı eski evde ailemle birlikteydim.

19 Temmuz 1974 günü çok çalışmıştık. Çay dikmek için yeni evin bulunduğu arazideki fidanlıkta kesilen ağaçların köklerini söktük. Ardından kirizma yapıp oraya çay fidesi dikecektik. Sıcak bir günde ter topuğumuzdan çıkmıştı. Akşam yemeğinden sonra ben, yeni evin yolunu tuttum. Köyümüzde henüz elektrik yoktu. On dört numara gaz lambasının ışığında kitap okudum bir süre. Sonra lambayı söndürüp geceyi, gökyüzünü izledim. Gece yarısı uykuya yenik düşünce yattım.

Çocukluğumdan beri erken uyanırım. Uyanınca da yatakta duramam ve hemen kalkarım. 20 Temmuz sabahında güneşle uyandım. Elimiz yüzümü yıkayıp giyindim. Erkenden eski eve gidip bizimkiler uyanmadan inekleri sıcak bastırmadan, sabahın serinliği yitip gitmeden otlatmaya götürmem gerek. Sıcak bastırınca kara sinekler çıkıyor ortaya ve hayvanlara otlamak için aman vermiyorlar.

Giyinirken radyoyu açtım. Marş çalıyordu. Biraz şaşırdım. “Hayırdır inşallah!” dedim kendi kendime. Az sonra Başbakan Bülent Ecevit, az da olsa heyecanlı konuşması başladı. Kulak kesildim birden. Radyonun sesini açtım.

 “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kıbrıs’a indirme ve çıkarma hareketi başlamış bulunuyor. Allah; milletimize, bütün Kıbrıslılara ve insanlığa hayırlı etsin. Bu şekilde insanlığa ve barışa büyük bir hizmette bulunmuş olacağımıza inanıyoruz. Öyle umarım ki kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışmaya yol açılmaz. Biz aslında savaş için değil, barış için ve yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz.” Sayın Ecevit’in konuşması kulaklarımda çınlamakta. Radyo elimde, eski evimize doğru koşuyorum. Bir yandan da radyoda marşları dinlemekteyim.

Eve gürültüyle geldim. Babama seslendim. O, üst kattadaki odanın camından başını çıkarıp: “Ne oldu sana? Ne bu heyecanın, bu telaşın?” diye sordu. Ben: “Kıbrıs’a çıktık. Savaş başladı.” dedim. Apar topar aşağı indi. Ev ayaklandı birden. Eski evimizin yarısı amcamlarındı. Amcamlar da ayaklanıp geldiler. Amcamın radyosu elinde. İki radyoda birden bangır bangır marşlar çalıyor. Az sonra Ecevit’in konuşması yeniden yayımlandı. Herkes soluğunu tutup dinledi onu. Heyecan, en üst düzeydeydi. Konuşmanın bir sözcüğü bile atlanmıyordu. Amcam tabancasını çıkarıp bir şarjör mermiyi boşalttı havaya. Sağdan soldan, farlı evlerden mermiler atılıyordu. Bu kutlama halkın yaşadığı coşkunun belirtisiydi.

Bülent Ecevit’in konuşması bitti. Yeniden marşlar, kahramanlık türküleri çalınmaya başlandı. Annem, hemen sobayı yakıp çayı demlemeye ve kahvaltımızı hazırlamaya girişti. Ben bir dilim ekmeğin üstüne tereyağı sürüp inekleri otlatmaya götürdüm. Döndüğümde radyolar yine açıktı. Söylenen her sözcük, belleklere işleniyordu.

Ailecek heyecanlı bir kahvaltı yaptık. Az sonra babam, bana ilçe merkezimiz Of’a gitmeyi önerdi. Kalkıp hazırlandık kaşla göz arasında. Köyümüz merkezine gidip dolmuşa bindik. Dolmuşlar dopdoluydu. O yıllarda köyümüzde ona yakın dolmuş bulunuyordu. Dolmuş, yola çıktı tıklım tıklım. Herkes yorum yapmakta. Hiç kimse, utku kazanacağımızdan şüphe etmiyordu. Devletimize, ordumuza, milletimize güven tamdı.

Of’a vardık. İlçe, ana baba günü… Köylerden insan akmış ilçeye. Askerlik Şubesi’nin önüne gidince gönüllü olarak askere yazılmak için sıraya girenleri görünce çok gururlandık. Yolda rastladığımız kimi tanıdıklar ya da tanımadıklar gözyaşlarını tutamıyordu. Kıbrıs davası, halkımızın kanına, gözyaşına, eğnine, tinine işlemişti.

Türk askeri, 20 Temmuz 1974 Cumartesi sabahı saat 06.05’ten başlayarak havadan indirme, denizden çıkarma harekâtına başladı. Birkaç gün sonra köyümüzden üç kişinin (Cengiz Kılıç-paraşütçü komando, Hasan Hacıömeroğlu-topçu çavuşu, Tahsin Beşinci-piyade) ilk gün Kıbrıs’a çıktığını öğrendik. Bu durum, tüm köylülerimizi gururlandırdı. Çok geçmeden Tahsin Beşinci omuzundan yaralandığı için köye geldi. Gerçek bir kahraman gibi karşılandı. Günlerce ondan Kıbrıs harekâtı dinlendi. Köyün merkezindeki çarşıya geldiğinde hem köyümüzden hem de çevre köylerden sayısız kişi çevresini sarıp onun anlattıklarına kulak kesilirdi. Sorular, üst üste gelirdi ona.

Kıbrıs harekâtı sırasında ülkemize kayıtsız koşulsuz yardım eden İran, Libya ve Pakistan’ın yöneticileriyle halklarına ne denli minnet duysak azdır. Bu harekât, dostla düşmanı da ortaya çıkardı. Yıllarca NATO’da yan yana bulunduğumuz başta ABD olmak üzere batılı ülkeler karşımıza geçtiler. ABD peş peşe ambargolar uyguladı ülkemize. En temel gereksinim maddelerini bile bulamaz olduk. Bu ambargolar, “Kötü komşu, insanı mal sahibi yapar.” atasözünün gereğince ulusal savunma sanayimizi kurmamızı sağladı.

Bugün Kıbrıs Barış Harekâtının 50. yılını gururla kutlamaktayız. Cumhuriyet’imizin kuruluşundan beri sınırlarımız dışında yaptığımız ilk askeri harekattı. Bu sınavdan alnımızın akıyla çıktık.

Zaman içinde bazı siyasetçilerimiz Kıbrıs’ın Türkiye için ne denli önemli olduğunu bir türlü anlayamadı. Anlayamadıklarında ne yazık ki düşmanın savunduğu politikalara destek verdiler. Bunun en belirgin olanı da Annan Planı idi. Bu plan, iyi ki de yaşama geçirilmedi.

Kıbrıs Barış Harekâtının 50.yılı ulusumuza kutlu olsun.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  20 Temmuz 2024

SERİN KOZAKLI AKŞAMINDA SICAK DOSTLUKLAR


Ayşenur ve Mahmutcan, beni çay içtiğim yerden çıkıp yürümeye başladığım yolda buldular. Arabaya bindim. Arabayı Mahmut kullanmakta. Yavaşça yol almaktayız Ayşenurların evine doğru. Ayşenur’la Kozaklı ile ilgili söyleşiyoruz. Yol uzun sürmüyor. Ayşenurların evinin önünde duruyor araba. Hemen annesi Adaviye Hanım, babası Mustafa Bey ve kız kardeşi Selin ile birkaç akrabası bizi karşıladılar. Karşılama çok sıcaktı. Bir eve konukların gelmesi, berekettir Anadolu’da. Bu nedenle halkımız, konuk almayı da konuk olmayı da sever. Konuk demek, yeni insanları tanımak ve insan sıcaklığını duyumsamak demek.

Ailecek yaşadıkları yer, Buruncuk Mahallesi. Aslında köy burası, ancak ilçe merkezine bağlı mahalle olmuş. Mahalle, tarım ve hayvancılıkla geçinmekte. Mustafa Bey’in çok sayıda ineği var. İnekler, her gün sağılıp sütleri satılmakta. İyi bir iş… Anlaşılacağı üzere ülkemizin dört bir yanındaki Mustafa Beyler üretimleriyle Türkiye’nin kalkınmasına omuz vermekteler. Temel besin kaynaklarımızın kaynağı, Mustafa Beylerin inekleri. Demek ki süt ineklerinin artırılması için hükümetin, ilgili kurumların özel çaba göstermeleri gerek. Ülkemizin dört bir yanında üretim için gecesini gündüzün katan Mustafa Beyler yüreklendirilip desteklenmeli. Kurtuluş Savaşı’nda cepheden cepheye koşan köylümüzü yeniden milletin efendisi yapmak, Türkiye’yi yönetenlerin başlıca görevi olmalı.

Hoşbeşten ve tanışmadan sonra biraz da birbirimizi tanımak için söyleşmeye başladık. Karşılıklı sorular, sürekli yeni konular açmakta. Söyleşilere zaman zaman kadınlar da katılmakta. Zaten evin bahçesinde kadınlı erkekli bir arada oturmaktayız. Kadınların neredeyse hepsi başörtülü. Ancak kaçgöç yok! Hava çok sıcak olduğundan kısa pantolon ve tişört var üstümde. Başta benim giyimimi yadırgayacaklarını düşünmüştüm. Düşündüğüm gibi olmadı. Birden birbirimize ısındık. Söyleşi uzadıkça sanki kırk yıldır birbirimizi tanıyormuşuz gibi bir hava oluştu. Bu arada kahvelerimiz de söyleşimize tat kattı. Ne de olsa bir acı kahveni kırk yıl hatırı vardır. Eee, kahveyi içince kırk yıllık dostluğun da kapısını açtık sayılır.

Yemek için masa hazırlandı. Biz de yerimizi aldık sofrada. Ev sahipleri ve akrabaları da oturdular. Yemek masasında da sürdü söyleşi. Hem yedik hem de konuştuk dereden tepeden. Konuşma olur da ülke sorunları unutulur mu?

Söyleşi güzel, ev sahipleri sıcak olunca yemeğin lezzeti de bir başka oluyor. Ardından çay kokulu söyleşilerimiz başladı. Çay, toplumumuzun vazgeçilmezi. Söyleşmenin, dostluğun, yakınlaşmanın önemli bir aracı. Çay olmayınca sanki bir yanımız eksik kalmakta. Çay, dost meclislerinin olmazsa olmazı. Halkımız, çayı çok sevdi. Onunla bütünleşti. İnce belli bardaklarla çay içmek Türk ekinsel yaşamının önemli bir parçası. Biz de çay içtikçe açıldık. Gece ilerledikçe hava serinledi. Tam benim istedim serinlik çöktü üstümüze. Ev sahibimiz Mustafa Bey, ince bir kazak giydi serinlikten korunmak için. Benim üşüdüğümü düşündüler. Oysa ben, serinlikle kendimi buldum. Az sonra içeriye girmemizi önerdiler. Biz de girdik…

Söyleşimiz, sürdü uzun süre. Mustafa Bey’in dayısı Ramazan Bey’le iyice kaynaştık. Eski SGK müdürlerinden… Anadolu’nun birçok ilinde görev yapmış. Her yerin deneyimini bileştirmiş bilincinde ve davranışlarında. Görevi sırasında ülkemizin farklı yörelerinin ekinsel birikimini, yaşamında deneyime dönüştürmüş. Yaşam anlayışımız, dünya görüşümüz onunla örtüşmekte. Emekliliğini doğup büyüdüğü topraklarda geçirmekte. Ne yazık ki on yılarca çalışma yaşamının oluşturduğu birikimden yararlanan kurumlar yok! Emeklilerin deneyiminden yaralanacak bir sistemi oluşturulmalı. Çünkü deneyim, bilgi kolay edinilen bir şey değil. Emeklilerin deneyim ve bilgisinden yaşamlarının her döneminde yararlanılmalı.

Yeni dostlarla söyleşi güzel… Her şeyin olduğu gibi konukluğun da söyleşmenin de bir sonu var. Saatler yerinde durmuyor. Gece yarısı olmadan kalkmalıyız. Çünkü ev sahiplerimiz çalışan insanlar… Günün yorgunluğu üstlerinde… Dinlenmeleri gerek. Sabahleyin erkenden başlamakta iş güç. Bu nedenle erken yatıp erken kalkmalılar.

Gitmek için izin istedik istemeye istemeye. Varsıl kalkışı yaptık. Herkesle tek tek vedalaşıp ayrıldık. Gönlümüzün yarısını geride bıraktık. Sevgi, saygı, güven dolu bir ortamı terk etmek zor. Halkımızın içtenliğine, sıcaklığına, hoşgörüsüne, insan sevgisine, uyum yeteneğine hayranım. Halkımızın insan biriktirme geleneği övgüye değer…

Yaşamda insanla var oluruz. İnsan olmadan yaşam olmaz. Çünkü bizler toplumsal bir varlığız. Yalnızlık bize göre değil. İnsan, toprağıyla kaynaşarak insan, toplum ve ulus olur. Çok uzak yerlerde doğup büyüsek de farklı yerleşim birimlerinde yaşasak da birbirinden ayrı görülen ekinsel birikimlerimiz olsa da kolayca kaynaşmamızın nedeni aynı köklerden gelmemiz ve insan özümüzü korumamızdandır.

Mustafa Bey, bizi kalacağımız konukevine bıraktı. Aslında yolculuklar yormuştu beni. Bu nedenle odaya girer girmez kendimi uyku meleğinin serin kollarına bıraktım.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  19 Temmuz 2024

 

 

KOZAKLI’DA ÇİLEK VE CİVCİVLER


Kozaklı’da kalacağım konukevinden çıkıp ilçeyi keşfe çıktığımda yolun solundaki çilek bahçesi ilgimi çekti. Henüz meyveleri yoktu bu gövertili bitkilerin. Onları gecenin ayazından koruyan örtü, yeni kaldırılmışa benziyordu. Büyük bir olasılıkla soğuk günlerde yeraltından bereket getiren sıcak suyla ısıtılmıştı örtünün korumasında bu güzel meyveler.

Karasal iklimin egemen olduğu Kozaklı’da, örtü altı üretim desteklenip çiftçiler yüreklendirilmeli. Doğa zaten yeraltı sıcak suyuyla bölgeye büyük bir olanak sunmakta. Sıcak su, kışın örtü altlarını ısıtmak için yaygın olarak kullanılabilir. Bu konuda hem yerel yönetimin hem de hükümetin adım atması gerek ivedilikle. Çünkü ilçe köylerinde yılda bir ürün alınmakta. Yılda birkaç kez ürün almak ve üretimi artırmak için bu olanaktan yararlanılmalı. Böylece hem çiftçi hem de Türkiye kazanacak.

Çilek bahçesinin yanına varmadan küçük bir ev gördüm. Önünde sebzeler dikili… Yanına yaklaştığımda bir civciv korosuyla karşılaştım. Başlarında anne tavuk var. Kendince sürekli komutlar vererek onları yönetmekte. Civcivlerin çokluğu beni şaşırttı. Bu kadar çok civciv bir tavuğun olmaz, dedim kendi kendime. Kuluçkaya yatan bir tavuğun altına büyüklüğüne göre 13-14 yumurta sığar. Gördüğüm civcivler, otuzdan çok… Evin önünde oturan kadına selam verip sordum: “Bir tavuğun altından bu kadar çok civciv nasıl çıktı?”

Kadın gülümsedi, bilgisizliğime çok da şaşırmadı. “Bunlar üç tavuğun yavruları. Üçünün civcivleri, birkaç gün arayla yumurtadan çıktılar. Sonra çıkanları geceleyin öncekilerin yanına koydum. Anne tavuk da fark etmedi bu durumu, benimsedi yeni gelenleri.

“Peki, niye böyle yaptınız?” diye sordum.

O: “İki tavuğun yavruları olmayınca kuluçkalıkları bitti ve yumurtlamaya başladılar.” dedi.

Anadolu kadının keskin zekâsı devreye girmiş, yumurta üretimini artırmak için usçu bir yöntemi devreye sokmuş. Günde iki yumurta daha fazla almak, bazıları için küçük bir değer olarak görülebilir. Ancak o küçük ev için böyle değil durum. İki yumurta, iki kişinin kahvaltısı demek. Eğer satıyorsa yumurtaları her gün az da olsa sürekli bir kazanç kapısı o iki yumurta.

Kadın, benimle konuşurken kaçgöçü düşünmedi. Oldukça rahat ve özgüvenliydi. Anadolu kadının özgüveni, yüzünden okunuyordu. Doğal olarak benim kılığımdan kıyafetimden yabancı olduğumu hemen anladı. Kısa pantolonla dolaşmaya çıkmıştım.

Her çoğun, azdan olacağının bilincinde halkımızın büyük kısmı. Köylümüz nasıl tezgâhta dokuduğu halısını ilmek ilmek sabırla ortaya çıkarıyorsa, dantelini, oyasını nasıl iplik iplik tığın, iğnenin ucuyla bin bir emekle üretiyorsa hayvanını da tarla ve bahçesindeki ürünleri de aynı bilgeliğiyle var etmekte.

Emek yoğun çalışarak gecesiyle gündüzüyle dört mevsim üreten köylümüzün kitabında savurganlık ve tembellik yazmaz. Doğanın ona sunduğu her olanağı, nesneyi doğru kullanma bilinci övgüye değer. Bu nedenle tutumlu olmak, olumsuzluklar karşısında çözüm bulmak onun hayran kalınacak yeteneği.

Köylümüz, üretim yaptığı her alanda desteklenmeli. Bu destek, üreticiyi yoksulluktan kurtaracağı gibi tüketicinin de ucuz mal edinmesini sağlayacak. Üreten el tutulmamalı, o elin daha çok işlemesi için desteklenerek güçlendirilmeli. Böylece o elin sürekli üretmesi sağlanır. Bir ülke, güçlenen ellerle ayakta durur.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  18 Temmuz 2024

 

 

 

KOZAKLI YOLUNDA


Kurban Bayramının öngünü olan 15 Haziran Cumartesi günü gittik Mürefte’ye. Bayramı geçirdik. 20 Haziran 2024 Cuma günü ikindi vakti Şarköy’den otobüse bindim İstanbul’a dönmek için.

Hava oldukça sıcak… Yol kısa, ancak sıcak hava yolculuğu çekilmez kılmakta. Yolculuk başlar başlamaz kitabımı açtım. Kitaba dalınca havanın bunaltıcılığını da yolun sıkıcılığını da duyumsamıyor insan. Elimde Mehmet Başaran’ın “Özgürleşme Eylemi Köy Enstitüleri” kitabı var. Ülkemizin önemli bir eğitim devrimi anlatılmakta. Bu arada köy enstitülerini yalnızca bir eğitim kurumu olarak görmemek gerek. Bu okullar aynı zamanda toprak reformunun alt yapısını oluşturmaktaydı. Enstitüler, geciken tarım devriminin hem düşünsel hem de uygulayım alanında öncüsü olacak kurumlardı. Ayrıca köy enstitülerinin yaygınlaşması, eğitimde itici güç olması, sağlam bir demokrasinin de temellerini atacaktı. Bu nedenle başta toprak ağaları, Ortaçağ varsılları ve ülkemizin geriliğini fırsat olarak değerlendiren emperyalist güçler savaş açtılar halkın okullarına. Halkı yoksullaştıran bu güçler, Türk köylüsünün uyanıp varsıllaşmasını istemediler kendi düzenlerini sürdürmek için.

Köy enstitülerinin kapatılması süreci, ülkemizin ABD ile yakınlaşma adımlarının atılmasıyla başladı. Ne yazık ki ABD’ye ve toprak ağalarına boyun eğen siyasal iktidarlar enstitüleri yok ettiler. Böylece ülkemiz, büyük bir kalkınma, aydınlanma ve gerçek demokrasiye ulaşma fırsatını kendi elinin tersiyle itti.

Sayın Başaran’la yolculuğum kısa sürdü. Yolun nasıl bittiğini anlamadım. Bu nedenle Mehmet Başaran’a minnettarım.

Gün kararmaya başlamıştı. İvedi adımlarla metroya yürüdüm. Çok beklemeden geldi bineceğim araç. Kısa bir yolculuktan sonra Yenikapı’da indim. Marmaray durağına geçtim. Tren, onu bekleyen kalabalıkla dev duvarın arasına gürültülü bir kama gibi girdi. Kalabalık, açılan kapılara saldırdı birden. Sırt çantamla kapının önündeydim. Hemen oturağın boş kısmına iliştim. Kitabımı açıp sürdürdüm köy enstitülerine yolculuğumu. Bostancı’da indim trenden. Fırına uğrayıp bir ekmek aldım. Yanına birkaç salatalık ve domates ekledim. Nasıl olsa evde çay, peynir ve zeytin var.

Eve yürüdüm yavaş adımlarla yolda bir tanıdığa rastlarım diye. Ne hikmetse hava kararmış olduğundan mı nedir yolda selam vereceğim bir kişiye bile rastlamadım. Ben de eve gittim. Soyunup dökündüm. Sonrasında çay demledim. Kendime bir kahvaltı sofrası hazırladım akşam akşam. Evde tek başına olunca zaman geçmek bilmiyor. Evin sessizliğine, kentin sessizliği de eklendi. Mahalle adeta boşalmış. Kimi yazlığına, kimi de köyüne gitmiş yaz dinlencesinin sıcağından kurtulmak için. Kentte kalanların çoğu, sıcak nedeniyle evlerindeler. Zaten Bostancı’da yaşayanların yaş ortalamısı yüksek.

Erken uyumalıyım. Çünkü sabahleyin sekizi on geçe Ankara trenine yetişmeliyim. Uyudum saat yirmi dört olmadan. Sabahleyin doğal saatim beni 06.30’da uyandırdı. Çabucak kahvaltımı yaptım. Ardından duş aldım. Giyinip çıktım. Kahvaltımı yaparken Mahmutcan aradı. Ne de olsa çocuk heyecanlı. O, çoktan gelmiş tren istasyonuna. Ona kız istemeye gidiyoruz, içinde fırtınalar kopmasın da ne yapsın? Bu durumda uyku durak olur mu insanda?

Kapıyı bacayı örtüp çıktım evden sırt çantam ve takım elbisemle. Hızlı adımlarla ulaştım trenin bekleme yerine. İnsanlar, sıraya girmişler. Kısa sürede eridi kalabalık. Yukarı çıktık. Çok beklemeden tren geldi. Yerimize geçtik. Çantamı yerleştirdim yukarıdaki yüklüğe. Takım elbisemi astım cam önündeki askılığa. Ütüsü bozulmamalı. Mahmutcan da kendisininkini astı aynı yere. O, cam önünde oturacak. “Bak, sana gölgelik oldu elbiseler.” deyince gülüştük.

4 saat 36 dakika sona Ankara’daydık. Yol boyunca kitap okuyamadım. Çünkü Mahmut’la derin söyleşiler yaptık. O, amcamın torunu… Mahmut adı da amcamdan ona kalıt… Trenden inince birkaç küçük gereksinmemizi giderdik. Beklemeksizin bir dolmuşa binip AŞTİ’ye gittik. Kayseri’ye giden bir otobüse bilet aldık. Otobüs kalkmak üzere olduğundan koşarak bindik arabaya. Yerleştik yerimize soluk soluğa.

Yolda kitap okumak olanaksız. Söyleşiyoruz keyiflice. Bir yandan da gözüm yolda. Ankara’dan yol almaktayız sapsarı tarlalar ve boz tepeler arasından Kırşehir’e doğru. Yeşile özlemle kavrulan toprak ilgi beklemekte Ankara’daki yöneticilerden. Yüzyılların ihmali söz konusu. Dönüp bakılmamış Anadolu bozkırına. Toprak suya kavuşturulmamış. Boz ve sarı, yeşile dönüştürülmemiş. Kırşehir’i geçip Mucur’a doğru ilerledikçe bir el sanki yeşili çekip alıyor koca doğanın içinden. Sarı ve boz gittikçe soluklaşıyor. Mucur, soluk sarı ve bozun içinde yapayalnız, küçük bir kasaba. Bozkırın sıcağı, buhar olup çökmüş üstüne. Tepeler, öksüz ve yetim… Ağaçsızlık, büyük bir acı olarak çöküyor yüreğime. Yeşilin yoksunluğunun acısı kök salıyor yüreğime. Bunca yıldır Anadolu’nun boz, sarı rengi niye görmezden gelinir? Bu bomboş tepelere uygun ağaç türleri niye dikilmemiş yıllarca buralara? Bu dağlar, tepeler niye ekonomimize katkı sağlamaz? Yurt toprağını yazgısına terk etmek yurtseverlik midir?

Yol boyunca arpalar yolunmuş. Buğdayların bir bölümü biçilmiş. Saman balyaları var yer yer tarlalarda. Biçilmeyen, sararmış başakların boyları kısacık. Köyler bozkırın ortasında yapayalnız. Ağaçsız köyler; içimdeki bozkır acısını, üzüntüsünü derinleştirmekte. Türlü düşler kurmaktayım. Bu yalnız köylerdekilerle duygudaşlık kurmaya çalışmaktayım kendimce. Ben düşlerimin içine gömülmüşken Topaklı’ya gelmişiz. Otobüsümüz, kasabanın çıkışında bizi indirdi. Karşılayıcımız Ayşenur’u arayıp indiğimiz yeri söyledik ona. Bu arada Mahmut’a isteyeceğimiz kız, Ayşenur. İkisi de elektrik-elektronik mühendisi… Sınıf arkadaşılar… O, arabayla geldi ivecenlikle. Önce hoşbeş, sonrasında onun kullandığı arabaya bindik. Buradan Kozaklı’ya gideceğiz. Yol boyunca söyleştik Kozaklı üstüne… İlk kez göreceğim bu ilçemizi. Söyleşince yollar kısalıyor.

Kalacağımız otele geldik. Ben, odamıza yerleştim. Onlar alışverişe gitti. Bu sıcakta odamda durur muyum hiç? Eşyalarımı yerleştirdikten sonra çıktım dışarı. Buranın yeraltı sıcak sularının merkezi olduğunu söylemişti Ayşenur. Çok sayıda konukevi var. Hepsinin içinde sıcak su akmakta. Sıcak su havuzlar var odalarda. Doğa ana, Kozaklı’yı yeraltında kaynattığı sıcak sularıyla ödüllendirdi.

İlk gittiğim bir yeri, tek başıma gezip keşfetmek isterim. Bu fırsatı yakaladığım için mutluyum. İlçenin ana caddelerinde yürüdüm epeyce. Ardından bir çay bahçesinde mola verdim. Birkaç bardak çay içtim. Bu arada çalışanlarla ayak üstü söyleştim. İkindiden sonra hava birden serinledi. Meğer hep böyle olurmuş. Güneş ufka yaklaşıp gecenin koynunda uykuya dalmadan önce boz sıcak yok olup yerini mutluluk veren bir serinliğe bırakırmış. Tam akşam serinliğinin tadını çıkarmak üzereyken Mahmut aradı beni. Nerede olduğumu söyledim. Gelip beni alacaklar. Akşam yemeğinde Ayşenurlarda olacağız.

Serin havayı içime doldurup tenimle duyumsamak için yavaş adımlarla çıktım çay bahçesinden. Mutluluk veren bu yeşil alanda, yani küçük bir bozkır uçmağında saatlerce oturabilirdim. Hatta çimlerin üstüne uzanıp uykuya dalabilir, bin bir türlü renkli düşlerin kapsını açabilirdim. Neyse düş kurmayı, serinliğin tadını çıkarmayı bırakıp işimize bakmalıyım.

                                                                            Adil Hacıömeroğlu

                                                                            17 Temmuz 2024