SOSYAL DEMOKRASİ BUDUR KILIÇDAROĞLU


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Brüksel’de Avrupa Parlamentosu (AP) Sosyalist Grup Başkanı Hannes Swoboda ile yapacağı görüşmeye ev sahibi tarafından kabul edilmedi. Neden mi? Kılıçdaroğlu, Swoboda ile yaptığı basın toplantısında Recep Tayyip Erdoğan’la Beşar Esat’ı bir tutarak ikisine de diktatör dediği için.

Swoboda, görüşmeyi iptal etmesinin gerekçesini şöyle açıkladı: “Erdoğan’ı eleştirebilirsiniz, Erdoğan halkın oyuyla iktidara gelmiş birisi. Kabul etsek veya etmesek de halkın oylarına anlayış göstermek durumundayız. Erdoğan’ın politikasını kabul etmeyebilir eleştirebilirsiniz. Ama diktatörle halkın oyuyla gelen arasında büyük fark olduğunu bilmemiz gerekir. Ayrıca AP Sosyalist Grubu’nun Esat ile ilgili duruşu ve politikası belli. Bizim için Esat eli kanlı bir diktatördür. Bir an önce yönetimi bırakmalıdır. Esat ise halkın oyuyla iktidara gelmiş birisi değil. İki lider arasında büyük fark var.” Bu sözler, Avrupa sosyal demokrasisinin ne olduğunu açıklaması bakımından çok ilginç.

Swoboda’ya Hitler ve Mussolini’nin de seçimle geldiğini anımsatmalı öncelikle. Demek ki Avrupalı sosyal demokratlar bu iki faşist lidere de saygı duymaktalar. Avusturya’da seçimlerden birinci çıkan ırkçı lider (Bu, AB ülkeleri siyasetçilerinin nitelemesidir.)  Jörg Haider’e Avrupa’nın demokrasi şampiyonları neden saygı göstermediler? Haider’in başbakanlık koltuğuna oturmaması için neden Avrupa’nın solu da sağı da seferber oldu? Avusturya halkının oyuna niye anlayış gösterilmedi? Demek ki Avrupalı siyasetçiler, kendi çıkarları söz konusu olduğunda kendi koydukları kuralları bile çiğneyip geçmekteler.

Peki, Avrupalı siyasetçilerin Erdoğan sevgisi nereden geliyor? Erdoğan, ABD ve AB emperyalistlerin çıkarlarına uygun davrandığı için şimdilik baş tacı. Özellikle Suriye konusunda ABD ve AB’nin ileri karakolu gibi davranması, batılıların ona karşı sevgisini oldukça artırmakta. Tabii bu sevgi şimdilik… İleride batılı siyasetçilerin sevgisi, nefrete dönüşebilir.

Swoboda ve AP sosyalistlerinin Esat düşmanlığı neden acaba?

Esat, ABD ve AB’ye boyun eğmeyip İsrail’in yayılmacı, saldırgan politikasına da karşı duruyor. Her şeyden önce ülkesinin bütünlüğünü savunmakta. Bunun içindir ki batılı emperyalistlerin hedefinde Esat.

Swoboda’nın sözlerinde tek doğru var: “RTE ile Esat’ın bir tutulmayacağı…” Evet, Kemal Bey bu iki siyasetçiyi karşılaştırıp bir tutmakla yanlış yaptın. Esat; emperyalist saldırganlığa karşı duran, ülkesini savunan, teröristlerle savaşan bir yurtsever. Erdoğan ise terörle müzakere ederek ülkesini bölünmenin eşiğine getirmiş BOP eşbaşkanı… Bu ikisi bir tutulur mu Kemal Bey?

Bazı gazeteler ve köşe yazıcıları, Swoboda’nın tavrını kişiselleştirip yumuşatmak, Avrupalı sosyal demokratları temize çıkarmak için türlü gerekçeler ileri sürmekteler. Bunların en ilgi çekici olanı ise Swoboda’nın eşinin yönetici olduğu şirketin Türkiye’deki rüşvet olayı.  Böylesi bir olayın Avrupalı sosyal demokratların genel politikasında belirleyici olması olanaksız. Eğer CHP, Batı’nın Suriye politikasını kayıtsız, koşulsuz destekleseydi; büyük bir olasılıkla bu kaba davranışla karşılaşmayacaktı Kılıçdaroğlu.

Irak işgaline karşı çıkan Avrupalı sosyal demokrat görüp işittiniz mi Kemal Bey? Üstelik İngiliz Tony Blair, Bush’la kol kola bir buçuk milyon Iraklının ölümüne neden oldu.

Dünyanın dört bir köşesinden alevlenen sömürgeciliğe karşı ulusal kurtuluş savaşlarını destekleyen Avrupalı bir sosyal demokratı gören var mı? Gören olamaz, neden mi? Çünkü sosyal demokrasi emperyalizmin sol ayağı olarak görevini yapmak zorunda. Düşüncelerine uygun olarak emperyalizme hizmet etmek, onların görevi… Ezilen halkların savaşımı, onları ilgilendirmez.

Dünyada sömürgeciliğe karşı ilk kurtuluş savaşının öncüsü olan CHP’yi, sosyal demokrat ideolojik bataklığına sokarak emperyalist kapılarda rezil etmeyin ey Kılıçdaroğlu! Swoboda’ya kırılmışsınız, davranışını kaba bulmuşsunuz. Sosyal demokrasi budur Kemal Bey, şaşırmayın; onların süslü sözlerine kanmayın! Ezilen ulusları elleri titremeden kırıp kıyan Avrupa’nın Hıristiyan demokratlarıyla sosyal demokratları değil mi?

Türkiye’nin de CHP’nin de geleceği, emperyalizmin sağ ve sol ayaklarını oluşturan ideolojilerde değil; Kemalizmdedir Kemal Bey.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       22 Mayıs 2013

Not: Bu yazı, 27 Mayıs 2013 tarihli Ulus gazetesinde yayımlanmıştır.

 

 

 

SENİN MALİYETİN NE KADAR CENGİZ?


                                   
Gerek AKP sözcüleri gerekse yandaş ve besleme basının iktidar destekçisi köşelemecileri halkı küçük görme, zaman zaman da topluma hakaret etme konusunda yarışmaktalar. Bunun son örneği de Radikal Gazetesi yazıcısı Cengiz Çandar. Reyhanlı bombalarını kendince yorumlayan Çandar’ın bombalarla can veren yurttaşlarımıza bakış açısı ilgi çekicidir.
13 Mayıs 2013 tarihli “İsrail’e Vuramayan Reyhanlı’ya Niçin Vurur?” başlıklı yazısında şöyle diyor Cengiz Çandar: “Bu nedenle, Reyhanlı’daki patlamaları ve şimdiye dek herhangi bir benzeri olayda görülmemiş yükseklikteki can kaybını, Ortadoğu politikasında ‘etkili bir aktör’ olmanın ‘kaçınılmaz maliyetlerinden biri’ olarak görmek gerekiyor.” Reyhanlı’da ölenleri “kaçınılmaz maliyet”  olarak görmekte köşe yazıcısı.
Şöyle sürdürüyor yazısını Çandar: “Bu, tatsız bir gerçek ama maalesef böyle. Böyle bir maliyetten uzak kalmak için Türkiye’nin Suriye’de olan bitenlerden uzak durması gerekmez miydi?”
Konuyu daha iyi anlamak için “maliyet” sözcüğünün anlamını anımsayalım öncelikle.
“Maliyet: Üretimde bir mal elde edilinceye değin harcanan değerlerin toplamı. (TDK Türkçe Sözlük)”
Demek ki bir mal üretmek için maliyet hesaplanır. Her malın bir maliyeti vardır. Ekonomik konular söz konusu olduğunda kullanılır bu sözcük.
Ey köşe yazıcısı, insan mal mıdır ki maliyeti olsun. İnsanın değeri, parayla pulla ölçülebilir mi? İnsan yaşamına paha biçilir mi hiç?
Ortaçağ’ın köleci düzeninde insanlar, alıp satılırdı. Yoksa senin çok savunduğun, yerlere göklere sığdıramadığın AKP iktidarının köleci düzeni uyguladığını mı söylemektesin.
Rüzgâra göre yön, mevsime göre renk değiştiren dönek medya bülbüllerinin bir maliyeti mi var efendilerine? Bundan mıdır eskiden inandıkları davalarına bir anda sırtını dönmekte bu bülbüller?
Günümüzde bazı kişiler beyinlerini, dillerini satarlar efendilerine. İnanmadıkları davaların adamı olurlar üç kuruş uğruna. Böyle olunca da herkesi kendi gibi sanır bu muhterem zevat.
AKP’li eski bir bakan, halka “malzeme” derse yandaş gazeteci de o “malzeme”nin “maliyeti”ni hesaplar.
Yılların gazetecisine bir şeyi anımsatmak isterim. Bir gün birileri de kalkar “Senin maliyetin ne kadar Cengiz?” diye sorarsa şaşırmamak gerek. Belki de bu soru, çoktan sorulmuştur.
Öncelikle Türkiye’de yaşayan kim olursa olsun her yurttaşa saygı duymalı siyasetçi de gazeteci de. Kısacası, insana insan saygı duyar.
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               13 Mayıs 2013

REYHANLI’NIN HESABINI NASIL VERECEKSİNİZ?


                        
            11 Mayıs günü Hatay’ın Reyhanlı İlçesinde belediye ve postane binalarının önünde şiddetli patlamalar oldu. Patlamalarda elliyi aşkın yurttaşımız yaşamını yitirdi.
Yüzden fazla yurttaşımız da yaralandı. Ölenler ve yararlananlar sivil insanlar. Sivil hedeflere yöneltilen bu saldırıya ve yer seçimine bakıldığında saldırganın kimliği de ortaya çıkmakta.
El Kaide’nin, geçmişte de ülkemizde benzer eylemleri olmuştu. Hem daha önce yapılanlarda hem de Reyhanlı’daki eylemde amaç, olabildiğince can kaybına neden olmak, bu yolla da kamuoyunu sindirmek.
Reyhanlı’daki patlamaların yol açtığı faciaya karşı halkın tepkisi yükselmeye başladığı bir anda, AKP’li bakanların da açıklamaları birbirini izledi. Hemen suçluyu buldular: Esat. AKP’liler, “Çözüm sürecini baltalamak isteyenler…” biçiminde başlayan tümceler kurdular. AKP sözcülerinin her şeyin sorumlusu olarak gördükleri “Ergenekon ve Esat”tı.
Reyhanlı’daki eylemi, en son yapacak siyasal adres Şam yönetimidir. Çünkü böyle bir kışkırtmadan en büyük zararı görecek olan onlardır. Kendisine büyük zararlar getirecek, hatta sonunu hazırlayacak bir eylemi Esat yönetimi neden yapsın?
Suriye’de Şam yönetimine karşı savaşan El Nusra Örgütü, Reyhanlı patlamasını saniye saniye görüntüledi. Rastlantının böylesi de olmaz, değil mi? Bir yerde bir eylem olacaksa bunu önceden bilip kameraya almayı kimler düşünür? Tabi ki eylemi yapanlar… Adamlar eylem öncesinde hazırlıklılar. Bombaların patladığı anda tekbir sesleri duyuluyor. Anlayacağınız Reyhanlılı yurttaşlarımızın öldürülmesini “tekbir”le kutsayıp kutlamada eli, kanlı cinayet şebekesi. Neden? Akıllarınca orada ölenlerin Alevi ya da laik yurttaşlar olduğunu düşünmekteler. İnternette El Nusra’nın çektiği görüntülere kolayca ulaşılabilir.
Gerçek, bu kadar ortadayken işi saptırmanın bir gereği var mı? Bir kişinin yalan söylemesi önemli suç ve günahtır. İftira atması ise daha büyük suç ve günahtır. Yalan da iftira da çok ayıptır, insana yakışmaz. Cahilce kurnazlığınızla insanları aldatacağınızı mı düşündünüz? Herkesi kendiniz gibi bilgisiz, saplantılı, milletine, tarihine düşman mı sanıyorsunuz?
AKP, besleme teröristlerle kendi halkını öldürten bir iktidar olarak tarihin kirli sayfalarındaki yerini alacak. Hem Suriyeli hem de Türk şehitlerin kanı onların büyük bir ayıbı, günahı olarak sonsuza dek yakalarını bırakmayacak. Emperyalist dolduruşlarla, hayalci ideolojik saplantılarla maceralara girişmenin cezasını ödemeli bu iktidar. Türkiye’yi etnik kökenlere, inançlara göre böldüğünüz yetmediği gibi komşularımızı da paramparça ediyorsunuz. Ne uğruna? Cehalet ve efendiye hizmet uğruna… Ayıptır bu, çok ayıp…
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               12 Mayıs 2013

PKK GERÇEKTEN ÇEKİLİYOR MU?



            PKK, Türkiye’deki silahlı güçlerinin 8 Mayıs’ta Irak’ın kuzeyine çekileceğini açıkladı. AKP, BDP ve bunlara inanan farklı kesimlerden kişiler neredeyse bayram yapacaklar. Ellerinden gelse bu günü, resmi bayram ilan edecekler. İktidar partisince kamuoyunda terörün tamamen bittiği algısı yaratılmakta. Acaba terörün tamamen bitmekte olduğu doğru mu, PKK gerçekten çekiliyor mu?
PKK’nın Türkiye topraklarında ne kadar silahlı gücünün olduğu kesin olarak belli değil. Çekilecek olanları, resmen belirlemekte olanaksız. Teröristlerin çekildiğini, ancak PKK kaynaklarının verdiği bilgiler ölçüsünde bileceğiz. Çekilen teröristler, silah ve mühimmatlarını ne yapacaklar? Terör örgütünün çeşitli illerde üs olarak kullandıkları yerler, barınaklar ne olacak? Buralardaki yığınakların kendi haline bırakılacağını düşünmüyoruz. Üslerdeki silah, mühimmat ve yaşam malzemeleri bakıma, korumaya muhtaç. Bu nedenle bir kısım teröristin buralarda konaklaması gerek.
Teröristlerin önemli bir bölümünün geri çekilmeyip köyüne, kasabasına dönerek her an göreve hazır biçimde bekleyeceği bir gerçek. Bu teröristler, hem rahat bir ortamda kendi güvenliklerini sağlarken hem de olası bir silahlı milis örgütlenmesinin elemanları olarak görev yapacaklar. PKK, tarihinde görülmedik bir örgütlenme, propaganda ve yandaş toplama olanağına kavuşmakta. Böylece de ilerde düşünülen halk ayaklanmasının altyapısının oluşması için önemli bir olanağa kavuşmakta bölücü örgüt.
Peki, bölücü örgütün tarihinde görülmedik biçimde rahat örgütlenme olanağına kavuşmasındaki etkenler neler? Birincisi, kamuoyuna pompalanan barış havası nedeniyle devlet görevlilerinin bu tür örgütlenmeleri görmezden gelmeleri. Barışı baltalayan kişi olmamak için hiçbir resmi görevli PKK’ya karşı bir tavrın içinde olmayacaklar.
İkinci nedense güvenlik güçlerinin neredeyse tamamen geri çekilmesi. Zaten PKK’nın öncelikle gerçekleşmesini istediği önkoşul bu. Güvenlik güçlerinin dağları, ovaları, sınır hattını boş bırakması bölücü örgütün arayıp da bulamayacağı bir nimettir. Bu süreçte terör örgütü yeni üsler oluşturmak için fırsat bulacak. Özellikle sınır boylarında teröristlerin yuvalanması, örgüte yeni gelir kaynakları sağlayacak. Bu da halkla yöneten-yönetilen ilişkisinin oluşmasını sistemleştirecek.
KCK operasyonları sırasında devletin bir kısım istihbarat elemanları açığa çıktı. Kısacası KCK içindeki devletin istihbaratçıları, yine devlet eliyle deşifre edildi. Bu, dünyanın hiçbir ciddi devletinde görülmeyecek bir olaydır. Hiç kimse, hiçbir kurum bindiği dalı kesmez. İstihbaratı olmayan devlet, devlet olmaz. Bir devletin gücü ve büyüklüğünde en etkili etmenlerden biri, istihbarattır. İstihbarat ağının yara alması, örgütlenip büyüme konusunda PKK’yı rahatlatacaktır.
Terör eylemleri sırasında devletin yanında yer alan Kürtlerin çoğunluğu çözüm sürecinde en büyük şaşkınlığı yaşayan kesim. Devlete güvenerek PKK’ya karşı gerektiği zaman mücadeleden çekinmeyen bu insanlar ortada bırakıldı. Bu yolla da bölücü örgüt, yeni bir alanda yayılma olanağına kavuştu. Yıllardır isteyip de yapamadığı bir şeydi bu.
Yukarıda anlattıklarımızdan da anlaşılacağı üzere PKK, Kürtlerin çoğunluğuyla bütünleşme ve onları temsil etme olanağına kavuşturuluyor bu çözümsüzlük süreciyle.
Geri çekilme konusunda gözden kaçırılmak istenen bir gerçek daha var. O da PKK’nın döşediği mayınlar… Şehitlerimizin ve yaralı askerlerimizin önemli bir bölümünün mayın patlamasıyla olduğunu düşünürsek konunun önemi sanırım anlaşılır. PKK’nın döşediği mayınların sayısı hakkında kesin bir bilgi yok. Yüz binlerle ifade edilmekte bu sayı. Bir mayının en az bir askerimizi etkisiz duruma getirdiği düşünüldüğünde PKK’nın silahlı varlığının geri çekilme olsa dahi süreceğinin bir kanıtıdır. PKK, mayınlar sayesinde araziyi kontrol etme olanağını elinde tutmakta.
Adı “barış” olan çözüm sürecinin aslında Türkiye’yi nasıl bir çözümsüzlük sürecine soktuğu açıkça görülmekte. Önümüzdeki aylarda bölücü örgüt; siyasal, ekonomik, özgüven ve askeri alanlarda eskisinden daha güçlü duruma gelecek. Türkiye ise teröre karşı mevzisini yitirecek. Burada moral bir çöküşten de söz etmeliyiz. Yıllardır süren terörün sorumluluğunu, nedenini Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlarına yükleme kampanyası devleti zayıflatırken PKK’yı güçlendirmekte.
PKK, gerçekte geri çekilmiyor; mevzi kazanıp kök salıyor. Geri çekilen ise Türkiye. İş bilmez, tarihsel gerçeklerden habersiz, yazgısını emperyalist güçlere bağlamış siyasal bir erk; hem Türkiye’nin hem de Ortadoğu ülkelerinin başına büyük belalar açmakta. Var olmak için bu oyunu bozmak gerek. Yurtseverliğin, barışçı olmanın gereği bu.
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               9 Mayıs 2013
Not: 13 Mayıs 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.

KİŞİSEL ÇIKAR, TOPLUMSAL ÇIKARIN ÖNÜNE GEÇERSE


         Üç aylık maaşını peşin alan milletvekili, seçimlerde meclis dışında kalırsa hak etmediği aylığı geri ödemeyip afiyetle yiyecek. Milletvekillerinden biri üç aylığını peşin aldıktan birkaç gün sonra cumhurbaşkanı seçilirse vekillik maaşını geri vermeyeceği gibi Çankaya’dan da aylık alacak. Anlayacağınız üç ay çift maaş.

         “TBMM üyeleri ile eski milletvekilleri ve dışarıdan atanan bankalar ile süresi sona erenlerle bunların eşleri, anne ve babaları ile bakmakla yükümlü oldukları çocuklarının, dul ve yetimlerinin tedavileri ile ilgili her türlü gider TBMM’den karşılanacak. (Kişi, çıkar peşinde koşmaktan başka bir şey bilmezse sözcük dağarcığı böylesine kıt, dil kurallarına uymada bu kadar yetersiz olur. Bir tümcede “ile”yi beş, “ve”yi ise üç kez kullanır.) Bu tümceden anlaşılacağı üzere bir gün milletvekilliği yapan birinin yedi sülalesi ömür boyu birinci sınıf tedavi görecek.

         “Eski vekiller yasama, ödenek, yolluk, genel kurula girme dışında kalan ve TBMM üyelerine tanınan bütün haklardan yararlanacak.” Milletvekilinin yenisi de eskisi de hazineden beslenmek için ayrıcalıklı olacak.

         “Yeni ve eski vekiller kamu kurum ve kuruluşlarının sosyal tesis ve imkânlarından yararlanacak.”           

         “Milletvekilleri, başkent protokolünde orgeneral ve oramiraller ile YÖK Başkanının önüne geçecek.” Zaten öne çıkmasalar kendilerini kimsenin fark etmeyeceğinin farkındalar.

“Milletvekillerinin temsil niteliği bulunan programlar için yapmış oldukları giderler, TBMM bütçesinden karşılanacak.” Bunun Türkçesi şudur: Vekillerin yurt içi ve yurt dışına yapacakları tüm gezilerin parası devletten çıkacak.       

“Eski vekillerin kendileri, eşleri ve çocukları kırmızı pasaport kullanacaklar.” Yani yaşam boyu ayrıcalık. Kırmızı pasaport, Barzani ve Talabani’ye verildikten sonra zaten ayağa düşmüştü, şimdi çarşı pazarda dolaşacak.

“Eski ve yeni vekillerin silahlarının ruhsatı sınırsız olacak.” Aslında onlara koruma da gerekli. Yetim hakkına bu kadar göz dikenlerin azcık vicdanı varsa utanıp korkarlar sokağa çıkmaya.

“Milletvekillerinin resmi ziyaret ve programları sırasında kullandıkları araçlar itfaiye, cankurtaranlara tanınan geçiş üstünlüğüne sahip olacaklar.” Ne vekillerimiz var ama? Her kıpırdadıklarında yangın söndürüp can kurtarmaktalar…

“Vekillerin aylıkları, gelir vergisine tabi olmayacak.”

Yukarıda tırnak içinde yazılan eski ve yeni vekillere tanınan ayrıcalıklar bir muz cumhuriyetinde değil, demokratik olduğu savlanan ülkemizde söz konusu. Dünyada krallara bile tanınmayan haklara sahip olan vekillerin, bu durumuyla milleti temsil etmeleri olanaklı mıdır?

TBMM’de bulunan dört partinin böyle bir konuda işbirliği yapması ilginç. Asgari ücretten vergi alınan bir ülkede vekillerin üstün ekonomik ayrıcalıklara sahip olması ayıptır. Halkı yoksullaşan ülkelerde krallar varsıllaşır. Şimdi, TBMM’de milletin vekili var mı, onu göreceğiz. Bu soygun yasasına karşı çakacak namuslu, yetim hakkı yemeyecek vekilleri merakla beklemekte kamuoyu. Kişisel çıkarını, temsil ettiği toplumun çıkarından üstün tutan siyasetçinin halk için yapacağı hiçbir şey yok.

Eee, bir ülkede padişah varsa derebeyler, kralcıklar da olacak. Kralcıklara yaptıkları hizmetin karşılığı da ödenmeli değil mi? Memleket elden gidiyor, kimin umurunda? Halkın çoğunluğu açlık sınırındaysa padişah ve avanesini ilgilendirir mi? Halk da aç kalmasın, ekmek bulamıyorsa pasta yesin!

                                                       Adil HACIÖMEROĞLU

                                       8 Mayıs 2013                

1 MAYIS’TA BÜYÜK PROVA


                                            
            1Mayıs öncesi hükümetle sendikalar arasındaki restleşmenin nereye varacağını birçok kişi tahmin etmiştir. Anlamsız inatlaşmaların faturası hep günahsız insanlara çıkmakta.
AKP Hükümetinin demokrasiden uzak, faşizan uygulamaları bilinmekte. Gündem değiştirme konusundaki becerisine ise şapka çıkarılır. “Barış süreci” denilen bölücü girişime karşı geniş bir halk muhalefeti gelişmekte. Medyanın tüm sansürüne karşın halk muhalefeti çığ gibi büyümekte. Gündemi değiştirmek için “milli içki” tartışması ortaya atıldı, ama tutmadı. Gündem değişmedi. Akiller her gittikleri yerde hayal kırıklığıyla karşılaştılar. O zaman yeni bir konu gerekmekteydi. İşte, tam da bu noktada çoğunluğu akillerden oluşan sendika başkanları yetişti AKP’nin imdadına. “Taksim’e gireriz. Giremezsin.” tartışması, hem emekçilere hem de İstanbullulara bayramı zehir etti. Bunda sorumsuz ve halktan, işçiden uzak sendikacılığın da önemli payı var. 1 Mayıs 2013’ün sorumsuz sendikacılığın sona ermesi açısında bir kırılma noktası olduğunu da söyleyelim.
AKP’nin akiller listesinde yer alan sendika liderlerinin emekçikler lehinde doğru karar vermeleri olanaksızdır. Çünkü aklı ve vicdanı karışık, temsil ettiği kitlelere ters politikalar izleyen kişiler doğru karar veremezler. Bu nedenle sert görünerek iktidarla uzlaşmalarını örtbas etmek isterler. Bu 1 Mayıs’ta da öyle oldu. Akil adamlıkta kuzu olanlar, alanlarda aslan postu giyen koyun pozunu takındılar.
AKP sendikacıların gafletini affetmedi. Bir taşla birkaç kuş vurma fırsatını tepmedi.
Taksim’e gitmek için toplanan gruplara sert müdahalelerde bulunuldu. Orantısız güçle insanlar yaralandı. Bina ve araba içlerine, otamaevlerine, cankurtaranlara gaz bombaları atıldı. Tazyikli su ile insanlar perişan edildi. Coplardan kadın erkek demeden herkes payını aldı. Polis, düşman kuvvetlere saldırır gibi vurmakta kendi halkına. Beşiktaş ve Şişli’de olanları açıklayacak yek sözcük var: Vahşet!
Bu arada emekçiler arasına karışmış yüzleri maskeli kışkırtıcılardan da söz etmeli. Yüzünü kapatan bu kişilerin işçilerin arasında ne işi var? Kendini solda gören bazı sendikalar, bölücüleri ve halktan kopuk maceracıları solcu görüp onlarla yürümeyi sürdürdükleri sürece yurttaşlardan soyutlanırlar. Azalmakta olan üyelerini de yitirirler.
Sabahın erken saatlerinden itibaren İstanbul’da ulaşım durdu. Metro, metrobüs, deniz otobüsleri, şehir hatları vapurları, Boğaz motorları, birçok hattaki belediye otobüsleri çalışmadı. Galata ve Haliç köprüleri açılarak trafiğe kapandı.
Sabahleyin işten çıkan gececi işçiler duraklarda mahsur kaldı. İşe gitmek isteyenlerin durumu ise çok acıklıydı. Hele yevmiye usulü çalışanlar, bir günlük nafakalarının gitmesi karşısında ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Havanın güzelliğini fırsat bilip ailece dışarı çıkanlarsa bir kâbusun ortasındaydılar. Koskoca İstanbul açık hava cezaevine dönüverdi. İnsanlar, saatlerce tutsak oldular AKP’nin faşizan uygulamasına.
AKP, 1 Mayıs’ta önemli bir prova yaptı. Büyük bir toplumsal gösteri durumunda kenti hapsetmenin provası. Bir nevi sokağa çıkma yasağı. Aynı kentin farklı semtleri arasında iletişimi koparmanın denemesini uyguladı iktidar. Çünkü halkta milli bir uyanış söz konusu. Bu dalga büyüdüğünde ne AKP dinler ne de ABD. İşte, dün milli bir kalkışmanın nasıl önlenebileceğinin denemesi yapıldı. Polis, valilik ve belediye gücüyle kentlerin nasıl teslim alınabileceği uygulamaya konuldu.
1 Mayıs’ta AKP, kenti teslim alma denemesi yaparken bir yanılgı içinde. Yarın BOP’a karşı ayağa kalkacak olan yurttaşların ellerinde Türk Bayrağı, dillerinde İstiklal Marşı, başlarında Kuvay-ı Milliye kalpakları, yüreklerinde Atatürk düşüncesiyle yoğrulan vatan sevgisi olacak. Tıpkı 29 Ekim’de olduğu gibi. O zaman ne cop ne tazyikli su ne de gaz bombası işe yarayacak. Çalışmama kararı verilen toplu taşım araçlarını halk yürütecek. Milyonlar ayağa kalktığında her sokak, bir gösteri alanı olacak. Halkın gücü karşısında hiçbir önlem işe yaramaz. Bir de akiller olmayacak milli uyanışın içinde.
Son Osmanlı Padişahı RTE emir verdi, İstanbul’da yaşam durdu. Koca kent cehenneme döndü. Padişahın keyfi yerine gelince yaşam normalleşti. Son padişah olmak zordur. Sonuncuların yazgısı emperyalistlerin gemilerinde son bulmakta.
1 Mayıs’ta İstanbulluları mahkûm eden anlayış halktan karşılığını bulacaktır. AKP’nin demokrasi dışı uygulamaları yurttaşlarca daha açık görülecek. AKP’nin sahte demokratlığıyla emekçiden kopuk sendikacılık, Taksim’deki inşaat çukuruna yuvarlanmıştır. Bundan sonra, her sabah daha aydınlık bir Türkiye’ye uyanacağız.
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               1Mayıs 2013


GERİ ÇEKİLEN KİM?


                                                
            Günlerdir medyanın neredeyse tamamı, teröristlerin geri çekilmesi ile ilgili Kandil’den yapılacak açıklanmaya kilitlendi. Öyle ki açıklamanın yapılacağı gün, yandaş ve merkez medyanın temsilcileri Kandil’e gitmek için adeta yarıştılar. Kamuoyunun beklentisi çok yükseltildi. Ne yazık ki dağ fare doğurdu.
            KCK Yürütme konseyi Başkanı Karayılan’ın açıklaması üç aşamalı bir plan. Birinci aşamada teröristlerin geri çekilmesi var, hem de silahlı. Sanki işgal birliklerinin çekilmesi gibi… Açıklamanın her noktasında açık tehditler göze çarpmakta. “Geri çekilme esnasında Türk ordu güçlerinin de aynı duyarlılık ve ciddiyetle hareket etmesi bir zorunluluktur. Geri çekilen gerilla güçlerimize yönelik herhangi bir saldırı, operasyon, bombardıman olması halinde geri çekilme derhal durdurulacak ve meşru savunma temelinde güçlerimiz misilleme hakkını kullanacaklardır.” Bu sözlerle Türk Devleti tehdit edilmekte. Türk ordusunun görevini yapması durumunda PKK’nın buna yanıt vereceği açıkça dile getirilmekte AKP’nin barış(?) meleğince.
“Gerilla güçleri çekilirken, Türk devlet güçlerinin de buna paralel olarak, Kürdistan’da herhangi bir askeri aktivite ve çatışmaya neden olabilecek tahriklerde bulunmaması ve fırsatçı yaklaşımlara yer vermemesi gerekmektedir.” diyerek sözlerini sürdürmekte Karayılan. “Tahrik” sözcüğü, görecelidir. Kimin neye, ne kadar, nasıl tahrik olduğu bilinmez. Orada ay yıldızlı bir üniforma da PKK’lıları tahrik edebilir. Buradan hareketle Türk güvenlik güçlerinin geri çekilmesini ya da ortalıkta görünmemesini istemekte terör örgütü. Bunun tersi olabilecek bir durum, teröristlerin saldırısı için neden sayılabilecek.
“Geri çekilmede güçlerimizin gelip üsleneceği yer Güney Kürdistan (Irak Kürdistan’ı) dır.” Karayılan, açıkça Irak’ın kuzeyinin teröristlerin üssü olduğunu söylemekte. Buranın silahlı bir yığınak merkezi olduğu görülmekte. Bu tümceden anlaşılacağı üzere Kürdistan’ın kuzeyi Türkiye’dedir. Çözüm süreci denilen bölücü açılımla Türkiye’nin bir bölümü başka bir ülkeymiş gibi tanımlanmakta. Bu da vatanın birliğini koruma görevi olan devlet yöneticilerinin eliyle yapılmakta.
Planın ikinci aşamasını şöyle açıklıyor bölücü lider: “Anayasal çözüm çerçevesinde yapılacak reformlarla Türkiye'nin gerçek anlamda demokratikleştirilmesi ve Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasının koşulları doğmuş olacaktır.” Bölücü örgüte göre Türkiye’nin demokratikleşmesi, anayasanın değiştirilemez maddelerinin ortadan kaldırılmasıyla olabilecek. “Kürt sorununun çözüme kavuşması” da ancak federatif bir yapılanmayla olabileceğini defalarca söyledi bölücü sözcüler.
“Koruculuk, özel tim, vb. tüm özel savaş yapılarının devre dışı edilmesi ve demokratik sivil toplum zihniyetine uygun bir ortamın oluşturulması gereklidir.” bu sözlerle Güneydoğu Anadolu Bölgesinden devletin güvenlik güçlerinin gitmesi istenmekte. Peki, güvenlik güçlerinin yerini ne alacak? PKK’nın özerk yapı çerçevesinde düşündüğü öz savunma birlikleri. Bu yolla PKK, Kürdistan’ın silahlı gücünü de örgütlemiş olacak. Hem de hiçbir engelle karşılaşmadan.
“Önder Apo dâhil herkesin özgürleşeceği bu sürecin pratikleşmesi paralelinde silahın tümden devre dışı kılınması ve gerillanın silahsızlanması gündeme girecektir.” Asıl istek üçüncü aşamada sunulmakta. Öcalan’ın özgürleşmesi… PKK’nın asıl amacı terörist başının serbest bırakılması. Bu yolla mahkûm olan tüm teröristlerin salınması istenmekte.
PKK’nın istekleri çok açık, anlayana… Federasyonun alt yapısını AKP eliyle oluşturmak istemekteler. Hem de yasal diye yutturulan bir zeminde. Akiller de bu bölücü planı, halka kabul ettirmek için uğraşmaktalar. Bu da demektir ki Türk varlığı, devleti tehlikede. AKP-PKK’nın bu bölücü girişimini başarısız kılmak için tüm milli güçlerin seferber olması gerek. 1919 ruhuyla milleti birleştirmeli ki emperyalist bölücü planlar uygulanmasın.
Bütün bunlara bakınca insan sormadan edemiyor: Geri çekilen kim? TSK mı, PKK mı? 
                                   Adil HACIÖMEROĞLU
                                   26 Nisan 2013
Not: 6 Nisan 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlandı.

İNSAN, MALZEME MİDİR?



            AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, “Onun için, içinde bulunduğumuz ders yılından itibaren seçmeli de olsa okullarımıza Kuran-ı Kerim dersini koyduk. Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed’in hayatı anlamına gelen Siyer’i Nebi derslerini bunun için koyduk. Çünkü sizler de herhalde farkındasınız, insan malzememiz bozuldu.” diyor. Bu sözler, aslında AKP’lilerin halka, insanlara nasıl baktığını gösteren güzel bir örnek.
            “Malzeme” sözcüğü, “gereç, materyal” demek. İnsan bir gereç midir? İnsan pastaya, yemeğe katılacak bir malzeme midir? Yoksa insan, bir inşaatta kullanılan demir, çimento, kum, çakıl mıdır? Ya da AKP’li yüklenicilerin yaptığı çürük yollarda zift, mıcır mıdır? Hangisidir insan Sayın Şahin? Söyleyin de kullarınızın niteliğini öğrenelim.
            Siz, AKP içinde bozulmamış bir malzeme misiniz? Kendinizi ne olarak görüyorsunuz.
Ben, sizi malzeme değil; yalnızca insanı tanımayan, insanlığa saygı duymayan ve değer vermeyen bir insan olarak görüyorum. Bilgisizliğinize, düşünsel tutsaklığınıza da çok üzülüyorum.
            İnsana değer vermeyen, halkını sevmeyen bir kişinin devleti yönetmesi ne acı değil mi? İnsanın üstünlüğünü, değerini bilmeyen bu kişi devlet orunlarında bulundu.
            Yeri geldiğinde büyük sözler edersiniz demokrasi özgürlük adına. “Malzeme”ler özgür olur mu? “Malzeme”ler demokratik kurallara uyar mı?
            Kul zihniyetiyle yetişen ve kendini değerli bulmayan kişilerden başkalarına saygı duyması beklenemez.
            İnsanları “malzeme” olarak gördüğünüz için mi RTE şehitlere “Kelle!” dedi.
Maden göçüğünde ölen işçilere “Güzel öldüler.” diyen de sizin malzemeci arkadaşınızdı değil mi?
Şantiye çadırlarında işçiler yanarken AKP iktidarının duyarsızlığı ölenleri "malzeme” olarak gördüğünüzden miydi?
Sel sularında can verenlere karşı iktidarın ilgisizliği, “malzemeci” anlayışından mı kaynaklanmaktaydı?
Depremzedeleri kış soğuğunda naylon ya da su geçirgen bez çadırların insafına terk etmeniz; Suriyeli teröristlere her türlü konforu sağlamanız da bu “malzemeci” bakış açınızla mı ilgiliydi Sayın Vekil? Bu arada sizin de “malzeme”lerin vekili olduğunuzu düşünebiliriz.
            Sizin yaptığınız işlerdeki malzemeler bozuk. Onun içindir ki on yılı aşkındır Türkiye’nin iki yakası bir araya gelmiyor. Yalnız Türkiye değil, komşularımız da belanın içine gömüldü sayenizde. Özür dileyin tüm yurttaşlarımızdan. Bari yaptığınız hatayı anlayın.
            İnsanı başka varlıklarla karıştırıyorsunuz, sizin baktığınız aynada görüntü bu kadar mı bozuk?
                                                  Adil HACIÖMEROĞLU
                                                  25 Nisan 2013

BAŞBAKAN GÖKDELENLERE KARŞIYMIŞ!



            Başbakan İstanbul’u teslim alan gökdelenlere karşı olduğunu söyledi. Ne zaman mı? İstanbul’un her yeri gökdelenle dolup kent mahvolduktan sonra. Olağanüstü güzellikte doğa ve paha biçilmez tarih yok olunca gökdelenlere karşı çıkmak aklına geliyor başbakanın.
            “Benim nereden haberim olsun. Bunları gördükçe kahroluyorum. Her İstanbul’a geldiğimde binaları sayamam ki, yıldızları saymak mümkün mü? Ben kültürümüze uygun bir mimariden yanayım, bunu her yerde söylüyorum. Ankara’da da şehrin dokusuna uymayan bir yapılaşma var. İstanbul’da da böyle. Dikey yapı benim onaylamadığım bir şey, yatay bina yapılmasından yanayım. Dört kat yer altında, dört kat yer üstünde olmalı.” Bu sözler RTE’ye ait. Başbakanı tanımayan biri bu sözlere bakınca Erdoğan’ı çevreci bir muhalif sanacak. Yüksek binaları yıldızlara benzetmekte başbakan. Bir yandan karşı çıkarken bir yandan da hayranlığını anlatmakta.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi 1994’ten beri AKP zihniyetince yönetilmekte. Merkezi yönetimde on yılı aşkındır AKP’de. İstanbul’daki yüksek yapıların yüzde doksan beşi son on yılda inşa edildi. İmar planlarında akıl almaz değişiklikler yapıldı. Bazı ilçe belediyelerinin zaman zaman karşı çıktığı yoğun yapılaşma planları, yeşil alanların imara açılması hep Ankara marifetiyle uygulamaya konuldu. TOKİ, kentlerin yaşanamaz duruma gelmesinde en büyük etken. Çoğu zaman belediyelerin muhalefetine karşın istediği yerde, dilediği biçimde yapılar yapmakta bu kuruluş. TOKİ’yi kim yönetiyor AKP hükümeti. Bu nedenle TOKİ faaliyetlerinden RTE’nin haberdar olmaması olanaksız.
AKP, on yıldır başta İstanbul olmak üzere tüm büyük kentlerimizde neden gökdelenlerin yapılmasına hız verdi de şimdi vazgeçiyor? İşte, bu sorunun yanıtı gerçeği ortaya çıkarır. AKP iktidara geldiğinde Türkiye’yi dâr-ül harp olarak benimsemişti. Bu nedenle de kamuya ait malları talan etmek onlar için amaçtı.
AKP’nin bir başka amacı da kendi burjuvazisini yaratmaktı. Bu hangi yolla olacaktı? Sanayi ve hizmet sektörü gibi alanlarda kısa zamanda büyük karlar elde etmek olanaksızdı. Onun için en kestirme yol inşaat sektörüydü. Yapsatçı olmak için fazla sermaye, beceri ve nitelik gerekmiyordu.  Öğrenim ve beceri gerektirmeyen kısa yoldan varsıllaşma yoluydu yapsatçılık. Büyük kentlerde pahalı olan arsa konusu da kamu arazilerinin yapılaşmaya açılmasıyla aşıldı. Kamu arsalarının birçoğu, TOKİ eliyle yandaş müteahhitlere verildi. Sözde bir ortaklık vardı. Bu yolla sıfırdan zengin olma devri başladı. Bazı kamu arazileri de ihale yoluyla satıldı yapsatçılara. Kent planlarına aykırı olan bazı durumlarda hükümetçe çözümlendi. Yüksek binalar arsa maliyetini düşürdüğünden kar oranını da artırmakta. Bu yolla hızlı bir kazanç sistemi kuruldu. Son yıllarda en varsıllar sıralamasında sanayiciden çok yapsatçı var. Bu ülkemizdeki sermayenin nasıl el değiştirdiğinin bir göstergesi.
AKP, kendi varsılı yarattı. Sermaye birikimi istedikleri noktada. Kentler yüksek binalara doydu. Kentlerin betonlaşması, AKP seçmenini de rahatsız eder duruma geldi. Her olayda olduğu gibi iktidar partisi kendi muhalefetini kendi yapıyor ve gökdelenlere karşı çıkıyor başbakan.
Yeni AKP burjuvazisi ellerindeki sermayeyle yeni yatırım alanları istiyor. Tabi ki bu üretim sektörü olmayacak. Anladıkları tek iş, kenti yağmalamak. Bu nedenle yeni alanlar gerekli onlar için. Buralarda kentlerin eski semtleri. Özellikle İstanbul’da bu semtler. Bakırköy, Beşiktaş, Beyoğlu, Eyüp, Fatih, Kadıköy, Üsküdar, Zeytinburnu gibi ilçelerde yapılar eski. Bu ilçeler kentin merkezini oluşturmakta. Buralarda yaşayanlar kentsel dönüşüm için bir kat daha fazla imar istemekteler ki kendi mülklerini koruyabilsinler. İşte, AKP buna yanaşmamakta. Kentsel dönüşüm adı altında yasalarla buralara el koyup yeni yapılar yapacaklar. Tabi, buralarda yapılacak yeni konutlar çok pahalı olacak. Bu yolla AKP yapsatçıları olağanüstü para kazanacaklar. Ayrıca bu ilçelerin çoğunda genellikle AKP karşıtı yurttaşlar oturmakta. Böylelikle İstanbul’da muhalif ilçeler de dağıtılacak. Bundan da anlaşılacağı üzere bir taşla birkaç kuş vurulacak.
On yıldır gözleri kapalı mı gezdin İstanbul’da ey başbakan! Devasa binaların hiç mi yanından geçmedin? Hızla varsıllaşan yapsatçılar ilgini çekmedi mi hiç senin? Bu yapılara imar izinlerini veren kimdi acaba, hiç düşünmedin mi? Yeşil alanları yasadışı olarak imara açan belediye görevlileri ve TOKİ yöneticileri hakkında herhangi bir yaptırımda bulundun mu? Dere yataklarında yapılan konutlarda can veren yurttaşlarımızın hakkını aradın mı? Atatürk Havaalanının dibinde, Ayamama Deresi yatağına yapılan devasa büyüklükteki cemaat okulunu da görmedin? “Göremedim!” diyerek kendine “Çok meşgul adam!” pozu vererek masum olamazsın. İstanbul’da kuş uçsa haberin olur. Bak, Kazlıçeşme’deki gökdelenlerin yapsatçısına beş yıldır küsmüşsün. Küseceğine niye gereğini yapmadın?
Gökdelenler yeni kurulan, tarihsel kökleri olmayan, hızlı varsıllaşan ülkelerin ve kentlerin simgesi. ABD, Singapur, Malezya ve petrol varsılı Körfez ülkelerinde gökdelenler pıtrak gibi. Türkiye gibi olağanüstü varsıllıkta tarihsel kökleri olan, İstanbul gibi dünyanın en eski kentinde bu kadar çok gökdelen yapmanın mantığı yoktur. İstanbul’un bu durumu biraz da görgüsüzlükten kaynaklanmıyor mu?
Fatih’i iki de bir diline dolamakta AKP’liler. “Yaş kesenin, başını keserim diyen koca yürekli bir fatihtir II. Mehmet. Onu Fatih Sultan Mehmet yapan da budur. Yerinden kalksa İstanbul’u yöneten belediyecilerin ve yeşil alanların katledilmesinin yolunu açan AKP yöneticilerinin de hiçbirinin gövdesinin üzerinde baş olmazdı. “Ecdat!” diye diye ecdat yadigârlarını talan etmek Tarihi tersten okumaktır. Çok yazık ettiniz kentlerimize… Çok yazık ediyorsunuz Türkiye’mize…
                                                           Adil HACIÖMEROĞLU
                                                           19 Nisan 2013
Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.



YASA MI, RİCA MI?



            İstanbul Kazlıçeşme’de deniz manzaralı üç gökdelen aylardır görenlerin şaşkın bakışları arasında yükseldi. TV, gazete ve İstanbul’un ana caddelerinde reklamlarını gördük günlerce. Belki de bu gökdelenlerdeki dairelerin birçoğu da satılmıştır.
            Kentle ilgilenen, tarihe, doğaya, kültüre karşı sevgi ve sorumluluk duyan herkes gökdelenlerin yapımıyla ilgili kaygılarını dile getirdi. Sultanahmet Camii gibi dünya kültür kalıtının en önemli yapıtının görünümünün arkasında bir karaltının oluştuğu ısrarla söylendi. Tarihi Yarımada’nın görünümünü böylesine bozan yapıların yapılmasına göz yummak, izin vermek büyük bir aymazlık. Yüz yıllardır ayakta duran tarihsel yapıları para hırsına kurban etmek bağışlanamaz bir hata.
            Türkiye’yi ve İstanbul’u yönetenler camileri çok sevdiklerini söylerler. Yeni camiler yapmak için de yarışırlar adeta. Sultanahmet gibi sanatsal bir yapıyı koruyamayan anlayışın, camiler konusundaki düşünceleri de göstermeliktir, içten değildir. ABD’nin yeni Osmanlıcıları, Osmanlıya ait yapıtları koruyamıyor. Neden mi? Çünkü onlar, ABD’nin gördüğü açıdan görüyor Osmanlıyı. Onlar, hep Osmanlının çöküş dönemine hayrandır. Onların sevgisi II. Abdülhamit ve Vahdettin’edir. Onlar Mimar Sinan ve Sedefkâr Mehmet Ağa’daki ince ruhu, sanatsal ustalığı, evrensel düşünceyi anlayamazlar.
            Kazlıçeşme gökdelenleri yalnızca tarihe zarar vermiyor. Deniz kıyısına yakın olan bu tarz binalar, deniz rüzgârlarının iç kısımlara ulaşmasını engellemekte. Hava akımlarının doğal yollarını değiştirmekte. Kıyıdan içerde yaşayan yurttaşların deniz havası solumalarına olanak tanımamakta. Bu tür bir yapılaşma çevre sorunlarını da beraberinde getirir. 
            İstanbul’un birçok semtinin yolları dar. Kanalizasyonları, su tesisatları eski. Eski semtlere yoğunluk artırıcı yapılar yapmak, alt yapının yetersizliğini daha çok ortaya çıkarır. Trafik sıkışıklığı artar. Yollar geçilemez engellere dönüşür.
            AKP döneminde nerede bir yeşil alan varsa yapılaşmaya açılmakta. Kentler yeşilsiz, rüzgârsız bir cehenneme dönüşmekte. Çağdaş kent, kişi başına düşen yeşil alanıyla orantılıdır. Kentlerin yaşanabilir olması, yeşil alanlarının çokluğuyla olanaklıdır. Betona gömülmüş kentlerde yaşayanların ruh sağlıklarının normal olması beklenemez.
            RTE, Kazlıçeşme gökdelenleri konusunda sonunda konuştu. İş oldu, bitti; başbakan gökdelenleri ancak gördü. Karadan, denizden, havadan, nereden bakarsanız bakın görmemek olanaksız bu yapıları; ama RTE, yeni fark etti.
            Kazlıçeşme’deki kent ve tarih katliamı başbakana soruluyor ve yanıtı şöyle oluyor: “Sahibiyle konuştum. Tıraşlayın, dedim. Ama hiçbir şey yapmadılar. O yüzden çok kırıldım, beş yıldır konuşmuyorum.” Bu açıklama, evlere şenliktir. Sorumluluk orununda bulunan ve yasaları uygulamakla yükümlü olan birinin konuşması böyle olmamalı.
            Başbakanlar rica etmez, yasaları uygular. Başbakanlar küsmez, yasal yaptırımlarla yanıt verir.
            Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, İstanbul ve Zeytinburnu belediye başkanları AKP’li. Bu yapılara izin veren tüm sorumlu kişiler AKP’li demektir bu. O zaman sormak gerek: Kenti, tarihi böylesine mahveden üç gökdelene kimler, hangi nedenlerle izin verdiler? Baştan beri bunca eleştiri neden duymazdan gelindi?
            Başbakan, yüksek yapılara karşı olduğunu söylüyor. Ne zaman? Neredeyse tüm kentler, kendi iktidarı ve AKP’li belediyelerce gökdelenlere teslim edildikten sonra. İşin özü şu: Gökdelenlerle yandaşa gerekli parasal olanaklar sağlandı; kentler bitti, paralar cüzdanlara kondu, şimdi yüksek yapılar istenmiyor. Vay be, uyanıklığa bakın! Önce kentleri yapsatçının para hırsıyla bezenmiş insafına bırak, sonra bu duruma karşı çık! Şark kurnazlığı budur işte!
            AKP ve onun öncülü ANAP’la başlayan kent yağmacılığı sınır tanımamakta. Yeşil alanlar, tarihsel anıtlar, kültür değerleri, toprak yağmalanıyor. Bunlar olmadan ülke olur mu?
                                                           Adil HACIÖMEROĞLU
                                                           18 Nisan 2013
            Not: 19 Nisan 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
            Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.


           
           

YILLARIN YAZICISI, YAZMAYI BİLMEZSE



            Onu ilk kez Cumhuriyet’in spor sayfasında tanıdım. Tuttuğu takımı yazdığı köşede savunan ilk köşe yazıcısıydı. Böylece de önemli bir taraftar-okur kümesini arkasına almıştı. Özal döneminin “imaj” cilalanmaları içinde yıldızı parladı, yeni ve büyük bir gazetenin önemli kalemşoru oldu. Yazılarından çok, yaptıkları ve kimi zaman da genç sevgilileri konuşuldu.
1980 sonrasının tatlı su balıklarından biri oldu. Siyasetin doruklarıyla iyi geçinmeyi ilke bildi. Okurlarına şirin görünmek adına iktidarda bulananları eleştirir gibi yapar. Ancak siyasetçiler, nedense kamuoyu oluşturmak için proje fısıldamak gerektiğinde bu “deneyimli ağabeyi” bulurlar. Yazılarındaki düşünsel derinliği, içeriği değerlendirmeyeceğiz burada. Yıllardır gazetelerde köşe tutan yazıcının Türkçeyi nasıl kullandığına bakacağız bu yazımızda.
Hıncal Uluç, 14 Nisan 2013 tarihli Sabah’ta yayımlanan “Akil adamlardan beklenen ne?” başlıklı yazısına şöyle bir bakalım. Yazıda ilk göze çarpan başlıktaki sözcüklerin küçük harflerle yazılması. Başlıklar özel ad değeri taşıdığından her sözcük büyük harfle başlamalı. Son yıllarda birçok köşe yazıcısı aynı yanlışı yapmakta ne yazık ki.
Uluç tümcelerin birçoğunun sonuna yan yana iki nokta koymakta. Oysa Türkçede böyle bir noktalama imi yok. Kendine özgü bir buluş sanırım. İmaj yaratma kaygısından olsa gerek. Bazı köşe yazıcıları da iki nokta yan yanayı kullanmakta. Yani yanlış yaygınlaşmakta.
“Tabi bir de, çaktırmadan ‘O var da, ben neden yok’ havası..” İnsan ilk bakışta soruyor kendine: “Bu tümcenin neresi doğru?” diye. “O var da, ben neden yok” tümcesinde iki özne var. Birinci özne “o” üçüncü tekil kişi ve yüklemiyle uyumlu. İkinci özne “ben” birinci tekil kişi, ancak yüklem olan “yok” sözcüğü üçüncü tekil. Özne yüklem uygunluğu yok bu tümcede. Bu tür tümceleri Türkçeyi öğrenmekte olan yabancılar kullansa anlayış gösterilir. “Ben geldi.”, “Ben çalıştı.” der Türkçeyi çat pat konuşan yabancılar. İşte yılların köşe yazıcısı Uluç da öyle yazıyor.
Uluç, “de, da” bağlaçlarından sonra gereksiz virgül kullanmış. Zaten bu bağlaçlar, virgülün yapacağı bağlama görevini yapmakta. Tümceyi iki nokta yan yana ile bitirmiş yazıcı, nedendir acaba?
“Bir gurup var ki, asıl kalabalık onlardır, ülkemizde yüzde 90’lara varır hatta oranları..” Aynı yazının bir başka tümcesi. “Grup” sözcüğüyle “gurup” karıştırıyor yılların yazıcısı. “Grup”, “küme” demek. “Gurup”sa “Ay, güneş, yıldız vb. gök cisimlerinin ufkun altına inmesi. (Türkçe Sözlük, TDK Yayınları)” anlamında. Küçük bir yanlışlık olarak görülen bu yazımın, anlamı nasıl değiştirdiği görülmekte. Bu hata, yazıda bir kez olsaydı, “Kaza!” derdik; ama yazıda birden çok “gurup” sözcüğü kullanılmış. Gülelim mi, ağlayalım mı; yoksa üzülüp kızalım mı?
Yukarıdaki alıntıda iki tümcenin virgülle bağlanması söz konusu. Tümcenin ikinci bölümünde “oranları” tamlananının tamlayanı olmadığından anlam belirsizliği var. “Kimlerin/nelerin oranları?” sorusunun yanıtı yok tümcede.
“Hatta” bağlacı “bile, hem de, üstelik ayrıca” anlamlarına gelir ve iki tümceyi birbirine bağlar. Sayın Uluç, “hatta” yı virgülden sonra kullanması gerekirken “oranları sözünden önce getirerek tümceyi anlamsızlaştırmış. Ayrıca yazıcı bu tümcede “90” sayısını rakamla değil, yazıyla yazmalıydı.
“Ama ‘Gitsin, konuşsun, ikna etsin’ için değil..” tümcesi de yazara özgü bir kullanım olsa gerek. Burada “için” yerine “diye” sözcüğü kullansaydı tümce, anlamlı olurdu.
Yazının tümüne bakıldığında onlarca anlatım bozukluğu, noktalama yanlışı var. Türkçeyi kullanmada bu kadar yanlış yapan kişinin yıllardır kamuoyunu yönlendirmesi ilginçtir. Güzel Türkçemiz kıyım kıyım kıyılmakta gazete ve televizyonlarda. Dili giden bir ulusun adı kalır mı?
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               16 Nisan 2013

İNSANLIK DERSLERİ


                                               
            “Uşaklı yetmiş yaşındaki Eşe Eğerci, on beş yıl önce Hakkâri Yüksekova’da şehit olan oğlu Piyade Komando Mustafa Eğerci için ödenen tazminat ve maaşları biriktirip okul yapılması için bağışladı.” Bir hafta önce gazete ve televizyonlarda yayımlanan bu haber birçok kişinin gözünden kaçmış olabilir. Hem de “açılım, çözüm, barış” gibi anlamsızlaştırılan sözcüklerin havalarda uçuştuğu günlerde Eşe Ana, insanlık dersi veriyor herkese.
            Vatan için şehit olan oğlu için ödenen tazminatı harcama, üstüne de şehit maaşlarını kuruşu kuruşuna biriktir, okul yaptır. Bu büyük insanlık dersini okullarda, televizyonlarda, gazetelerde anlatmalı. Üç kuruş için insanlık onurunu, erdemlerini unutanların gözünün önüne büyük harflerle, kalın puntolarla yazmalı bunu. Belki körleşmiş, taşlaşmış yürekler birazcık yumuşayıverir.
            Her durumda, en acılı anda bile yurduna, ulusuna, insanlığa hizmeti yaşamın odağına koymanın değeri herkesçe bilinmeli. Toplumda saygı görmesi gereken Eşe Analar. Vatanı para, halkı hizmetkâr görenlerin yüzleri kızarmalı bundan.
       *                    *                   * 
            Eşe Ana’nın insanlık dersinden bir hafta sonra Bakan Bayraktar Edirne’de. Çevreyi betonlaştırmaktan, yürekleri taşlaştırmaktan sorumlu bakandan kanserli bir genç kız ilaçlarının alımı için yardım istiyor.
            Kanser zor bir hastalık. Otama süreci uzun ve acı verici. İlacı, otaması pahalı. Kişi, tensel ve tinsel çöküşü birlikte yaşar.  Kırılgandır kanserli beden ve yürek. Özgüven yaralanmıştır delişmen kötü huylu hücrelerce. Bu illetten kurtulmak büyük bir utkudur.
            Genç kız üzgün, yaralı, çekingen yüreğiyle Bakan Bey’e yaklaşıp isteğini söylüyor. Bakanın usuna gelen ilk şey sadaka vermek. Oysa o, anayasayla yönetilen bir cumhuriyetin bakanı. Yardım için önce düşünmesi gereken yasal çerçevede neleri yapabileceği. Sosyal güvenlik kuruluşları aracılığıyla çözüm bulmayı düşünmüyor Bayraktar. Hemen cüzdanından parayı çıkarıp genç kızın cebine sokuşturuyor. Arkasından da parayı düşürmemesini tembihliyor. Herkesi cami avlusundaki dilenci sanmak ne kadar kötü.
            Genç kız erdemli, onurlu, insanlık dolu bir davranışla “Ben dilenci değilim.” diyerek parayı geri veriyor. Bayraktar’a insan olması gerektiğini anımsatan olağanüstü güzellikte bir davranış. Tabi anlayabilirse…
            Kralın kulu, yetki alıp koltuğa oturunca kendisini küçük kral sanıyor. Krallıklarda, Ortaçağ tiranlıklarında mabetlerde, sokaklarda yoksullara, gereksinimi olanlara sadaka dağıtılırdı. Acımasızlıklar, insanlık dışı uygulamalar sadaka gösterisiyle saklanmaya çalışılırdı. Olmayan vicdan, cüzdanla örtülmek istenirdi.
            “İleri demokrasi”nin kralı bayram namazı çıkışı para dağıtıyor yıllardır. Her geçen yıl cami önlerinde kuyruklar uzamakta. Dilenmek desteklenir oldu hükümetçe. Eeee, kral elinde cüzdanla gezer de kralcık ondan aşağı kalır mı? O da elini cüzdana atıyor gereksinim olduğunda. İnsanlık ve vicdan cüzdana sığmayacak kadar büyüktür. Ülkeyi yasalarla yönetmek kimsenin usuna gelmemekte.
            Bayraktar’ın yetiştiği topraklarda babalar, oğullarına harçlığı insan içinde vermezlerdi. Aman çocuğumun onuru kırılmasın başkalarının yanında, diye düşünürlerdi. Cami avlusunda yalnızca dilencilere sadaka verenleri görmüş Bakan Bey. Çevresine bakıp aksakallı dedeleri biraz gözlemleyip dinleseydi keşke. İnsan olmanın erdemlerini az da olsa öğrenebilirdi.
            Ezik kişi, ezikliğini örtmek için başkalarını ezmeyi dener. Bu, ona zevk de verebilir. Halkımızın çok iyi bildiği bir vali öyküsü vardır: “Oğlum sen vali oldun, ama…” diye biter. Evet, “ Sen bakan oldun, ama…” Her şey insan olmakta…
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               15 Nisan 2013                       
            

DİL OLMASA DÜŞÜNCE OLUR MU?


    
            Basında son zamanlarda nedense dile özen gittikçe azalmakta. Çalakalem yazmak, anlatım bozukluklarını sıkça yapmak, noktalama işaretlerini kullanmamak, kısıtlı sözcük dağarcığıyla yazmak yaygınlaşmakta. Gazetelere şöyle bir baktığımızda Türkçe kurallarına uygun yazan köşe yazarı ya da yazıcısı çok az.
 Sosyal medyada kendini eleştirenlerin dil yanlışlarını söyleyerek Türkçe dersi vermeye çalışan köşe yazıcılarından Ahmet Hakan’ın, 9 Nisan 2013 tarihli Hürriyet’teki yazısına, şöyle bir bakalım.
“Koca İstanbul’da ‘Ben bu sinemaya dedemle gitmiştim’ denilecek bir tane sinema salonu bile yokken, ‘Ben bu sinemaya babamla gitmiştim’ denilebilecek kalan tek sinema salonunu da yıkıyorlar.” Uzun bir tümceden oluşan bu paragrafta yazıcının kullandığı “denilecek, denilebilecek” sözcükleri hatalıdır. Bir eylem, yalnız bir tane edilgenlik eki alır. Eyleme iki tane edilgenlik eki getirmek yanlıştır. “- ( )n, - il” ekleri etken eylemleri edilgen yapar. Bu nedenle dil kurallarına aykırı olan “denilecek, denilebilecek” sözcükleri,  “denecek, denebilecek” biçiminde kullanılmalıydı. Yazının bütünü göz önüne alındığında benzer yanlışların çokça yapıldığı görülür.
“…kalan tek sinema salonunu da yıkıyorlar.” Burada “kalan” sözcüğü, gereksizdir; çünkü “tek” sözcüğü “kalan”ın da anlamını karşılamakta. Zaten tümcedeki “da” bağlacı, “diğer salonları yıktıkları gibi” anlamını vermekte.
Aynı tümcede “yokken” sözcüğünden sonra virgül konmuş. Ulaçlardan sonra virgül konmaz. Çünkü ulaçlar bağlama görevi yaptığından virgül (,) kullanımı gereksizdir.
Sayın Hakan, tırnak içinde yazdığı tümcelerin sonuna anlama uygun noktalama imi koymamakta. Bu yazıda tırnak içinde gösterdiği tümcelerin sonuna nokta koymalıydı.
“Aydınların, sanatçıların, şehir tarihçilerinin, ‘Emek Sineması’nı yok etmeyin, onu yok ederseniz, tarihi yok edersiniz, geleneği yok edersiniz, kültürü yok edersiniz” diye aylardır itiraz etmelerine rağmen…” Bu tümcede beş tane “yok et-” eylemi kullanılmış. İlkokul ödevlerinde bile rastlanmayacak dil yanlışı. Aynı sözcüğün art arda kullanılması ses kakışmasına neden olduğundan kulağa hoş gelmediği gibi, okuma zevkini de öldürüyor. Oysa tümceyi “Emek Sineması’nı yıkarsanız tarihi, geleneği, kültürü yok edersiniz.” biçiminde yazsaydı doğru olacaktı anlatımı.
Son yıllarda köşe yazıcılarının edindiği alışkanlıklardan biri gereksiz eksiltili tümce kullanmak. Kendilerince üç nokta ile bitirdikleri kesik tümcelerle okuru düşünmeye sevk edecekler. Zorlama bir durum bu. Yazıların bütününe bakıldığında üç noktadan başka bir yok sanki.
Köşe yazıcılarının bir başka saplantısı da neredeyse her tümceden bir paragraf yapma alışkanlığı. Tümceler tek başına anlamsız, kuru sözcük yığınları durumuna getiriliyor böylece.
Dil doğru kullanılmadığında düşünce ve duygular doğru olarak anlatılamaz. “Yazarım!” (?) ortaya çıkanların öncelikle anadillerini doğru kullanmaları gerek. Sözcük dağarcığı, sıradan insanlarınkinden fazla olmayan kişilerin dile, kültüre, düşünce yaşamına, toplumsal gelişmeye bir katkısı olabilir mi?
Dil olmadan düşünce olmaz. Düşünce olmadığında da sözcükler kuru karalamalar durumuna gelir. Bu tür bir yazım anlayışı toplumun kültürel gelişimini terse döndürür.
                                                           Adil HACIÖMEROĞLU
                                                           11 Nisan 2013