NİYE TARTIŞAMIYORUZ? (Pazar Yazıları)

 

Evet, her gün rastladığımız yakınmalardan biridir niye tartışamadığımız. En basit konularda bile tartışılamıyor. En küçük tartışmada sesler yükselip sinirler geriliyor. Çoğu tartışmada en yakın dostlar bile küserek ayrılıyor birbirinden.

Peki, niye tartışamıyoruz?

ABD’nin 12 Eylül 1980’den başlayan toplumu dönüştürme isteği amacına ulaştı ne yazık ki. Az bilen, çok bildiğini sanan birey tipi oluşturuldu. Bu tür bireylerin oluşmasında televizyonun yaygınlaşması, internetin yaşamımızı tutsaklaştırması da önemli rol oynadı. Düzenli kitap okuma azaldı bu süreçte.

12 Eylül Amerikancı darbesinden önce toplumumuzda okuyup yazan, bilgili kişiye derin bir saygı duyulurdu içten içe. Bu kişiler, kıraathanelerde, köy odalarında, aile toplantılarında, köy ve kasaba meydanlarında toplanan halkla söyleşirlerdi. Halk, onları can kulağıyla dinlerdi. Hangi görüşten olursa olsun bilgili kişiye, farklı siyasal eğilimleri olan kişiler de saygı gösterirdi. İnsanlar yalnızca kendi görüşünden kişilerden değil, karşıtlarından da bir şeyler öğrenirlerdi. Öğrenme, toplumumuz için önemli bir gereksinimdi. Bunun için de kişiler, istek duyardı öğrenmeye.

Cumhuriyetimizin yarattığı en önemli uygarca davranışlardan biri, kişilerin birbirlerine saygılı olmasıydı. “Başkasının özgürlüğünün başladığı yerde senin özgürlüğün biter.” özlü sözüyle kişi özgürlüğünün sınırları çizilmekteydi. Bu da kişilerin özgürlüklerine saygıyı getirmekteydi. Bu, aslında yurttaşlık kavramının yaşama geçirilmesiydi.

Çocukluğumda ve gençliğimde kıraathanelerde, köy odalarında, aile toplantılarında, köy ve kasaba meydanlarında çokça dinleyici oldum. Hem Doğu Karadeniz hem de Ege kültürüyle büyüyen biri olarak ülkemizin iki farklı bölgesinde güzel söyleşilerde bulundum. Özünde aynı olan, biçimce farklı görünen kültürleri kavradım erken yaşlarda. Zaman zaman söz alıp düşüncelerimi seslendirdim bu meclislerde, En çok hoşuma giden şey de yaşlı başlı adamların beni saygıyla dinlemeleriydi. O meclislerde bana değer verildiğini duyumsardım. Bu da özgüvenimi artırırdı.

12 Eylül darbecileri, okumuş yazmış aydınları toplumun önünde ezdi. Onları aşağıladı. “Yasak kitap yakalandı.” sözüyle medya organlarında kitabın zararlı olduğu algısı, topluma kabul ettirildi. Kitabın suç unsuru olduğu bir ortamda insanlar silahtan çok, kitaptan korkar oldu. Bu nedenle insanların çoğu evlerindeki kitapları ya naylon torbalara sarıp toprağa gömdüler ya da sobalarda yaktılar herhangi bir aramada suç unsuru(?) bir şey yakalatmamak için. Kitapların gözden düşürülmesiyle kitap okuyanlar da gözden düşürüldü. Buna koşut olarak bilgili olanlar da gözden düşürülmeye başlandı.

12 Eylül’ün yarattığı bir siyasetçi tipi var. Çok bilgili olamayan sıradan kişiler. Bu siyasetçi tipi, sokakta her an rastlayabileceğimiz toplumun ortalamasını temsil edenlerden oluşmaktaydı. Bu siyasetçilerin derin bilgileri, keskin zekâları yok. Ancak hepsinin ortak özelliği kurnaz olmaları ve bal tutup parmaklarını yalamaları... Konuşmalarının yüzeysel olması... Yüzü geçmeyen sözcük dağarcığıyla genellikle tümceleri yineleyerek konuşmaları… Karşıtlarına karşı saldırgan bir dil kullanmaları… Bunun için de bağırarak karşıtına hakaretler saydırmanın beceri olarak gösterilmesi… Bir başka önemli özellikleri de karşıtlarına iyi laf sokmaları… Hepsinin en belirgin özelliği ise bireyciliği hep önemsemeleri…

12 Eylül’ün yarattığı siyasetçiler, fırsat buldukça bilgili uzman kişileri toplum önünde aşağılayıp linç ettiler. Bu linçe ne yazık ki halkımızın bir bölümü de katıldı bilmeyerek. Yeni siyasetçiler tartışmıyor, suçlayıp köşesine çekiliyor. Suçlamalarını kanıtlama   gereksinimi de duymuyor. Çamur atıp iz bırakmaya çalışıyorlar.

Siyasetçi nasıl, niçin tartışsın ki? Tartışmak için bilgi, deneyim, demokratik olgunluk, özgüven, sürekli yenilenme, çağı okuma, engin bir tarih bilgisi, analitik düşünme yeteneği gerek. Bunlar olmayınca niye çıksın er meydanına siyasetçi? Er meydanı, erler için… Er olmayanın er meydanında ne işi var?

Siyasetçinin tartışma kültüründen uzaklaşması en çok medyada örnek alındı. Her akşam, neredeyse haber kanallarının tümünde güncel siyasetle ilgili tartışmalar olmakta. Ne mi konuşuluyor? Hiçbir şey… Aynı şeyler günlerce yinelenmekte. Herkes birbirine bağırmakta. Hiçbir konuşmacı, tartışmayı yönetenin sorusuna yanıt vermiyor. Soru sorulduğunda: “Öncelikle şunu açıklamam gerekir…” deyip konuyu değiştirmekte konuşmacı. Anlaşılacağı üzere sorulana değil, sorulmayana yanıt vermekte. Siyasetçiler de böyle değil mi?

Siyasetçilerin, televizyon yorumcularının tartışamaması, halka da yansıyor. Yurttaşlarımızın çoğu da bağırarak susturmaya çalışıyor karşısındakini. Kimse konuşmuyor, yalnızca bağırıyor basmakalıp sözlerle.

Kafalar boş olduğundan ses çok çıkmakta. Atalarımız: “Boş fıçı langırdar.” sözünü boşuna söylememiş. Tartışma adı altında lagırtı işitilmekte çokça. Toplumumuz bu boş, gürültülü düzenden kurtulmalı. Bunu yapacak olan da bilginin egemenliği. Bu konuda Atatürk’ün “Bilgili olan, güçlü olur.” sözü yol göstermekte bize. Bilginin gücünü keşfettiğimizde dünyada hak ettiğimiz saygın yeri de alırız.

                                                                            Adil Hacıömeroğlu

                                                                            14 Ocak 2024

KAVGASIZ GÜN YOK!


Televizyonda haberleri izlerken kavga haberleri neredeyse tüm izlenceleri kaplamakta. En küçük ise anlaşmazlık ise komşunun komşuyu boğazlaması. Kaldırımda yürürken tanımadığı birisine “Yan baktın.” diye saldırıyor gencimiz elindeki bıçakla tüm gücüyle ve öldüresiye. Yollarda, yol verme kavgaları her gün olmakta ve çoğunda kan dökülmekte. Aile içindeki birtakım anlaşmazlıklar, tartışmalar hemen saldırıya dönüşüp canlara kıyılmakta. Çocuklar bile izledikleri filmlerden etkilenerek arkadaşının ölümüne neden olmakta gözünü kırpmadan. Kızlar çete oluşturup beğenmedikleri arkadaşlarını öldüresiye dövüyorlar sokak ortasında ya da okul ayak yollarında. Kafası bozulan veli, okulu basıp terör estirmekte. Sağaltım için sayrıevine ya da sağlık ocağına giden yurttaş, sağlık görevlilerine saldırıyor acımasızca. Reçeteyi beğenmeyen sayrı, doktoru hastanelik ediyor, sanki yılların vurdumduymazlığıyla oluşan sağlık sorunlarını çözecekmiş gibi. Maçın sonucunu beğenmeyen futbol takımı yöneticisi, suçlu gördüğü hakemi yumrukluyor saha ortasında.

Yukarıdaki örneklerimiz, seçtiğimiz olaylardan birkaçı. Şiddet; evlerden, yollardan, kentlerden taşmakta. Her yer, kavga gürültü… Her yer, olay… Her yerde yumrukları sıkılı, kaşları çatık insanlar…

Siyaset alanı toz duman… Kavramlar birbirine girmiş, hamaset egemen olmuş usçuluğa. Suçlamak, kara çalmak beceri sayılmakta. Kanıtı, belgesi, bilgisi olmadan üsten üsten konuşmak alışkanlık durumunda. En küçük farklı düşünce düşmanlık olarak görülmekte.

Siyaset alanındaki gerginlik, kirlilik ve saldırganlığın halkımızın tinsel sağlığını olumsuz etkilediği kesin. Ancak kentlerimizde yaşayan yurttaşlarımızın her sorunu, kavgayla halletme alışkanlıklarının oluşmasında kentlerin insana göre yapılmamasının etken olduğunun bilincindeyiz.

Kentlerde yapılar, taşıtlar üstümüze üstümüze gelir. Gri-karanın egemen olduğu kentlerimiz, insanların üstüne karabasan gibi çökmekte gece ve gündüz. Gri-karanın tekdüzeliği, kişiyi karamsar, kötümser ve umutsuz yapmakta. Evinizden dışarı çıktığınızda her yan gri-kara… Her yan korna seslerinin oluşturduğu gürültü deryası… İnsana yaşama isteği verecek olan mavi ve yeşili görmek neredeyse olanaksız. Kentlerin neresine giderseniz gidin, hep aynı görüntü karşınıza çıkar. Nerdeyse tüm sokak ve caddeler birbirine benzemekte. Kentin görüntüsündeki tekdüzelik, kişiyi bunaltıp sinir sistemini bozmakta. Bu durum, tinsel sağlığı tehdit etmekte.

Kentlerimizdeki yurttaşlarımızın günlük yaşamları da tekdüze. Ulaşımı, geçimi zor kentlerimizde yaşayanların kendilerine ayıracak özel zamanları neredeyse yok! Sabahın karanlığında evden çıkıp işine gidenler, akşamın geç saatlerinde evlerine dönmekteler. Hem işleri hem de yolarda geçirdikleri gerilimli zamanlar, onları çok yormakta. Evler, sosyal alanlar olmaktan çıkmış durumda. Televizyon ve internet bağımlılığı nedeniyle aile bireyleri arasında ne konuşma var ne de ortak yapılan bir şey. Çoğu zaman akşam yemeği bile tüm aile bireylerinin katılımıyla yenmiyor. Gençler, ellerine bir kıstırık alıp odalarına çekilmekteler karınlarını doyurmak için. Çoğu zaman aile üyeleri dertleşemiyor bile. Dertleşmek, içini dökmek bir sosyal ve tinsel sağaltım… Ne yazık ki bu önemli toplumsal sağaltım geleneğimiz tarihe karışmak üzere…

Televizyondaki dizilerin neredeyse hepsinde şiddet var. Çoğunda bağırtı çağırtı egemen. Sanki bağırıp çağırınca haklı çıkılıyormuş gibi bir algı oluşturulmakta izleyicilerde. Tartışma izlenceleri de böyle… Bağıran bağırana… Düşünceler tartışılmıyor, papağan gibi cızırtılı seslerle bazı kalıplaşmış siyasal sözler yüksek perdeden yineleniyor.

İnsanların ve diğer canlıların göz ardı edilmesiyle oluşturulan kentler, kişileri tinsel olarak çökertip öldürmekte. Onları, bencilce bir kısır döngünün çalkantısında adeta öğütmekte. Bu durum, toplumumuzda derin sosyal yaralar açmakta. Kişilerde ise sağaltımı gittikçe olanaksızlaşan tinsel bozukluklara neden olmakta.

Kentlerin oluşumunda yasa tanımazlık söz konusu. Birçok yapı kaçak olarak gelişigüzel yapılmakta. Çok geçmeden bu ucubelere af çıkmakta. Böylece kural dışılık, kural durumuna gelmekte. Yapılaşmadaki bu kural dışılık, kent yaşamının her alanına yansımakta. Aynı kural dışılığı, taşıtların kullandığı yollarda görmekteyiz. Yine yayalara yeşil ışık yandığında onların üzerine taşıtlarını süren sürücüler, bu yasa dışılığın saldırganlığıyla davranmaktalar. Bir kez yasa ve kural dışılık mikrobu bulaşmaya görsün insan bedenine, toplum yapısına o mikrop öyle büyük bir hızla yayılır ki şaşırırsınız buna. Yasa ve kural dışılığa bir kez olsun göz yumduğunuzda bunun arkası çok hızlı gelir. Devlet ve belediye yöneticilerinin görevi, insanların yasa ve kurallara uymasını sağlamak değil mi? O zaman neden bu yasa kural çiğneyenlere göz yummak, hatta onları korumak?

Yaşamın hangi alanında olursa olsun yasa ve kural dışı iş yapana, aktöreye uymayanlara göz yumulmamalı. Bu tür kişi ya da kurumlarla toplumsal bir savaşım yapılmalı. Yerel yönetimler, kuralsızlığın ve kuralsızların egemen olduğu yerler olmamalı. Birkaç asalak yerine, halkın hakkını korunmalı yerel yönetimlerle ülke yöneticileri.

Çarpık kentlerin oluşmasına göz yuman yöneticiler, iyi bilmeliler ki tinsel sağlığı bozulmuş kişilerle onlar da aynı yerde yaşıyorlar. Bir gün keser döner, sap döner; gün gelir, hesap döner. Göz yumup, yolunu açtığınız kuralsızlık, yasa tanımazlık sizi karanlık dehlizine çekip yok eder.    

Üzülerek söyleyeyim ki kentleri tımarhaneye çevirdi ülkemizi ve çoğu belediyemizi yönetenler. Oysa kentler uygarlığın yeşerip boy attığı yerler değil mi? Bir topluma bu denli kötülük yapılır mı hiç?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  13 Ocak 2024


KALDIRIMLARDA YÜRÜMEK İSTİYORUZ

     

Kentler; yapılar, caddeler, sokaklar, kaldırımlar, yeşil alanlar, kültür merkezleri, otoparklar, üniversiteler, eğlence yerleri, bilim merkezleri, sosyal donatılardan oluşur. Öncelikle herkesin, özellikle de kenti yönetenlerin bilmesi gereken şey, kentlerin insanların yaşam alanı olduğu. Kısacası, kentler insanlar erinç içinde yaşasın diye oluşturulan yerler…

Kentlerimizin çoğuna bakıldığında buraların beton yapılar ve arabalar için oluşturulduğu insanların söz konusu olmadığı görülür. Bir kent düşünün… İnsanların yürüyeceği kaldırımlar; bir bardak çay içeceği ağaçlar altında, yeşillikler içinde çay bahçeleri; çocukların oynayacağı oyun alanları, ailelerin mahallelerinde yürüyüp sonrasında dinleneceği yerler yok! Çocuklar, evlerinin önünde ya da mahallerinde kar yağdığında kartopu oynayacağı, baharda otlar üzerinde yatıp yuvarlanacağı alanlar bulunmamakta.

Varsa yoksa beton… Evler, yollar, kaldırımlar, yer gök beton… Nereye baksak siyah ve gri renkler egemen… Doğanın yeşilini, denizin (kıyı kentleri için söz konusu) ve göğün mavisini görmek, neredeyse her kentimizde bulunan akarsuların şırıltısını işitmek olanaksız… Bir ağaçta bir kuş cıvıltısı, bir sincap kaçışı görmek tansık gibi… Kelebeklerin baharla var oldukları el kadar otlu, çiçekli bir doğa görmeyi düşleyemiyoruz bile. Yaşamı simgeleyen yeşil yerine, ölüm soğukluğundaki gri-siyah egemen kentlerimize.

Kaldırımlar işgal altında… Ya esnafın öte beri koyduğu yerler ya da arabaların eğletildiği alanlar buralar. İnsanların yürümesi için yapılan kaldırımlar, arabaların uğrağı olmuş. Peki, neden?

Kentlerde yapı sayıları artarken ve büyük bir nüfus yoğunluğu oluşurken buna koşut olarak araba sayısını da hızla çoğalmakta. Öngörüsüz belediye yöneticileri, bu gerçeği önceden göremiyorlar. Kentler gri-siyaha boğulurken arabaların nerede durup saklanacağı düşünülmemiş.   

Belediyeler, kentsel dönüşüm başlamadan, yani deprem yönetmeliği değişmeden önce yeni yapılardan “otopark harcı” alıyordu. Bu harçlarla mahallelerde otoparklar yapılacaktı. Ancak ne yazık ki ne otoparkları ne de toplanan paraları gören oldu. Yurttaşlarımızda verdikleri paranın nerelere harcandığını sormadı. Soran olunca da bir sürü yalanla geçiştirildi konu.

Kentsel dönüşümle kentlerimiz yıkılıp yeniden yapılmakta. Yeni yapılarda otopark yapma zorunluluğu var. Yapılıyor da… Ancak buralara arabaların girip çıkması büyük bir sorun. Çünkü yapıların altlarına sıkıştırılmış otoparklar dar ve kolanlarla arabaların dönüşleri engellemekte. Çoğunda dimdik bir bağlantı yolu bulunmakta cadde ya da sokaklara ulaşmak için. Bu nedenle araba sahiplerinin çoğu buralara girip çıkamamakta. Böyle olunca da arabalar yol kıyılarına ya da kaldırımlara eğleştirilmekte. Böylece insanların yürüyeceği yerler işgal ediliyor.

Cadde ve sokakların sağı solu arabalarla dolu. Bu nedenle gidiş-geliş çift şerit olan yollar tek şeride inmekte böylece. Bu durum, sürücüler arasında sorunlara yol açmakta. Yol verme kavgaları gittikçe çoğalmakta. Bu da toplumdaki barışı bozmakta, komşular arasında anlaşmazlıklara neden olmakta.

Kaldırımları, cadde ve sokakları yalnızca arabalar mı işgal ediyor? Hayır… Neredeyse cadde ve sokakların hepsinin kıyısında, kaldırımların üstünde, özellikle de trafik ışıklarının olduğu yerlerde, yaya geçitlerinde bingitler görmekteyiz. Ayrıca elektrikli motosikletler de diğer işgalciler…

En büyük tehlike ise olası depremlerde ortaya çıkacak. Geçilmez yollardan ne yangın söndürme araçları ne cankurtaranlar ne de kurtarma ekipleri geçebilecek. Cadde ve sokakların iki yanında eğleşen arabalar, deprem sırasında halkımızın can güvenliğini tehlikeye atan ölüm engelleri olacak.

Peki, kentsel dönüşümle yenilenen kentlerde kâğıt üzerinde var olan otoparklar niye kullanılmaz durumda? Çünkü kentsel dönüşüm, baştan yanlış yapıldı. Dönüşüm; ada, hatta mahalle odaklı olmalıydı. Böylece hem yeşil alanlar oluşurdu hem de sosyal donatı alanları kazanılırdı. Ayrıca cadde ve sokaklar da genişlerdi. Bu da hem kente hem de yaşayanlara soluk aldırırdı. Böylece kentlerimiz de mahallelerimiz de güzelleşirdi. Buralar daha yaşanabilir yerler olurdu.

Ne yazık ki tıkanan ülke ekonomisinin önünü açmak için AKP hükümeti ivedilik gösterdi. Ekonomiyi soluklandıracak tek alan olarak yapı sektörünü gördü. Bu nedenle yapsatçılar eliyle kentsel dönüşüm başlatıldı. Oysa bir devlet eli, geniş kapsamlı bir planlanma gerekiyordu bu tür işler için. Böyle olsaydı yine ekonomi soluk alırdı. İvedi davranmak, kentlerimizi yaşanmaz duruma getirdi.

“Zararın yarısından dönmek, kârdır.” der atalarımız. Kentsel dönüşüme yanlış başlandığı ortada. Bu durumda hem hükümet hem de yerel yönetimler bu yanlıştan dönmeli kentlerimizi yaşanabilir durma getirmek için.

Türkiye’nin neresine giderseniz gidin otopark sorunuyla karşılaşırsınız. Küçük yerleşim yerlerinde de büyük kentlerde de yeterli otopark yok! Nedense çoğu belediye başkanı otopark yapmayı uslarına bile getirmemekte. Cadde ve sokaklar, dar kent alanları arabalarla doluyor. Anadolu ya da Trakya’nın kasabalarında bile yollarda yürümek olanaksız. Çoğu belediye başkanına, kentlerin insanlar için olduğunu her fırsatta anımsatmak gerek.

Yönettikleri kentler için bir otoparkı bile öngörüp yapamayanlardan belediye yöneticisi olmaz. Böylesi kişiler hem yurttaşlarımızın yaşamını, erincini, mutluluğunu çalmaktalar hem de kentlerimizi yaşanmaz durma getirmekteler.

                                                                                     Adil Hacıömeroğlu

                                                                                     12 Ocak 2024

KENTLEŞMEDE USÇULUK VE BİLİMSELLİK

Kentlerin cadde ve sokaklarının oluşma biçimi, yapıların konumlanmaları, merkezden çevreye doğru yerleşimin yayılması oldum olası ilgimi çeker. Kentlerin oluşumundaki mantıksal örgüyü anlamaya çalışırım. Ülkemizdeki kentlerin çoğu birbirine benzer. Çoğunda özgünlük yok! Özgün kentler gördüğümde hayranlığım bin kat artar.

Tarihsel kentlerin eski bölümlerini kıyı bucak gezerim. Her ayrıntıyı belleğime kaydederim. Eski kentlerin, hatta yıkıntı durumundaki antik kentlerin mantıksal örgüsünü düşünürüm. Kıyı kentleriyle denizden uzak kentler arasındaki oluşum ayrımlarıyla ilgilenirim.

Eski kıyı kentlerinin denize dik olarak uzanan cadde ve sokaklarını gördükçe hayranlığımı gizleyemem. Hafif bir eğimle tepelere doğru uzanan sokakların her iki yanında bulunan evlerde yaşayanların neredeyse hepsi denizi görüp deniz kokusunu alır. Denizden esen yel, sokağın başından girip tüm yol boyunca her eve uğrayarak tepelere çıkar. Tepelerden esen yel de aynı yolu tersten izleyerek denizle kavuşurken dağ kokusunu yayar kente. Bu kentlerde, bugün olduğu gibi kıyı boyunca uzanan cadde ya da bulvarlar boyunca kale duvarları gibi birbirine bitişik yapıları göremezsiniz.

Günümüz kıyı kentlerinde, denizi gören konutlar daha pahalı olduğu için caddeler denize koşut uzanmakta. Yüksek yapılar, kıyıyı yüksek duvarlarla kapamakta. Deniz yeli, bu duvar engelini aşıp iç kısımlara giremiyor. Böylece denize çok yakın yapılarda yaşayanlar bile denizi soluyamıyor. Kentlerde yaşayan her kişinin türlü yönlerden esen yellerden yararlanma hakkı ve gereksinimi var. Kentlerin oluşumunda bu durum göz önüne alınmalı.

Atalarımız: “Güneş girmeyen eve doktor girer.” sözünü, boşuna söylemedi. Demek ki her eve güneş girmeli. Her yurttaşın yaşamın var olmasında en büyük etken olan güneşten yararlanma hakkı var. Ne yazık ki bu hak, yapsatçıların yüksek kazanç hırslarıyla belediye yöneticilerinin yapsatçılarla ekonomik ve zihinsel ortaklıkları yüzünden engellenmekte. Kentlerimizdeki konutların çoğu güneş almaz. Özellikle en çok gereksinim duyulan kış aylarında güneşi görmek olanaksız. Oysa kentler oluşturulurken hangi kat olursa olsun her konutun güneşi alabileceği bir biçimde planlama yapılmalı. Yapıların yükseklikleri, cadde ve sokakların genişlikleri, uzanış doğrultuları evlerin güneşi alacak açıları hesaplanarak yapılmalı. Kıyı kentlerimizin çoğunda güneş almayan konutların duvarlarında nemden oluşan ıslaklıklar çok belirgin. İç ve dış duvarlarda nemden oluşan küflenmeler açıkça görülür. Bu durum, yapıları hızla çürütüp insanların da sağlığını bozar.

Güneşten, havadan, yelden yeterince yararlanmayan kentler; sayrılıkların ortaya çıktığı yerler olmuş eskiden beri. Salgınların çıkıp yayıldığı yerler buralar. İnsanın soluklanamadığı, güneşi teninde duyumsayamadığı yaşam alanları kişinin tinsel ve bedensel sağlığını da bozmakta.

Kentlerimizde deniz kıyılarını boydan boya kaplayan yapılar ve kıyıya koşut olarak uzanan caddeler, yağmur sularının denize akmasını engeller. Bu yapılar, suyun önünde baraj görevi yapar. Bu nedenle özellikle kıyı kentlerimizde neredeyse her yağmurda sel baskınlarının olması şaşırtıcı değil. Çünkü kentteki yanlış yapılaşma sellerin nedeni. Cadde ve sokakların denize dik olarak uzanmasının selleri engellemede etkili olacağını söyleyebiliriz.

Kentleşmede, usçuluk egemen olmalı. Buna koşut olarak da kentlerde yaşayan herkesin doğal olanaklardan eşit olarak yararlanma hakkı olduğu gerçeğini öncelikle kent yöneticilerinin, plancılarının içselleştirmeleri gerek. Kentleşme yaşama geçirilirken tin ve toplum bilimcilerden yardım alınmalı. Kentle ilgili her konuda bilimadamlarının önerilerine kulak verilmeli. Bilimin, usun, kamuculuğun, toplumculuğun elinin değmediği kentlerin yaşanabilir olması olanaksız. Ayrıca kentler oluşturulurken toplumun tüm kesimlerinin görüşü alınmalı ve ortak akıl kullanılmalı. Hepimizin aklı, bir yöneticinin aklından çok üstündür. O zaman ortak aklı niye kullanmıyoruz?

                                                                            Adil Hacıömeroğlu

                                                                            11 Ocak 2024

DERELER ÜZERİNDEKİ KENT, İSTANBUL

Çocukluğumdan beri yer adları ilgimi çeker. Kent, kasaba, köy, mahalle, akarsu, göl, deniz, orman, koru, cadde ve sokak adlarını irdeler, üzerinde düşünürüm. Adlardan yola çıkarak o yerin tarihiyle ilgili kafamda bir düşünce oluşturmaya çalışırım. İlk kez gittiğim yerlerde ilgimi çeken yer adlarını, önüme gelene sorarım. Çoğunlukla yanıt alamam. Bu ilgisizlik ve ilgisizlikten doğan bilgisizlik canımı sıkar. Kendi kendime: “İnsan, yıllardır yaşadığı yerdeki bir coğrafi adı niye merak edip öğrenmez?” diye sorarım.

İstanbul’da “Avcılar, Bağcılar” adında ilçeler var. Adından belli Bağcılar’ın kurulduğu topraklarda eskiden üzüm bağları varmış. Yani tarım alanıymış burası. Avcılar da adıyla bağırmakta olduğu yerden eskiden av alanı olduğunu. Av alanı olmak için türlü kuşların ya da farklı av hayvanlarının yaşadığı sulak bir alan olmalı değil mi? Bunun için de toprağın verimli, besleyiciliği söz konusu.

İstanbul’un “Büyükçekmece, Küçükçekmece” adlı ilçelerimiz bulunmakta. Bu ilçeler, adlarını yanlarına kuruldukları göllerden almakta. Kahramanmaraş merkezli depremlerde en çok yıkım ve can yitimi olan yerlerden biri, Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesi. Adından belli… Gölün başında kuruldu bu ilçemiz. Atalarımız yer adlandırmada nasıl da usçu davranmakta. Ancak ataların sözüne kulak asan kim?

Göl başında ne yapılır? Dinlenilir. Gölde balık varsa balık tutulur. Gölde yaşayan su kuşları doya doya izlenir. Su sporları yapılır. Atalarımız adlandırmaları yaparken orada ne yapılacağını da bize söylüyor. Demek ki göllerin yanı başında konut alanları olmazmış.

17 Ağustos 1999 Gölcük depreminde İstanbul’da en çok yıkım ve can yitiminin olduğu yer, Avcılar… İkinci yer ise Bağcılar… Bu yıkımlarda yapı kusurlarının önemli olduğunu belirtmeliyim. Bu iki ilçede yapılaşma olurken zeminin nasıl olduğu göz ardı edildi. Bu konuda bilimadamlarının söz dinlenmedi. Büyükçekmece ve Küçükçekmece ilçelerinin olası Marmara depreminde en çok yıkımın olacağı yerler olarak gösterilmekte bilimadamlarınca. Bu konuda bu iki ilçenin fay hattına yakınlığını da unutmuyoruz. Ancak göl kıyısında kentleşmek niye?

Son yıllarda bir semt oluştu pahalı konutlarıyla. Buranın adı, Maslak… Peki maslak ne demek?

“Maslak: 1- Sürekli su akan boru.

               2- Boruları aşırı basınçtan korumak amacıyla su yolu üzerinde yapılan içi su dolu hazne.

               3- Büyük yalak. (TDK Sözlüğü)” Görüldüğü gibi bu semtin olduğu yer, sürekli akan suların olduğu bir alan. Peki, burada yapılaşmaya izin verilirken yerin adından yola çıkarak gerekli incelemeler yapıldı mı? Maslak, yakın zamana dek ormanlarla kaplı bir alandı.

Ayrıca İstanbul’da “maslak” sözünün geçtiği yirmi tane sokak var farklı ilçelerde.

İstanbul’da birçok sokak ve caddenin adında “dere” var. Bu dereler kurutularak mahalleler kuruldu buralara. Birçok sokak ve adında ise “çeşme” bulunmakta. (Mimar Sina ve Su, Sultangazı Belediyesi, Editör Coşkun Yılmaz)

Eskiden çeşmeler su kaynaklarına yakın kurulmaktaydı. Bu yapılırken çeşmelere gelen suyu hem yağmur ve atık sularından korumak hem de suyun niteliğini bozmamak içindi. Ne yazık ki çeşmelerin bir bölümü kaynağı ile yok edilip üstüne sokak ya da konut yapıldı. Bir bölümünün suyu kesildi, adları ise üstünden geçen sokakta yaşamakta.

Tarihsel kentte adında “dere” olan 210, “çeşme” bulunan 167, “kuyu” sözcüğünün yer aldığı 62 sokak var. Görüldüğü gibi su kaynakları yok edilerek üstlerine sokak yapılmış. Doğaldır ki sokakların her iki yanında da yapılaşma söz konusu. İstanbul’un yalnızca taşı toprağı altın değil; dereleri, çeşmeleri, kuyuları, su yolları, gölleri, avlakları, bağları da altın.

Yapsatçıların kazanma isteği, yöneticilerin iş bilmezliği ve aymazlığıyla birleşince yapılaşmada bilim ikinci plana atılmakta. Bilimadamlarının uyarıları, kulak ardı edilmekte. Kentin doğası yok edilirken insanların soluklanacağı bir ortam da kalmıyor. Bu açgözlülük yalnızca insanlara mı zarar vermekte? Doğaldır ki hayır!

Derelerde, göllerde, su kaynaklarında ve bunların yaşam verdiği yaşayan onlarca bitki, hayvan türü yok olmakta. Çeşme yalaklarından su içen hayvanlar bir bir ortadan kaldırıldı bilinçsizce. Neredeyse şiddetli yağışın olduğu zamanlarda su yatağını ararken sele dönüştü. Bazı yapıların birinci katları göl oldu. Bazı yerlerde yurttaşlarımız yaşamlarını yitirdi. Zamanı gelince su yatağını buluyor da insanlar bir türlü ders çıkarmıyor yaptığı yanlış işlerden ve böylece gideceği bilim yolunu bulamıyor. Atalarımız: “Deli bile düştüğü çukura ikinci kez düşmez.” demiş. Demiş de bu sözün anlamını anlamış mı kentlerimizi ve ülkemizi yönetenler? Aynı çukura kaç kez düştüklerini sayamıyoruz artık. Çukura düşmeyi alışkanlık duruma getirmiş yöneticiler çok.

Depreme dayanıklı, sağlıklı, yaşanabilir kentler yaratmak için atalarımıza kulak versek ya da cadde sokak adlarına bakıp azıcık düşünsek yeterli sanırım.

Yaşam derslerle dolu. Yeter ki ders almayı bilelim.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  10 Ocak 2024

 

BELEDİYE, ÜNİVERSİTE İLİŞKİSİ

Ülkemizin en büyük sorunlarında biri, kamu kuruluşları arasındaki işbirliğinin zayıflığıdır. Bunun öncelikli nedeni ortak aklı kullanmanın gerekliliğine inanmayan yöneticilerin kamu kurumlarının başında olması. Diğer bir neden de genellikle bu kuruluşların yönetiminde olanalar, bu koltuklara hak ettiği için değil de daha üst orunlardakilerin kayırmasıyla oturmaları.

Kamu kuruluşları arasında işbirliğini gerçekleştiremeyen yöneticilerin çok iyi bildiği bir şey var: o da kendilerinin yönettikleri kurum için bilgi, birikim, yetenek, deneyim açısından yetersiz oldukları. Kısacası, o koltuğu hak etmediğinin farkındadır çoğu yönetici. Siyasette de durum aynı. Genel başkana ve parti yönetimine yakın olan kişi, bir yerlere seçiliyor. Seçildiğinde de yukarıdan gelen buyruklar doğrultusunda davranıyor o kişi. Ya da benliği, aldığı görev nedeniyle yükselip şişen yönetici, daha üst orunlara gelmek için orada oturanların ayağını kaydırmaya temel amaç ediniyor. Neden mi?

Bilgisiz, birikimsiz, deneyimsiz, yeteneksiz kişi; bir bakıyor ki onu yönetenler kendisinden daha bilgili, birikimli, deneyimli ve yetenekli değil. Kendi kendine: “O üst orunda karar vericiyse ben de olabilir, onun yaptıklarını yapabilirim.” diyor ve kolları sıvıyor.

Ülkemizin neredeyse tüm belediyelerinden yakınmakta yurttaşlarımız. Neredeyse yurdumuzun her yanındaki belediyeler, hangi partinin yönetiminde olursa olsunlar aynı şeyleri yapmaktalar. Yapılaşma aynı… Kent içi yollar aynı… Yağmur yağdığında neredeyse her kentimizi sel basmakta. Kar yağdığında ise yollar yürünmez olmakta. Çoğu kentimizde otopark sorunu üst düzeyde. Kentlerimizin çoğunda alt yapılar yetersiz. Yeşil alanlar giderek yok edilmekte belediyeler eliyle. Tarihsel yapıtlar ise üzeri küllenen bir konu. Nedense belediye başkanlarının çoğu, kentlerin insanların yaşadığı yerler olduğunu anımsamıyor bile. Kültür, sanat ve spor alanlarında popüler anlayışın peşindeler. Çocuk ve gençleri, bilimi özendirme konusunda bir çalışmaları yok! Çocuk yuvası sayısı, kentlerin nüfusuna göre oldukça az.

Ulaşım konusu, kentlerimizin çoğunda büyük bir sorun. Ne yazık ki raylı sistemlere geçişte ayak sürüyen çok sayıda belediye yönetimi var. Kısa vadeli düşünme, popüler bir anlayışla yatırım yapma isteği kent kaynaklarının savurganca harcanmasına neden olduğu gibi uzun erimli ulaşım sorununa umar olmuyor, tersini sorunu daha çok artırıp karmaşık bir duruma sokuyor. Bu konuda çarpıcı bir örnek verelim. İstanbul’da Söğütlüçeşme’den başlayıp Beylikdüzü’nde son bulan metrobüs hattı var. Aslında bu hat için İBB mühendisleri yıllarca çalışıp bir havaray projesi oluşturmuşlardı. Havaray, uzun erimli bir yatırım. Yapımı, epeyce zaman alacaktı. Zamanın siyasetçisinin uzun erimli, öngörülü düşünmesi olanaksızdı. 2009 yerel seçimleri yaklaşmaktaydı. Bu nedenle havaraydan vazgeçilip metrobüs yapıldı. Parça parça ulaşıma açıldı. Sonunda seçimlerden önce bitirildi metrobüs hattı.

Kentlerimizin sorunları saymakla bitmez. Her kentimizde en az bir tane üniversite var. Bu üniversitelerde çokça bölüm bulunmakta. Kentle üniversite işbirliği nedense çok zayıf ülkemizde. Bu konuda iyi örnekler yok değil. Bazı kentlerimize ilk gittiğimiz anda bile oraya üniversitenin elinin değdiğini kolayca fark ediyoruz. Öncelikle söylemeliyim ki üniversiteler, yalnızca gençlerin öğrenim gördükleri yerler değil. Yerel yönetimler, üniversitelerin bilgi, birikim ve deneyimlerinden yararlanmalı. Bu okullar birer bilim yuvası. Bilimin merkeze konmadı kentlerde usçu çözümler bulmak olanaksız. Bu da halkımızı zor bir yaşamın içine sürüklemekte. Hatta çoğu zaman doğal afetlerde yurttaşlarımızın can ve mal güvenliği tehlikeye girmekte. Deprem, sel gibi afetlerde kentlerimizdeki yıkımı, insanlarımızın can yitimlerini gördükçe kentlerimizin bilimden ne denli uzak olduğunu anlamaktayız. Peki, neden?

Ne yazık ki belediye yöneticilerimizin çoğu, her şeyi bildiklerini sanmaktalar. Halktan, bilimadamlarından, sanatçılardan, deneyimli kişilerden çok uzaklar. Hatta kendilerinden önceki yöneticilere bile bir şey sormayı düşüklük olarak görmekteler. Bir bilene bir şey sormayı, benliklerine yediremiyorlar. Her şeyi bilen kişiler olarak ortalıkta dolaşmaktalar şişkin şişkin. Bizim her şeyi bilen değil, bilmediğini bilen belediyecilere gereksinmemiz var. Üniversitelerle yakın işbirliği yapan belediye başkanları gerekmekte kentlerimize. Belediyelerin üniversitelerle işbirliği yapması hem kentlerimizi düzenli ve yaşanabilir yapacak hem de üniversitelerimizi geliştirecektir. Böylesi bir olanağı kentlerimizden de üniversitelerimizden de esirgemeyelim. Esirgersek ülkemiz, kentlerimiz zarar görür.

                                                                            Adil Hacıömeroğlu

                                                                            9 Ocak 2024

İSTANBUL NASIL KURTULUR?


İstanbul’da yaşayanların sayısı her geçen gün artmakta. Tarihiyle yıllara meydan okuyan dünyanın incisi kentte, yaklaşık yirmi milyona yakın insan yaşamakta. Resmi rakamlara göre İstanbul’un nüfusu, on altı milyon. Ancak bu kentte, kayıt dışı yaşayan yerli ve yabancı kişiler bulunmakta. Ayrıca her gün yurt içinden ve dışından on binlerce insanın türlü nedenlerle gelip gittiği bir yer burası.

Yıllardır İstanbul’un doğal olanakları, yirmi milyona yakın insanın gereksinimlerini karşılamakta zorlanmakta. İstanbul’un düzensiz yapılaşıp büyümesi, günlük yaşamda birçok sorun yaratmakta. Sorunlar, büyüyüp çoğaldıkça yaşam oldukça çekilmez duruma gelmekte. Kısa dönemde İstanbul’un sorunlarını çözmek olanaksız. Çünkü kent, sürekli göç almakta. Göçün hızı; kent dokusunu, kültürünü, tarihsel dokusunu, doğal güzelliklerini, yeşil alanlarını, su kaynaklarını, bitki ve hayvan türlerini yok etmekte. İnsanlığın büyük bir tarihsel, doğal ve kültürel değeri gözümüzün önünde yok edilirken ne yazık kenti ve ülkemizi yönetenler, bu durumu görmezden gelip sessiz kalmakta. Kenti kurtarmak için ortak bir çalışma yapmak, nedense uslarına gelmiyor kenti ve ülkemizi yönetenlerin.

İstanbul’un kurtuluşu için öncelikle kente göçün durdurulması gerekmekte. Sonrasında tersine göç olmalı tarihsel kentten. Peki, bu nasıl olacak?

Tarım ve hayvancılık üretimi desteklenmeli kırsal kesimde. Böylece kırsal nüfusu yerinde tutmalı. Bunu desteklemek için sanayi kuruluşlarının yurdumuzun her yanına yaygınlaştırmak gerek. Sanayinin bölgelere dengeli bir biçimde dağılımı iç göçü en aza indirir.

İstanbul’u kurtarmanın yollarından biri de ülkemizin farklı yerlerinde yeni sanayi kentleri oluşturmak. Bu konuda göz ününe alınacak şey, deniz ve demir yollarına yakınlık. Ayrıca yeni kentlerin kurulacağı yerler, deprem fay hatlarından uzak olmalı. Bu kentler, olası en şiddetli depremlere dayanıklı bir biçimde yapılmalı. Bu kentler nerelerde olabilir?

Karadeniz kıyılarında Ordu-Gülyalı arası ile Gerze’nin batısında nüfusu iki milyonu geçmeyen iki kent oluşturulabilir. Çandarlı Körfezi çevresinde yeni bir kent kurulabilir. Akdeniz Bölgesi’nde Anamur-Gazipaşa arasında bir sanayi kenti yapılabilir. Fırat havzasında bir sanayi kentinin kurulması, çevredeki kentlerde sanayileşmeyi artırabilir. Konya’nın güney doğusunda yeni bir kent neden kurulmasın?

Yukarıda önerdiğimiz yeni kentlerin yerleri uzmanlarca değerlendirilip farklı yerler de belirlenebilir. Ayrıca Orta Anadolu’da, bilim ve teknoloji eğitimi ağırlıklı bir üniversite kenti kurulmalı. Neden mi?

Ülkemizin yetkin üniversiteleri Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerimizde bulunmakta. Bu kentlerimizdeki ulaşım güçlükleri, günlük yaşam zorlukları öğrencilerin zamanlarının bir bölümünün boşa gitmesine neden olmakta. Kendilerini yetiştirmeleri, araştırma yapmaları, üniversitelerinde daha çok zaman geçirmeleri olanaksızlaşmakta. Okullarına ulaşmak için yollarda geçirdikleri zaman, onların daha çok öğrenip araştırma yapmalarını güçleştirmekte. Kent, öğrencileri çok yormakta. Bu nedenle kurulacak yeni kentin alt yapısı, öğrencilere her türlü kolaylığı sağlayacak nitelikte olmalı. Ayrıca burada okuyacak öğrencilere devletçe tam burslar verilmeli. Burayı bitiren gençlere iş garantisi vermeli devlet kuruluşları. Bu yolla bu yeni üniversite, çekim alanı oluşturmalı. İçinde ülkesi ve insanlık için büyük ülküler taşıyan gençlerin buraya yönlendirilmesi sağlanmalı. Ülkemizin uygarlık, bilimsel ve teknolojik gelişme, kalkınmadan geri kalmaması için bu tür eğitim seçenekler gerekmekte.

Kurulacak üniversitede temel bilimler alanına özel önem verilmeli. Çünkü temel bilimler, eğitimin de bilimin de temelini oluşturmakta. Ülkemizde yıllardır temel bilimler alanı üvey evlat olarak görülmekte. Bu bölümleri bitiren gençler ya işsiz kalmakta ya da alanlarının dışında çalışmakta. Temel bilimlere gerekli önemi vermeyen ülkelerin bilim ve teknolojide ileri gitmeleri düşünülemez. Zeki, çalışkan, disiplinli gençlerin temel bilimler alanlarını seçmeleri için desteklenip yüreklendirilmeleri gerek. Sosyal bilimler alanında da temel bilimlere gerekli ilgi gösterilmeli.

Ülkemizin sanayi kuruluşlarının çoğunun Marmara Bölgesi’nde olması büyük yanlışlık. Ne yazık ki ülke ekonomisinin yarısı, bu bölgede ve olası büyük depremlerin olacağı bir yerde. Bu nedenle olası büyük Marmara depremi, Türkiye’yi ekonomik olarak çökertir. Bu da ülkemiz için ulusal güvenlik sorunu yaratır. Bu durumu, ülkemizi ve İstanbul’u yönetenlerin görememesi ya da görüp de gerekli önlemleri almamalarıyla büyük bir aymazlık içinde olduklarını söyleyebilirim.      

İstanbul’a, hızlı göçlerin olmasına yönelik yatırımlardan vazgeçilmeli. İstanbul Kanalı’nın yapımı durdurulmalı. Ayrıca kentte, yeni sanayi alanlarının kurulmasına izin verilmemeli. Var olan sanayi tesislerinin ülkemizin farklı yerlerine taşınması devlet yöneticilerimizce desteklenmeli.

Ülkemiz nüfusun neredeyse yarısını Marmara kıyılarına toplamak kabul edilemez. Anadolu ıssızlaşmakta bu yüzden. İnsansızlaşan topraklar, çoraklaşmakta. Bir toprağın üzerinde insanlar yaşamıyorsa o toprağa sahip çıkılamaz. Bu da ulusal güvenlik sorununun bir başka yönü.

Tarih öncesi, Roma, Bizans, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti yapıtlarını bağrında taşıyan bir kenti korumak, onu geleceğin kalıtı olarak görmek her yurttaşımızın görev ve sorumluluğu. Dünyada beş ayrı uygarlık döneminin tarihsel kimliğinin yan yana olduğu İstanbul’dan başka bir kent yok. Bu nedenle onun değerini bilmek hem ülkemiz hem de tüm dünya açısından önemini kavramak gerekir. Çünkü dünyada başka İstanbul yok! Böylesine önemli ve değerli bir kenti bilgisiz, duyarsız, vurdumduymaz, sorumsuz, bir adım sonrasını göremeyen öngörüsüz siyasetçilerden kurtarmak gerek. Bu, yurttaşlarımızın tarihsel sorumluluğu.  İstanbul’u korumak hem ulusal hem de tüm dünya insanlığı adına görevimiz. Bu görev, savsaklanıp ertelenmez.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  8 Ocak 2024

ATATÜRKÇÜLÜK MÜ, AMERİKANCILIK MI?

Ağustos 2023’te süper kupa finalinin Suudi Arabistan’da yapılması kararlaştırıldı. Kimler mi karar verdi buna? Türkiye Futbol Federasyonu, Fenerbahçe ve Galatasaray başkanları… Üç başkan, bu konuyla ilgili protokol imzaladı.

Peki, niye Suudi Arabistan? Son yıllarda varsıl Körfez ülkeleri futbola özel ilgi duymaktalar. Ülkelerinin tanıtımı için futbolu kullanmaktalar. Avrupa’nın ünlü futbol kulüplerinden bazıları, petrol varsılı Körfez ülkelerinin işadamlarınca satın alındı. 2022 Dünya Kupası finalleri Katar’da yapıldı hem de yaz mevsiminde yapılması gereken maçlar sonbaharın son günlerinde oynandı. Kupa için oynanmakta olan liglere ara verildi bir süre. Paranın gücü, dünya kupası geleneğini ters çevirdi. Kimse işin siyasal yönünü dile getirmedi. Katar’da demokrasinin olup olmadığı tartışılmadı. Dünyada tartışılmadı da ülkemizin sahte Atatürkçüleri tartıştı mı? Hayır… Parası olan Katar’a gidip maçları yerinden izledi. Parası olmayan da televizyonun karşısına oturup çekirdek çerezle tuttuğu takım için tepindi günlerce. Tartışılan biricik konu, dünya kupasından kazanılan para, görkemli açılış ve kapanış törenleriydi.

Suudi takımları, dünyanın ünlü futbolcularını transfer ettiler. Suudi Arabistan ligi batılıların izlediği bir lig durumuna geldi. Suudi Arabistan’da Avrupa’nın büyük takımları final maçları oynadılar. TFF, Avrupalılardan geri kalır mı? Kalmaz doğal olarak. Bu nedenle süper kupa finali için seçildi Suudi Arabistan.

Peki, Fenerbahçe ve Galatasaray yöneticileri, Ağustos 2023’te Suudi Arabistan’da oynama kararı verdiklerinde bu ülkenin nasıl yönetildiğini bilmiyorlar mıydı? Bilmez olurlar mı? Ağustosta Suudi Arabistan yönetimi Atatürkçüydü de aralıkta mı vazgeçti bu görüşünden?

Maç gününden on beş gün önce TFF, Fenerbahçe, Galatasaray; Suudi yetkililerle maçla ilgili protokol imzaladılar. Burada, maça hangi formalarla çıkılacağı kararlaştırıldı. Fenerbahçe Atatürk fotoğraflı, Galatasaray ise Atatürk imzalı formalarla maça çıkacağı kararlaştırıldı. Maçtan önce İstiklal Marşı söylenmesi isteğine Suud tarafı karşı çıkmadı. Maçtan önce şehitlerimiz için saygı duruşu yapılması konusunda da anlaşıldı.

Dünyanın neresinde olursa olsun futbol maçları, FİFA’nın denetimde ve onun kurallarıyla yapılır. FİFA kuralları dışında bir şey yapmanın olanaksız olduğunu hem TFF hem de tüm futbol takımı yöneticileri bilir. Maçtan önce iki takım başkanlarının Atatürk fotoğraflı tişörtlerle ısınmak isteği gündeme geldi. Ayrıca Fenerbahçe “Yurtta sulh, dünyada sulh!”, Galatasaray da “Ne mutlu Türk’ün diyene!” özdeyişlerinin yazılı olduğu pankartlarla maça çıkmak istediklerini söyledi başkanlar. Oysa daha önce maça nasıl çıkacağı protokolle karar altına alınmıştı.

Her iki takımın başkanı, maçı oynamamanın gerekçesi olarak cumhuriyetin 100. Yılını gösterdiler. Ağustosta cumhuriyetin yüzüncü yılı olduğunu bilmiyor muydu başkanlar? Ne zaman ki yandaşları final maçının Riyad’da oynanmasına karşı çıktılar, o zaman mırıldanmaya başladılar. Yandaşlardan sonra iki kulübün divan kurulları karşı çıktı maçın Arabistan’da oynanmasına. Buna karşın her iki başkan da kararlarından vazgeçmediler. Maç için gittiler Riyad’a. Nasıl bir Atatürkçülerse cumhuriyetimizin 100. Yılı ancak maç günü uslarına geldi.

Riyad’daki süper kupa maçı Araplardan gerekli ilgiyi görmedi. Türkiye’den de her iki takımın yandaşları fazla ilgi göstermedi maça. İzleyici sayısı üç beş bini geçmeyecekti.

Peki, Türkiye’nin iki büyük takımı, süper kupa maçını niye Suudi Arabistan’da oynamak istediler? Bunun tek yanıtı var: para… Ne yazık ki endüstriyel futbol, para odaklı bir sistem içinde yönetildiğinden sporu spor olmaktan çıkarmakta.

Ali Koç, süper kupa maçından birkaç gün önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile görüştü. Yerel seçimlerin yaklaştığı bir zamanda yapılan bu görüşme, siyasal açıdan önemli. Koç ailesinin öncülük ettiği TÜSİAD’ın 1979’da Ecevit hükümetini devirmek için gazetelere verdiği tam sayfa ilanlar unutulmadı. Ecevit, 1973 ve 1977 seçimlerini ABD’ye karşı ulusalcı duruşuyla kazanmıştı. Bu nedenle devrilmesi gerekiyordu. Bunun öncülüğünü ülkemizin küresel sermayesine bağlı patronlarının örgütü yaptı ve hükümet devrildi. Ardından ne mi oldu? Demirel hükümeti kuruldu. Turgut Özal, başbakanlık müsteşarı oldu. Özal 24 Ocak kararlarını alarak 12 Eylül 1980 darbesine giden yolu açtı.

Suudi Arabistan, son zamanlardan başta Çin olmak üzere bazı ülkelerle yerel paralarla ticaret yapma kararı aldı. Bu ne demek? Petrol satışında doların arka plana itilmesi demek. Üstelik Suudlar, düşman olarak gördükleri İran’la masaya oturup el sıkıştılar. Bu, ilgi çekici bir siyasal gelişme. Üstüne üstlük Suudi Arabistan bir de BRİCS’e girdi.

Süper kupa maçının oynanmaması hem Türkiye-Arabistan ilişkilerini gerginleştirmek hem de ülkemizde Arap düşmanlığını, nefretini körüklemek amacı taşımakta.

Gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir huyu var. Süper kupa maçının neden oynanmadığı konusunda TFF, Fenerbahçe ve Galatasaray başkanları kamuoyuna gerekli açıklamaları yapmaları gerekiyor. İki takım başkanı, daha önce attıkları imzalarının niye arkasında durmadıklarını halka anlatmalı. Maçı oynamama kararı alınırken ve öncesinde kimlerle görüşüldüğü açıklanmalı kamuoyuna.

Atatürkçülüğün en önemli ilkelerinden biri, öngörülü olmak. Süper kupa maçının oynanmamasıyla biten süreç gösteriyor ki her iki başkan da öngörüsüzdür bu konuda.

Atatürk, İran ve Afganistan’la dostluğunu pekiştirirken bu ülkelerin rejimlerine mi baktı? Her iki ülkeyi de hanedanlar yönetmekteydi o zaman. Çünkü iki ülke ile da tarihsel bağlarımız vardı. Üstelik bu iki ülke de ezilen halklardan oluşmaktaydı. Suudi Arabistan’ın yönetim biçimini onaylamam olanaksız. Ancak bu ülkeye düşmanlık yaparak rejimi değişmez. Onlarla ne denli iyi ilişkiler kurarsak Arabistan halkı, Atatürk’ün Türkiye’sini örnek alır. Bunu onlardan niye esirgiyoruz?

Atatürk’ün Araplar hakkında olumsuz bir tek tümcesi yokken onu, Arap karşıtıymış gibi göstermek son derece yanlış. O, emperyalizme karşı ezilen ulusların yanındaydı hep. Araplar da ezilen ulus. Onların yanında olmak Atatürkçülerin görevi. Günümüzde ezilen uluslara düşmanlık yapmak, Atatürkçülük değil; Amerikancılıktır. 

                                                                            Adil Hacıömeroğlu

                                                                            3 Ocak 2024

2023’Ü UĞURLARKEN

        Bir yılı daha iyisiyle kötüsüyle geride bıraktık. İnsanlık olarak yeninin uğuruna, umuduna, güzelliğine, tazeliğine ve bilinmezliğine inanırız. Zaten insanı ayakta tutan da umudu değil mi?

Bilinmezlik, kişinin merak duygusunu artırır, yaşama isteğini çoğaltır. Bilinmez bir zamanın kendisine neler getireceğini merak eder. O merakı yaratan, aslında insanın içinde her mevsim yeşerip boy atan umut ağacı. O umuttur ki tohumu doğduğumuz gün içimizde yeşerip dal budak salar. İnsan, yaşamdaki son soluğunu alırken bile o umut ağacının bir yaprağı bile sararıp solmaz. Çünkü insanın içindeki güçlü yaşam pınarı besler o ağacı.

2023’te hem ülkemiz hem de dünya, büyük olumsuzluklar yaşadı. Yurdumuzda büyük bir deprem yaşandı. Evleri yıkılanlarla bizim de çatımız çöktü başımıza. Yıkıntılar altında can verenlerle ulusça can verdik birlikte. Susuz, aşsız kalanları yüreğimizde duyumsadık. Onları, insanlığımızla besledik. Umutlarını, gönül pınarlarımızla ayakta tuttuk. Günlerce sofralarımızın neşesi, yiyeceğimizin lezzeti, ağzımızın tadı yok oldu. Çoğu zaman lokmalar düğümlendi gırtlağımızda derin bir hıçkırık gibi. Gözyaşlarımız, içimizdeki sonsuz yürek denizinde yitiverdi. Geceler boyunca deprem bölgesindeki artçı sarsıntıları duyumsadık duygudaşlıkla. Mutluluk düşlerimiz, yıkıntıların altında kaldı aylarca. Soframızdakini, cebimizdekini paylaştık ellerimiz titremeden, gözümüz arkada kalmadan.

Yaşanmaz kentler kuran devlet yöneticilerine, belediyelere, yapsatçılara, fırsatçılara kinlendik uzun süre. Evimizi başımıza yıkan, insanımızı perişan eden, yerleşim yerlerimizi yaşanmaz kılan sorumsuzluğun, açgözlülüğün, iş bilmezliğin, bilimsel düşünmemenin, bilgisizliğin, beceriksizliğin ve ilkelliğin bedelini ödedik ulusça.

Ekonomik bunalımla soframızdaki ekmeğimizi, cebimizdeki paramızı, içimizdeki düşleri, yüreğimizdeki geleceği çaldırdılar asalaklara devletimizi yönetenler. Yıllardır üretmeden tüketen bir sistemi egemen kıldılar bin bir bereketin olduğu memleketimin topraklarına. Küresel sermayeye boyun eğmekte yıllardır ülke yöneticilerimiz.

Beynini ve bedenini emperyalizme satmış hainlerce Mehmetçiklerimiz düşürüldü toprağa 2023’ün son günlerinde. Şehitlerimizle yüreğimiz yandı ulusça. Acımız içimizde, çok derinde bir kor ateş gibi. 

ABD-İsrail’in arkasında sıralanan emperyalist güçler, Filistin’e saldırdı karadan, havadan ve denizden. İçeceğini yiyeceğini kesip havasını zehirlediler. Dünyanın en mazlum halkı, uygarlığın doludizgin geliştiği dünyanın gözü önünde kırılıp kıyılmakta. Mazlumun mazlumu bir halk, soykırıma uğratılmaya başlandı. Dünyanın tuzu kurularının görmezden geldiği bu soykırım, yüreğimizi yakıp yüzümüzü kızarttı insanlık adına.

Varsıllar, sofralarındaki yiyeceğin çoğunu çöpe atarken o çöplerden beslenen yoksullara, yeryüzündeki adaletsizliğe üzülüp başkaldırdık içten içe. Amerika kıtasının kuzeyinde ve Avrupa’da dünyanın kanını içenler semirdikçe Afrikalıların iskelete dönen bedenlerine bakıp bakıp dünyanın utanmazlığına şaştık.

Dünya kurulduğundan beri insanın insana yaptığı kötülüğü hiçbir şey yapmadı. İnsanın insandan çektiğini ne doğadan ne de vahşi hayvanlardan çekti kişioğlu.

Doymak bilmeyen bir açgözlülüğün vahşiliğini sıkça gördük dünya üzerinde 2023’te. Gördükçe de çoğu zaman insanlığımızdan utandık. Doğa ananın bize verdiği onca nimete karşın değerini bilmezler yüzünden acı çekti inanların çoğu.

2023’te yaşanan tüm olumsuzluklara karşın insanoğlu; gelecekten, 2024’ten umudunu kesmedi. Geleceğin güzel olacağına inandığı için yaşama gücü çoğalmakta. İnsanlığın yaşama gücü, umudu yenecektir insanlığın yüzünü kızartanları. Gelecekte insanoğlunun mutluluk düşleri gerçekleşecek. Sonsuz kardeşliği, erinci, mutluluğu yaşayacak. Bu dünya açgözlülere, kan emici emperyalistlere kalırsa zaten dünya diye bir gezegen kalmaz. Kendilerini de insanlığı da yeryüzünü de tüketirler. İnsanlık var olmak için emperyalizmi yok etmeli.

2024 Yılı insanlığın erdemlerinin egemen olduğu bir dünyanın muştusu olsun. İnsanlık da dünya da var olsun. Emperyalizm ise dirilmemek üzere yok olsun bu dünyadan.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  31 Aralık 2023

ATATÜRK’ÜN ANKARA’YA GELİŞİNİN 104. YILI

          Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti, 27 Aralık 1919 Cumartesi günü sabahı, geceyi geçirdikleri Beynam köyünden hareket ederek Ankara’ya gitmek için yola çıktılar. Kent, sabahın erken saatlerinden beri ayaktaydı. Ajanslar, haberi erkenden duyurmuştu halka. Tellallar boğazları yırtılırcasına duyurmuştu Paşa’nın gelişini. Halk, heyecanlıydı.

Çankaya ve Dikmen tepelerinden güzel sesli hafızların okudukları ezan ve salatlar işitilmekteydi. Köylerden çok sayıda atlarla ve kağnılarla binlerce kişi gelmişti Mustafa Kemal’i karşılamak için. Öğleye doğru tellallar: “Geliyor!” diye bağırdılar. Seçilen atlı alayı, Ulucanlar’dan Hacıbayram caminin önüne toplanarak dini tören yaptılar. Yedi yüz yaya, üç bin atlıdan oluşan Seymen alayını Ankara’daki dervişler izliyordu. Dervişler; Nakşi, Rüfai, Sadi, Bayrami ve Mevlevi tarikatlarındandı. Ayrıca çevre köylerden gelen Kızılbaşlar ve kendilerini gizleyerek Bektaşiler yürüyordu karşılamak için Atatürk ve arkadaşlarını.

Dervişlerin arkasından Ankara esnafı gelmekteydi. Onların da arkasında okullar vardı. Yirmiye yakın polis ve jandarma da karşılayıcılar arasındaydı. Cadde ve sokaklardan insan seli akmaktaydı. Yediden yetmişe herkes karşılayıcılara katılmıştı. Halkın bir bölümü Namazgâh tepesine, bir bölümü de istasyon yolunda sıralanmıştı.

“Anakara şehri namına istikbal heyetinde Müdafaai Hukuk Cemiyeti azasından Müftü Rifat Efendi, Binbaşı Fuat Bey, Kınacızade Şakir Bey, Aktarbaşızade Rasim Bey, Toygarzade Ahmet, Ademzade Ahmet, Hatip Ahmet, Kütükçüzade Ali, Hanifzade Mehmet, Bulgurzade Tevfik Beyler vardı.

Dikmen bağlarının eteğinde bir çeşmenin önünde Eskişehir mebusu Emin (Sazak) ve Ankara eşrafından Naşit Efendi ve arkadaşları bekliyordu.

Yirminci Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa ve Vali Vekili Yahya Galip Bey Emir gölüne yani Gölbaşı’na kadar gelmişlerdi.

Biz tam üçü on geçe Kızılyokuş’tan iniyorduk. Yolda Paşa’ya yetiştiğimizden Paşa, Rauf Bey’le beni otomobiline almıştı. Oradan başlayan istikbalcilerin “yaşa” sesleri, alkışları arasında ilerlemekte idik. Çankaya ve Dikmen tepelerinden güzel sesli hafızlar ezan, salat okuyorlardı. Kızılyokuş’ta iki kurban kesildi, o zaman hemen tamamen hali bir boş yer olan Yenişehir’de reji memurlarından Salamon Efendi isminde bir zatın ahşap, küçük bir evi vardı. Oraya gelince Seymenler tarafından bir dana kurban edildi.

Ve istikbal heyeti ve memurlar burada idiler. Paşa otomobilden inerek hepsinin hatırını sordu ve ellerini sıktı. Ve daha ileride yedi yüz kadar zeybek kıyafetinde, ellerinde palalarla dizilmiş gençleri gördük. Paşa bunlara “merhaba” diye selam verdi, cümlesi “sağ ol” diye mukabele ettiler ve şöyle bir muhavere geçti.

Mustafa Kemal Paşa: Arkadaşlar, buraya niçin geldiniz?

Gençler: Millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik.

Mustafa Kemal Paşa: Bu fikirde sabit misiniz?

Gençler: And olsun.

Mustafa Kemal Paşa: Var olunuz.

Bu sırada binlerce halk da “yaşa” sesleriyle, alkışlarıyla ortalığı çınlatıyordu. (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber II. Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986, s. 498)”

Sonunda istasyona doğru sapıldı. Bu alanda jandarma ve polisler dizilmişti. Atatürk, onları selamladı. Ardından kız ve erkek öğrencilerin arasından geçip yürüdü Paşa. Hükümet alanına alkışlar, tezahüratlar ve dualarla gelindi. Burada konuşmalar yapıldı. Öğrencilerin üşüdüğünü anlayan Atatürk, çocukların okullarına gönderilmesini istedi. Vali Yahya Galip Bey, kendilerinin de üşüdüğünü söyleyince konuşmalar kısa kesildi.  

Hükümet konağına gidildi. Orada ısınıldı. Ardından kolordu ziyaret edildi. Törenler bitip gün geceye kavuşurken Atatürk ve arkadaşları, kentin dışındaki ziraat mektebine geçildi. Orada, gelenlerin yatıp dinleneceği odalar vardı. Atatürk ve arkadaşları 118 gün bu okulda çalışmalarını sürdürdüler.

Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 104. Yılı kutlu olsun. Atatürk’ü, 27 Aralık’ta onunla Ankara’ya gelen koca yürekli kahramanları ve Kurtuluş Savaşı’mıza varıyla yoğuyla tüm özverisiyle katılan Ankaralıları saygıyla anıyorum.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  27 Aralık 2023

                                                                 

 

ATATÜRK'ÜN KAMAN’DAN BEYNAM’A GİDİŞİ

Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti, 25 Aralık 1919 Perşembe gecesini Kaman’da geçirdiler. 26 Aralık sabahı, Beynam’a doğru yola çıkıldı. Beynam’a iyice yaklaştıklarında ve hava kararmaya başladığında otomobillerden biri çamura saplandı. O yıllarda yollar asfalt değil, toprak.

Otomobillerin çamura saplanması, yol boyunca sık sık rastlanan bir şey. Bu durum, yolculuğu iyice zora sokmakta. Bir arabanın çamurdan kurtarılması saatlerce sürmekte. Atatürk ve arkadaşlarının olanaksızlıklarına bir de soğuk havayı eklediğimizde yolculuğun nasıl zorlukla geçtiğini anlayabiliriz.

Daha önce Mustafa Kemal Paşa’nın bulunduğu otomobil, Çiçekdağı’nda çamura saplanmıştı. Araba, elbirliğiyle çıkarıldı. Ancak Temsil Heyeti üyelerinin üstü başı çamur içinde kalmıştı. Bu zor uğraşıdan sonra da içinde Rauf, Mazhar Müfit, Hakkı Behiç ve Bedri beylerin bulunduğu otomobil çamura saplandı. Bütün çabalara karşın arabayı yerinden kımıldatamadılar.

Hakkı Behiç Bey, otuz sekizi bulan ateşle ayakta durmakta güçlük çekmekte. Çaresizlik, doğaya teslim olma egemen herkeste. Sonunda bu dört kişi ve sürücü, geceyi otomobilde geçirmeye karar verdiler. Ancak kar yağışı aralıksız sürmekte. Bu hava koşullarında burada gecelemek olanaksız. Çünkü yaşamsal tehlike söz konusu.

“Gece olmuştu. Ben, elbette yakında bir köy vardır, diğer otomobiller gitti; Beynam yakın olmak lazımdır mütalaasıyla tüfeğimi alarak köyü bulmağa çıktım. Birkaç dakika sonra arkamda Rauf Bey’in: ‘Mazhar Müfit, Mazhar Müfit’ diye seslenmekte olduğunu gördüm. Durdum, Rauf Bey’in de tüfeği elindeydi. Yanıma geldi: ‘Be birader, gece karanlığında seni kurtlara mı parçalatacağız, yalnız nereye gidiyorsun?’ diyerek beraberce yürümeğe başladık. Fakat karanlıkta yolu şaşırmıştık. Doğru gideceğimiz yerde sağ tarafa doğru dağa çıkan bir küçük dağ yolunu takibe başladık. Hemen bir saat yürüdük, köyden eser yok. Hep yokuş çıkıyor, sık ormanlık arasında karanlıkta bulunuyorduk.

Doğrusu, yol uzadıkça biz de yorulmağa başladık. Elimdeki tüfek ve belimdeki kurşunlar yüzlerce okka sıkletinde imiş gibi bir ağırlık veriyordu.

Nihayet bir köpek sesi işittik. Her halde bir köye yaklaşıyoruz diye sevindik. Biraz sonra uzakta ağaçlar arasında bir ışık gördük. Gayret arttırarak ışığa yaklaştık. Bu, bir kulübe imiş. Kulübede bulunan zabit bizi hürmetle kabul etti. Birer çay pişirdi ve içirdi.

Dinlendik; meğer doğru yolu takip edip de dağ yoluna sapmasa imişiz Beynam köyü on dakikalık bir mesafede imiş.

Zabit efendi, bize birer katır hazırlattı ve kılavuz da verdi. Beynam köyüne geldik. Paşa’yı köy muhtarının odasında yerde yayılmış bir şilte üzerinde uyumakta bulduk. Odanın sedirinde Rüstem Bey, Paşa’nın karşısında Doktor Refik Bey yatıyordu.

Muhtar ağa, sobayı yaktı, yaş olan üstümü başımı kurutmağa çalışırken Rauf Bey, her türlü yorgunluğuna rağmen ‘Arkadaşları otomobilde bırakamam’ diyerek köyden manda, öküz tedarik ile ve bazı köylülerle otomobilin saplandığı yere tekrar giderek sabaha karşı otomobili ve içinde kalanları köy getirdi.

Rauf Bey’in bu arkadaşlığı doğrusu takdire sezadır. Sabah oldu, o gün Ankara’ya varılmak mukarrer olduğundan Paşa hareket etti; biz de ancak bir saat sonra yola çıkabildik ve Paşa’ya Ankara’ya yakın bir mahalde yetişebildik.  (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber II. Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986, s. 496-497)” Atatürk ve Temsil Heyeti’nin Sivas’tan Ankara’ya gelirken karşılaştığı zorluklar saymakla bitmez. Bugün insan usuna gelmeyecek güçlüklerle karşılaştılar.  

Türkiye’yi sıcak koltuklarında oturup en konforlu yataklarında uyuşup uyuyanlar değil; bir köy evinin odasında, yerdeki şiltenin üstünde dinlenmeye çalışarak ulusunun geleceği için umut dolu düşler görenler işgalden kurtardı. Atatürk’e ve onunla ülkemizi kurtarmak için yola çıkanların hepsine sonsuz saygı göstermek her yurttaşımızın insanlık ve yurt görevi. Bunun tersini yapıp düşünenler, o günün işgalcilerinin ve günümüz emperyalistlerinin safındalar. Atatürk karşıtı olmak, Türk ulusunun destansı kurtuluşuna karşı olmaktır bu böyle biline.

                                                                                 Adil Hacıömeroğlu

                                                                                 26 Aralık 2023