SU DEĞİRMENİ


Karadeniz Bölgesi’nin en ünlü imecelerinden biri su değirmenleridir. Her köyün, çoğu zaman her mahallenin değirmeni vardır. Değirmen, Türklerin temel besin maddesi olan ekmeğin üretiminde en önemli aşamayı yerine getirir. Özellikle Doğu Karadenizlilerin ekmeği mısırdan yapılır.

Mısır, tarlada yetiştirilir. Kurumuş mısırlar istiflenir. Bu istiflenmede mısır taneleri koçanından ayıklanmaz. Kümeler durumundaki mısırlar genellikle evin dökme adı verilen çatı altlarına asılır. Kışın un gereksinmesi duyulduğunda yeteri kadar mısır alınır, mısırlar koçandan ufalanarak ayrılır. Mısır, çuvallara doldurularak değirmenin yolu tutulur.

Su değirmenleri, köylülerin/mahallelilerin ortak emeğiyle yapılır. Herkes, gerek emek gerekse parayla katkı sağlar değirmenin yapımına. Değirmenlerin yapısı genellikle tek katlıdır. Önce derenin kıyısında hafif bir düzlük alan belirlenir. Çünkü Doğu Karadeniz’de düzlük alanlar bulmak oldukça güç. Değirmen inşa edilir.

Yapının alt kısmı biraz yüksekçedir ve orada pervane ya da çark denen genellikle ağaçtan yapılan (son zamanlarda demirden) değirmenin motoru sayılabilecek kısmın yer alacağı boşluk bulunur. Sonra değirmeni çalıştıracak olan suyun yolu yapılır. Bu yola harka adı verilir. Derenin normal yatağından dar açıyla ayrılan bir suyoludur bu. Dere yatağı, eğimli bir biçimde doğal akış yönünde ilerlerken harktaki su, önce düz bir yatakta ilerler, değirmenin hizasına geldiğinde ise dere yatağından iyice yüksekte kalır. Harkta sıkışan su, tazyikli bir biçimde değirmenin altındaki çarkı döndürür ve değirmen çalışmaya başlar. Suyun tazyikli gelmesini sağlamak ve pervaneyi (çarkı) döndürme gücü artırmak için harkın sonunda “kodoç” adı verilen tahta bölüm yer alır. Su, “kodoç”ta sıkışarak hızlı bir biçimde akar ve pervaneyi döndürür.

Harkın orta yerinde dereye açılan kapıya benzer bir boşluk bulunur. Değirmen çalışmadığında buraya kapatma görevi gören ve yörede adına “koftera” denen su keseceği, değirmene giden suyun önünü kapatınca su, dereye akar, böylece değirmen çalışmaz. Değirmene mısır öğütmeye gelen kişi, “koftera”yı bulunduğu yerden alır, dereye akan suyun önünü kapatır ve çark dönmeye başlar.

Çark; genellikle kiraz, kestane, meşe, akasya gibi suya ve çürümeye dayanıklı ağaçlardan yapılırdı. Çarkın kollarının ucundaki ağaç aksam, bir kaşığı andırırdı. Çünkü suyu dağıtmadan kullanmaktır buradaki amaç. Son dönemlerde su değirmenlerinin çarkları demirden yapılmaya başlandı. Nedeni de demirin, ağaçtan daha dayanıklı olması. Çark, suya yatay olarak kurulur. Çarkı değirmenin taşına bağlayan “mil adı verilen uzun demir vardır. Demir çarka dikey olarak tutturulur. Milin üstünde “bayro” adı verilen ve haç işaretini andıran lama demir bulunur. “Bayro” üstteki taşın içindeki oyuğa yerleştirilir. Çark, döndüğünde değirmenin taşı da döner böylece.

Değirmende tahılın öğütülmesi için aynı büyüklükte iki taşa gereksinim var. Alttaki taş sabittir. Bulunduğu yere sağlam olarak yerleştirilir. Üstteki taş, dönecek biçimde yerleştirilir. Suyu bol derelerin üstüne kurulan değirmenlerde her taşın kalınlığı altmış santimetreyi bulur. Bunların çapı bir metre kadardır. Suyu az çayların kıyısında kurulan değirmenlerde taşların çap ve kalınlıkları küçülür. Çünkü az su, büyük taşları döndürmez.

Taşlar, birbirine sürtündüklerinde birbirine bakan yüzeyleri düzleşir. Düzleşen taşlar öğütme işini düzgün bir biçimde yerine getiremez. Bu nedenle işin ustası tarafından taşlara kıran atılır. Kıran, taşların metal bir tarak ya da murçla oyulmasıdır. Bir nevi taşların içine yollar yapılmasıdır. Kıran işi, ustaca yapılmazsa mısır yanar, iyi öğütülmez. Bu nedenle kıran önemlidir ve ustalık ister. Değirmenin çalışma durumuna göre belli zamanlarda düzleşen taşları kıranla iş görür duruma getirmeli.

Mısır öğütmede en önemli işlerden biri de unun kalınlığıdır. Unun kalınlığı kişilerin zevkine göre değişir. Herkesin damak tadı bir değil. Bu nedenle herkes, kendi zevkine göre unun kalınlığını ayarlar. Üst taşı kaldırıp indirme işini yapan kaldıraç vardır. Kaldıraçla taşı indirerek unun ince olması sağlanır. Kaldıraçla unun inceliğini ayarlamak da ustalık ister.

Çocukluğumda elektrikli değirmen köye gelmediğinden ve hazır unlar da kullanılmadığından su değirmenlerine çok iş düşerdi. Tabi o dönemde köyler çok kalabalıktı. Küresel liberalizm Türk tarımını henüz yok etmemişti. Köyden kente göç çok fazla değildi. Bu nedenle köylerde yaşayanların geçinme olanakları vardı. Bu dönemde değirmenlere çok iş düşerdi. Buralarda yoğunluk olurdu. Kavga gürültü olmadan tahıl öğütme işi sırayla yapılırdı. Sıra için pratik bir yöntem belirlenmişti. Değirmenin tavanına demir çengeller asılıydı. Çengel olmayan değirmelerde tavanda bir sırık bulunurdu. Değirmene gelen kişi, eğer orada mısır öğüten biri varsa torbasını ilk çengele asardı. Sonradan gelenler sırasıyla çengellere torbalarını asarlardı. Bazı torbalarda öğütülecek mısırın çok azı bulunurdu. Bu da hırsızlığa karşı bir önlem olsa gerek. Sıralar belli aralıklarla kontrol edilir, sırası gelen asıl torbasını getirerek öğütme işini yapardı. Sıra kavgası pek olmazdı, çünkü herkes komşusunun hakkına saygı göstermeye çalışırdı. Başkasının hakkına saygı göstermeyenin, hakkına başkalarının da saygı göstermeyeceği gerçeği sanırım iyice bilinmekteydi. Torbaların yere bırakılmamasının nedeni, farelerin çuvalı delip mısırı yemesin diyedir. Ayrıca yiyecek maddesinin yere bırakılması güzel bir davranış olarak algılanmaz. Evi, değirmene uzak olanlar, oradaki tahta sedirde yarı uyur, yarı uyanık beklerdi. Bu nedenle gündüz esneyip uykusu gelenlere: “Bu gece değirmende miydin?” diye sorup takılırlar.

Mısırın döküldüğü yere “sakanor” denir. “Sakanor”, değirmenin taşından biraz yüksekte tahtadan yapılan bir yer. Bir, iki teneke kadar mısırı ancak alır. “Sakanor”un altında tahtadan bir oluk bulunur. Buna “kapitçal” adı verilir. “Kapitçal”ın ucuna ip ya da zincirle bağlı bir tahta bulunur. Bunun adı da “çamçak”tır. “Çamçak” mısırın dengeli bir biçimde, belli aralıklarla taşın deliğine düşmesini sağlar. “Çamçak” olmasa değirmen boğulur ve iyi öğütemez. 

“Çamçak”ın dengelemesiyle “kapitçal”dan düşen mısır, değirmenin iki taşının arasına girer. Üst taşın dönmesiyle mısır, ezilip un durumuna gelir. Un, iki taşın arasından akmaya başlar. Unun aktığı yere unluk(kurun) denir. Unluk, taşın alt yanında bulunur. Genişliği, taşın çapına yakındır. Genişliği kırk santim kadardır. Çam ya da kestane ağacının pürüzsüz tahtalarından yapılır. Tahtaların kalınlığı, yaklaşık üç santimdir.

Mısırın öğütülme işi bitince önce harktaki su “koftera”nın yer değiştirilmesiyle dereye akıtılır ve böylece değirmenin çalışması durdurulur. (Son dönemlerde Karadenizli zekâsı bu konuya da çözüm üreterek otomatik bir mekanizmayla son mısır tanesi düştüğünde değirmenin çalışması durdurulmakta.). Ardından unluktaki un, özenle çuvala doldurulur. Değirmen taşının her yanındaki unlar güzelce alınır. Değirmenin temizlenerek bırakılması gelenektendir.

Değirmenin bakım ve onarımı imeceyle yapılırdı. Evi değirmene yakı olan ve hayır yapmayı seven biri, değirmenin günlük bakımını gönüllü olarak üstlenirdi çoğu zaman.

Zamanla teknoloji gelişti. Köyümüze Almanya’da işçi olarak çalışan bir komşumuz tarafından elektrikli değirmen getirildi. Köyde elektrik olmadığından bu değirmeni çalıştırmak için bir jeneratör kuruldu. Komşularımız ne sıra bekledi ne de zamanını öldürdü. Parayı verdi, mısırı öğüttürdü. Herkes unun tadının değiştiğini ve lezzetsiz olduğunu söylese de su değirmenleri unutuldu. Çay üretimin yaygınlaşmasıyla mısır tarlaları çay bahçelerine dönüştü. Artık çoğu komşumuz, mısırı satın alır oldu tadını beğenmese de. Zamanla köye buğday ekmeği yapan fırın yapıldı. Artık evlerde ekmek pişmez oldu. Arada sırada pişirenler olsa da değirmenler öksüz kaldı. Köyün büyük değirmenini büyük bir sel aldı götürdü, heyelanla gelen toprağın altına gömdü. Diğer değirmen ise meraklı bir babanın meraklı oğlu Mehmet Salih Bektaş sayesinde zamana ve teknolojiye direnmekte.

Değirmenin taşları arasından düşen taze un kokusu hâlâ burnumda. O unlardan pileki ya da kuzinelerde pişirdiğimiz sımsıcak ekmeklerin lezzeti damağımda. Komşusuna değirmendeki sırasının geldiğini anımsatmak için şefkat dolu bir bağırışla haber veren iyilik dolu komşunun sesi kulağımda. Zaman, insan yaşamına kolaylıklar sunarken nice güzellikleri, doğal tatları yutmakta bir canavar gibi. Keşke çocukluğuma kısa süreliğine dönebilsem de sırtımdaki mısır çuvalıyla değirmenin yolunu tutsam...

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       1 Mayıs 2016

DOLANDIRICILIK


Birkaç yıl önce telefonum çaldı. Açtım telefonumu konuşmak için. Karşımda heyecanlı bir ses, Türkçesi bozuk…

“Beyefendi, ödül kazandınız, kutlarım.” dedi.

“Ne yaptım da ödül kazandım.” diye yanıtladım onu.

“Çekiliş yaptık abi (Az önce “beyefendi” demişti. Şimdi biraz daha yakınlaştık sanırım resmiyet gitti, “abi” olduk.).

Karşımdaki kişinin sıradan bir dolandırıcı olduğunu anladığımdan sözü uzatmak istemedim.

“Sağolun, kazandığım armağanı gönderin o zaman.”

“Şirket merkezimizden almanız gerekir ödülünüzü.”

“İyi günler…” dileyip kapattım telefonu.

İnsanları kandırarak onların emeğine kısa yoldan el koyup varsıllaşmak nasıl bir anlayış. “Emeksiz yemek olmaz.” Diyen bir toplum nasıl bu duruma geldi?

Amerikancı 12 Eylül darbesiyle ekonominin dümenine Özal geçti. Katıksız bir liberaldi. En büyük övüncü, ABD’yi iyi bilmesi ve orada dostlarının olmasıydı. Toplumsal değerlerimizi aşındırmak ve toplumu paraya tapındırmak için elinden geleni yaptı.

İlk önce getir (faiz) girdi ülkemizin gündemine. Günlük, haftalık, aylık getiriler vardı. Her gün paranıza göre getirileriniz artmaktaydı. Bankalar yetmedi bu iş için. Devreye bankerler girdi. Emekli ikramiyesini alanlar; ev, dükkân ve tarlalarını satanlar bankerlere koştu kısa yoldan köşeyi dönmek için. Konu komşudan,  hısım akrabadan borç alıp bankerlere koşanlar vardı. Neredeyse kentlerin her yanında bankerler bulunmaktaydı. Gazetelerde ve televizyonda banker reklamlarından geçilmiyordu. Kısa sürede bankerler iflas etmeye başladı. Paraları toplayan bankerler, kaçıp saklanmaya başladılar. Ardından birkaç banka da iflas bayrağını çekti. Bu bankerlerin en ilginci ve simgesi, bu işe on yedi yaşında başlayan Banker Yalçın’dı. Çocuk yaştaki biri, emeksiz varsıllaşmak isteyen koca koca adamları kandırmıştı. Ders alınması gereken buydu. Ancak…

Getiri düzeni iflas edince Özal, devreye döviz ve borsayı soktu. Okumuş yazmış temiz aile çocukları para kazanmadaki yeteneklerini göstermek için çevrelerine, borsaya daldılar. Hisse senetleri alıp satmaya başladılar. Döviz büroları önlerinde anlık izlemeler yaptılar dövizin iniş, çıkışlarını. Bir süre sonra döviz ve borsa bu parıltılı gençlerin, işbilir(!) aile babalarının, uyanık ev hanımlarının birikimlerini su gibi içip bitirdi.

Paralar bitmesine bitti de insanların içlerindeki kısa yoldan varsıllaşma hevesi bitmedi. Tersine giderek arttı. Giderek teknolojinin tutsağı olmaya başladı toplum. Sanal ortamın çekiciliği, insanları bağımlı kılmaya başladı. Herkes sanal ortamda kendisini büyük bir kahraman olarak görmeye başladı.

Yıllar önce dizüstü bilgisayarların yaygınlaşmasıyla çalıştığım dersanede neredeyse her öğretmenin çantasında, elinde bulunmaktaydı bu büyüleyici alet. Bilgisayar öncesi dönemde içten söyleşilerin yapıldığı öğretmen odası sessizliğe gömüldü. Odaya girip çıkanlarla bile ilgilenmez oldu arkadaşlar.

Bir gün bir öğretmen arkadaşımla ders çıkışı söyleşiyorduk. Birden saatine bakıp “Geç kaldım.” dedi. Ben de “Nereye?” diye sordum. “Bahçeyi sulamam gerek.” diyerek yanıtladı sorumu.

Arkadaşımın evine girip çıkmışlığım var. Ancak evlerinin doğru düzgün bahçesi yoktu. “Evi mi değiştirdiniz, sizin orada bahçe falan görmedim de…”

Ciddileşerek “Evet yok!” dedi. Sonrasında açıkladı. Bilgisayarda bir sitede bir çiftlik oyunu varmış. Çiftlikte her şey bulunuyormuş: meyve ve sebze bahçeleri, tarlalar, koyunlar, keçiler, inekler, tavuklar… Anlaşılacağı üzere bir çiftlikte ne varsa her şey var orada. O sanal çiftlikte bitkileri sulayıp büyütüyor, hayvanları besliyorlar. Eğer her şeyi düzenli yaparsanız puanlar kazanıyorsunuz. Özellikle de toplumun okumuş yazmış kesimi, sanal ortamın bu çekiciliğini kendi içlerinde gerçeğe dönüştürmekteydiler. Birçok dost söyleşilerine sanal ortamdaki bu oyunlar egemen olmuştu.

2016 yılında bir Tosuncuk çıktı ortaya. Yüzüne bakıp düşündüklerimi buraya yazmayacağım, çünkü ayıp olur, yakışık almaz. Çiftlikbank adında bir işletme kurdu. İşletme, sanal ortamda var. Parana göre hayvan, ekin, büyük ve küçükbaş hayvanlar, tavuklar satın alıyorsunuz oradan. Akşam bilgisayardan izliyorsunuz çiftliğinizi. Hatta çiftliğinizde üretilen tarım ürünleri şirkete ait dükkânlarda satışta. Paralar toplanınca her şeyin bir aldatmaca olduğu ortaya çıktı. Tosuncuk paraları alıp deniz aşırı bir ülkeye kaçtı. Şimdilerde paraları afiyetle yemekte. Bu olaydan ne kadar ders alındığını bilemem.

Son yıllarda sanal paralar çıktı. Adına da koyin (coin) demişler. Sanal ortam kahramanları, para kazanma ustaları(!), devlet denetiminden kaçmak isteyen uyanıklar koşturdular koyin almaya. Aldılar da…

Çok geçmeden ülkemizdeki koyinlerden birinin sahibi, paraları toparlayıp kaçtı. Genç bir adam… Sakalı, bıyığı yeni terlemiş gibi. Lise ikiden terk… 391 bin kişi satın almış sanal paradan. İşlemlerin neredeyse tamamı internet üzerinden yapılmış. Aralarında fabrikatörler, yüksek lisans ve doktora yapmış üniversite mezunları, esnaflar, emlak sahipleri kaptırmışlar paraları bu uyanığa. Aralarında kimler yok ki? Para kaptıranların arasından bir iktisat profesörü çıkarsa şaşırmam.

Birkaç çarpıcı olayla toplumumuzda yaygınlaşan teknolojik dolandırıcılığı anlatmaya çalıştık. Sanal ortam tutsaklığının yarattığı öngörüsüzlüğü görmekteyiz üzülerek. Bir toplumun değer yargılarını yok edip liberalizmin acımasız kucağına terk edersen insanlara olacaklar bunlar. Siyaset de ekonomi de toplumsal ilişkilerde sanal ortam üzerinden yürümekte. Sanal ortamdaki görünmez zırhının arkasında her şeyi bildiğini sanan okumuş, yazmış insanlar kolayca düşmekteler sanal ortam tuzaklarına.

Üstünde dünya tarihinin en büyük kahramanı ve devrimcisi Atatürk’ün fotoğrafları bulunan Türk lirası yerine emperyalizmin sömürü aracı olan yabancı paralara neden yapışır yurttaşlarımız? Emeksiz bir kazanımın aracı olan banka getirilerine niye bel bağlanır? Borsada yılların emeği niçin harcanır? Hele ne olduğu belli olmayan sanal paralara…

Artık sanal ortamın düş dünyasından uzaklaşıp gerçek yaşama dönmenin zamanı gelmedi mi?

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   25 Nisan 2021

 

 

 

 

 

ÇOCUĞUM NEDEN BECERİKSİZ?


Birçok anne ve babanın sorduğu bir soru var: “Çocuğum neden bu kadar beceriksiz? Hiçbir şeyi tek başına yapamıyor. Tabağındaki yemeğini bile yiyemiyor.” Neredeyse her gün benzer yakınmaları, çevremizdeki kişilerden işitiriz.

Geçen hafta bir aşevindeydik. Yan masada dokuz ya da on yaşında çocukları olan bir aile vardı. Aşevinde ekmek arası köfte satılmaktaydı. Günümüz çocukları, neredeyse yedikleri her şeye ketçap ve mayonez koymaktalar. Yan masadaki çocuk da öyle yaptı. İlk ısırışında ketçap ve mayonez ekmeğin arasından fışkırıp masaya aktı. Anne öfkeyle masayı sildi bir kâğıt mendille. Baba umarsız görünüyor, ancak her şeyin farkında.

Çocuk, annesinin kızgınlığını yatıştırmak için dikkatli davranmaya çalışmakta. Kontrollü ısırıklarla yemekte yemeğini. Tüm dikkatine karşın bu kez ketçap ve mayonez pantolonuna aktı. Kâğıt mendil yetmedi, ıslak mendille uğraştı anne. Hem siliyor hem de söyleniyor. Giysideki leke çıkmadı sanırım. Leke çıkmayınca annenin kızgınlığı artmakta. Herkesin işitebileceği bir sesle. “Elindeki yemeği becerip yiyemiyorsun.” diye azarlamakta bir yandan.

Çocuk, ne yapacağını bilmemekte, oldukça şaşkın. Suç işlemenin, toplum içinde azarlanmanın ezikliği içinde.

Baba öfkeli ve sessiz; ama patladı, patlayacak. Anne azarlamasını iyice artırınca. Baba öfkeli bir sesle: “Çocuğa yemek yemesini öğrettin mi de öğrenmedi? Sürekli kendin yediriyorsun çocuğa yemeğini. Ondan sonra da yemek yemeyi beceremiyor diye çocuğa kızıyorsun.” dedi hışımla. Anne, yanıtlamadı babayı. Temizlik işi bitince köfte ekmeği aldı ve çocuğuna yedirmeye başladı.

Yani masada suçu olmayan tek kişi, çocuk… Baba, anneyle didişmemek adına yanlışları görmezden gelmiş yıllarca. Anne ise çocuğun her işini görmenin annelik görevini olduğunu sanmış. Böyle yaptığı için de sorumluluğunu yerine getirdiğini düşünmüş. Ancak iyi niyetli olarak görülecek bu davranış, çocuğu beceriksiz kılmış. Onun en temel günlük işlerini yapamamasına yol açmış.

Hiçbir çocuk, canlı dünyaya geldiğinde beceriksiz doğmaz. Onu beceriksiz yapan anne ve babası. Beslenme, bir canlının en temel gereksinmesi. Her canlı, dünyaya adım attığında yaşamda kalmak için beslenir bir biçimde. Ancak birçok çocuk, ne yazık ki ebeveynleri yüzünden yemek yemeyi bile öğrenemiyorlar. Çünkü onlara yedirecek anne ya da babası var. Çocuğun eline cep telefonunu tutuştur, o da ağzını istemsizce açsın. O sırada ne yediğinin farkında bile değil çocuk. Bu nedenle yemek yemenin keyfine bile ulaşamıyor. Peki, suçlu kim, çocuk mu?

Beceriksiz çocuk yok! Çocuğunu beceriksiz yapan ebeveynler var. Hem de o kadar çok ki…

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       30 Mart 2021

KİTAP, KAVUNA BENZER


Bir önceki yazımda 12 Eylül Amerikancı darbesiyle okura kurulan popüler kitap tuzağından söz etmiştim. Konu, çok ilgi çekti. Tanıdığım ya da tanımadığım kitap dostları, gerek telefonlaşarak gerekse sanal ortamda popüler kitaplar konusunda ilginç düşüncelerini paylaştılar benimle. Aslında gerçek okur, tuzağın farkında. O tuzağa düşmemek için olağanüstü bir çabanın içindeler.

Elli yaşından sonra okumaya merak salan, özellikle de tarih konusuna aşırı ilgisi olan bir arkadaşımla kitap üstüne söyleşiyorduk yıllar önce. “Tarih konusunda doğru kitapları nasıl ayırt edebilirim?” diye sormuştu bana.

Ben: “Kitap, kavuna benzer arkadaşım. Kavun alırken dibini koklayıp elliyoruz. Kitap da öyle… Önce kitabın arkasına bakacağız kaynakçası var mı, diye. Kaynakça ne kadar varsılsa kitap da o kadar gerçekleri anlatır. Ancak kaynakçadaki yapıtlar da sağlam olmalı. Öyle sanal ortamlardan alınan kanıtsız yazılar kaynak olamaz.” dedim. Bu doğrultuda konuşmamız sürüp gitti. Ardından kalkıp bir kitapçıya gittik ve arkadaşım uzun araştırmalar sonunda üç beş kitap alıp evin yolunu tuttu.

Popüler kitapların yaygınlaşması ve yeğlenmesi, bu alanda ticari bir kazanç kapısını da açtı. Ticari kazancın çekiciliği, kitap yazımındaki özensizliği artırdı. Bu özensizlik, “kes, kopyala, yapıştır” yoluyla kitap yazımını hızlandırdı. Nasıl olsa okurların çoğu, kitabın içeriğiyle ilgilenmiyordu. Okur için önemli olan genel havaya uyup modanın dışında kalmamaktı. Bu nedenle popüler kitaplardan söz açılınca öncelikle bu kitabın ne kadar çok sattığından söz edilmekteydi. Eğer çok satılıyorsa kitap güzeldir. Market raflarına dizilen kitapların kapaklarına ilgi çekecek bir biçimde “Bu kitap 200.000 adet basılmıştır ya da “500.000 baskı” gibi okuru ikna edici sözler yazılmaktaydı. Okur da büyük kalabalıktan birisi olma adına kitabı satın alıyordu.

Popüler kitaplar ellerde taşınmaktaydı, herkes görsün diye. Yeiç ve  yegitlerde otururken masanın üzerine yerleştirilirdi kitaplar. Amaç, popüler kitap okuduğunu bu yolla da memleketin aydınları(!) arasında yer aldığının gösterişini yapmaktı.

Düşünce kitaplarının yazımında başvurulan “kes, kopyala, yapıştır” uygulaması giderek romanlarda da kendini gösterdi. Ünlü(!) olan ve birçok ödül alan bazı romancıların kitaplarındaki aşırmalar (intihalller) kamuoyunun gündemine oturdu. Ne yazık ki başkalarının yapıtlarından aşırma (düşünce hırsızlığı) yapanların ne yüzü kızardı ne de okurları azaldı. Aşırmalar ortaya çıkmasına karşın popüler kitap yazıcıları bu işten vazgeçmediler. Çünkü devir, liberalizmin devriydi. Kitap yazımı bir gelir kapısı olarak görülmekteydi. Her türlü yoldan para kazanmanın geçer akçe olduğu bir çürümenin, yozlaşmanın kokuşmuşluğu içindeydik.

Gerçeğin peşinde olan ülkü sahiplerinin sesi az, liberal madrabazların bağırtıları çok çıkmaktaydı. Daha başka bir söylemle çürümenin kokusunun kirlettiği havada gül kokuları neredeyse fark edilemez olmuştu.

Türkiye’nin liberalizmden yavaş yavaş kurtulması ve devletçiliğin geçer akçe olmaya başlamasıyla topluma dayatılan popüler kitapların da dönemi bitmeye başladı. Türk yazını, geniş ufuklara yelken açacağı günlerin başlangıcındadır. Kitapların da kavun gibi koklanacağı günlerdeyiz. O halde ne duruyoruz?

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       7 Nisan 2021

POPÜLER KİTAP TUZAĞI


Amerikancı 12 Eylül darbesinden sonra liberalizmin toplumsal düzen olmasıyla popüler kitap okuma akımı başladı. Daha doğrusu bu akım bir moda olarak sunuldu topluma.

Popüler kitapların yazınsal değeri yok! Dilleri özensiz… Konular, genellikle gerçekçi değil. Bu nedenle ne yazınsal zevki ne dili ne de insanlarda gerçekçi bakış açılarını geliştirmekteler.

Popüler kitapların neredeyse konuları hep aynı. Bu nedenle konu seçiminde bir tek tipçiliğin/ tek boyutluluğun olduğu söylenebilir. Bu da okurların türlü imgelemler kurmalarını engellemekte. İnsanın türlü, sınırsız imgelemler kurması; onu yaratıcı ve üretken kılmakta. Bu kitapların, bu konuda bir görev yaptığını düşünmeden edemiyor insan. İmgelemleri olmayan, düşlemeyen insan, birçok alanda yaratıcılığını geliştirmemekte. Ayrıca bu durum, kitabın özgünlüğünü yok etmekte. 

Toplumun tüm alanlarında oluşturulan modanın asıl amacı, tüketimi artırmaktır. Bu yolla kapitalizm, halkın elindeki parayı toplar. Çoğu zaman da onu borçlandırarak kendisine bağımlı kılar. Neredeyse sanatın her alanında liberalizm etkili oldu. Kolay tüketilen bir sanat anlayışı egemen kılınmaya çalışıldı. “Moda” dediğimiz şey, kolay üretilip kolay tüketilir. Tüketildikten sonra da unutulur.

Popüler kitaplar; toplumsal dokuyu değiştirmek, insanları bencil sapkınlıkların pençesine düşürmek gibi amaçları benimser. Ayrıca bencilliği körüklerken toplumsal yardımlaşma ve dayanışma duygusunu örseleyen,  slogansal bir anlatımla okuru düşünmekten alıkoyan, insanların sözcük dağarcıklarını geliştirmeyen, anadilin gelişmesi kaygısı gütmeyen kitaplardır bunlar. Liberal bir düzenin, yaşayışın ideolojisini aşılamaktır asıl amaç. Bu yolla toplumu kendi gerçekçiliğinden kopararak gerçeküstü konularla oyalamaktır istenen şey.

Popüler kitapların birçoğunda dinsel/metafizik değinmeler var. Bu yolla olayları, yaşananları, sorunları, olguları ele alırken dinsel bakış açıları kazandırma amacı göze çarpar. Yaşamla, olumsuzluklarla, eşitsizliklerle, tutsaklıkla savaşmak yerine; yaşanan duruma şükretmek, yazgıya boyun eğmek önerilir okura. “Soluk alıyorum ya, gerisi pek de önemli değil!” anlayışıdır ana konu.

Alt kimlikler kalın çizgilerle resmedilir popüler kitaplarda. Bir bakıma alt kimlikleri öne çıkararak toplumda yapay çatışmaların örgütlenme yeridir bu kitaplar. Sapkın ilişkiler yüceltilir. Cinayetlerin nasıl işlendiği ayrıntılarıyla anlatılır. Ölüm kutsanır, yüreklendirilir. Bu durumlar da kişisel özgürlüğün gereğiymiş gibi gösterilir.

Liberalizmin sömürerek yoksullaştırıp yoksunlaştırdığı, toplumdan soyutladığı, bireysel bir yaşamının çıkmazına sürüklediği, teknolojiye tutsak ettiği insana yitirdiği mutluluğu arattırmak için kişisel gelişim kitapları devreye girdi. Neredeyse birçoğunun konuları aynı. Bunlar, popüler kitapların bir ayağını oluşturdu. Kitapların çoğu, büyük bir reklam kampanyasıyla okurun önüne kondu. Reklam ve moda söz konusu olunca da kitaplar yalnızca kitapçı raflarında değil, market sepetlerinde de satılır oldu.

Popüler kitapların toplumu sarmalaması için popüler ekinin vitrindeki kişileri, basın-yayın organlarında övgü dolu konuşmalar yapmaktalar. Bu yolla moda-kitap, kişilerin olmazsa olmazı oldu. Okumayanı, daha doğrusu satın almayanı dışlarlar düşüncesiyle herkes eline alıp çantasına koydu bu kitapları. İçeriksiz kitapların söyleşileri, slogan dolu tümcelerle yapıldı.

Popüler kitap aşkı(!), insanoğlunun binlerce yıldır oluşturduğu yazın birikimini yok etmeye çalıştı. Anadilin kişiye sağladığı düşünme, anlatma, iletişim kurma kolaylığını bir yana bırakmayı amaçladı. Dili güdükleştirmeye, insan usunu kalıplara sığdırmaya, kişilerin kendilerine özgü sonsuzluk içeren bakış açılarını at gözlükleriyle sınırlandırmaya uğraştı.

Popüler kitap tuzağı, topluma kurulurken yazınsal zevki gelişmiş birçok kişi bunu fark etti. Düzenin medyasının övgüler dizdiği kitaplardan uzak durmayı yeğledi birçok okur. Popüler ekine karşı yazınsal birikimin gücüyle karşı koydular.

Toplumumuz kitap okuyor mu? Önemli bir kısmı okuyor. Ama ne okuyor? Asıl sorulacak soru budur.

Not: 2 Nisan 2021 tarihli Kuzey Ekspres gazetesinde yayımlanmıştır.

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   29 Mart 2021

 

 

KİTAP OKUMANIN TOPLUMSAL KARŞILIĞI


Kitap okumak, bilgi edinmenin en önemli yollarından biridir. Yazının bulunmasıyla başlamıştır okuma eylemi. Yazıyla kuşaklar arasındaki bilgi aktarımı sürmüştür. Zamanla gelişen teknolojiler sayesinde kitap basımları hem hızlanmış hem de okura kolaylıklar sağlamıştır.

Kitap okuyan toplumların diğerlerine göre birçok alanda daha çok ilerlediklerini görmekteyiz. Ekinsel, sanatsal, bilimsel, teknolojik gelişmelerin kitap okumayla koşut olarak ilerlediği bilinen bir gerçek. Yine bir toplumun demokrasiyi içselleştirmesi de okumayla ilişkili. “Beyaz Zambaklar Ülkesi (Grigoriy Petrov)” kitabı, okumanın toplumu nasıl olağanüstü bir biçimde değiştirdiğini anlatan en güzel örnek.

Ülkemizde kitap okuma, matbaanın gelmesiyle eskiye göre biraz artmış. Ancak toplumun büyük bir çoğunluğu okuma yazma bilmediğinden seçkinler arasında bir eyleme dönüşmüş.

Atatürk önderliğinde yapılan Türk Devrimi ile Türkiye her alanda atılım yaptı. Harf Devrimi ile ülkemizde okuryazar oranı arttı. Buna koşut olarak kitap basımı çoğaldı. Cumhuriyet’imizi yönetenler, yurttaşların kitap okuması için onları yüreklendirdi. Bu konuda topluma örnek oldular.

Türkiye’nin Atlantik sistemine girmesiyle bazı yazar ve kitaplar sakıncalı bulundu. ABD güdümündeki devlet yöneticileri bir kısım kitapların basılıp satılmasını, okunmasını yasakladılar. Bu kitapları okuyanların başlarına gelmedik iş kalmadı. Yasaklanmış kitap okudu diye tutukevlerine düşenler oldu. Her şeye karşın toplumumuzdaki kitap okuma alışkanlığı sürdü. Çünkü Cumhuriyet mayası tutmuştu.

12 Eylül Amerikancı darbesine dek kitap, toplumun saygı duyduğu ve yoldaşlık ettiği önemli bir arkadaştı. Yurttaşlar, kitaba önemli bir bilgi kaynağı olarak görürlerdi. Kitap okuyan kişiye de saygı duyardı okumayanlar. Kıraathanelerde, çay bahçelerinde, dost toplantılarında ve aile meclislerinde kitap okuyanın sözü dinlenirdi.

12 Eylül’le yakamıza yapışan ve toplumun neredeyse her kesimine bulaşan liberalizm, kitap okumayı gereksiz göstermeye çalıştı. Zamanın başbakanı Özal’ın yalnızca “Red Kit” okuduğunu söylemesi, kitapla dalga geçmenin belirgin bir örneği olarak gösterilebilir.

Darbecilerin gözaltına alınanlarla ilgili suç araçlarını sayarken “Yasaklanmış yayın bulundu.” demeleri kitap düşmanlığının adımıydı. Ülkemizin tek televizyonu olan TRT’de saatlerce yasak yayınların gösterilmesi, toplumu kitaptan soğuttu. Bu yasak yayınların içinde doğu ve batı klasiklerinin olması büyük bir ihanetti kitaba. Birçok aile, kitaplarını ya toprağa gömdü ya da sobada yaktı. Darbecilerin neden olduğu bu durum, yayın yaşamımızın silinmez kara lekesidir.

Önce televizyonun, ardından internetin toplumda yaygınlaşmasıyla yalan yanlış bilgilerin toplumsal katmanlara ulaşması kolaylaştı. Bilgi açlığı çeken yurttaşlar, bu iki teknoloji aracılığıyla bilgiye ulaştıklarını sandılar. Yalanlarla ve gerçek dışılıkla dolu bir sanal dünyanın büyüsüyle kitaplardan uzaklaştılar. Ne yazık ki bu kesim kitabı, kitap okuyanı da küçümsemekteler. Televizyonun karşısında oturan, eline telefonunu alan kişi her şeyi bildiğini sanmakta. Öğrendiklerini doğrulama yolunu seçmemekte. Günümüzün en büyük sayrılığıdır bu durum. Hem toplumumuzun geleceğini hem de kişisel gelişimi son derece olumsuz yönde etkilemekte.

Toplumsal ve kişisel gelişimi sağlamak için ne olursa olsun kitap okumak gerek. Çünkü onlar, en gerçek dostlarımız. Dostlarımızdan kopmanın olanağı var mı?

Not: 26 Mart 2021 tarihli Kuzey Ekspres gazetesinde yayımlanmıştır.

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   15 Mart 2021

 

BAŞKALDIRININ KENTİ, TRABZON

 

1968’de ülkemizdeki ABD karşıtlığı yükselmeye başladı. Gençlik, ABD emperyalizmine karşı birleşti. ABD’nin ülkemizdeki ekonomik, siyasal, kültürel ve askeri egemenliğine karşı neredeyse toplumun tüm kesimleri, gençliğin emperyalizme karşı isteklerine destek verdi.

12 Mart 1971’de Amerikancı darbe ile antiemperyalist yükseliş bastırılmaya çalışıldı.

Darbeden sonra yapılan ilk genel seçimlerde (14 Ekim 1973) emperyalizm karşıtı söylemleriyle Bülent Ecevit seçimleri kazandı ve başbakan oldu.

20 Temmuz 1974’te Türkiye, Kıbrıs’ta yıllardır ezilen ve öldürülen Türkleri korumak için Ada’ya çıktı. Çıkarma harekâtı sonunda ABD, Türkiye’ye silah ambargosu uygulama kararı aldı. Bunun üzerine ülkemiz ivedi bir kararla milli savaş sanayini kurmak için harekete geçti.

Türkiye, haşhaş ekimi konusunda ABD ile karşı karşıya geldi. Bazı yabancı işletmelerin millileşmesi kararı alındı. Bu durum, ABD’yi kızdırdı. Anadolu, ABD destekli sermayeye karşı birleşti. Anadolu’nun dört bir yanındaki girişimciler, yerli üretim için kolları sıvadı.

Trabzonspor 1974-75 sezonunda Türkiye Birinci Futbol Ligi’nde yerini aldı. Her alanda Anadolu’nun sesinin gür çıktığı bir ortamda 1975-76 sezonunda ilk şampiyonluğunu aldı. Hem de özbeöz çocuklarıyla… İlk kez Türkiye Birinci Futbol Ligi şampiyonluğu İstanbul dışına çıkmıştı. Emeğin, alınterinin gücü sermayeyi yenmişti.

Trabzonspor, büyük sermayeye dayanmıyordu. Takımın en büyük destekçisi halktı. Fındık ve çay üreticilerinden birer avuç toplanan ürünler, birikip büyük bir kaynağa dönüşmekteydi. Fındık ve çay üreticisinin alınteri, futbolla birleşip şampiyonlukları getirmekteydi.

Trabzonspor’un şampiyon olduğu dönemde kentte dört tiyatro perde açıyordu. Kültür ve sanat alanında büyük bir üretkenlik vardı. Emperyalizme karşıtlık en üst düzeydeydi.

Günümüzde de ülkemizde ABD karşıtlığı, yıllar sonra en üst düzeyde. Milli sanayi ülkemizin dört bir yanında boy atmakta. Emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmak, tam bağımsız olmak için bir savaşım vermekteyiz. Böyle bir dönemde Trabzonspor’un zamanı gelmiş demektir. Bu nedenle umutsuz olmaya gerek yok, her zamankinden daha çok umutlu olmak zorundayız.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       9 Mart 2021

ÇOCUKLARIN HAYVAN SEVGİSİ


Eskiden hayvanların çoğu büyüklerce aşağılanırdı. Bu davranış çocuklara da geçerdi. İnsanlar, sevmedikleri kişilere “hayvan, köpek, it, eşek, katır, inek, sığır, öküz, çakal, domuz…” diye adlar vererek hakaret ederlerdi. Bu hakaretlerin daha çok insanlara hizmet eden evcil hayvanlara olması dikkat çekicidir. Bütün yaşamı insanlara hizmet için geçmiş hayvanların bu denli aşağılanması çok ilginç.

İnsanlar, kendilerine hizmet etsinler diye besledikleri hayvanların evlerinin içine girmesine çok fazla anlayış göstermezlerdi. Her hayvan kendilerine ayrılan yerlerde yaşamalıydı. Neredeyse her şeyinden yararlandıkları hayvanların adlarını, karşısındakileri aşağılamak için kullanılması biraz da nankörlük değil mi?

Köy, kasaba ve kentlerde karşısındakine “hayvan, it, köpek, eşek, öküz…” dediği için büyük kavgalara neden olmuş kişiler gördük. Bu hayvan adlarının kızgınlıkla söylendiğinde kan döküldüğüne tanıklık ettik. Bu hayvan adlarının aile içinde kullanılması nedeniyle sona ermez küslüklerin olduğunu işittik.

Hayvan adlarının birine söylenmesinin küfürle eşdeğer tutulması toplumsal bir yanılgı ve yabancılaşmadır aslında. Doğada yan yana ve işbirliği içinde bulunmak zorunda olduğumuz hayvanların adlarını ve onların davranışlarını bu denli aşağılamanın nedeni ne?

İnsanoğlunun toprağa yerleşip tarımla geçinmeye başlayınca hayvanlarla olan dostluğu da bozuldu. Onların bahçe ve tarlalarına zarar vermelerini istemedi. Tarladaki ürününü, doğadaki hayvanla paylaşmak istemedi. Çünkü o ürünü ambarında biriktirmek zorunda duyumsadı kendini. Gereksiniminden fazlasını da satıp varsıllaşma tutkusuyla dostlarına yabancılaştı. Oysa o tarlalar, hayvanların da haklarının olduğu yerler. Bir zamanlar tüm canlılar, insanların bölüp paylaştıkları toprak üzerinde yaşamlarını sürdürmekteydi.

İnsan, bahçe ve tarlasını korumak ve kendi kişisel güvenliğini sağlamak için köpeği evcilleştirerek kapısına bağladı. Kayıtsız, koşulsuz kendisine bağlılık göstererek köpeği aşağıladı. Bağlılık, dostluk insanoğlunca aşağılanması gereken bir durum olarak görüldü. Kapısındaki köpeğe, sevmediği kişilerin adını verdi insan.

Zaman değişti. İletişim organlarının çoğalmasıyla çocuklar doğayı ve hayvanları daha iyi tanıdı izledikleri belgesellerden. Birçok aile, evlerinde başta kedi, köpek olmak üzere hayvanları beslediler. Onlarla evlerini, odalarını, yataklarını, koltuklarını, sofralarını, arabalarını paylaşmaktalar. Hayvanlar, evlerin bir bireyi gibi algılanmakta çocuklarca. Bu nedenle eskinin aşağılayıcı sözcükleri anlamlarını değiştirerek güzel anlamlar kazandı çocuk belleklerinde. Salgın nedeniyle uzaktan eğitim yapılmakta. Doğaldır ki bu dersler velilerce de dinlenmekte. Çünkü evlerin çoğu iki oda, bir sofa. Öğretmen birinci sınıflarda ders yapmakta.

Çocuk bu… Günlük yaşamındaki en küçük şey, onun için büyük bir olay… Çocukların çoğu, evlerinde hayvan beslemekteler. Kimi kuş, balık, kimi de kedi köpek… Bir kız öğrenci köpek aldıklarını muştuladı öğretmenine sevinçle. Öğretmeni de köpeğinin adını ne koyduklarını sordu. Öğrenci, sevgi ve mutlulukla öğretmenin adını söyledi. Öğretmeni biraz şaşkın “Neden?” diye sordu. Öğrenci: “Sizi çok seviyorum da ondan…” diye yanıtladı onu.

Birçok kez tanık oldum parklarda, çay bahçelerinde, yeiçlerde… Anne ve babasını “Köpeğim, kedim, kuşum…” diyerek seven çocuklara. Çünkü çocukların gözünde bu hayvanların adları kötü değil. Onlara göre bu hayvanlar onların arkadaşları, dostları. İnsan dostlarının adını neden başkalarını adlandırmak için kullanmasın?

Hayvanlarla dostluk içinde bir yaşam kurmak, bazı ekinsel bakışlarımız, sözcüklerin değişmece anlamlarını da değiştirmekte. Hayvan adlarına yeni anlamlar yüklemekte çocuklarımız.

                                                                       23 Şubat 2021

 

           

HDP KAPATILSIN, KÜRTLER ÖZGÜRLEŞSİN!


Uzun süredir HDP’nin kapatılması tartışılmakta kamuoyunda. PKK ile siyasal ilişkisi tartışma götürmeyecek bir durumda olan bu partinin siyasal yaşamımızda olması demokrasinin kamburudur. Ayrıca bölücü örgütün kanlı eylemlerinin birçoğu HDP tarafından türlü gerekçelerle savunularak kamuoyunda, bölücü eylemler konusunda olağanlık sağlanmakta. Bu olağanlık zamanla başka siyasal parti yönetici ve yandaşlarınca bir desteğe dönüşmekte.

HDP örgütleri, bir yandan PKK propagandası yaparken diğer yandan da bölücü örgüte eleman ve lojistik destek sağlamakta. HDP’li birçok yönetici, dağdaki teröriste yaşam gereçleri götürürken yakalandı. Teröristlerin dağdaki mağaralarda yaşamak için gereksinme duydukları tüm araç ve gereçler, HDP örgütlerince sağlanmakta.

HDP örgütlerinin PKK’nın asker alma bürosu gibi çalıştıklarını neredeyse bilmeyen kalmadı. Birçok çocuk ve gencin parti lokallerinde kandırılarak bölücü örgütün kamplarına götürüldüklerini bilmekteyiz. Bunu bilen aileler, evlatlarını dağdan indirerek geri almak için Diyarbakır’da HDP il binası önünde aylardır beklemekteler. Bu eylem, gittikçe başarılı olmakta ve bazı ailelerin çocukları PKK’nın elinden kurtulmaktalar.

PKK, yalnızca gençleri terör kamplarına götürmüyor. Bu kamplara götürdüğü kişilerin çoğu çocuk. Oysa dünyanın neredeyse her yerinde çocuklar korunur, çatışma alanlarından uzak tutulur. Bölücü örgütün çocukları kaçırıp silahlı eğitimden geçirerek savaştırması büyük bir insanlık suçudur. Bu insanlık suçunun işlenmesinde PKK’ya, yardım ederek çocukların kaçırılmasında aracılık eden HDP’dir. Yeri geldiğinde kadın ve çocuk haklarını savunma şampiyonu olan HDP’nin bu konuda hiç de duyarlı olmadığı çok açık. Kadın ve çocuk haklarını savunma nedeni, bu konuda işlediği ağır suçu bastırmak ve suçunu kamuoyundan saklamak içindir.

HDP, başta TBMM olmak üzere her türlü siyasal ortamda PKK’yı cansiperane savunmakta. Hatta TBMM koridorlarında PKK marşlarını söyleyecek kadar ileri gitmekte bu partinin vekilleri. Birçok kentimizde PKK’nın kanlı eylemlerde HDP yöneticilerinin kitlesel kışkırtmalarını açıkça gördük.

PKK, HDP aracılığıyla bazı muhalefet partileriyle üstü kapalı seçim işbirliğine girerek bu parti tabanlarında meşruluk kazanmakta. Çoğu kez bu muhalefet partilerinin yönetici ve yandaşları iktidar partisine karşı HDP’nin en olmadık düşünce ve eylemlerini savunmaktalar. Böylece PKK, bu siyasal kutuplaşma içinde kendisine propaganda ve düşüncelerini benimsetme alanı bulmakta. Millet İttifakı içindeki muhalefet partileri, siyasal açıdan HDP’yi etkileyemiyorlar. Onları terör örgütü ile bağlarını gevşetecek bir konumda değiller. Ancak HDP, Millet İttifakında yer alan partileri zaman içerisinde değiştirerek onlara kendi politikalarını benimsetmekteler. Bu da PKK/HDP’ye siyasal destek ve politikalarını anlatacak geniş alanlar yaratmakta. PKK’nın en kanlı eylemlerinde bile Millet İttifakı partilerinden usulen bir kınama dışında, teröre karşı güçlü bir ses işitilmemekte. Bunun en canlı örneği, Gara’da elinde silah olmayan on üç yurttaşımızın kıyımında gördük. Bundan da anlaşılıyor ki HDP, siyasal yaşamımızı olağanüstü kirletmekte. Bu kirlilik, demokrasimizi de ulusal bütünlüğümüzü de güvenliğimiz de tehlikeye düşürmekte.

PKK/HDP, Cumhuriyet’imizin kuruluş ilkelerine ve Kurtuluş Savaşı’mızın yapılma nedenlerine kaşı savaşım vermekte. HDP; Kurtuluş Savaşı’mızın lideri, ulusumuzun kurtarıcısı, Cumhuriyet’imizin kurucusu, devrimlerimizin öncüsü Atatürk’e derin bir düşmanlık duymakta. Çünkü Atatürk, yaptığı her şeyi emperyalizme karşı savaşarak gerçekleştirdi. Bu nedenle emperyalizmin düşmanıdır. Böyle olunca da emperyalistler de Atatürk’e düşmandır. HDP de efendilerinin yolundan giderek Atatürk düşmanıdır. Burada siyasal kutuplaşma yüzünden gerginleşen politik ortamda Atatürk’e karşı sevgisi, saygısı tartışılmayacak CHP ve İP tabanları, HDP’nin bu Atatürk düşmanlığını görmezden gelmekteler. Bu da devletimizin kurucu değerlerinin aşınıp unutulmasına neden olmakta.

HDP, özellikle Güneydoğu illerimizde PKK’nın tehdit ve yıldırmalarıyla yüksek düzeyde oy almakta. Bu tehdit ve yıldırmaları Güneydoğu’nun dışında kalan bazı illerimizde de görmekteyiz. Kürt kökenli yurttaşlarımız, kendi evlatlarını kaçırıp öldüren, kalkınmalarını engelleyen, güvenliklerini tehlikeye düşüren bir siyasal partiye canlarını kurtarmak için oy vermekteler. Burada HDP’nin mahalle baskısının da oy vermede etkili olduğunu belirtmeli.

HDP kapatıldığında PKK’nın asker alma şubeleri ortadan kalkacak. Bölücü örgüt militanlarına, yaşam gereçleri sağlayan örgüt yok olacak. Böylece PKK’nın dağlarda kalması olağanüstü bir biçimde zorlaşacak. Bu da ülkemizde yurttaşlarımızın kanının dökülmesini önleyecek.

HDP’nin yokluğunda Kürt kökenli yurttaşlarımızın özgürleşeceği kesin. Özgür iradeleriyle sandığa gidecek yurttaşın oyu değerli olacak. Özgür iradeli yurttaşın yeğlediği siyasal partiler, daha sorumlu davranacaklar. Böylece ülkemiz, ulusal birliğini sağladığı gibi demokrasisini de rayına oturtacaktır.

HDP’nin kapatılması yalnızca Kürt kökenli yurttaşlarımızı özgürleştirmeyecek, Millet İttifakı’nın seçmenlerini de özgürleştirecek. Özellikle CHP ve İP tabanları parmaklarıyla oy hesabı yaparak değil, parti programlarını tartışarak siyaset yapacaklar. Bu da Cumhuriyet değerlerimizin sağlamlaşmasına ortam hazırlayacak.

HDP’nin bir daha açılmamak üzere kapatılması hem Kürtleri özgürleştirecek hem ulusal bütünlüğümüzü güçlendirecek hem de Cumhuriyet’imizin sağlam temellerini ortaya çıkaracak. Ayrıca Kemalist Devrimin tamamlanma sürecini hızlandıracak.

Dünyanın hiçbir ülkesinde o devleti yıkacak bir düşüncenin örgütlenerek siyaset yapmasına izin verilmez. O zaman ne duruyoruz? O halde Cumhuriyet yargısı hemen harekete geçmeli, gereğini yapmalı.

                                               20 Şubat 20121

 

 

 

HAŞHAŞLI ÇÖREK VE BÜKME


İsabey, dolayısıyla Çal yöresinin en önemli damak tatlarından biri haşhaşlı çörektir.

Haşhaşlı çörek, mayalı hamurdan yapılır. İnsanın laboratuvarlarda yozlaştırmadığı buğday unudur temel maddesi. Doğa ananın insanlara sunduğu en büyük nimetlerden olan buğday, su değirmenlerinde öğütülüp un yapılır.

Ekmek gününde, önceden mayalanan hamurdan yufkadan kalın, bazlamadan çok daha ince yassı ekmekler yapılır. Bunlar kızgın sac üzerinde pişirilir. Önceden taşla iyice ezilip bir sahan içinde pekmezle karıştırılan haşhaş, pişmiş sıcak ekmeğe sürülür. Ekmek dürüm biçimine getirilir.

Haşhaşlı dürülmüş ekmekler, sırayla önce çocuklara verilir. Haşhaş ve pekmezle lezzetlenen sıcacık ekmek, lezzetin doruğudur.

Haşhaşlı ekmek, aslında küçük bir toydur.

Ekmeğin buğdayı, alınteriyle tarlalardan gelir. Haşhaş bin bir emek ve güçlükle tarlada yetiştirilir. Pekmez de Çal’ın lezzeti tescillenmiş üzümlerinden yapılır. Anlaşılacağı üzere her şey bağın, bahçenin, tarlanın, emeğin ürünüdür.

Aynı hamurdan bükme yapılır. Bükme hamuru, yarım ay biçimine getirilir. Hamurun üstüne genellikle kavurma, seyrek de olsa varsa pişmiş kuşbaşı et konur. Etin yanı sıra mevsimine uygun olarak soğan, kabak, domates, biber ve türlü yeşil sebzeler konur.

Varsıl bir görünüme kavuşan bükmeler çifter çifter kızgın sacda pişirilir. Dumanı üstünde tüten bükmelerin kokusu her yanı kaplar. Önce yemek için ivedilik gösteren çocuklara verilir bükmeler, adına uygun olarak ikiye bükülerek. Lezzeti de adı güzel… Adı Türkçe… İçine konan her şey Anadolu’nun bin bir bereketli toprağından soframıza gelmekte.

Günümüzde güya çağdaşlaşma adına terk etmekteyiz doğa ananın bize verdiklerini. Buğdayın ve diğer ürünlerinin gelenekleriyle oynanıyor. Onların doğası, tadı değiştiriliyor. Adı yabancı olunca ilgi gösteriliyor bilinçsizce. Bükme, çörek dendiğinde burun kıvıranlar var. Hem anadilimiz Türkçeden hem de analarımızın el emeğiyle üretilen tamamen doğal yiyeceklerden uzaklaşmaktayız aymazlıkla.

Haşhaşlı çörekleri, bükmeleri çocuklara uzatırken gözleri ışıl ışıl parlayan, dudaklarında gülücük eksik olmayan kadınlar hep gözlerimin önünde. Çörek ve bükmeleri yedikten sonra bakışları ve dilleriyle teşekkürün binlercesini yapan güngörmüş aile büyüklerinin gururlu duruşlarını unutmak olanaklı mı? 

İtalya’dan gelen pizzanın anasıdır bükme.

Ayaküstü hazır yiyeceğin piridir bükme ve türlü türlü çöreklerimiz.

Toprağına, ekinine, insanına, ülkesine, kendine yabancılaşmanın doruğundayız. Neredeyse her alanda bir yabancı hayranlığı var sorgulayıp düşünmeden.

Bir gün haşhaşlı çörek ve bükme yeme düşümü hep canlı tutmaktayım tıpkı çocukluk günlerimdeki gibi. Neden olmasın?

                                                                                   14 Şubat 2021

 

YUFKA EKMEĞİ


Çocukluğumda dinlediğim ve unutmadığım bir fıkrayla başlayayım yazıma. Bu fıkrayı, dedem anlatmıştı bir aile sofrasında.

İsmet Paşa Lozan’da, yedi düvelle barış görüşmelerinde zorlu tartışmaların içindedir. Türkiye’ye karşı birleşmiş dünyanın egemenleri, Kurtuluş Savaşı’nın sonunda aldıkları yenilgiyi bir türlü içlerine sindirememekteler. İki de bir ülkemizin geri kalmışlığından, yoksulluğundan, bilimsel ve teknolojik alanlarda buluşlar yapamadığından söz etmekteler. Bu durumun ülkemizin tam bağımsızlığının önünde engel oluşturduğunu bu yolla vurgulamaktalar. Son yıllarda yaptıkları buluşları ballandıra ballandıra, gururla anlatmaktalar. Barış kurulunda bulunan Türk üyeler, kızgınlıkla karışık bir moral bozukluğu içindelermiş. Ancak Türk kurulunun başında Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın olduğunu herkes unutmuş. İsmet Paşa bu, düşmana karşı amansız bir savaşın muzaffer komutanı. Kalır mı sözün altında?

İsmet Paşa, Türkiye’yi küçümseyerek böbürlenmekte olan emperyalist temsilcilere dönerek: “Biz, her lokmada bir kaşık değiştiren bir ülkeyiz.” der. Yedi düvelin temsilcileri bu söze şaşırır. “Nasıl olur?” derler kendi kendilerine. “Her lokmada bir kaşık değiştirilir mi? Böyle bir duruma hangi fabrika kaşık üretmeye yetişebilir?” diye şaşkınlıkla söylenirler. İsmet Paşa, şaşkınlıklarını gidermek için bir tabak yemekle bir yufka ekmeği getirilmesini ister. Zaten yufka ekmeği önceden getirilmiştir ülkemizden. Önündeki yufkadan bir parça koparır. Özenle sunum yapar onu. Sunumu tabağa daldırıp içini yemekle doldurup ağzına atar. İvedilik göstermeden keyifle tabağındaki yemeği böylece bitirir. Türk’ün bu pratik, yaratıcı çözümü karşısında emperyalizmin şımarık temsilcileri şaşırıp susarlar.

Dedemin yukarıdaki fıkrayı anlatmasına ben neden olmuştum. Doğup büyüdüğüm yer, Trabzon-Of’tu. Yufka ekmeği yenmezdi. Yufkadan yalnızca baklava, börek yapılırdı. Yemeklerde daha çok tahta kaşık kullanılırdı. Metal kaşıklar yeni yeni sofralarımızda yerini almaktaydı. Bu nedenle sunum yapmayı beceremiyordum. Yapmaya çalıştıkça da yemek dökülüyordu dayanaksız sunumumdan. Yer sofrasına bağdaş kurup oturmayı da önceleri yadırgamıştım. Çünkü Of’ta rahle üzerine konmuş sininin çevresine iskemlelerde otururduk. Genellikle yaz dinlencelerinde gittiğimiz Çal-İsabey’de, yani ana memleketimde yer sofrasına bağdaş kurup oturmayı da sunum yapmayı da öğrendim. Dedem, sabırla bana sunum yapmayı öğretiyordu dizinin dibine oturtarak. İşte, tam da bu sunum eğitimi sırasında anlatmıştı bu fıkrayı. 

İnsanların beslenme biçimleri, bu alanda oluşturdukları gelenekler yaşadıkları yerin özelliklerine göre biçimlenir. Yufka ekmeği dayanıklılığı, tüketim kolaylığı, çok amaçlı kullanımı nedeniyle göçebe ekininin bir parçasıdır. Ülkemizin önemli bir kesiminde yufka ekmeği yenir bu nedenle.

Önceleri hormon, GDO nedir bilinmezdi. Tüm yiyecekler doğal ortamda olması gerektiği biçimde üretilirdi. Bu nedenle eskiden insanın yozlaştıramadığı buğdaydan yapılan ekmekler çabuk küflenmezdi. Ayrıca bu ekmekler, ekmek kokardı. Lezzetine doyum olmazdı.

Yufka ekmeği, mayasız hamurdan yapılır. Ekmek pişirileceği gün, ailenin tüm bireyleri işin bir ucundan tutardı. Ekmek gününde, komşular arasında imece yapmak gelenektir.

Öncelikle belirteyim ki yufka ekmeği, tam buğdaydan yapılır. Bundan da anlaşılacağı üzere yufka ekmeğinin yapımının hiçbir aşamasında sanayinin eli değmez. Doğanın verdiği, doğanın yöntemince pişirilerek ekmek yapılır.

Ekmek yapılan yer özel bir yerdir. Genellikle evin dışında ocak kurulur. Saçayağının (yoksa taşların) üzerine sac konur. Sacın altında od yanmaktadır. Hamur, evin deneyimli bir kadının elleriyle yoğrulur. Hamur yoğrulduktan sonra bir ekmeğin olacağı büyüklükte kesilme işlemi başlar. Hamuru bölen, yufkayı açan, pişiren, pişen yufkaları yerleştiren farklı kişilerdir. Pişirme işi, en zorudur. Hele yaz günlerinde… Bir yandan mevsim sıcaklığı, diğer yandan da ocağın odu terden sırılsıklam eder pişiren kişiyi. Yerel giysiler içindeki kadınları düşününce bu işin zorluğu anlaşılır.

Ekmek günü, özellikle çocuklara ve ailenin tüm üyelerine, hatta komşulara dürüm yapmak gelenektir. Mevsimine uygun olarak dürümün içine yerli malı ne varsa konur. Dumanı üzerindeki dürümleri yiyenin tadı damağında kalır.

Yufka ekmeği bir günlük pişirilmez. On, on beş, hatta yaz mevsiminde bir aylık ekmek pişirilir. Bu ekmek küflenmez demiştik. Buğdayın doğal, hamurun mayasız oluşundadır sanırım bu durum. Doğaldır ki iklimin de buna etkisi vardır.

Yufka ekmekleri üst üste yığılır kocaman bir bezin üstüne. Soğuduktan sonra ekmekler, evin kiler olarak kullanılan odasına taşınır ve bezle örtülür. Yumuşacık yufkalar soğuyunca sertleşir. Yemek zamanı gelince yemekteki kişilerin sayısına göre üstten yeteri kadar yufka alınıp bir bezin içine konur. Hafifçe ıslatılıp beze sarılır. Kısa sürede sert yufkalar, yumuşar. Sofraya oturulunca yufkalar, becerikli ellerde sunuma dönüşür.      

Yazın çok yapılmasının nedeni, işin gücün çokluğundandır. Harman ve üzüm sergisi zamanı yufkalar bezlerle kundaklanarak tarlaya, bağa yolculanır. Yaylaya çıkanların azığıdır. Yolda, yolculukta çıkınların vazgeçilmezidir. Yenmesi kolaydır. İçine katıklar konup hemen dürüm yapılır. Ayaküstü yenmesi kolaydır. Bu nedenle günümüzde batı kökenli olan ayaküstü hazır yiyeceğin atasıdır desek abartmamış oluruz.

Son yıllarda Çal-İsabey’e gittiğimde gördüm ki yufka ekmeği yapan çok az kişi kaldı. Genellikle herkes, fırının somun ekmeğini yemekte. Tam buğdaydan yaptıkları yufka ekmeği tarih olmak üzere. Oysa tam buğdaydan yapılan ekmekler şu an dünyanın her yerinde en değerli ve sağlıklı. Atalarının ekmeğini terk ettikleri için sağlık sorunları da eksik olmuyor. Çocukluğumun anılarını canlandırma umudum suya düştü bu nedenle. Ne dürüm yiyebildim ne de sıcak ekmeğin kokusunu içime çekebildim. İşin gücün çokluğundandır diyerek bu duruma uyum sağlamaya çalıştım. Teknolojik yaşam, doğanın bize sunduğu değerleri bir bir yok etmekte. Bizler, doğadan uzaklaştıkça başımıza gelmedik iş kalmadı. Doğaya sırtımızı döndükçe dertlerimizin ardı arkası gelmemekte.

Toprak damlı evlerin yanlarında yer alan ocaklarda mis gibi kokan ekmek günlerinin özlemiyle yaşamaktan başka elimizden ne gelir?

                                                                                   14 Şubat 2021

 

 

 

BEDAVA AŞI YERİNE, PARALI AŞI ÖYLE Mİ?

 

“Bu nedenle benim önerim, aynen maske olayındaki nihai çözüm gibi, devletin ücretsiz aşı programına ek olarak, uluslararası kullanım izni almış olan aşıların ithalat ve satışının da serbest bırakılmasıdır.

Serbest piyasa koşullarına göre yapılacak ithalat ve satış için, aynen maske olayında olduğu gibi azami fiyat belirlemeleri yapılabilir.” Emre Kongar, Cumhuriyet’te yayımlanan 19 Ocak 2021 tarihli yazısında böyle demekte.

Öncelikle şunu söyleyeyim ki solcu olduğunu söyleyen birinin devletin yapmakta olduğu bedava aşı yerine, serbest piyasayı savunması bizi şaşırttı. Serbest piyasa dar gelirli halkı değil, varsılı mutlu eder. Şu anda kullanımda olan kovid 19 aşısı sayısı bir elin parmakları kadar bile değil. Üstelik var olan aşılar da ülkelerden gelen gereksinimden doğan isteklere yanıt veremiyor. Çünkü kısa sürede milyarlarca insana aşı üretmek olanaksız. Aşını üretilmesi zaman alıyor. Türkiye de elini çabuk tutarak Çin’le aşı bağlantısını yaptı.

Türk devletinin sınıf ayrımı yapmadan tüm halkı bedava aşılaması bir Cumhuriyet geleneğidir ve de en doğrusudur. Toplumun sağlığı kişisel yeğlemelere bırakılamaz. Bunun içidir ki bu işte devletçilik devreye girer ve tüm yurttaşlar sırayla aşılanır. Yoksa böyle yapılmasaydı ve işi serbest piyasanın insafına bıraksaydı Türkiye, salgın hastalıkları önleyebilir miydi?

Kongar “askıda aşı” önermekte. Bedava uygulanmakta olan aşının askısı mı olur? Kongar farkındaki iş, serbest piyasanın eline bırakıldığında yoksullar aşıya ulaşamayacak. Aşıya ulaşamayanlarla ilgili de kendi vicdanını rahatlatmak için askıda aşı öneriyor.

            Sözcü’nün köşe yazıcısı Uğur Dündar da Kongar’dan alıntı yaparak paralı aşıyı savunmakta. Ne de olsa tuzu kuru… 21 Ocak 2021 tarihli yazısının başlığı da “Askıda Aşı”… Yurttaşı, devletin koruyuculuğundan çıkarıp askıya muhtaç etmek nasıl bir düşüncedir?

            Sözcü’nün köşe yazıcılarından Serpil Yılmaz da Kongar ve Dündar’ın düşüncesi doğrultusunda görüş açıkladı. “Parası olan devletin eline kalmak istemiyor; can bu! En çabuk ve en etkili aşıya nasıl erişirim diye araştırıyor” demekte 21 Ocak 2021 tarihli yazısında. Parası olanın canı can da parası olmayanın canı patlıcan mı? Ülkemizin düştüğü duruma bakın! Bu köşe yazıcıları güya solcu… Ya da öyle görünmekteler. İşleri güçleri varsılların nasıl aşı olacağı…

      Üstelik aşı, dünya piyasasında yeterince yok! Neredeyse tüm ülkeler aşıyı devlet eliyle uygulamakta. Birçok ülke aşıya sahip olabilmek için amansız bir savaşım içinde. Arz az, talep fazla olunca aşının ederi yüksek. Üzülerek görmekteyim ki bu sol görünümlü liberal gazeteciler, kendi canlarını düşünmekteler. Toplum umurlarında bile değil. Altta kalanın canı çıksın düşüncesindeler.

            Öncelikle Atatürkçüysen devletçi ve halkçı olacaksın. Halk sağlığının söz konusu olduğu bir ortamda varsılın nasıl aşı olacağı değil,  toplumun bütününün nasıl aşılanacağı olmalı asıl konun.  

            Ne yazık ki Türkiye’de sol tabanı yönlendiren Kongar, Dündar, Yılmaz gibi görünürde Atatürkçü, özde ise liberal kişiler. Onların derdi halkın aşılanması değil, varsılın aşılanması. Onların kaygısı halkın sağlığı değil, bir avuç varsılın sağlığı. Onlara göre öncelikle varsıllar aşılanmalı, aşı artarsa yoksullar için askıya asarız kimin şansına…

Yazıklar olsun! Hem solcu görünüp basında başköşelere yerleşeceksin hem de liberalizmi savunacaksın… Bu, Truva Atı olmak değil de nedir?

                                                                       23 Ocak 2021

SOLU REDDETMENİN KILIFI

Kemal Kılıçdaroğlu’nun yönetime gelmesiyle CHP, sol siyasetten adım adım uzaklaşıp sağ çizgiye yanaştı. Liberalizmi, solculuk olarak sundu ve geniş kitlelerin siyasal açıdan dönüşmesine neden oldu. Bu siyaset mühendisliğiyle Kemalist tabana, alt kimlikler temelinde siyaset yapmak öğretildi. İşçi sınıfı unutuldu. Sendikaların bazıları bile temsil ettiği sınıfın değil, alt kimliklerin hakkını savunur oldu.

YCHP, önce reddi miras yaptı. Altıok’un oklarını kırdı. Altıok’un temsil ettiği Kemalizmi partiden sildi. Altıok, içeriği boşalmış bir biçimsel simge olarak kaldı. Parti yönetimi Atatürk’ün devletçiliğinden köşe bucak kaçar oldu. Kılıçdaroğlu “1930’ların CHP’si değiliz.” diyerek reddi mirası açıkça belirtti.

CHP lideri, muhafazakâr kişilerin katıldığı bir toplantıda “sağ-sol kavramlarına karşı olduğunu” belirtti. Bu söylemle solculuğu reddederek sağcılığı kabul ediyor Kemal Bey. Diyelim ki bizim dediğimiz gibi değil. O zaman solu reddederek toplantıda birlikte olduğu muhafazakârların birden CHP’li olacaklarını mı düşünmekte? Böyle ise nasıl büyük bir saflık içinde. Bu saflık ya da şark kurnazlığıyla siyaset olur mu?

Kılıçdaroğlu başka bir açıklamasında da “Sağ-sol kavramları 18. yüzyıla ait. 18. yüzyılın kavramlarıyla 21. yüzyılın sorunları çözülmez.” demekte. Kılıçdaroğlu’nun sağ-sol kavramlarının içeriklerini bilmemesi olanaksız. O halde bu açıklama niye? Sorosçu TESEV Vakfı üyesi olan Kemal Bey, bu üyeliğiyle yolunu çoktan seçti. Yeni liberalizmi yeğlediğini buradan anlamaktayız.

Bir kişi hem Sorosçu vakıflara üye olup hem de solcu, devrimci, tam bağımsızlıktan yana olamaz. Üstelik bu kişi, Altıok’ta vücut bulan Kemalizmi hiç savunmaz, onun yanından bile geçmez.

Kemalizm tam bağımsızlıktır, Sorosçuluk ise emperyalizmin boyunduruğuna girmek. TESEV üyeliği liberalizmi savunmaktır. Oysa Altıok, devletçiliği ve milliyetçiliği öngörür.

Günümüz dünyasında liberalizmin en büyük düşmanı, ulus devletlerle devletçilik. İkisinin bir arada olması olanaksız. Sorosçu vakfa üye olan bir siyasetçinin Atatürk’ün kurduğu ulus devleti savunmasını bekleyebilir miyiz?

“Sol öldü. Sınıf mücadelesi sona erdi. Sosyalizm iflas etti.” Söylemlerini, yeni liberalizmin yükseliş döneminde sıkça işittik. Bu yolla sol düşünceyi kabul etmiş kitleler, liberalizme yönlendirildi. Bu biçimde davranılarak alt kimlikler üzerinden siyaset yapmak solculukmuş gibi kabul ettirildi birçok kişiye. Böyle yapılarak alt kimlik siyasetini solculuk sananlarla liberaller aynı paydada buluştu. Bu evrilme, günümüzde tamamlanmış durumda. Artık öldüğü düşünülen solun gömütüne ilk toprağı atmak söz konusu. Bu görev Kılıçdaroğlu’na verildi. O da görevden kaçmadı ve küreği eline aldı. Solu reddetmeye kılıf uydurdu. Hem de liberallerin ağzıyla konuşarak.

Dünyada sömürü olduğu sürece sağ da sol da olacak. Bu kavramlar, TESEV Vakfı üyesi bir siyasetçinin demesiyle yok olmaz. Yaşam, devrimci olmayı dayatıyor bize ve emekçi kitlelere. Tıpkı yurtsever olmak gibi.

Atatürk Ocak 1904’te anı defterine: “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı. (Atatürk’ün Bütün Eserleri-Ekim 1998, Cilt 1, Sayfa 15)”  yazmıştı. Evet, bugün de bu söz hepimiz için geçerli. Sosyalist olup maddeyi anlama zamanı gelmedi mi daha?

                                                                                22 Ocak 2021