NURİ DEMİRAĞ’IN EĞİTİME VERDİĞİ ÖNEM


Nuri Demirağ, havacılık aşkının yanı sıra onun çokça önem verdiği iş, eğitimdi. Çünkü ulusal havacılığın gelişmesinin ancak iyi bir eğitimle olanaklı olacağının bilincindedir. Ülkemizin bağımsızlığı, bütünlüğü için eğitimin çok gerekli olduğunu fark eden bir yurtseverdir o. Yalnızca fark etmekle kalmamış bu alanda birçok yatırım yaparak düşüncelerini uygulayan bir kişidir Demirağ.

Nuri Bey, İstanbul’da ve doğup büyüdüğü Divriği’de okullar yaptırdı. Bu okullarda özellikle havacılık eğitiminin verilmesini istedi. Bu alandaki eğitimin Türk havacılığına çağ atlatacağı düşüncesindedir. Zamanın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yaptığı çalışmalar ile ilgili bir rapor yazar. Aslında bu, bir havacılık manifestosu. Ne yazık ki bu raporda anlatılanların pek anlaşıldığını ve burada anlatılarla gerekli ilgilinin gösterildiği söylenemez. Onun havacılık ülküsü, vurdumduymaz siyasetçiler ve devlet görevlilerince tam olarak kavranmadı.

“Bu tesisatın yanında ve onu tamamlayıcı olarak kurduğum Yeşilköy Gök Okulunda halen tedrisat devam etmektedir. Divriğililer ki Nu. D. Ortaokulu mezunlarından bedeni ve fikri kabiliyetleri itibarıyla seçilerek alınmış olan talebeler, tayyarecilik sahasında hem yapıcı hem uçucu olarak yetiştirilmektedirler. Bugün mütevazı bir kadro ile çalışan bu okul, ileride Divriği’nde tesisi mukarrer [kararlaştırılmış] gök lisesi ve üniversitesinin nüvesini teşkil eder.

Gerek Beşiktaş Etüt Atölyesinde ve gerekse Divriği’nde kurulacak esas tayyare ve motor fabrikasında ileride vazife alacak Türk mühendislerini yetiştirmek üzere, mekteplerimizden en iyi derecelerle mezun olmuş Türk gençlerini tayyare sanayiinin ileri gittiği Avrupa memleketlerine ve Amerika’ya gönderdim, okuttum ve yetiştirdim. Halen faaliyette bulunan etüt ve tamir atölyelerine sanat mekteplerimizden yetişen seçme Türk işçilerini topladım ve bunların tayyare ve planör imalatında ihtisas yapmalarını temin ettim. (Mehmet Bahattin Adıgüzel, Hayallerini Uçuran Adam Nuri Demirağ, İTO Yayınları, 2. Baskı, 2019, Nuri Demirağ’ın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye THK’nın verdiği 10 adet uçak siparişi ile ilgili olarak yazdığı rapor, s. 143)”

Nuri Demirağ’ın asıl amacı, başka ülkelere gereksinim duymadan Türk uçağı üretmek. Uçağın yalnızca montajını sağlamak değil amacı, yerli motor üretmek için de kolları sıvadı. Ayrıca kurduğu okullarda pilotlar yetiştirmeye başladı.

Nuri Demirağ’ın en ilgi çekici yönü ise doğup büyüdüğü toprakları unutmaması. Divriği’de kendi adına yaptırdığı ortaokulu bitiren öğrencileri, İstanbul’da kurduğu Gök Okulu’na alması, övgüye değer örnek bir uygulama. Uçak ve motor fabrikalarını Divriği’de kurmak istemesi de olağanüstü bir ülkücü düşünce.

Kendini ülkesine, doğduğu topraklara adayan bir girişimci, öncü, yürekli bir adam Nuri Demirağ. Varını yoğunu ülkesine harcayan biri. Onun için para amaç değil, toplum için yararlı işler yapmak için bir araç. Onun varsıllığı gönlünde… Her şeyiyle yurduna adanmış bir özveri örneği… Nuri Bey’in yaşamı okullarda ders olarak okutulmalı. Onun ülküleri, genç dimağlara kavratılmalı. Demirağ gibi kişiler toplumumuzda var oldukça ülkemiz çağcıl uygarlık düzeyinin üstüne çıkar ve Cumhuriyet’imiz de sonsuza dek var olur.

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         8 Ekim 2024

 

ABD’Yİ KIBLE EDİNEN AYMAZLAR


İsrail, insanlık değerlerini ve savaş kurallarını hiçe sayarak her gün Filistin (Hem Batı Şeria hem de Gazze), Lübnan, Yemen ve Suriye’ye saldırmakta. Arada bir de İran’a füzeler fırlatıp suikastlar düzenlemekte bu ülkede. İsrail’in bu saldırılarında her gün onlarca insan ölmekte. Siyonist yönetim, insan kanı içen bir vampir gibi doymak bilmiyor.

İsrail, dünyada din kurallarının her alanda geçerli olduğu tek devlet. Bu nedenle hangi kökenden, renkten, inançtan olursa olsun Yahudiler dışındaki hiç kimseyi insan yerine koymadıkları için onları öldürmeyi kendilerine hak bilmekteler. İsrail, çoluk çocuk demeden aralıksız insan öldürürken dünyanın büyük bir kısmı suskun... Böylesi büyük suskunluk, büyük bir insanlık suçu… Suskunluğun yanı sıra milyonlarca kişinin yüreklerinin taşlaşmasına, insanların kıyım kıyım kıyılmasına karşı duyarsızlığına ne demeli?

İsrail devleti, kuruluşu olan 1948’den beri sürekli savaşıyor. Komşu ülkelere saldırıyor. Bu yolla sınırlarını genişletmekte. 7 Ekim 2023’te başlattığı savaşın amacı; Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’ın bir bölümünü topraklarına katmak. Gazze ve Lübnan’ın bir bölümünü alarak Doğu Akdeniz’deki petrol, doğalgaz kaynaklarının önemli bir bölünü el geçirecek. Bu da ona bir varsıllık kazandıracak.

Lübnan’ın önemli su kaynağı olan Litani Nehrinin havzasına göz dikti Tel Aviv yönetimi. Çünkü Batı Asya’da su, petrol kadar değerli bir yaşamsal varlık. Daha önce Suriye’ye ait Golan tepelerini ele geçirerek önemli bir su kaynağını denetimine almıştı. Bu kısa süreli amacını gerçekleştirdikten sonra Lübnan’ın tamamı ile Suriye ve Ürdün’ü haritadan silmektir asıl hedefi. Bu amacını gerçekleştirdikten sonra Batı Asya’nın diğer ülkeleri var sırada.

İsrail demek, ABD demek… Amerikasız bir İsrail düşünmek gerçekçi olmaz. İsrail’in amacı gibi görünen ülküler, aslında ABD’nin hedefleri. Çünkü ABD, Batı Asya’da güçlü ulus devletler istemiyor. Bu nedenle asıl amaçları; Türkiye, İran ve Mısır başta olmak üzere bölgedeki ulus devletleri parçalayıp yok etmek. Ülkemizi parçalamanın asıl adımı da II. İsrail’in (Büyük Kürdistan’ın) kurulması. Bu nedenle PKK/PYD bölücü örgütünün yok edilmesi, Ankara’nın birincil görevi. Bu konuda vakit geçirmeksizin Suriye ile ilişkiler düzeltilmeli, İran ve Irak’la da dostluk, işbirliği güçlendirilmeli. AKP Hükümeti, “denge politikası” adı altında uyguladığı daha çok ABD-İsrail yanlısı dengesizlik siyasetinden vazgeçmeli. Ülkemizin karşı karşıya olduğu tehlikeyi önlemek için toplumun tüm kesimleri birleşmeli.

ABD-İsrail’in durmak bilmez yıkıcılığına karşı televizyonlara yorumcu olarak çıkan birçok kişiyi şaşkınlıkla izlemekteyiz. Neden mi? ABD’de yaklaşan başkanlık seçimlerinden sonra İsrail’in uyguladığı terör ve saldırganlığın biteceğini söylemekteler. Seçim olmadan her iki başkan adayının da Yahudi oylarını almak için uğraştığını, bu nedenle Tel Aviv’in durdurulamayacağını anlatmaktalar. Ayrıca İsrail’e karşı bir söylemin ABD ekonomisine zarar vereceğini de savlamaktalar. Oysa İsrail’in bu insan kıyımında kullandığı sınırsız silah, mühimmat, tank, top, uçakların yıllardır ABD’den geldiğini herkes bilmekte. ABD, silah yardımını kesse Netanyahu yerinden kıpırdayamaz.

Ne yazık ki televizyonlarımıza yorumcu diye çıkanların kıblesi ABD. Oysa ABD’de başkan kim olursa olsun durum değişmez. Her iki aday da tüm güçleriyle İsrail’i destekleyecek. İsrail’i durduracak tek güç, bölge ülkelerinin Siyonist yayılmaya, saldırganlığa karşı birleşmesi. “Armudun sapı, üzümün çöpü var.” diyerek yapay sorunlar çıkarmamalı komşularla. Emperyalizmin mezhep ayrımcılığı, etnik köken farklılıkları üstüne kurduğu tuzaklara düşülmemeli.

ABD ve İsrail’le gizli-açık işbirliği yaparak emperyalist saldırganlık durdurulamaz. ABD seçimlerini umut olarak gösterme gibi bir aymazlığa bel bağlamak, emperyalizmi bilmemek demek. Bölgemizdeki büyük yangını söndürmek için öncelikle iç cephemizi sağlamlaştırmalı, ardından bölge ülkeleriyle aynı amaç için birleşmeli, sonrasında da dünyanın neresinde olursa olsun ABD-İsrail’e kaşı olan tüm ülkelerle sağlam ittifaklar kurmalı. Bunun dışında başka bir yol var mı kurtuluş için?

                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                  5 Ekim 2024       

İRAN FÜZELERİ, EZBER BOZDU


Dün ikindi vakti evden çıktım. Önce alışveriş yaptım. Sonrasında bir dostun işyerine uğradım. Söyleştik bir süre orada. Ardından Bostancı’da haftada birkaç kez uğradığım kıraathanenin önünden geçiyordum. Bahçede oturan dostlarım, beni görünce çağırdılar, gittim. Söyleşmeye başladık. Konumuz, tarih ve siyaset… Çaylar gelip gittikçe söyleşimiz demlendi. Hava karardı. Serin gece çöktü üstümüze. Evlerimize gitmek için vedalaşıp ayrıldık.

Kısacık yolu, kuş gibi uçarak geçtim. Çünkü söyleşi nedeniyle mutluydum. Eve gelince birkaç lokma bir şeyler yedikten sonra televizyonda haber dinlemeye başladım. Az sonra İran’ın İsrail’e saldırdığı haberi düştü ekranlara. Çok geçmeden konuyla ilgili ayrıntılar verilmeye başlandı. İran füzeleri, gecemizi aydınlattı. Ancak televizyonların çoğunda İsrail ve ABD’ye tapınma üst düzeyde. Uzman kılıklı kimi eski askerler, öğretim üyeleri, çok bilmiş gazetecilerden İsrail’e övgüler, İran’a oldukça yüksek perdeden yergiler var. İran füzelerinin İsrail’in demir kubbesini aşamayacağını söylemekteler sık sık. İsrail’in uçanı kaçanı yakalayacağını, bu saldırının karşılığını çok ağır olarak İran’a ödeteceğini ballandıra ballandıra anlatmaktalar.

“İran, kendi halkının gözünü boyamak için saldırdı.”

“Bu saldırı, göstermelik…”

“Demir kubbe, İran füzelerini etkisiz duruma getiriyor.”

“İran, neden bu kadar bekledi, zamanında niye saldırmadı İsrail’e?”

“ABD’nin izniyle saldırdı İran.”

“Hamaney, İsrail saldırısından korktuğu için bilinmeyen, güvenli bir yerde saklanıyor.”

“İran, Heniyye öldürüldüğünde niye vurmadı İsrail’i.?”

“Gazze, yerle bir edildiğinde İran neredeydi?”

“İran, Hasan Nasrallah’ı sattı İsrail’e; şimdi de insanları kandırmak için saldırıyor.”

“İran’la İsrail arasında tarihsel dostluk bulunmakta.”

“İran’la İsrail el altından işbirliği yapar, birbirlerine zarar vermezler.”

Bu ve benzeri söylemler uzun süre sürüp gitti. Ne zaman ki İsrail kaynaklı görüntüler düşmeye başladı ekranlara, söylemler birazcık değişti.

“Bakın, füze çöle düşmüş.”

“İran’la ABD, füzelerin düşeceği yerlerin koordinatlarını önceden belirlediler.”

“İran, tarlalara atıyor füzeleri.”

“Hedefini bulan füze yok, atışlar karavana.”

“Patlayan füze parçalarını görüyor musunuz? İnsanlar toplanmış fotoğraf çekiniyorlar. Bu kişiler, İsrail askerleri olmalı. (Bu arada oturumu yöneten sunucu Hanım, bu kişilerin sivil olduğunu söylüyor.) Anladım… Fotoğraf çekinenler, sivil giyinmiş İsrail askerleri. (Hazretin kafasında İsrail’den başka bir düşünce yok! Sonradan öğreniyoruz ki füze, Filistinlilere yakın bir yere düştüğünden onlar, sevinçlerinden anı fotoğrafı çektirmekteler.)”

Neyse uzatmayayım sözü. Ancak kambersiz düğün olmaz. Gecenin sözünü ABD-İsrail Portakal’ı söyledi: “Tel Aviv maalesef füze saldırısı altında.” Türkiye’de muhalefetin önemli bir kesimini yönlendiren televizyoncunun söylemine bakınız. Neredeyse bir yıldır Gazze gece gündüz ateş altındayken “maalesef” dedi mi bu çürük Portakal?

İran, 200’e yakın füze attı İsrail’e, çoğu hedefini buldu. Önemli bir hava üssü yerle bir oldu. Burada 20’ye yakın F 35’in vurulduğu söylenmekte. Ancak İsrail hükümeti, saldırının yarattığı olumsuzluklarla ilgili görüntü paylaşımına izin vermiyor sanırım. Yakın bir zamanda her şey ortaya çıkar. Nasıl mı? İsrail’den göç edecek insan sayısının çoğalacağını düşünmekteyim. Can yitiği konusunda açıklama yok henüz. Netanyahu, uzun süre sığınaktan çıkamadı.        

İşin acı yan ise İran’ın İsrail’i vurmak için attığı füzeler, daha önce de olduğu gibi Irak ve Ürdün tarafından etkisiz duruma getirildi. ABD denetimindeki bu iki ülke, ne yazık ki Filistinlilerin kıyımı karşısında kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. Bu arada Malatya-Kürecik radarı da İran füzeleri havalandığında NATO ülkelerine, dolayısıyla ABD’ye haber verdi. Bu haberin İsrail’e uçurulduğu da kesin. Kürecik üssünün hala NATO’nun hizmetinde olması, İsrail’e hizmet değil de nedir?

Füze saldırısıyla ilgili İran ve İsrail hükümetlerinden açıklama yapılıyor. Ancak bizim batıcılıkla kafaları yıkanmış televizyonlarımız, İsrail-ABD kaynaklı haberlere inanıyorlar, İran kaynaklı bilgiye dönüp bakmıyorlar nedense. İsrail yara aldıkça televizyonlardaki ABD muhiplerinin düşleri yıkılıp ezberleri bozuluyor. Delinmez dedikleri demir kubbe kevgire dönüyor. Bir dakika bile geçmeden sözler, gerekçeler değişiyor. Önce söylediğinin sonrakini tutmaması umurunda mı? Onlar için tapındıkları putların ayakta kalması.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  2 Ekim 2024

 

 

İRAN, HEP MÜSLÜMANLARLA MI SAVAŞTI?


Türkiye’de üç kesimde İran düşmanlığı iflah olmaz bir durumda. Ne zaman İran-Türkiye arasında bir dostluk, dayanışma, bağdaşıklık, koşulların zorunlu kıldığı bir işbirliği söz konusu olsa bu kesimler ayağa kalkar. Neymiş efendim, “İran, tarih boyunca Hıristiyan ülkelerle hiç savaşmadı, hep Müslümanlarla savaştı.” sözünü yineleyip dururlar. Birazcık tarih ve coğrafya bilgisi, bu bilgisizlik dolu saçma sapan Amerikan yapımı bu sözü söyletmez insana.

Ülkemizdeki İran düşmanlığı yapan birinci kesim, İslamcılar… Ne yazık ki İslamcılığın ortaya çıkışında, ilk örgütlenmelerinde İngiliz parmağı var. Daha sonra ABD’nin ideolojik bataklığında beslendiler Yeşil Kuşak masallarıyla. Bu nedenle kör bir mezhepçilik var kafalarında. Bu mezhepçi bakış açısı, onların İslam dünyasının başına gelen felaketlerin nedenlerini açıkça görmelerini engellemekte. Mezhepçilik virüsünü, yayan da ABD. İslam dünyasını mezhepçilik, etnik köken farklılıkları temelinde bölüyor emperyalizm. Ne yazık ki ülkemizdeki İslamcılar, emperyalizmin kurduğu mezhep tuzağına düşüyorlar.

İran düşmanlığı yapan ikinci kesim ise Soğuk Savaş döneminde Türk milliyetçiliğinden NATO Türkçülüğüne evrilen bir kısım ülkücüler. ABD’nin bu NATO Türkçülere öğrettiği en önemli slogan, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok!” tümcesi. Dostu olmayan, düşmanlarla çevrili bir Türkiye tasarısı. Oysa insan da devletler de dostsuz yaşayamaz. Bu kesim de ne yazık ki Türk tarihinden oldukça habersiz.

İran düşmanlığının saplantılı savunucularından olan bir kesim de sözde Atatürkçüler. Bu kesim, Atatürk’ün “mazlum milletlerin” yanında yer almasını, onların bağımsızlıkları için nasıl savaşım verdiğinin farkında değiller. Ne yazık ki Atatürk’ü bilmeyen bir kesim bu kişiler. Emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı’nı veren Atatürk’ü, batı emperyalizminin savunucusu ya da yandaşı gibi göstermek de bu kişilerin başarısı(!). Bu kişilerin İran düşmanlığı, bu ülkedeki rejim nedeniyle. Atatürk, komşularımızla ilişkileri geliştirirken bu ülkelerin yönetim biçimleriyle ilgilendi mi? Atatürk, İranlılar ya da Araplarla ilgili bir tek olumsuz sözü var mı?

Şimdi gelelim, İran’ın hep Müslüman ülkelerle savaştığı masalına… Önce İran’ın Müslüman komşularla çevrili olduğunu belirtelim. Yalnızca Hıristiyan olan komşusu, kuzeyindeki Ermenistan. Bir devlet daha çok komşularıyla savaşır. İran, II. Dünya Savaşı sürerken İngiltere ve SSCB tarafından 1941’de işgal edildi. İran’ın gücü, bu işgale engel olamadı. Demek ki İran, 20. Yüzyılın ortasında Müslüman olmayan devletlerle de savaşmış. Ayrıca yıllardır ABD ve İsrail’le her alanda savaştığını görmezden gelmek niye?

İran, Müslüman olmadan önce Roma ile bitmez tükenmez savaşlar yaptı. Bu savaşlarda yendi, yenildi. Roma öncesinde Antik Yunanistan’la savaşları oldu.

Birçok Türk devleti İran coğrafyasında kurulup gelişti. Bu devletleri sahiplenmemek niye?

Tarih boyunca kurulan Türk devletlerinin çoğunun başka Türk devletlerince yıkıldığını anımsatmalıyım. Dünya üzerinde yaşayan Türkler de Müslümanlar da hiçbir zaman tek bir bayrak altında toplanmamışlar tarih boyunca. Çoğu zaman birbirleriyle savaşmışlar. Osmanlı Döneminde yapılan Ankara, Otlukbeli, Çaldıran, Mercidabık ve Ridaniye savaşları Türk devletleri arasında yapılmadı mı?

İran düşmanlığı, mezhep ayrımcılığı, emperyalizmin bölgemiz ülkelerine kurduğu bir tuzak, bölüp parçalayarak yönetmek için. Bu tuzağa düşerek emperyalizme hizmet edilir ancak. Bölünme, İsrail ve ABD’yi güçlendirir. Bu nedenle İran düşmanlığı, mezhep ayrımcılığı yapanlar; İsrail ve ABD’nin gönüllü askeri olmaktalar bilerek ya da bilmeyerek. Bu düşmanlıkları Türkiye’ye de çok zarar vermekte. Hele Filistin davasını kolsuz kanatsız bırakmaktalar ABD-İsrail tuzağına düşerek. Kısaca söyleyebiliriz ki; İran’a düşmanlık, Türkiye’ye düşmanlıktır. Ülkemize de komşularımıza da bu düşmanlığı yapmaya kimsenin hakkı yok!

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  1 Ekim 2024

 

TARİH KURULTAYINDA MACAR PROFESÖR


Atatürk; öncelikle Türk Tarih (15 Nisan 1931), Türk Dil (12 Temmuz 1932) kurumlarının kurulmasına öncülük etti. Çünkü bir ulus, dili ve tarihi olmadan yaşayamaz. Bir ulusu, ulu bir ağaca benzetirsek tarih, o ağacın kökü, gövdesi ve dallarıdır. Her baharda kökten ve gövdeden çıkan filizler ise o toplumun ülküleri. Bu iki kurumun gelişmesi için Büyük Gazi, insanüstü bir çalışma gösterdi. Yapılan çalışmaları yakından izledi. Zaten dil ve tarih birbirine bağlı iki büyük toplumsal ırmak değil mi?

Büyük Kurtarıcı, Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni özellikle kurdu. Çünkü coğrafya olmasa tarih de dil de olmaz. Dil de tarih de coğrafya da birbirine bağlı olmazsa olmazlar bir ulusun varlığı için.

Türk Tarih ve Dil kurumlarının kurulması, yalnızca ülkemizde değil, tüm dünyada yaşayan Türkler arasında büyük bir heyecan yarattı. Türk tarih ve dil çalışmalarına katkı yapmak için konunun uzmanları kolları sıvadı. Atatürk, farklı kişilerce hazırlanmış Türk tarihi ve diliyle ilgili kitapları, sözlükleri getirtti. Gece gündüz demeden bu yapıtları inceledi. Okuduklarını, konunun uzmanlarıyla tartıştı. Araştırmacılarla görüş alışverişinde bulundu. Halk bilgeleri, öğretmenler ve üniversite öğretim üyeleriyle görüştü. Bu iki kurumun bilgi belleğini oluşturmak için olağanüstün bir çaba gösterdi.

Dönemin tanınmış Macar profesörlerinden Zayti Ferenç’i Türkiye’ye çağırdı. Onu, Türk’ün üstün konukseverliğiyle ağırladı. 6, 8, 12 ve 15 Temmuz 1931 taihlinde onunla dört kez uzun görüşmeler yaptı Gazi Paşa. Ferenç’in Türk tarihi ve dili üzerindeki görüşlerini dinledi. Ona, kendi düşüncelerini anlattı.

“Macar alimi ve Türk-Macar Derneği Başkanı Prof. Zayti Ferenç 1932’de yapılan Türk Tarih Kongresi’ne davet edilmişti. İri cüssesi ve tecessüs içinde yanan gözleriyle, misafir alim, bir akşam yemeğinde, Atatürk’ün sağında yer aldı. Çok geçmeden, sofra, cazibesine doyulmaz bir ilim ve kültür sahnesi oldu. Atatürk, bir aralık, kendine has ruh değişimlerinin en güzellerinden biri içinde, sima ve mana değiştirdi. Ve gördük ki, kudretli aksiyon ve hayat adamından, şimdi, birdenbire bir fikir ve hikmet adamı olmuştu. Keskin zekâsı, hâkim ruhu, realist görüşü, alevden bir hitabet seli halinde sofrayı sardı. Ve yanındaki seçkin misafire dönerek:

‘Profesör’ dedi ‘Türkler ve Macarlar iki kardeş millettir… Dilleriyle, kültürleriyle iki kardeş millet… Fakat bu iki kardeş millet ne yaptı? İki kardeş millet gibi mi, kendi yüksek milli gayelerini ve büyük geleceği düşünen ve gören iki olgun kardeş gibi mi hareket etti? Hayır, ne yazık ki hayır… Biz Türkler, ilayi kelimetullah diye, bir fedai gibi İslam aleminin önüne geçtik, siz Macarlar ruhullah diye yine bir fedai gibi Hıristiyan dünyasının önün düştünüz ve asırlarca birbirimizi kırdık ve karşılıklı kırıştık, değil mi? Fakat ne için? Hangi büyük maksat, hangi milli gaye, hangi yüksek gelecek için? Ve kimin için? Kimin hesabına? Böyle yapacağımıza, eğer gurur ve ihtirasa, boş davalara, manasız, hayalperest emellere ve başkalarının maksatlarına kapılmayıp da iki kardeş millet el ele barış içinde birleşseydik, hem kendi milletimizin, hem de bütün insanlığın refah ve saadetine hizmet etmez miydik?..’

Bu derin hikmet ve cesur realist görüş tecellisi önünde, Macar alimi, ruhundan yaralanmış bir canlı heykel gibi, yüzü kıpkırmızı ve gözleri dolu ayağa kalktı, sandalyesini geriye itti ve Atatürk’ün önünde iki dizi üstünde çökerek ve onun elini iki eli arasına alarak, tekrar tekrar öptü, öptü, mukaddes hakikat önünde huşu ile ibadet eder gibi yüzüne, gözlerine sürdü. Bu ulvi manzara önünde sofrayı bir mabet sessizliği kaplamıştı. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 25, Birinci Basım: Nisan 2009, s. 378-379, dipnot)”

Atatürk’ün bir akşam yemeğinde, Macar bilim adamı Prof. Zayti Ferenç’e yönelik konuşmasında görüldüğü gibi Ulu Önder’in derin bir tarih bilgisi var. Tarih konusundaki gerçekçiliğine, derinliğine, çözümleyici mantığına şapka çıkarılır. Tarihsel gerçeği ve somut durumu, doğru kavramayan bir kişiden siyasetçi olmaz. Olursa ne mi olur? O kişi, ülkesini felaketlere sürükler. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Tarihten ders almayan uluslar, bunun bedelini çok ağır öder.

Aynı kökten, aynı kültürden geldiğimiz birçok toplumla yabancılaşmak, hatta onlarla düşman olmak ulusumuza hep zarar verdi. Bu nedenle kültür, dil, tarih ve köken birliği olan toplumlarla ilişkilerimizi düzeltmek, yıkılan köprüleri yeniden kurmak siyasetçilerin de yurttaşlarımızın da görevi. Dünyanın dört bir yanında aynı dilin farklılaşmış biçimlerini konuşan uluslarla yakınlaşmayı sağlamak, ayrılıkları ortadan kaldırmak amaç edinilmli.

Atatürk’ün Sayın Ferenç’e anlattığı tarihsel gerçekleri unutmamalı, onlardan ders almalı. Gerçekçi ve içten bir konuşmanın etkileyemeyeceği bir kişi yoktur bu dünyada. Zaten insanoğlunun yaşamdaki amacı, gerçeğe ulaşmak değil mi?

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         29 Eylül 2024

 

 

TÜRKÇE İÇİN YOLLARA DÜŞEN KÖY ÖĞRETMENİ


Bir yurttaşın anadiline sevgisi, saygısı ve ona karşı sorumluluğu bilinç işi. Her yurttaş, anadili yok olduğunda ulusal kimliğinin de ortadan kalkacağının bilincinde olmalı. Bu bilinçle dilini, dolayısıyla ulusunun varlığını korumalı.

12 Temmuz 1932’de, Türk Dil Kurumu kuruldu. Bu, halkımızda büyük bir heyecan yarattı. Türkçe sevisi yüreğine işlemiş birçok yurttaş çorbada benim de tuzum olsun düşüncesiyle harekete geçti. Zaten Atatürk, halktan kişilerin dil çalışmalarına katılmasını istemekteydi. Ruşen Eşref Ünaydın’ın dil çalışmalarıyla ilgili notlarından ilginç bulduğum birini sizlerle paylaşayım.

“Bir gün sert kara sakallı, pek sık, fakat yana yatık kara saçlı, etine dolgun biri geldi: Bir Orta Asyalı tipi. Koynundan buruşmuş bir mektup çıkardı. Eskişehir’in Arapören köyünde muallimmiş. Yer gösterdim. Konuştuk. Dikkate değer sıkılgan görünüşlü, fakat sağlam duruşlu, çetin çalışkanlığı belli bir adam.

Az çok Buhara ve Dobruca ağzına çalar bir şive ile:

-Kitaplarımı da aldım geldim.

-Nerede?

Dış kapıda bıraktımdı.

-Söyleyelim alsınlar.

Derisi epey yüzülmüş bir bavul getirdiler. İpini çözdü. Odaya köy kokusu yayan koskoca bir kitap çıkardı. Uçları biraz karartılı ve kıvrık yaprakları kalın ve yavaş parmakları ile çevirdikçe kurşunkalemi uçukluğunun ancak belirtebildiği birtakım yazılar görünüyor. Bunlar, bu adamın yıllardır topladığı veya Divanı Lügatı Türk’ten Türkçeye çevirdiği binlerce sözdü.

[…]

Bavulunu da, adresini de bize bırakıp gitti. Bunu Hami Reis Hazretleri’ne arz ettim. Alaka gösterdiler. Kitabı gözden geçirdiler. Kendisini çağırttılar, görüştüler.

Bunca gün, bunca insan görmüş o yaşlı başlı adam, Gazi’nin huzurunda bir çocuk kadar utangaçtı. Birbirine kenetlenmiş, birbirini uğuşturur ellerine alnından iri iri ter damlıyordu.

Çıktıktan sonra:

-Ağzım dilim tutuldu. Ben kim, Gazi kim!.. Bize bu çoktur… Biz o Süleyman’ın karşısında karınca bile değiliz yahu! dedi.

Böylece, kırk yıl yanındakilerden başka kimse bilmeyerek çalışmış köy hocası Numan Efendi, bir iki gün içinde bütün gazetelerin adını sanını bildirdiği, resmini bastığı tanınmış bir adam oldu.

Gazi Hazretleri, Çağatay Lügati’nin, eksikleri giderilip doğru telaffuzlarla yeni imlaya geçirilip basılmak üzere hazırlanması işini Numan Efendi’ye verdi. Saray’da kalıp çalışmasını emretti. Numan Efendi, bu işi, yanına alacağı, Batı dilleri bilir bir iki mütehassısla başarabileceğini bana söyledi. Arz ettim. Pekiyi dediler. Türkiyat Enstitüsü’nden Abdülkadir Bey’le, Diş Mektebi’nden mezun Mecdi Bey de bu işe alındı. Böylece, yakında basılacak olan Çağatay Lügati üzerinde çalışmalar başladı. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 25, Birinci Basım: Nisan 2009, s. 385-386)”

Eskişehir’in Seyitgazi ilçesine bağlı Arapören (Şimdiki adı Doğançayır) köyünün öğretmeni, köyündeki işini gücünü bırakarak kalkıp İstanbul’a gelmiş. Niye mi? Yıllardır biriktirdiği dille ilgili çalışmalarını Atatürk’le paylaşmak için. Atatürk bekletmeden kabul ediyor Numan Öğretmen’i. Onun alınteri akıtıp emek harcayarak yaptığı dil çalışmalarının Çağatayca bir sözlüğe dönüşmesi için gerekli yardımları yapıyor. Onu, Dolmabahçe Sarayı’nda konuk ediyor.  

Atatürk, Anadolu’nun adı bilinmez bir köyünden koşup gelen Numan Bey’i, Saray’da konuk ederek halka karşı olan sevgisini ve bilgiye verdiği değeri gösterdi. Atalarımız: “Başak olgunlaştıkça başını aşağı salar.” sözünü boşuna mı söylemiş? Yedi Düvel’e baş eğdirmiş yüce komutan, kendi yurttaşına karşı son derece alçakgönüllü. Bu olay bile Atatürk’ü anlatmaya yeter de artar bile.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  28 Eylül 2024

 


TÜRK DİL KURULTAYI


Atatürk, Türk dilinin varsıllaşması ve yabancı dillerin etkisinden kurtulması için önemli çalşmalar içindeydi. Fırsat buldukça dil uzmanlarıyla görüşüyor, Türkçe konusunda yazılan makaleleri ve kitapları okuyor, bunlara koşut olarak farklı sözlükleri inceliyordu. Kimi zaman dil uzmanları, yazarlarla bir araya gelip konuyla ilgili tartışmalar yapıyordu. En iyiyi ortaya çıkarmak için her düşüncedeki kişiyle konuyu görüşüyordu. Çalışmaları sonunda Türk Dil Kurultayı’nın toplanmasına karar verdi. Bu Kurultay’a yazarların, dil uzmanlarının ve öğretmenlerin katılmasını istiyordu. Ne yazık ki dil uzmanı sayısı, parmakla sayılacak kadar azdı. Var olanların Kurultay’a katılmasını sağlayıp onların düşünce ve önerilerinden yararlanılmalıydı.

Türk Dil Kurumu, 12 Temmuz 1932’de kurulduğunda başkanlığına Samih Rifat’ı (Şiirde Garip akımını başlatanlardan Oktay Rıfat’ın babasıdır.), yazmanlığa Ruşen Eşref Ünaydın’ı, üyeliklere de Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Celal Sahir Erozan’ı öneren Atatürk’tü.

Birçok yazar ve dil uzmanı Kurultay’a çağrıldı. Çalışmalar, Samih Rifat’ın öncülüğünde yapılacaktı. Atatürk, sık sık onunla ve Ruşen Eşref’le görüşmekteydi. Ancak Samih Bey çok hastaydı. Atatürk Yalova’dayken çağrılmasına karşın sağlığı nedeniyle gelememişti oraya. Paşa, Dolmabahçe’ye döndüğünde Samih Bey’e telgraf çekildi. Ancak onun sağlığı buna el vermedi. Evinde yatıyordu iyileşmek için. Burada sözü Ruşen Eşref’e verelim:

“Samih Rifat Bey’den ne ertesi gün bir cevap alınabildi ne de daha ertesi gün… Kısıklı polis noktasına telefon edildi. Samih Rifat Bey’in gelemeyecek kadar hasta olduğu öğrenildi. Bunu Reisicumhur Hazretleri’ne arz ettim. Üzüldüler. Buyurdular ki: ‘Yarın Operatör Kemal Bey ve Hasan Rıza Bey’le birlikte gidip görürseniz çok iyi olur, tarafımdan hatırını sorunuz. Yürüyebilecek gibiyse alır gelirsiniz. Dolmabahçe’de bana misafir olsun. Burada tedavisine baktırılır. Doktorlar daha kolay gidip gelebilir.’

Ertesi gün, Operatör M. Kemal Bey, Riyaseti Cumhur Kalemi Mahsus Müdürü Hasan Rıza Bey ve ben, bir motorla Üsküdar’a geçtik. Samih Rifat Bey’in köşküne çıktık. […]

Getirdiğimiz selama, davete pek sevindi. Nasıl teşekkür edeceğini bilemedi. ‘Ben zaten kaç gündür Yalova’ya gideceğim diye Oktay’a kitap bavulumu hazırlatıyordum’ diye iki kanadı büyük bir kitap gibi açık duran bavulu gösterdi. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 25, Birinci Basım: Nisan 2009, s. 381-382)”

Hasta yatağındaki Samih Rifat, Dolamabahçe Sarayı’na getirildi. Kendisine ayrılmış odaya yerleştirildi. Hem doktorların sıkı gözetimi altına girdi hem de Atatürk’le Türk dili konusunda yapılacaklarla ilgili görüş alışverişinde bulundu. Samih Rifat’ın Dolmabahçe’ye getirilmesi, Gazi Paşa’nın Türkçeye ne denli önem verdiğinin göstergesi. Çünkü o, Türk ulusunun sonsuza dek diliyle var olacağının bilincindedir.

Gelelim Agop Martayan’ın (Dilaçar’ın) Türk Dil Kurultayı’na katılmasına…

“Kurultay toplanacağı sözü, değil yurtiçindeki bilirleri, sınırlarımız aşırı dil bilginlerini bile hıza getirmişti. Bir sabah, Ermenice iki makale aldım: Agop Martayan imzalı… Tercüme ettirdim: Türk dilinin eksikliği ve köklülüğü, başka dillerde bıraktığı izler üzerine idi… Hami Reis’e arz ettim. Bir iki gün sonra yine o imzanın yeni bir tezi daha geldi. Reisicumhur Hazretleri bu yazıları yazanın nerede olduğunu sordular. Öğrendik ki Sofya’da imiş. Kurultay’da hazır bulunmak ve tezini anlatmak üzere getirilmesi için emir verdiler. (Aynı yapıt, s. 386-387)”

İçişleri ve dışişleri bakanlıkları devreye girer ve Agop Martayan’ın Kurultay’a katılımı sağlanır. Atatürk, yalnızca çok bilinen dil bilginlerinin değil; yurdun her köşesindeki ve yurt dışındaki dil uzmanlarının da dil çalışmalarına katılmasını sağlamak için elinden geleni yaptı. Onun için önemli olan, diliyle sonsuza dek yaşayacak olan Türk ulusuydu.

Atatürk, tüm çalışmalarında tek başına değildi. Konuyla ilgili uzmanların görüşlerine değer verdi. Yararlandığı uzmanların kimliğine, etnik kökenine, inancına bakmadı. Hz. Muhammed’in “İlim, Çin’de olsa alınız.” sözü uyarınca davrandı. O, usçu bir bakış açısıyla bilimi kılavuz edindi. Bilim adamlarına, herhangi bir alanda uzman olanların düşüncelerine çok değer verip saygı duydu. İşte, Atatürk’ü Atatürk yapan da bu değil mi?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  27 Eylül 2024

 

 

 

TÜRK DİL BAYRAMI


Bugün, Türk Dil Bayramı’nın 92. yıldönümü…

Atatürk’ün önderliğinde Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşundan sonra sıra Türk dili üzerindeki çalışmalara gelmişti. Büyük Önder, zaman yitirmeksizin dil çalışmalarına başladı. Bu işe öncülük yapacak kurullar oluşturuldu. 12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumu kuruldu. 26 Eylül 1932’de ise Birinci Türk Dil Kurultayı toplandı Dolmabahçe Sarayı’nda. Bu kurultay, dokuz gün boyunca gece yarılarına dek aralıksız çalışmış, 5 Ekim 1932’de sona ermiştir. Gazi Paşa, bu çalışmaların hepsini başından sonuna dek izledi.

Atatürk’ün önerisiyle Türk ulusunun tümü, Birinci Türk Dil Kurultayı’nın doğal üyesi sayıldı. Bu nedenle isteyen herkes toplantılara katılıp konuyla ilgili düşünce ve önerilerini sunabilirdi. Buna koşut olarak Kurultay’daki görüşmeler, radyodan anında yayımlandı. Bazı kent alanlarında, halkın konuşmaları dinlemesi için sesbüyütler takıldı. Halk; buralarda, evlerinde ve işyerlerinde Kurultay çalışmalarını izlediler.

Kurultay’a türlü kesimlerden aydınlar, yazarlar, dil uzmanları katıldı. Atatürk; saz şairlerinden, halk hatiplerinden hiç olmazsa birkaçının Kurultay’a çağrılmasını istedi. Çünkü ulusun dili, ancak halkın katılımıyla biçimlendirilebilirdi.

Kurultay’da konuşulacak konular önceden belirlendi.

“A) Dilin kökenleri

1-   Türk dilinin eskiliğine ve:

a)    İndo-Europeem dillerle,

b)   Bütün beyaz ırklar dilleriyle,

c)    Asya ve Avrupa’nın başka dilleriyle münasebetleri üzerine tetkikler.

2-   Türk dilinin doğrudan doğruya kendi muhit şartları içinde gelişmeleri.

a)    Lehçeleri,

b)   Tarihi gramerleri ‘fonetik, şekliyat (morfoloji), sentaks’,

c)    Kelime hazineleri (lügatler),

d)   Her türlü yabancı tesirlerden uzak olarak gösterdiği yüksek edebi kabiliyet.

3-   Bu kabiliyetin halk dilinde sürmesi ve yazı dilinde sönmesi (halk edebiyatı-divan edebiyatı).

Bunlarda etken olan sebepler: dilin yakın mazisinin tetkiki.

B) Türk dilinin bugünkü hali, asri ve medeni ihtiyaçları.

4- Tanzimat’tan bugüne kadar Türk dili ve gösterdiği değişiklikler:

a)    Şekliyat (morfoloji),

b)   Sentaksa,

c)    Kelimeler (vocabuliare)

d)   Terimler,

5-   Türk dilinin asri ve medeni ihtiyaçları nelerdir?

C) Türk dilinin gelecekteki gelişmeleri.

6- Gaye, Türk dilini bugünkü ve yarınki medeniyeti kemali ile kucaklayabilecek en güzel şiveli ve ahenkli bir ifade vasıtası haline getirmek olduğuna göre:

a)    Şekliyat,

b)   Sentaks,

c)    Kelime teşkili,

d)   Terim koyma

sahalarında dilin bütün ihtiyaçlarını gidermek, düşünüş tarzını asrileştirecek ve Batılılaştıracak hale getirmek; yeni vakıaları ifade edecek yeni kelimeler teşkilinde önceden hazırlanmış ve tespit edilmiş esaslar ve kaideler hazırlamak. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 25, Birinci Basım: Nisan 2009, s. 384)” Görüldüğü gibi Birinci Türk Dil Kurultayı’nda dilimizin sorunlarının ayrıntılı bir biçimde görüşülmesi önerildi. Bunun yanı sıra Türk dilinin gelişmesi için nelerin yapılması gerektiği de gündemin asıl konusuydu.

         İşte, Atatürk’ün öncülüğünde 26 Eylül 1932’de, Türk Dil Kurultayı’nın toplandığı 26 Eylül günü o günden beri Türk Dil Bayramı olarak kutlanmakta. Bu güzel bayram, hepimize kutlu olsun.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  26 Eylül 2024

YERSİZ İNCELİK VE TÜRKÇE


Oğlum bebekti. Her bebek gibi düzenli olarak çocuk sağaltımcısına götürüyorduk onu. Zaman zaman bazı sağlık sorunları olduğunda da sağaltımcının kapısını çalıyorduk. Dünya üzerinde sorunsuz büyüyen çocuk yoktur sanırım.

Sağaltımcıya gittiğimizde sıramızı beklerken bizim gibi bebekleri olan anne ve babalarla tanışıyorduk. Çocuklarımızın sorunlarını konuşup dertleniyorduk. Çoğu zaman da birbirimizin deneyimlerinden yararlanıyorduk. Daha çok anneler konuşuyor, biz babalar dinliyorduk. Bu dinlemeler sırasında eşlerimizin söylediklerini onaylıyorduk çoğu zaman. Her anne ve baba çocuklarıyla ilgili en büyük sorunu kendilerinin yaşadığını düşünür. Atalarımız “Eldeki yara, yarasıza duvar deliği.” sözünü boşuna söylememiş. Herkes kendi çocuğun sorununun daha önemli, yaşamsal ve ivedilik gösterdiğini düşünmekteydi.

Bir gün yine sağaltımcıdayız. Bekleme salonu kalabalık… Karşımızdaki koltukta şişman bir kadın oturmakta kucağında bebeğiyle. Yanındakine çocuğunun sorunlarını anlatmakta. “İştahımız yok, ishaliz.” Eyvah, eyvah…” diyorum içimden. “Çocuğunun iştahı yok da senin de mi iştahın yok? Ne iyi zayıflarsın biraz. Bir de ishalsin, öyle mi?” Kadın, sürdürüyor konuşmasını: “Huysuzuz, gece çok ağlıyoruz.” “Doğrudur…” diyerek içimden yanıtlıyorum onu. “Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur.” diyorum. “Huy geçişkendir anneden çocuğa.” Konuşmalar, böyle sürüp gidiyor.

Çalıştığım eğitim kurumu, öğrencileri merkezi sınavlara hazırladığından veliler sık sık bizimle görüşmeye gelirlerdi çocuklarının durumuyla ilgili. Babalar işte oldukları ve de başlarını kaşıyacak zamanları olmadığı(!) için genellikle anneler ilgilenirdi çocukların eğitim işleriyle. Merkezi sınavlar, büyük bir yarış… Annelerin çoğu da iyi yarışçılar kendilerince. Usa gelmez çalışmalar yapmaktalar. Çocuklar, yarış atı gibi her şeyleri kontrol altında.

Annenlerle en sık yaptığımız söyleşiler şöyle… “Adil Bey, Türkçemiz iyi değil.” deyince karşımdaki kadın. Hemen yanıtlıyorum onu: “Olur mu öyle şey, sizin Türkçeniz çok iyi. Çocuğunuzun Türkçesinde biraz sorun var.” Bazıları ne demek istediğimi anlamıyor, ancak yine de ben bu çoğul öznelerin kullanılmasıyla bıkıp usanmadan savaşıyorum. “Test sonuçlarımızı öğrenmeye geldim.” dersaneye gelme nedenini anlatmak istiyor veli. “Siz sınava mı girmiştiniz?” diye gülümseyerek soruyorum. O: “Hayır, çocuğum girmişti.” diyor, biraz da durumu anlayarak.

Beni en çok güldürüp şaşırtan ise şu: “Babamız, bu işlerle ilgilenmez.” sözü. İçimden “Siz babanızla mı evlisiniz.” tümcesi geçiyor acı bir gülümsemeyle. Bunu söyleyemiyorum. Onun tümcesini “Çocuğunuzun babası, yani eşiniz ilgilenmiyor ders çalışma ve sınav işleriyle.” diyerek düzeltmeye çalışıyorum. Anne, anlıyor ne demek istediğimi ve yüzü hafifçe pembeleşiyor. Bu konuda örnekler çok…

Tekil olması gereken bir tümcenin öznesini çoğul olarak söylediğimizde her şey tepetaklak oluyor. Tümcenin anlamı değişiyor. Kişi, anlatmak istediğini anlatamıyor. Bunun nedeni, gereksiz yere tümcenin öznesi ve yükleminin çoğul olarak söylenmesi. Amaç; daha güzel konuşmak, biraz da incelik göstermek. Aşırı incelik gösterme isteği, ne yazık ki dili bozuyor. Zaten dilimiz Türkçe, yapısı gereği inceliklerle dolu. Dilin doğal inceliği içinde duyup düşündüklerimizi anlatabiliriz kolaylıkla. Bu nedenle dilin kurallarını çok fazla zorlamaya gerek yok! Annemizden öğrendiğimiz anadilimizin inceliği, zaten kaynağından gelmekte. Dünyada annelerin inceliği, başka hangi varlıkta var ki?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  20 Eylül 2024

                                                                 

 

GAZİLER GÜNÜ


Bugün Gaziler Günü… Peki, bugüne neden Gaziler Günü denmiş?

Ulusal bağımsızlığımızın dönüm noktasıdır Sakarya Savaşı. Bu savaş, 23 Ağustos 1921 Salı günü başlamış, 13 Eylül Salı günü TBMM ordularının utkusuyla sona ermiştir. 1683 II. Viyana bozgunundan beri sürekli geriye çekilen Türk ordusu, Sakarya’da Haçlı ordusunu durdurmuş ve ilerlemesini önlemiştir. Türklerin Anadolu’dan atılamayacağı gerçeği tüm dünyaya kanıtlandı bu savaşla. İşte, Sakarya Utkusu’nu tarihimizin dönüm noktası yapan budur.

Sakarya Savaşı’ndan sonra Atatürk, TBMM’ye bu savaşla ilgili bilgi verir. Her şeyi ayrıntılarıyla anlatır milletvekillerine 19 Eylül 1921 günü. Konuşması coşkuyla alkışlanır. Konuşmanın bitiminde milletvekilleri, TBMM başkanlığına birkaç önerge verir. Bunlardan biri, aynı zamanda milletvekili de olan Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü’nündür. Önerge, cepheden gönderilmiştir TBMM’ye.

“Batı Cephesi

14/15 Eylül 1.45 evvel

Bizzat muharebe meydanındaki tedbirleriyle muzafferiyetin etkeni ve müessiri olmuş olan Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne müşirlik rütbesi ve gazilik unvanı tevcihini teklif ve istirham ederiz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bu tevcihini milletimiz tarafından doğrudan doğuya bütün orduya müteveccih bir takdir ve taltif eseri olacağı kanaatinde bulunduğumuzu az ederiz.

Kozan Mebusu                               Edirne Mebusu

        Fevzi                                              İsmet

(Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 11, İkinci Basım: Nisan 2005, s. 411-412)

Bu önergeden sonra Mustafa Kemal Paşa’ya gazilik unvanı ve mareşallik verilmesine ilişkin 64 imzalı kanun teklifi de okunur.

“Reis [Birinci Reis Vekili Hasan Fehmi Beyefendi]: Yine aynı mealde Erzurum Mebusu Durak Bey’in, Aydın Mebusu Tahsin Bey’in, Siird Mebusu Halil Hulki Efendi’nin de önergeleri var.

Efendim, müstaceliyet kararı ile bu teklifin gündeme ithali ile acil olarak müzakeresini kabul edenler lütfen el kaldırsın. Kabul edilmiştir. Müzakere edeceğiz. Büyük Millet Meclisi Reisi Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne gazilik unvanı verilmesine ve müşirlik rütbesi tevcihine dair kanun:

Madde 1: Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne gazilik unvanı verilmiş ve müşirlik rütbesi tevcih edilmiştir. Reis [Birinci Reis Vekili Hasan Fehmi Beyefendi]: Kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın. Kabul edilmiştir. (Aynı yapıt, s. 412)”

TBMM’deki görüşmelerin birinci oturumu bitti, ara verildi. Ardından ikinci oturum başladı. Bu oturumu, başkan sıfatıyla Mustafa kemal Paşa yönetti. TBMM’nin kendisine verdiği gazilik unvanı ve mareşallik rütbesi için kısa bir teşekkür konuşması yaptı:

“Reis [Mustafa Kemal Paşa]: Muhterem arkadaşlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordusu’nun Sakarya’da kazanmış olduğu muzafferiyetin hasebiyle birkaç gün evvel yüce Meclis’imizden vuku bulan tebriklere ancak bugün teşekkürler arz etmek fırsatına nail oluyorum. Aynı zamanda bugün uhdei âcizaneme tevcih buyurduğunuz unvan ve rütbeden dolayı özel olarak minnet ve şükranımı arz ederim. (Estağfurullah sesleri, şiddetli alkışlar.) Kazanılan bu muvaffakiyet yüksek heyetlerinin iradesiyle kuvvet bulan ordumuzun iradesi sayesinde düşman ordusunun iradesinin kırılması suretiyle tecelli etmiştir. Dolayısıyla taltiflerinizin hakiki muhatabı yine ordumuzdur. Bunun için ordu namına da, kendi namıma da arz ettiğim teşekkürlerimi ilaveten tekrar etmeyi bir vazife sayarım. (Aynı yapıt, s. 412)”

Gazi Paşa’nın yukarıdaki TBMM’ye teşekkür konuşmasındaki inceliği ve alçak gönüllüğü ilgi çekici. Ayrıca başarının ordunun olduğunu vurgulaması çok önemli.

Atatürk’e TBMM, 19 Eylül 1921 günü gazilik unvanı ve mareşallik rütbesi verdi. “Gazi” gaza yapan kişidir. Gaza ise İslam dinini koruma ya da yaymak amacıyla Müslüman olmayanlara karşı yapılan kutsal savaş demektir. Mareşallik ise ordudaki rütbelerin en üst derecesidir. Fevzi Çakmak ise 31 Ağustos 1922’de Atatürk’ün önerisiyle TBMM tarafından mareşal rütbesiyle ödüllendirildi. Atatürk, yaşamı boyunca “mareşal” sıfatını çok az, “gazi” unvanını ise çok sık kullandı. Halk da O’na hep “Gazi Paşa” dedi. Dinsel bir unvanı, dünyasal bir rütbeye yeğledi. Büyük bir alçak gönüllülükle “mareşal” sıfatının Fevzi Çakmak tarafından kullanılmasının yolunu açtı.

Kırk yılı aşkındır emperyalizmin güdümündeki bölücü terör örgütü PKK, askerimize, polisimize, korucularımıza ve işinde gücünde olan, evinde oturan halkımıza çoluk çocuk demeden saldırmakta. Bu saldırılarda binlerce şehit verdik. Bu ihanet örgütünü ortadan kaldırmak için binlerce kahramanımız gazi oldu. Bu nedenle 24 Ağustos 2003 tarih ve 25209 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan yönetmenliğe göre Atatürk’ün “gazilik” unvanını aldığı 19 Eylül gününün Gaziler Günü olmasına karar verdi zamanın hükümeti. Gazilerimizin tümünün  günü kutlu olsun. Bu vesileyle bağımsızlığımızın önderi, devletimizin kurucusu, devrimlerimizin mimarı Gazi Paşa’mızı sevgi, saygı, özlem ve minnetle anıyorum.

                                                         Adil Hacıömeroğlu

                                                         19 Eylül 2024

NARİN OLAYI VE SOSYAL MEDYA


Türkiye’nin Kızı Narin Güran, 21 Ağustos 2024 günü ortadan yitiverdi. Narin’in kayıp başvurusunu, Jandarma’ya babası yaptı. Bunun üzerine devlet kurumları kolları sıvayıp aramalara başladı. Olayı ilk işittiğimde küçük kızın öldürüldüğü düşüncesi şimşek gibi çaktı beynimde. Ama yine de ölümün bu güzel yavrudan uzak durmasını diledim.

Türkiye’nin neresinde, ne tür bir olay olursa olsun bundan siyasi çıkar sağlamak söz konusu. Neden mi? Partilerin neredeyse çoğunun halkı inandıracak bir izlencesinin olmaması. Ülkemizin bin bir türlü çözüm bekleyen sorunu var. Anca hem iktidar hem de TBMM’de bulunan muhalefet partilerinin bu sorunları çözme konusunda usçu, uygulanabilir bir önerisi yok! Söz atışmalarıyla sorunların çözüleceğini düşünmekteler ne yazık ki. Sorunlarımızı çözmek için önce onların nedenlerini belirlemek gerek. Sorunları ortaya çıkaran serbest piyasa anlayışı hem iktidarın uyguladığı hem de TBMM’deki muhalefet partilerinin iktidar olduklarında yaşama geçirmek istedikleri bir sistem. Böyle olunca da topluma farklı ve sorun giderici bir izlence sunmak olanaksız onlar için. Bu nedenle işlenen bir cinayetten, olan bir trafik kazasından, çıkan bir orman yangınından, devrilen bir ağaçtan, soyulan bir dükkândan iktidar çıkamaya çalışan bir muhalefet var ne yazık ki.

Narin olayı işitilince Tavşantepe köyünün ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) üssü olduğunu ciddi ciddi sosyal medyada yazıp dost söyleşilerinde söyleyenler vardı, hem de sayısı azımsanmayacak kadar. Üstelik çoğu okumuş yazmış, toplumun saygı duyduğu kişiler… Üstelik bu yalanla Türkiye’de büyük olumsuzluklar yaratacak büyük bir kışkırtma sahneye konmak isteniyordu. Ne yazık ki iktidar karşıtı olanlar, bu yalana hemen inanarak bunu savunmaya başladılar. Ne yazık ki ülkemiz gerçeklerini, özellikle Güneydoğu’muzdaki köylerimizin toplumsal yapısını bilemeyen bu kişiler, açık bir yalanı gerçekmiş gibi savundular. Nedeyse herkesin kan bağıyla birbirine bağlı olduğu bir köyde böyle bir şeyin olanaksız olacağını usuna bile getirmedi bu kişiler.

Birinci yalandan sonra ikinci yalan ortaya atıldı. Tavşantepe’nin Hizbullah’ın (Hüda-Par’ın) üssü olduğu savunuldu. Buna inanılıp yaygınlaştırıldı bu yalan. Oysa bu savın gerçek olup olmadığını anlamak çok kolay. Son yıllarda yapılan birkaç seçime bakıp bu köyün kimlere oy verdiği hemencecik anlaşılabilir. Nedense yurttaşlarımızın bir bölümünde araştırıp öğrenme alışkanlığı yok! Sosyal medyada gördüğü her şeye inanan önemli bir kitle var ülkemizde.

Yalan, yalan üstüne… Hangi birini anlatayım? Hele sosyal medyada, kimi zaman da bazı televizyonlarda cinayet nedeniyle anlatılan cinsel fantezilere değinmeyeceğim. Aslında bu anlatımlar, bilinçaltının dışa vurumu. Bu köyde Narin gibi çocuklar yaşamakta. Anlattığınız konularda özne yaptığınız kişiler bu çocukların anne ve babaları. Narin’in hakkını savunacağım diye onlarca Narin’i canlı canlı toprağa gömmek niye?

Ülkemizde ve dünyanın her yerinde çocuklar, kadınlar, erkekler öldürülüyor ne yazık ki. Gönül ister ki her doğan insan başı yastıkta ölsün, başkalarınca öldürülmesin. Başta ülkemiz olmak üzere tüm dünyada hiç kimsenin burnu kanamasın isterim. Ancak toplumda iyiler yaşadığı gibi kötüler de var. Bir toplumu oluşturan kişilerin hepsi tornadan çıkmış gibi aynı olamaz huyuyla tüyüyle. Olmadığı için yüreğimizi acımakta insan yitikleri.

Serbest piyasa sistemi toplumumuzu çürütmekte. Gelir dağılımının adaletsizliği, hesap vermemenin beceri sanılması, birçok suçun üstünün örtülmesi, işsizliğin çığ gibi büyümesi, bazı kişilerin kısa yoldan toplumun sırtından varsıllaşması, siyasetin gelir kapısı olarak görülmesi, çalışıp alınteri dökerek üretene değer verilmemesi, eğitimin yozlaştırılması, dinin siyasete alet edilerek özünden saptırılması, rüşvet alıp verilmesinin sıradanlaşması, kısacası Cumhuriyet’imizin kimsesizlerin kimsesi olmaktan çıkarılması toplumu çürütmekte. Bütün bu sorunlara feodalitenin ülkemizin birçok yerinde gücünü koruması eklendiğinde çürüme, kokuşmaya başladı. İşte, Narinlerin canına kıyan sistem bu.

Sosyal medya yalanlarından umar aramak yerine, ülkemizin gerçek sorunlarını belirleyip bunları usçu çözümlere kavuşturmak amaçlanmalı. Sosyal medya; sorumsuz, ilkesiz, çoğu zaman kötü niyetli kişi ve kurumlarca yönlendirilen bir alan. Bu nedenle sosyal medyanın serbest piyasanın yıkıcılığı ve feodalitenin yozluğu kadar tehlikeli. Bu tehlikeye karşı önlem almak ulusal bir görev değil mi?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  18 Eylül 2024