BAŞKAN, BAŞKAN DEDİKLERİ


Atalarımız yıllar önce “Baş ol da eşek başı (soğan başı) ol.” demişler. Atalarımız, boşuna konuşmaz. Bu öğüdü tutan yurttaşlarımızın çoğu, bir baş olmak için ellerinden gelen her şeyi yapar.

“Başkan” sözcüğü, “baş”tan gelir. Baş olmakla başkan olmak anlatılmıştır yukarıdaki atasözümüzde.

Bakırköy’de bir kıraathane var. Gerçi son yıllarda taşınınca eskisi kadar görkemli değil. Yalnız Bakırköy’ün değil, nerdeyse İstanbul’un Avrupa yakasının siyaseti burada biçimlenir. Az da olsa Anadolu yakasının siyasetine de etki eder. Daha çok muhalif siyasetçiler burayı mesken tutmakta. Siyasetçi demişken bu, geniş bir yelpazedir. Milletvekilleri, bazı partilerin genel merkez, il, ilçe yöneticileri, il genel (Bütün şehir yasasıyla ortadan kalktı, şimdilerde yok!) ve belediye meclisi üyeleri burada oturur genellikle. Ayrıca yerel ve genel seçimlerde aday olmak, parti yönetim kademelerinde yer kapmak isteyenlerin de uğrak noktasıdır burası.

Ülkemizin birçok kıraathanesinde olduğu gibi burada kıraat (okuma) edilmez, daha çok kâğıt ve okey oynanır. Söyleşiler çok az olur. Her şeye karşın ben de arada sırada bu kahveye uğrarım.

Sözünü ettiğim kahvede nerdeyse herkesin adının önünde bir başkan önadı var. Herkes, herkese “Başkan!” ya da “Başkanım!” diye seslenir. Çoğu kişi, “Başkanım!” dediği kişinin neyin başkanı olduğunu da doğru düzgün bilmez. Başkan aşağı, başkan yukarı…

İnsanlar bir yere başkan seçilince ilk işleri, seçildikleri yere uygun bir kartvizit bastırmak. Bu kartları da önüne gelene verirler. Verirken de kartların arkasındaki boş alana bir çarpı işareti atmayı unutmazlar. Ne olur ne olmaz kartı alan kişi, buraya kart sahibinin ağzından bir şeyler yazar. Böylece o “Başkan!” denen kişinin gücü ve etkisiyle bir olanak elde edebilir. Bu çarpı, bunun önlemidir. Bu çarpıyla kart verilen kişiler, düpedüz ve gözlerinin içine baka baka üçkâğıtçı yerine konmakta. Bu nedenle üçkâğıtçı olmamak için arkası karalanmış, çarpılı kartları oldum olası almam.

İnsanlara önadlarla seslenmek hoşuma gitmez. Çünkü görev geçici bir iştir, adın ise doğumdan ölüne dek senindir. Sanırım bu huyumla Çatalhöyüklüyüm!

1999-2004 arasında Bakırköy Belediye Meclisi üyeliğine seçildim. Belediyelerde yerleşmiş bir sesleniş var. Çalışanlar, belediye meclis üyeleriyle başkan yardımcılarına da “Başkanım!” der. Bu nedenle bana da “Başkanım!” denmekte. Bundan rahatsız oluyordum. Adımı ve mesleğimi çok seven biriyim. Seslenişte önad yerine, mesleğim ya da adımın kullanılmasını yeğlerim (Adil Bey ya da Adil Öğretmen…). Doğaldır ki insan alışkanlıklarını değiştirmek çok zor. Üstelik “Başkanım!” dedikleri kişileri önemsedikleri düşüncesinde bu insanlar. Bunda baş olana yakın olma, göstermelik de olsa değer verme isteği de var.

Meclis üyelerinin çoğu rozetlerini aksatmadan takıyorlar. Ben ise rozeti nereye koyduğumu bile anımsamıyordum. Neredeyse her üye, göz kamaştırıcı bir kart bastırdı. Adlarının altlarında birçok önad var. Ben de bir kart bastırayım dedim. Yalnızca adım soyadın ve cep telefonum vardı kartta. Başka hiçbir bilgi yok! Kartımı gören meclis üyesi arkadaşlarım, kartımın sefaletine(!) içten gülümsüyor, açıktan açığa ise acıyorlardı. Bazı kişiler de paraya kıyamadığımı düşünmekteydiler. Onların kanılarını çok önemsemedim. Ancak beş yıl bittiğinde meclis üyeleri arasında halkla en çok ilişkisi olan ve mecliste en etkili kişilerin başındaydım sanırım. Bu arada bu siyasal görevim sırasında yoksullaşmıştım ne yazık ki. Meclis üyeliği, asıl işimi yapmamı engelliyordu kimi zaman. Neyse bu görevi (Meclis üyeliği bir iş, meslek değil.) alnımızın akıyla yapıp bitirdik. Bundan sonra da önümdeki siyaset yolları kapandı.

“Başkan” sözcüğü, önüne gelene söylendiğinden birçok sözcüğümüz gibi içeriğini, ağırlığını yitirip anlamı sıradanlaştı. Ne yana baksan bir başkan çıkmakta ortaya. Tam da böyle bir ortamda başkanlık sistemine geçti Türkiye. Anayasada devletin en üst orununa oturan kişinin görevi için “cumhurbaşkanı” yazsa da kimi basın yayın organları “başkan” deyip durmakta. Desenize bizim kahvedeki başkanlara birisi daha eklendi.

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   12 Kasım 2021

 

 

 

TÜRKİYE’YE SIĞMAYAN ATATÜRK SEVGİSİ


Ülkemizde, her geçen yıl Atatürk sevgisi artmakta. Bu artan sevgi, Atatürk’ü doğru anlamayı da birlikte getirmekte. Atatürk, bu 10 Kasım’da halkımızın her kesimini birleştirdi. Her yurttaş, nerede olursa olsun bulunduğu yerde saat dokuzu beş geçe saygı duruşunda bulundu. Birçok kişi, gözyaşlarına egemen olamadı.

Bu 10 Kasım’ı evde geçirdik. Çünkü Atacan’ın sınıfında üç arkadaşında kovid 19 olduğu belirlenmiş. Bu nedenle sınıftaki diğer öğrenciler, evlerinde karantinada. Atacan’da korona belirtisi yok, gayet sağlıklı. Zaten olağanüstü bir disiplinle kendi korumakta. Kovid 19 kurallarına harfiyen uymakta. Dersler ise uzaktan eğitimle yapılmakta. 

         Atacan’ın sınıfı, bu öğretim yılında ikinci kez karantinada. Öğrencilere korona, büyüklerinden bulaşmakta. Virüslü öğrenci, okulda arkadaşlarına bulaştırmakta virüsü. Böylece virüs, yaşam ve dolaşım alanı bulmakta. Bunu önlemek için öğrenci velilerine zorunlu aşılanma koşulu getirilmeli. Aşılanmayan veli, kendini de çocuğunu da hem çocuğunun sınıfındaki öğrencileri hem  bu öğrencilerin ailelerini de tehlikeye atmakta. Böylece virüs, basit bir önlemsizlik nedeniyle gücünden bir şey yitirmeden varlığını sürdürmekte ülkemizde.

         Her zaman olduğu gibi erkenden uyanıp kalktım. Televizyonu açıp kanallar arasında dolaşmaya başladım. Atatürk’le ilgili izlence aramaktayım. Ekranda, Atatürk’le ilgili neler konuşulduğunu merak etmekteyim. Bir kanalı dinlemeye karar verip mutfağa girdim. Çay demleyip kahvaltı hazırladım. Ben kahvaltıyı hazırlarken eşim ve Atacan uyanıp gelmiş salona. Eşim, çabucak kahvaltısını yapıp çıktı. Atacan’la kaldık. Öğretmenler, teknik bir sorun nedeniyle bağlanamamışlar öğrencilerine. Birkaç ders boş geçti böylece.

Dakikalar ilerledikçe biz heyecanlanmaktayız. Televizyonumuz açık. Anıtkabir’deki töreni izlemekteyiz. Atacan, başında kalpağıyla televizyonun önünde beklemekte. Ben, camı açıp caddeye döndüm. Saat dokuzu beş geçe sirenler çalmaya başladı. Buna taşıtların düdükleri eklendi. Taşıtlarda bulunanlar, aşağı inip hazırola geçti. Kaldırımlardaki herkes olduğu yere mıhlandı. Pencerelerde üzgün bakışlı insanlar…

Yıllar önce bazı taşıtlar, durmayıp geçerdi hızla. Bu yıl öyle olmadı. Yalnız bir sürücü, yolu boş bulunca bastı gaza. Yaşam durdu. Bakışlar ufka kitlendi. Yüzlerde, üzüntüyle karışık bir heyecan var.

Saygı duruşu bitti. İstiklal Marşı aynı ağırbaşlılıkla söylendi. Sonrasında duran taşıtlar, kaldırıma mıhlananlar büyük bir devinimin içine girdiler yine.

Salondaki koltuğuma oturdum. Bir yandan televizyon izliyor, diğer yandan da kucağımdaki bilgisayardan sosyal medyadaki paylaşımlara bakıyorum. Bu arada Atacan’la da Atatürk’le ilgili konuşmaktayız. Sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar, ister istemez insanı duygulandırıyor. Toplumun her kesiminden yurttaşımız, Atatürk’ünü andı buğulu bakışlarla. Nerdeyse her siyasal görüşten kişiler, Ata’sına saygısını gösterdi.

10 Kasım’da sessiz kalan bir kesim var, bölücüler… Çünkü onlar, emperyalizme en çok bağlı olanlar… Emperyalizmin piyonu olanların emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşımını veren Atatürk’ü anmaları düşünülemez. Çünkü onlar Türkiye’den değil, efendilerinden yanalar.

 

Yurtdışında yaşayan yurttaşlarımız ve bazı ülkelerde de Atatürk anıldı. Atatürk sevgisi ülkemize sığmadı, yurtdışına taştı. Onun yaktığı bağımsızlık ateşi, her yanı ısıtmaya başladı. Atatürk, ezilen ulusların güneşi… O güneş, doğudan doğarak ezilenlere yol gösteriyor. Bu güneşin yıkamayacağı emperyalist duvar, aydınlatamayacağı kuytu köşe yok!

                                                                            Adil Hacıömeroğlu

                                                                            11 Kasım 2021

 

 

 

 

 

 

1938


Elimde bir kitap var. Yazarı Orhan Çekiç… Kitabın adı: 1938 Son Yıl… 8 Mart 2015 tarihinde arkadaşım, yoldaşım Hakan Kesim armağan etmiş. Bir solukta okumuştum bu kitabı. Üstelik armağan edilen kitapları olağanüstü bir biçimde korurum. Çünkü onlar, yaşamımın önemli bir anısıdır.

Orhan Çekiç, iyi bir araştırmacı yazar. Atatürk’le ilgili güzel kitapları var. Araştırmacılık zor iş. Binlerce sayfayı elden geçirmek, birçok belgeyi incelemek gerek. Böyle yazarların kitaplarını çokça alıp okuyalım ki yazarın emeğine ve kitabı yazmak için harcanan zamana yazık olmasın.

Kitapta birçok yeri çizip imlemişim. Bazı sayfalara not düşmüşüm. Atatürk’le ilgili bilinmeyen birçok ayrıntıyı ortaya çıkarmış Sayın Çekiç. Elimdeki kitap Kaynak Yayınlarından çıkan 4. Basım… Çeviriyorum sayfaları. Sayfa 441’de duruyorum. Bu bölümü birkaç kez okudum. Her okuduğumda gözyaşlarımı tutamadım.

Atatürk’ün hastalığı, 1938’de her geçen gün ağırlaşır. Dünyayı titreten bu büyük adam, hastalığın karşısında çaresizdir. Hastalığının ölümle sonlanacağının da farkındadır. Savarona yatını bekler uzun süre. Yat gelir. Atatürk’ün istediği gerekli değişiklikler yapılır. Ulu Önder, yata taşınır.

Hastalığı nedeniyle ateşi yükselir. Havalar da sıcaktır. Savarona, Boğaz’da sürekli gidip gelir. Görenler, Atatürk’ün boğaz sefası yaptığını sanmakta. Oysa o, iyice zayıflamış bedeniyle çoğu zaman güverteye konan bir sedyede uzanmaktadır. Yat, gidip geldikçe deniz taşıtının yeliyle serinlemekte az da olsa. Çünkü koskoca yatta o günkü teknoloji gereği olarak klima yoktur.

Serinlemenin ikinci yolu, buz kalıplarının olduğu leğenlerin içine uzanmaktır. Yatta en çok tüketilen şey, neredeyse buzdur.

Sandalyede oturamaz. O kadar zayıflamıştır ki kemikleri batar her yanından. Kırk kiloya düştüğü söylenir. Sağaltımcıların yapacağı bir şey yoktur.

Hastalığı çekilmez bir duruma geldiği halde devlet işlerinden elini ayağını çekmez. Dersim raporlarını okur sayfa sayfa. Konunun çözülmesinden yanadır. Çünkü feodal derebeyleri, zorbalar olduğu sürece Cumhuriyet’in ayakta duramayacağının farkındadır.

O günlerin en can alıcı konusu Hatay’dır. Atatürk: “Hatay, namus meselemdir.” demişti. Bu sözünü yerine getirmek için tüm zamanını harcamaktaydı. Sağaltımcıların önerilerine çoğu zaman uymuyordu. Dinlenmek yerine, Hatay konusuyla uğraşıyordu. Her türlü siyasal girişimi yapmaktaydı. Türkiye’yi kurtaran, devletimizi kuran, devrimlerle ülkemizi aydınlatan Atatürk, ölüm döşeğinde bile ulusunun geleceği için savaşmaktaydı. Gittikçe fenalaştığının farkındaydı. Ancak başladığı işi yarım bırakamazdı. Bırakmadı da…

Hatay konusu, Atatürk’ün istediği gibi çözümlenmiş, vatana katılmıştı; ancak sağlık durumu iyice kötüleşti bu yoğun çalışma sırasında.

25 Temmuz 1938… Saat 23.00 civarıydı. Savarona’dan Dolmabahçe’ye derhal taşınması gerektiği söylendi Atatürk’e. Bu öneriyi kabul etti. Her şeyin farkındaydı. Taşınma hazırlıkları hemen başladı.

“Beni askerin önünden sedye ile mi geçireceksiniz?” diye sordu yanındakilere. Mehmetçik, onu hep Çanakkale, Sakarya ve Büyük Taarruz’daki gibi anımsamalıydı onu. Sedyeyle askerin karşısına çıkıp var olan algısının değişmesini kabullenemiyordu.

“İyi ama oturamıyorsunuz Paşam, canınızı yaktan korkuyoruz.” dedi Salih Bozok. 

Çözümü yine Atatürk buldu. Acar motorundaki büyük koltuk getirildi. Önce prova yapıldı. Atatürk, oradakilerin yardımlarıyla koltuğa oturtuldu. Kılıç Ali, İ. Hakkı Tekçe ve memurlardan Faik. Üç yandan koltuğu rahatça kaldırdılar.

Gece yarısı olmuştu. Atatürk, Savarona’nın jeneratörünün sesinden rahatsız olduğundan Dumlupınar denizaltısı, yata yanaşarak elektrik sağlıyordu. Acar motoru, yata yanaştı. Dumlupınar, projektörüyle aydınlattı. Atatürk provada olduğu gibi geniş koltuğa oturtulup Acar’a taşındı. Acar yavaşça Dolmabahçe’ye taşıdı Ata’yı. Dolmabahçe’nin ışıkları söndürülmüştü. Hasan Rıza Soyak’ın uyarısıyla. Bu taşınma sırasında Dumlupınar’daki Mehmetçikler güverteye çıkarak Atatürk’ü son kez selamladılar.

Dolmabahçe’de önceden yapılan asansöre bindirildi Büyük Kurtarıcı. Bir katın merdivenlerini bile çıkacak gücü kalmamıştı.

Savarona’da sessiz sedasız Dolmabahçe’ye taşınmıştı Atatürk. Bir daha sağ çıkamadı buradan. 10 Kasım, saat dokuzu beş geçe o sonsuzluğa göçüp ulusunun yüreğine gömüldü. Bugün Ata’mızın yüreğimize gömülmesinin 83. yıldönümü. Atatürk çağına girdiğimiz günlerde ona gereksinmemiz daha çok artmakta. O, ufukta gittikçe büyüyor. Büyüdükçe daha çok yaklaşıyor bize. Doğudan güneş gibi doğmakta tüm ışığıyla. İyi bakınca herkes görecektir Atatürk güneşinin doğduğunu.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  10 Kasım 2021

 

 

 

 

 

ADAM OLMAK


“Adam” sözcüğünün TDK ve birçok sözlüğümüzde birinci (temel) anlamı “insan” demektir. Sözcük Arapça “Adem” sözcüğünün dilimize girmesiyle oluşmuş ve büyük ünlü uyumuna uygun bir biçimde“adam” olarak söylenip yazılmış, Türkçeleşmiş. . Zamanla yan anlamlar kazanmış birçok sözcüğümüzde olduğu gibi. Yan anlamları buraya yazıp okurlarımız meşgul etmeyeceğim. Merak eden, sözlükten bu anlamaları öğrenebilir.

12 Eylül darbesiyle başlayan cinsiyetçi bakış açıları zaman zaman doruğa ulaştı. Kadınla erkeği birbirine düşman etmek anlayışı, toplumda yer etmeye başladı. Bu, dile de yansıdı. Bazı sözcüklere cinsiyet yüklendi. Bunlardan biri de “adam”…

12 Eylül’ün siyasette parlattığı üç kesim var: liberaller, yobazlar ve bölücüler… Bakıldığında bu üç kesim de Kurtuluş Savaşı’na ve Türk devrimine karşı çıkanlar. O dönemde sırtlarını İngilizlere, şimdi de ABD’ye dayamaktalar. Bu işbirlikçiler, ulusal değerlerimizi yok etmek için adeta seferber oldular. Ulusal birliğimizi bozmak için etnik köken, inanç ve cinsiyet ayrımcılığına sarıldıkları asıl silah oldu. Amaçları, toplumu bölebildikleri kadar bölmek… Sözcüklerin bin yıllık anlamlarıyla oynadılar. Onlara kendilerince anlamlar yüklediler. Yeni bir dil oluşturmaya çalıştılar söylemleriyle.

“Adam” sözcüğünün temel anlamını yok sayarak ikinci anlamını (yan anlamını) kullanmaya özen gösterdiler. Amaçları kadınla erkeği birbirinden ayırmak. Aralarındaki doğal ayrımdan yararlanarak bir ayrımcılığı körüklemek için çabaladılar.

Peki, halk dilinde “adam sözcüğü nasıl kullanılır?

“Tarlada beş adam çalışıyor; ikisi kadın, üçü erkek…” tümcesindeki “adam” sözcüğünün anlamını hiçe saydılar.

Karadeniz yöremizin çok bilinen bir türküsünden örnek verelim. Türkünün kavuştak bölümünde şu dizeler yinelenmekte: “Ula ula Niyazi, yiyecek misin beni/ Adam adamı yese deden yerdi neneni” Buradaki “adam” sözcülerinden ilki erkek için ikincisi de kadın için kullanılmakta. Kısacası, “adam” sözcüğüyle anlatılmak istenen insandır. Bu anlatımda erillik söz konusu değildir.

Halk dilini en güzel kullanan yazarlarımızdan biri olan Fakir Baykurt’tan bir örnekle sürdürelim yazımızı. “Bir adamın, başka bir adamın evinin önüne ev yapmağa kanunda hakkı yoktur. Fakir Baykurt, Yılanların Öcü, sf. 52, Literatür Yayınları, 31.Basım, 2020)” Burada “adam” sözcüğü “insan” anlamında kullanılmış. “Adam, adamı yemez. (Aynı yapıt, sf. 83” Burada görüldüğü gibi “adam” sözcüğü, “insan” anlamındadır. Bu kullanım, Burdur yöresinde… Ülkemizin kuzeydoğusu Doğu Karadeniz’de ve güneybatısı Göller Yöresinde “adam” sözcüğünün aynı anlamda kullanılması rastlantı mı? Demek ki halkımız, insanı erkek ve dişi olarak ayırmamış. Erkeğe de dişiye de “adam” demiş.

Bazı dernekler, kuruluşlar adlarında bulunan “adam” sözcüğünün yerine, “insan” sözcüğünü getirdiler. Birçok gazete ve televizyon adam sözcüğü yerine “insan”ı kullanır oldu, liberallere yaranmak için.

“Adam” sözcüğünün temel anlamını yok ettiniz de bu anlamla kurulan onca atasözü, deyim ve bileşik sözcüğü ne yapacaksınız? Bunları da sözlükten kaldırmayı düşünüyor musunuz?

“Adam adama gerek olmasa her biri bir dağ başında olurdu. Adam adama gerek olur, iki serçeden börek olur. Adam adama yük değil, can gövdeye mülk değil. Adam adamdan korkmaz, utanır. Adam adamdır, olmasa da pulu; eşek eşektir, olmasa da çulu. Adam adamı bir kere aldatır. Adam adamın şeytanı. Adam adam, pehlivan başka adam. Adama dayanma ölür, ağaca dayanma kurur. Adam ahbabından belli olur.” Bunlar, “adam” sözcüğüyle kurulan atasözlerimizin bir bölümü.  Anlamlarına baktığımızda hepsinde “adam” sözcüğünün “insan” demek olduğunu göreceğiz.

“Adama dönmek. Adam başına. Adam bildim eşeği, altına serdim döşeği. Adamdan saymak. Adam etmek. Adam evladı. Adamına düşmek. Adam içine çıkmak. Adam kıtlığında. Adamlığa geçmek. Adamlık sende kalsın. Adam olmak. Adam oluncaya kadar dokuz fırın ekmek ister. Adam sarrafı. Adam sen de! Adam sırasına geçmek. Adam yerine koymak.” Burada da “adam sözcüğüyle oluşturulan deyimlerden bazılarını aldık. Bunca deyimi halkımız, erkekler için mi oluşturup kullandı yıllardır?

Yüz yıllardır halkımızın anlam imbiğinden süzülüp gelen bunca atasözünü, deyimi yok sayabilir miyiz? Sözlü ve yazılı yazınımıza devinim getiren bu söz varlığımızı bir yana mı atacağız?

Yazının uzamaması için “adam” sözcüğüyle yapılan bileşik sözcükleri yazmadım. “Adam” sözcüğünü cinsiyetçiliğe indirgeyerek anlamsızlaştırmak bunca atasözü ve deyimi tartışılır duruma getirmez mi? Türkçeye böyle bir kötülüğü yapmak niyedir? Dilin yoksullaştırıp kısırlaştırılmasının ekinsel yaşamımıza ne denli zarar verdiğini bilmemek, bir bilinç kayması değil de nedir?

Benim üzüldüğüm asıl noktalardan biri, yurttaşlarımızın birçoğunun sözlüklere bakma alışkanlıklarının olmaması. Bu, dil gelişimi ve anlatımın varsıllaştırılması açısından büyük bir eksiklik. Her türlü sözlüğün kullanması, küçük yaşlardan itibaren herkese öğretilmeli.

Adam kim midir? “Adam” insandır, insan. Adam olmayı beceremeyenler varsa onlara sözüm yok!

                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                       4 Kasım 2021

 

 

 

ADAM KİMDİR?


“Adam” sözcüğünün anlamı konusunda daha önce birkaç yazımda ve bir radyo konuşmamda söz etmiştim. Öyle anlaşılıyor ki bu konuda yeni yazılar yazmak, konuşmalar yapmak zorundayız.

12 Eylül darbesi yalnızca toplumumuzun siyasal, sosyal, ekonomik, ekinsel yapısını altüst etmedi. En büyük darbeyi dilimize indirdi. Zaten ekinin temeli de dil değil mi?

12 Eylül darbecilerinin Türk Tarih ve Dil kurumlarının Atatürk’ün vasiyetini hiçe sayıp özerk yapılarını ortadan kaldırarak onları birer devlet dairesi durumuna getirmesi bilinçli bir eylemdi. Bu yolla hem Türk tarihi araştırmalarını önlemek hem de anadilimizin gelişmesini, çağa ayak uydurmasını, dilimizin varsıllaşmasını ve her gün dilimize girmekte olan yabanıl sözcüklerin önü kesme çabalarına karşı durmaktı amaç.

Dil, kendi kuralları içinde gelişmezse yazın alanı yoksullaşır. Yazın alanının kısırlaşması, okuma alışkanlığını giderek yok olmasına neden olur. Okuma alışkanlığı olamayan toplumların bilim, sanat, kültür alanında gelişmeleri olanaksızlaşır. Kişilerde sözcük dağarcığı daralır. Bu da düşüncenin gelişimini engeller. Böylece düşünmek yerine, güdüleriyle davranan kişiler çoğalır. Düşüncenin gelişmediği toplumların yabancıların buyruğu altına girmeleri kolaylaşır. Dili giderek yok olan ulusların varlıklarını uzun süre sürdürmeleri de olanaksızdır. Ulus, dille var olup yaşar, düşünür. Onunla düşündüğünü anlatır. İşte, 12 Eylül darbecilerin anadilimize vurdukları birinci darbe budur.

 Darbecilerin dilimize yaptığı ikinci kötülüğe gelelim şimdi. Evren-Özal, ülkemizdeki siyasal yapıyı değiştirmek için olağanüstü bir çaba harcadılar. Bunun nedeni, yükselmekte olan siyasal muhalefetin önünü kesmekti. Muhalifler, ülkemizin tam bağımsızlığını emperyalist boyunduruktan kurtulmasını istiyordu. Bağımsızlık isteği, dilin arılaşmasıyla birleşmişti. Güzel Türkçemizi etki altına alamaya çalışan ekinsel emperyalizme karşı durulmaktaydı Türk Dil Kurumu öncülüğünde. Ekonomik, teknolojik, sosyal, bilimsel, ekinsel gelişmelere koşut olarak ortaya çıkan yabancı sözcüklerin Türkçeleri bulunarak dilimize katılıyordu. Böylece dilimiz varsıllaşıyordu.

12 Eylül’den sonra emperyalizme karşı tam bağımsızlık savaşımının yerine, yeni siyasal konular getirildi dışardan dayatmayla. Artık siyasete damgasını vuran etnik, inanç, cinsiyet gibi bezer alanlardaki ayrımcılıktı. Bu ayrımlar, körüklendi. Farklı etnik kökenden gelenler, değişik inançlarda kümeler birbirine düşman oldu. Kadınla erkek ayrı insan türleriymiş gibi bir algı yaratıldı toplumda. Oysa kadın ve erken birbirlerini tamamlayan bir elmanın iki yarısı. Elmayı ikiye bölsek çok geçmeden her iki yarıda çürümeye başlar. Böyle de oldu. Ayrıştırılan, karşıtlaştırılıp düşmanlaştırılan taraflarda sosyal çürüme belirtileri de görülmeye başlandı. Dostluk, yerini düşmanlığa; sevgi ise nefrete bıraktı. Oysa toplumdaki sorunların neredeyse hepsi, toplumun tüm kesimlerinin yaşadığı sorunlardı. Çözüm de toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla olmalı. Örneğin, parmağınız yaralandığında kolunuz, yüreğiniz, beyniniz bu acıyı duyumsamaz mı? Duyumsar, hem de sonuna dek. Toplumda bir acı ve haksızlık varsa hepimizin bunu duyumsaması kadar kolay ne var?

Toplum kesimlerinin bölünüp düşmanlaştırılmasıyla oluşturulan siyasal anlayışın hem ülkemize hem de dünya uluslarına büyük zararları oldu. Bu anlayış birçok toplumda sağaltımı güç yaralar açtı. Bu ayrımcılığın körüklenmesiyle milyonlarca insan yaşamını yitirdi. Bir o kadarı da yerinden yurdundan oldu.

Siyasal ve sosyal alanlardaki gelişmelerin dili etkilememesi düşünülemez. Bu ayrımcı siyaset, Türkçemizi de etkiledi başka dillerde olduğu gibi.

Türkçemiz, insanı yüceltir. Bu nedenle başka dillerde karşılığı olmayan sözcüklerimiz, deyimlerimiz vardır duygu yüklü. Sözcüklerimize yüreğimizden kopup gelen değişmece anlamlar yükleriz. Bu anlamlar, insancıl anlatımımızı varsıllaştırır.

Türkçemizde eril, dişil sözcükler yoktur. Yani Türkçe cinsiyet ayrımı yapmaz. Erkeği de kadını da bir tutar. Elmanın iki yarısı olarak düşünür. Her ikisi de eşdeğerde insandır dilimize, anlayışımıza göre. Kadına en güzel önadı yaratan dildir Türkçemiz. Ona “hanım” demişiz. Yani hepimizin hanı. Bundan daha güzel önad var mıdır başka dillerde kadın için kullanılan?

TBMM’de, Cumhuriyet’in yönetim biçimi olarak kabul edildiği oturumda bazı karşıt milletvekilleri, cumhuriyetin ne olduğunu sorarlar, biraz da dalga geçerek. Atatürk, onlara: “Cumhuriyet, adam olmaktır.” der bağırarak. Buradaki “adam” sözcüğü cinsiyet vurgusu değil, insan vurgusudur. 12 Eylül’le liberalizmin egemen olduğu ülkemizde her şey bozulmaya çalışıldı, doğaldır ki dil de… Şimdilerde bazıları kadınları adam saymamakta. Ne kadar acı değil mi?

                                                                                                          Adil Hacıömeroğlu

                                                                                                          3 Kasım 2021

 

AŞKIN'IN DOĞA AŞKI


Aşkın’la yaklaşık beş yıldır komşuyuz. Şöyle ki Bostancı'da, evimizin giriş katındaki dükkânlardan birinde yeiçi var.

İlk kez karşılaştığımızda saygılı davranışı ilgimi çekti. İnsanlarla konuşurken gözlerine bakar. Konuşmaktan, karşısındakiyle iletişim kurmaktan mutlu olduğu her durumundan belli olur. Beden dilinden mutluluğu anlaşılır.

Komşulara verdiği bir rahatsızlık olunca hemen özür diler. Sorunları, barışçı yolla halleder. İnsanların konuşa konuşa anlaşabileceğine inanmıştır. İşyerinde yaptığı birtakım değişikliklerle ilgili komşularının gönlünü tatlı dili, güler yüzüyle almasını bilir. Onun için sorun yok, çözüm vardır.

Aşkın Kazankaya, Ardahan doğumlu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Ardahan’da YBO’da okumuş. Liseyi, İstanbul Kartal’da… Birkaç fakülte bitirmiş. Öğrenme hevesi son hızla sürmekte. Eğitimli bir aşçı… Yemeği pişirip sunması eğitimli olduğunun göstergesi. Bir köylü çocuğu olarak kentliliği içselleştirmiş biri.

Yatılı okumanın kazandırdığı alışkanlıklar, kolayca fark ediliyor davranışlarında. Bu ilk bakışta çevresindeki her canlıyla özellikle de insanlarla uyumlu olmak olarak yansımakta. Paylaşmanın, dayanışmanı gereğine inanmış. Bunu, bir yaşam biçimine dönüştürmüş biri. Hoşgörülü olmak, onun belirgin özelliği.

Aşkın’ın iki oğlu var: Adil (12) ve Asil(10)… Okullarının olmadığı cumartesi günü biri, Pazar günü de diğeri dükkâna gelir çalışır. Yer süpürüp silme olamka üzere verilen her görevi yapar bu çocuklar. Bu emeklerinin karşılığında akşamları gündeliklerini alırlar. Böylece okul harçlıklarını kendi emekleriyle kazanmış olurlar. Ne güzel bir eğitim değil mi?

Kızı çok küçük olduğundan henüz dükkânla tanışamamış. Yakında onu da süpürge ve paspasla görürüz.

Sürekli yakındığım bir şey vardır. İnsanların çoğunun düşküleri olamadığından mutsuzdurlar, derim. Ayrıca düşküleri olmayan kişilerin gereksiz işlerle uğraşarak habbeyi, kubbe yaptıklarını belirtirim sık sık. Düşküsü olmayanlar, sorun üretmek için yarışırlar. Bu da hem kişiyi hem de toplumu rahatsız eder. Kişilerin düşküsüzlüğü, onları “avara kasnağa” döndürür.

Aşkın’ın düşküsü, bulduğu bitki tohumlarını ekip yeşertmek... Onları çimlendirip fidana dönüştürür. Dükkânının nerdeyse her köşesinde türlü bitkilerin fidanlarına rastlayabiliriz. Başta çam türleri olmak üzere birçok ağaç ve çiçek türü (Burada sarmaşık gülleri unutmamalı.) yetiştirir kısıtlı olanaklarla. Fidanlar, bir karış kadar boylandığında onları yol güzergâhlarındaki ormanlara diker. Bu dikim işinde, en büyük yardımcıları ise üç çocuğu ve eşi. Bu dikim işi de çocuklara verilen bir doğa dersidir aynı zamanda. Doğayı koruma, onunla barış içinde yaşama, söylemden eyleme dönüşür böylece. Çocuklar yaparak, yaşayarak öğrenirler bu yolla.

Diktiği ağaçlarının yerlerini unutmaz. Fırsat buldukça bunları görmeye gider. Doğadan sürekli aldığımızı belirtmekte Aşkın. Hem de bu alışı, savurganlıkla yapmaktayız ona göre. O zaman aldıklarımızı geri verip doğaya katkı yapmak zorunda olduğumuz görüşündedir. Bir tohumun bil yok olmasına gönlü razı gelmez. Bu arada evinde avokado yetiştirmeyi de başarmış. Bitkiler konusunda en önemli yardımcısı, kitaplar ve internet. Sürekli bir araştırma, öğrenme içinde. Bilgiyi, kendine kılavuz edenlerden.

Yeiçinde artan ekmek, simit, pişi ve yemekleri çöpe atmaz Onları kedi, köpek ve kuşlar gibi hayvan dostlarımıza ulaştırır. Bu da doğayı korumanın bir başka yolu.

Aşkın Kazankaya, karşılıksız verenlerden. Doğaya, insana, hayvana karşılıksız verir. Paraya tapınanlardan değil. Daha birçok düşküsü var. En son arıcılık kursuna gidip sertifikasını almış eşiyle. Birçok işi, eşiyle üstlenmesi ise ayrı bir övgü kaynağı.

İnsanlık, vericilerle ileri gider. Bu vericiler, gizli kahramanlardır, değerlerini bilmeli. Çılgınca tüketenleri gördükçe gizli kahramanlara ne denli gereksinmemiz olduğunu daha iyi anlamaktayız. Gönül ister ki toplumumuzda Aşkınlar çoğalsın. Çoğalsın ki doğamız öksüz kalmasın.

                                                                            Adil Hacıömeroğlu

                                                                            1 Kasım 2021

 

 

 

ENDONEZYA’DA ATATÜRK


Endonezya hükümeti, başkent Cakarta’nın şık kokteyl barları, Selamat Datang anıtı, rahat aşevleri, acılı tavuk çorbası ve seraları ile ünlü Menteng bölgesinde bir caddeye Mustafa Kemal Atatürk adının verilmesini istedi. Bu öneri, aşırı İslamcı bazı parti ve kümelerin tepkisine neden oldu. Bunun üzerine ülkede Atatürk tartışması başladı.

Endonezya, nüfus bakımından en büyük İslam ülkesi. Binlerce adadan oluşmakta. Hükümetin önemli bir caddeye Atatürk adını vermek istemesi, ülkemizle ilişkileri geliştirmenin yanı sıra Atatürk temelinde iyi bir dostluk köprüsü kurmak. Çünkü Atatürk, ezilen ulusları birbirine bağlayan en önemli bağ.

Ankara’da, Endonezya büyükelçiliğinin önündeki caddenin bu ülkenin kurucusu Sukarno’nun adı verilmiş. Bu nedenle Başkent Cakarta’da Türkiye’nin kurucu liderinin adını taşıyan bir caddenin olması dostluk, kardeşlik ilişkisi açısından çok önemli.

Endonezya Halk Danışma Meclisi Başkan Yardımcısı Hidayet Nur Vahid, bir caddeye Atatürk adının verilmesine karşı çıktı. Vahid, Atatürk için “antidemokratik ve İslam karşıtı” suçlamasında bulunmuş. Bu söylemin patenti önce İngilizlere aitti, şimdilerde ABD devraldı. Ne yazık ki emperyalisteler, bu söylemi İslami örgütler aracılığıyla yaygınlaştırıp kendilerine bağımlı örgütler, ülkeler oluşturmaktalar. Vahid, daha önce Müreffeh Adalet Partisi genel başkanıydı. Bu parti, Mısırlı İhvancılardan etkilenerek kurulmuş. Münafık Kardeşler örgütü, bu partinin esin kaynağı. Nedense İhvan’dan etkilenip kurulan bu partilerin ya da örgütlerin adlarında “adalet” sözcüğü bulunmasına batılı emperyalistler özen göstermekte. Neden acaba?

MAP’ın Atatürk adına karşı çıkması üzerine, Endonezya’nın Sesi internet sitesinde tartışmalara yanıt veren bir yazı yayımlandı. Yazı, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Başarısı ve Endonezya’ya Etkisi” başlığını taşımakta. Bu yazı Endonezce, İngilizce, Çince, Fransızca, Arapça ve İspanyolca olarak yayımlanmış.

“Atatürk adı, ‘Türklerin Babası’ anlamına geliyor; ancak o kendi döneminde dünyanın en çok konuşulan adlarından biriydi. Türkleri, Batı sömürgeliğinden kurtarması dünyanın birçok ulusuna esin kaynağı oldu. Elbette ülkemiz Endonezya’nın kurucuları bunun istisnaları değildi.” denmekte yazıda. Endonezya’nın bağımsız olmasını sağlayan öncülere esin kaynağı Atatürk olmuş.  Burada Atatürk’ün asıl vurgulanan yanı emperyalizme karşı savaşımı.

“Bu gerilemenin ortasında, İngiliz emperyalizmine boyun eğmek istemeyen bir subay vardı. O, Mustafa Kemal’den başkası değildi.” İngiliz emperyalizminin desteğiyle kurulan Münafık Kardeşler örgütünün izleyicisi Vahid ve arkadaşları, Atatürk’ün erdemli, onurlu duruşunu, savaşımını anlamaları biraz zor.

“Atatürk, Türklerin bağımsızlığı için İtilaf devletleriyle savaşmaktan başka bir yol olmadığını duyumsadı. Atatürk, Osmanlı İmparatorluğunun görkeminin iadesini isteyen Enver Paşa gibi değildi, yalnızca Türk ulusunun bağımsızlığını istiyordu. Çünkü ona göre kontrol edilemeyen toprak hırsları, Türk ulusunun bağımsızlığını ve hatta geleceğini fiilen yok edebilirdi.” denmekte yazıda. Atatürk’ün usçu, gerçekçi düşünmesi öne çıkarılmakta. Somut koşullara göre davranan bir Atatürk. Düş kurmuyor, gerçeği yaşıyor.

Yazıda, Atatürk’ün Endonezya’nın kurucu liderlerinin siyasal kıblesi olduğu vurgulanmakta.

“Sukarno, Atatürk’ün İngiliz saldırısından sağ çıkabilmesi için Türkiye’nin ‘kaplan’ gibi mücadele ettiğini söylemiştir. Bunun da ötesinde Sukarno, Atatürk’ün din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak ülkenin kalkınmasında attığı adımları da ideal bir örnek olarak görmüştür.” (Bu haber ve diğer ayrıntılar, 28 Ekim 2021 tarihli Aydınlık gazetesinden alınmıştır.)

Atatürk’ün emperyalizm karşıtlığı ve devrimleri, dünyanın dört bir yanında ezilen uluslarca örnek alındı. Ne yazık ki 1945’ten sonra Atlantik yörüngesine giren Türkiye hükümetleri, ezilen ulusların bu eğilimini görmemiş, bu savaşımlara sırtını dönmüştür.

Dünya, yeniden Atatürk çağına girmekte. Bu nedenle Atatürk’ün bağımsızlıkçı ruhunu öncelikle ülkemizde yaşatmak zorundayız. Kemalizmin temeli, emperyalizme karşı tam bağımsızlıktır. Günümüzde, ezilen ulusların baş belası ABD’dir. Bu nedenle ABD emperyalizmine karşı savaşım Kemalistlerin başlıca görevidir.

                                                                            Adil Hacıömeroğlu

                                                                            31 Ekim 2021


CUMHURİYET’İ ANLAYAMAYAN AYDINLAR(!)


Türkiye’de önemli bir aydın sorunu vardır. Kurtuluş Savaşı’na sırtını dönen aydınları unutmuş değiliz. Keşke sırtlarını dönmekle kalsalardı da işgal güçlerine yaltaklık yapmasalardı. Baştan beri Anadolu’ya ve Atatürk’e burun kıvırdı bu batıcılar. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı örgütleme çalışmalarını küçümsediler sürekli. Ulu Önder’in çabalarının boşa harcanan bir emek olduğunu düşündüler. Bu nedenle de baştan beri Anadolu hareketinin değil, işgalcilerin ve işgalcilere teslim olan padişahın yanında yer aldılar.

Kurtuluş Savaşı bitti, Cumhuriyet kuruldu. Bu dönemde de halka ve onun öncülerine burun kıvırıp tepeden baktılar. Halkın tarih yapan gücünü görmediler. Atatürk’ü tepeden inmeci bir önder olarak gördüler. Oysa o, halkının içindeydi. Birinci Dünya Savaşı’nda cephe cephe gezerek Osmanlı coğrafyasını öğrendi, bu topraklar üzerinde yaşayan insanları tanıdı. Birlikte savaştığı, omuz omuza verdiği Mehmetçiklerin bilinç, kavrayış düzeylerini, sosyal ve kişisel gereksinmelerini yakından gördü. Bu durum siyasal bilincinin, devrimci kişiliğinin oluşmasına katkı yaptı.

Halka tepeden bakan aydınlar, İstanbul’daydı genellikle. Özellikle de Mütareke basınının kalemşorları bu konuda başı çekmekteydi. Mütareke basını, Cumhuriyet’i bir türlü içine sindiremedi. Cumhuriyet’i halkın istemediğini, tepeden inmeci bir biçimde ona dayatıldığını yazıp söylediler. Bu söylemlerin altında yatan asıl düşünce ise Atatürk’ü diktatör olarak gösterme isteğiydi. Bu konuda ne yazık ki az da olsa başarılı olduklarını söyleyebilirim. Bu kesim, hep emperyalistlerin yanında oldu. Düşüncelerini hep emperyalistlerin etkisiyle oluşturdular.

Cumhuriyet’i halk istedi. Çünkü Cumhuriyet, halkın var olması için zorunluluktu.

Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919’da toplanmış, çalışmalarını 7 Ağustos 1919 tarihine dek sürdürdü. Bu sırada Atatürk, bir gezinti için millet bahçesine gider. Halk çevresine toplanır. Atatürk’ün yüzüne bakan halk, bir ağızdan bağırır. “Yaşasın Cumhuriyet!”

Yukarıdaki olayı, Mahmut Esat Bozkurt’un Atatürk İhtilali kitabından öğrenmekteyiz (Kaynak yayınları, sf.140).

Aynı yapıtta Bozkurt, Türk ve Fransız cumhuriyetlerinin kuruluşlarını karşılaştırır.

“Versay sarayına giden halk, kraldan ekmek istedi. ‘Ekmek ver ve başımızda kal iyi Kral, iyi Kraliçe!’ diye bağırdı. (sf 140)” Bu örnekten de anlaşılacağı gibi Fransız halkı, kraldan ekmek; Türk halkı ise Erzurum’da cumhuriyet istemekte Atatürk’ten. O Erzurum ki İttihat Terakki’nin en güçlü olduğu illerimizden biri, Trabzon ve Kastamonu gibi.

Erzurumlular, istibdat yönetimini yıkmak için “Canverenler” örgütünü (Asya Çağını Açan Devrimler, H. Zafer Kars-Emrah Maraşo) kurmuşlar. Amaçları ne? Özgür bir yaşam…

İnebolu’dan cepheye cephane ve silah taşıyan kadınlar, gönüllü askere gidip şehit olan yiğitler, Tekâlif-i Milliye emirleri doğrultusunda neredeyse elindeki her şeyi ordunun hizmetine veren halk Cumhuriyet’i hak etmiyor öyle mi?

Kurtuluş Savaşı yalnızca işgalcilere karşı değil, işgalcilere teslim olan İstanbul yönetimine ve işbirlikçilere karşı da verildi. Onlar da yenildi bu haklı savaşta. Yenilenlerin hepsi birleşerek hem utkuya hem de Cumhuriyet’e, Türk Ulusuna karşı durmaktalar.

Yanıtlanacak soru şudur: 16 Mayıs 1919’da İstanbul’da ayrılan Atatürk, 1 Temmuz 1927’ye dek bu kente niçin gitmemiştir? Dile kolay, tam sekiz yıl…

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       30 Ekim 2021

 

 

CUMHURİYET’İN KADINLARI VAR


Bugün birçok televizyon kanalında Hakkârili Nine Muteber Engindeniz’i izledik. Ninemiz, yüz on yedi yaşında kimlik bilgilerine göre. Cumhuriyet ilan edildiğinde on dokuz yaşındaymış. Genç biri olarak çok iyi anımsamakta Cumhuriyet’in ilanıyla yaşanan coşkuyu.

Cumhuriyet ilan edildiğinde günlerce halay çektiklerini söylüyor. Bu söylemle Edirne’den Hakkâri’ye dek yaşanan Cumhuriyet coşkusunun sözde kalmadığını gerçek olduğun anlıyoruz. Atatürk’e borçlu olduklarını vurgulamakta güngörmüş nine. Bu borcun ne olduğunu okuma yazma bilmez bir nine biliyor da kimi aydınlar niye bilmiyor?

“Atatürk, hepimizin babasıdır, onu çok seviyoruz. Allah ondan razı olsun, mekânı cennet olsun. O olmasaydı bizler perişan olacaktık. Cumhuriyet Bayramı’mızı kutluyoruz, hepimize mübarek olsun. Atatürk’ün sayesinde bizler aile olduk. Ev sahibi olduk. Toprak sahibi olduk. Şimdi de Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamanın mutluluğunu yaşıyoruz. Aşkla bu bayramı kutluyoruz. Cumhuriyet ilan edildiğinde çok mutlu olduk, günlerce halay çektik. Atatürk için alkışlar yaptık, şarkılar söyledik. O olmasaydı şimdi kim bilir nerelerde olacaktık?” demekte Muteber Nine.

Muteber Nine’nin sözlerindeki içtenlik ilgi çekmekte. Bu sözleri söylerken sanki 29 Ekim 1923'ü yeniden yaşamakta. Doksan sekiz yıl önce yaşadığı Cumhuriyet coşkusunun ateşi içinde hiç sönmemiş.

Muteber Nine, konuşmasını Kürtçe yaptı. Genç bir yurttaşımız konuşmayı, Türkçeye çevirdi. Demek ki Atatürk’ü, Cumhuriyet’i, Türkiye’nin bir yurttaşı olmanın onurunu yaşayıp anlamak için Türkçe bilmemek sorun değilmiş.

“Atatürk’ün sayesinde bizler aile olduk. Ev sahibi olduk. Toprak sahibi olduk.” tümceleri beni en çok etkileyen sözleri Muteber Engindeniz’in.

Türk Medeni Kanunu’nu bu kadar açık anlatan birisi, bugüne dek çıkmış mıdır acaba?

Bağımsız bir devletin özgür yurttaşı olmayı bu denli içten ve yalın açıklayan biri kişi, bugüne dek var mıdır?

Kulluktan yurttaşlığa geçişi, bu kadar bilgece söyleyen bir dil oldu mu bugüne dek?

Laf salatası yapmayı, aydın olmak sanan birçok kişinin Muteber Nine’den öğreneceği çok şey var. Hele emperyalizme gönüllü, paralı ya da parasız askerlik yapanların, etnik temelde ayrışma tohumları ekerek Cumhuriyet’imizin kazanımlarını göremeyenlerin yüz on yedi yıllık Ulu Çınar’dan alacağı çok ders var.

Yıllar önce bir kitapta okumuştum. Ne yazık ki okuduğum kitabın adını ve yazarını karıştırmaktayım. Ancak kitapta anlatılan olay, olduğu gibi usumda.

Bir tahsildarla bir jandarma kumandanı Siirt’in bir köyüne gider. Köyde bir kadın canhıraş bağırmaktadır. Dili anlaşılmasa da ses tonundan beddua ettiği görülmekte. Jandarma komutanı, oralı olan tahsildara sorar: “Bu kadının derdi ne? Niye bu kadar ağlayıp bağırıyor?”

Tahsildar, kadının konuşmasını çevirir komutana. Kadın: “Kör olası kurt, onun öldüğünü duydun da tavuklarımı yedin öyle mi? Bizi sahipsiz, korumasız mı sandın?” demektedir. Çünkü o gece kurt, kadının tavuklarını yemiştir.

Peki, Siirt’in bir köyünde yaşayan ve Kürtçe kargış eden kadının tavuklarının kurt tarafından yendiği tarih ne zamandır?

Tahsildarla jandarma komutanının köye gittiği tarih 11 Kasım 1938’dir. Kürt kökenli yurttaşımızın “o” dediği kişi de Atatürk’tür.

İki kadın… İkisi de Kürt kökenli yurttaşımız. İkisi de işgal, açlık, kıtlık, kulluk, ölümler görmüş. İkisi de Kurtuluş Savaşı’nın onurunu yaşamış. İkisi de yedi düveli yenmenin utkusuna, sevincine ortak olmuş. İkisi de Cumhuriyet’le gururlanmış. İkisi de Atatürk devrimleriyle özgüven kazanmış.

Muteber Nine “Atatürk hepimizin babasıdır, onu çok seviyoruz.” demişti ya… Bu tümceyle ulusumuzun birleştirici gücünün Atatürk olduğunu vurgulamakta, tabi anlayana. Demek ki Atatürk olmadığında Türkiye de olmaz. Halkın sağduyusu dediğimiz de budur. Yani Muteber Engindeniz’in şu kısacık tümcesidir.

Yok efendim Cumhuriyet tepeden inme gelmişmiş de halk istememişmiş. Cumhuriyet ilan edildiğinde halk günlerce halay çekip sevinir. Atatürk öldüğünde üzüntüsünden, çektiği yürek acısıyla kurtlara beddua eder Türkçe bilmeyen Kürt kökenli yurttaş. Kendine aydın diyen zavallı güruh da boş gevezeliklerle Cumhuriyet’i içki masalarına meze yapar emperyalistlere yaranmak uğruna.

Yedi düvel bir araya gelse yeniden, bu ülke yıkılmaz. Tek dişi kalmış sözde uygarlık temsilcileri her türlü hileyle bizi bölmeye çalışsalar da başaramazlar. Çünkü bu ulusun Atatürk’e inanan kadınları, devrimlerle yurttaş olmuş onurlu insanları var. Varsın üç beş kendini bilmez işbirlikçi olsun, ne yazar?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  29 Ekim 2021

                                                                           

 


CADILAR BAYRAMI KUTLATILAN ÖĞRENCİLER


Üç beş yıl önceydi. Zekeriyaköy’de bir öğrencime derse gitmiştim ekimin son haftasıydı. Bahçe içindeki villanın bahçe kapısının duvarı üzerinde sağlı sollu iki tane kabak vardı. Boyanmış kabakların niye oraya konduklarını anlayamadım. Kendimce resim kursuna giden evin hanımının ya da çocuklarından birinin boyama çalışması diye düşündüm. Çıkarken gün kararmıştı. Baktım ki kabakların içinde birer ışık yanmakta. Sanat çalışması diye düşündüm. Bu konudaki bilgisizliğimi hoş görün.

Aynı hafta sonunda Göktürk’teydim. Baktım, nerdeyse aynı sokakta yer alan iki katlı bahçe içindeki evlerin hepsinin kapısında boyanmış kabaklar var. Allah Allah, herkes kabak mı boyuyor, neden? Bu bilgisizliğime son vermeliyim, yoksa içim rahat etmez. Dersim olan evden içeri girdim. Derse başlamadan önce öğrencime sordum

 boyanmış kabakları. Öğrencim, bilgisizliğime şaşırarak “Cadılar Bayramıııı…” karşılığını verdi soruma. Aydınlandığım için “Sağol!” dedim. Dersim bitip evden çıkarken evin hanımına ve öğrencime takılgan bir gülümsemeyle “Cadılar bayramınız kutlu olsun.” dedim.

Cadılar bayramıyla ilgili üçüncü anımsa Nişantaşı’nda oldu. İkiz kızlara ders veriyordum. Liseye giden zeki, pırıl pırıl iki genç… Ders sırasında içeriden gürültüler, konuşmalar hiç bitmedi. Eve gelen konuklar vardı. Ders bitti. Çıkarken çocukların anne ve babaları ısrarla salona geçip oturmamı istediler bir süre. Kendilerine katılmamdan mutlu olacaklarını söylediler. Bu arada bunu söylerken ikisi de farklı giyimler ve süsler içindeydiler. Onları kıramayıp (Biraz da merakımdan) salona geçtim. Maskeli ve giyimli konuklarla tanıştırıldım. Bir tek ikizlerin dedeleri konuklardan ayrı. O benim gibi. Biraz dedeyle söyleşip birkaç bardak bir şeyler içip izin alarak çıktım. Böylece cadılar bayramı kutlamasına ilk kez, az da olsa katılmış oldum.

Üç örneğin geçtiği semtler genellikle okumuş orta sınıfların oturduğu yerler. Bu ailelerin ortak paydası laikçi ve batıcı olmaları.

Cadılar bayramı, 31 Ekim’de kutlanmakta. Kökeni pagan inancı… Sonrasında Hıristiyanlarca benimsenmiş. Özellikle de İngiltere ve ABD’de… ABD’nin kültürel yayılması ve diğer ülkeler üzerinde emperyalist egemenlik kurmak amacıyla birçok ülkece benimsenmiş bu bayram. Kutlamalarda korkunç kostümler giymek bir gelenek. Korku filmi izlemek önemli bir ayrıntı. Perili olduğuna inanılan evlere yapılan geziler de bir başka kutlama…

Cadılar bayramı, bizim ekinimize yabancı bir şey. Kutlamalardaki ayrıntılara bakılınca çocukların tinsel sağlığını bozacak nitelikte. Ayrıca onların bir takım gerçekçi olmayan ve korku veren doğaüstü güçlere inanmalarına neden olacak ayrıntılar var. Bu kutlamalar, yetişkinlerin de tinsel sağlığı üzerinde olumsuz bir etki bırakacağı da kesin.

Şimdi gelelim bu yazının yazılış nedenine… Atacan beşinci sınıfta… Geçen cuma günü okuldan geldi ve pazartesi sınıfta cadılar bayramı kutlaması yapılacağını söyledi. Bu nedenle kutlama için sınıfa yiyecek bir şeyler götürmesi gerektiğini alattı. Ayrıca farklı kostümler ve maskeler takılacağını da söyledi. Bu arada cadılar bayramının ne olduğunu da sordu. Ben anlattım. Kendisi de araştırdı öğrendi. Bize: “Cadılar bayramı bizim değil, niye kutluyoruz?” dedi. Ben de yanıtladım sorusunu.

Annesi, ona korkunç görünümlü bir maske ile yiyecek bir şeyler aldı. Böylece oğlumuz sınıfındaki kutlamalara katılıp dışlanmadı(!).

Daha önce birçok özel okulda cadılar bayramı kutlamaları yapıldığını işitmiştim. Bu, giderek yaygınlaşmakta. Laik yaşamayı, sığ bir batıcılık olarak gören Tanzimatçı kafalı sözde aydınların kendi topraklarından, köklerinden kopmasının göstergesi bu. Çok yazık! Toprağından, kökünden koparak yaşayamazsın. Kökünden koparsan sen, sen olabilir misin? Emperyalistlerin alışkanlıklarını laiklik ve çağcıllık sanmak, nasıl bir aymazlık? Bizim olan bayramları ve özel günleri kutlama konusunda burun kıvıran bu kesimin kendi ekinine yabancılaşması büyük yanlış.

Bir kişi ya da toplum, kendi toprağından beslenerek büyür, dal budak salar. Kartal yürüyüşlü karga olmaktansa karga ol! Aydın olmak demek, yabanın özentisi içinde aşağılık kompleksi içinde kıvranmak değil. Kendi köklerinin üstünde yükselip başı dik olmaktır.

31 Ekim Cadılar bayramında iki gün önce Cumhuriyet Bayramı var. Kutlayacaksanız Cumhuriyet Bayramını en görkemli biçimde kutlasanıza! Cumhuriyet’imizin kuruluşunu, bir hafta boyunca yurdun her yanında büyük bir ulusal coşkunun yayılması fırsatına dönüştürerek ulusal birliğimizi sağlamlaştırmak için erkenizi harcasanız ya.

Eğitim kurumları, ulusal eğitimin ilkelerinden sapmamalı. Unutulmasın ki onlar, bu topraklar için insan yetiştiriyorlar. Onların görevi, emperyalistlere kul köle olacak işbirlikçiler, özgüvensiz kişiler yetiştirmek değil.

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   26 Ekim 2021

 

 

KESMEŞEKERDEN, TOZŞEKER YAPANLAR


Ben beni bildim bileli Doğu Karadeniz Bölgesi göç verir. Neredeyse Türkiye’nin her iline bu göçlerle gidip yerleşenler vardır. Hatta dünyanın her ülkesinde, bir Karadenizliye rastlamak olanaklı. Dünyanın ya da Türkiye’nin neresine olursa olsun gidip yerleşenler, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin doğduğu toprakları unutmuyor. Fırsatını bulduğunda sılaya dönüyor. Ya sürekli ya da özlemini kısa süreli de olsa gidermek için.

Doğu Karadeniz’de tarım arazileri çok dar ve yetersiz. Nüfus çok. Bu nedenle nüfus artışına koşut olarak gelişen tarım dışı iş olanakları da yok! Toprağa bağlı bir yaşam, geçimi sağlamıyor ne yazık ki.

Yerdeşlerimizin çoğu gittikleri yerlerde iş yaşamlarında başarılı oldular. Derin bir yoksulluk içinde yaşayan birçok kişi, özellikle büyük kentlerde düşlerinde bile göremeyecekleri olağanüstü varsıllıklara kavuştular. Doğaldır ki birden varsıllaşmanın getirdiği birtakım garip davranışlar da olmakta.

Çocuktuk… 1960’lı yıllardı. İstanbul’da yapılaşmanın hızlandığı bir dönem. Yapsatçı olmak da çok kolay… Ne diploma aranıyor ne de deneyim… Arsalar, sahiplerince kat karşılığı verilmekte. Yurtdışındaki işçilerimiz kazandıkları dövizleri apartman dairelerine yatırmaktalar o dönemde. Cebine biraz para koyan yerdeşimiz, soluğu büyük kentlerde almakta. Çoğu kişi, üç beş ortak bir araya gelerek yapsatçılık yapıyor. Birinci, bilemediniz ikinci yapıdan sonra ortaklıklar bozuluyor. Herkes kendi olanaklarıyla iş yaşamını sürdürüyor.   Varı yoğu olanlar, büyük kentlere göçüp şanslarını denemekteler. En çok da İstanbul’da…

Tanıdığımız bir aile İstanbul’a göçmüştü. Çalışıp didindiler. Ailenin her bireyi bir işin ucundan tuttu. İnşaat işçiliğinden yapsatçılığa geçiş yaptılar. Ekonomik durumlarının birden iyileşmesi, onların çoğumuza saçma sapam gelen bazı davranışlar yapmasına neden olmaktaydı.

İstanbul’a göçen ailenin oğlu büyüyüp evlenme çağına gelir. Geleneklerinden kopamamış, kentliliği içselleştirememiş aile, oğullarına görücü usulüyle bir akraba kızıyla evlendirirler. Tarlada çapa yaparken, sırtında ah/ğ/pin (İnsan, hayvan gübresi ve çürümüş kuru yaprak karışımı) taşırken kendini İstanbul’un en lüks mahallesine gelin olmuş bulur kızcağız. İlkokula gitmediğinden okuma yazma da bilmemektedir. Arada sırada zamanın tek iletişim aracı olan mektup, köprü olur köydeki ailesiyle. Mektupları da bir yakını yazıp okur.

Kızı evlendikten sonra yeni doğan torununu görmeye gider köydeki anne. Bir süre onun yanında kalıp köye döner. Komşular, kızının nasıl olduğunu, rahatının yerindeliğini, evliliğinin mutlu olup olmadığını sorarlar ona. O: “Çok rahat kızım, yapacak hiçbir işi yok! Bu nedenle canı sıkılmasın diye kesmeşekeri döverek tozşeker yapıyor.” der. Bu tümceyle kızının rahatının çok yerinde olduğunu anlatmak ister kadıncağız. Biraz da hava atmaktır niyeti.

Gelin Hanım’ın can sıkıntısından kesmeşekeri dövüp tozşeker elde edip etmediğini bilmiyoruz. Belki de annesinin kızının rahatlığını anlatmak için bulduğu bir örnek bu. Burada söz konusu olan kör bir bilgisizliğin getirdiği yersiz bir örnek. Kendini kanıtlama isteğinin kışkırtıcı örneklemesi. Doyumsuzluğun, yaşadığı koşulları içselleştirememenin getirdiği uyumsuzluk… Bilgisizlik ve belli bir yaşam anlayışı olmamasının ortaya çıkardığı kabalık… Her şeyden önemlisi ise ekonomik durumu nasıl olursa olsun insanımızın düşküsünün olmamasıdır kesmeşekeri döverek tozşeker yapma işi.

Yoksulluktan varsıllığa hızlı geçiş yapan kimi kişilerin varsıllıklarını göstermek için görgüsüzlüğün sınırlarını zorladıklarını uzun zamandan beri görmekteyiz. Cebindeki parasından başka doğru düzgün hiçbir sanatsal, ekinsel, bilimsel bilgisi ve yeteneği, düşküsü olmayan kişilerin cüzdanlarıyla övünmeleri çok doğal.

Yıllarca toplumun görgü kurallarının yanından geçmemiş kişilerin cüzdanları şişkinleşince göze batan yanlış davranışların içinde olması da olağan. Görgü kurallarına uygun davranmanın yoksulluk ve varsıllıkla ilgisi yok! Bunun nedeni, açgözlülük ve hazımsızlık…

Birden varsıllaşan kişilerin sosyal uyumsuzlukları çok anlatılırdı dost meclislerinde. Basın yayın organlarının yaygınlaşmasıyla bu kişilerin davranışlarını gazetelerde okuyup televizyonlarda izlemekteyiz. Sırtını siyasetçiye dayayıp dalkavukluk yaparak kamu malını cüzdanına indirerek varsıllaşanların görgüsüzlüklerini her gün görmüyor muyuz?

“Can sıkıntısından kesmeşekeri döverek tozşeker yapmak” bir simgedir. Neyin simgesi mi? Hızlı varsıllaşmanın sosyal, tinsel, davranışsal varsıllaşmayla koşut gitmemesinin simgesi. Benzer örnekler çok, ne yazık ki…

                                                                                               Adil Hacıömeroğlu

                                                                                               25 Ekim 2021

 

 

 

 

 

 

 

 

KARADENİZ GÜNLERİ


Yöresel ürünleri severim. Hangi yöreye özgü olursa olsun yerel kültürlere ilgi duyarım. Her yörede yetişen meyve ve sebzeleri tatmak isterim. Yöresel yemeklerse vazgeçemediğim lezzetlerdir. Gezilerimde gittiğim yerlere özgü lezzetleri tatmak için can atarım. Yöresel dokumalara, el işlerine bayılırım. Saatlerce onların başında zaman geçirebilirim. İnsan emeğiyle üretilen ne olursa olsun saygı ve hayranlığı hak eder.

İstanbul’un neredeyse tüm caddelerinde duyurular asılı: “Maltepe Sahilde Karadeniz Günleri, 21-24 Ekim 2021” Ben de Karadenizliyim, ilgi duymamam olanaksız. Diğer yörelerin de olsa böyle bir etkinliğe gideceğim. Çünkü söz konusu olan halkın yaratıları, onun her alanda ürettikleri. Gerçi daha önce gittiğim yöresel günlerin birçoğunda düş kırıklığı yaşamıştım. Ancak umudumu yitirmiyorum hiç. Gelecek yıllarda düş kırıklığımın olmayacağı günleri de görebileceğim diye düşünmekteyim.

23 Ekim sabahı erkenden evden ayrıldım. Dersim vardı. Ders bittikten sonra eve dönmek için yola çıktım. Çok acıkmışım. Karadeniz yemekleri, usumdan çıkmıyor ve Maltepe’deki etkinliğe gitmek isteğim artıyor. Yenikapı’dan tam da Marmaray’ a bindiğim anda eşim aradı. Sıkıldığını, bu nedenle bir yerlere gitmeyi önerdi. Anında olumlu yanıt verdim ve Karadeniz etkinliklerine gitmeyi önerdim. O da kabul etti.

Bostancı’da buluştuk. Arabamızla yola çıktık. Yollarda ilerlemek olanaksız. Hava güzel… Herkes dışarda… Yeiçlere, parklara, yeşil alanlara iğne atsan yere düşmeyecek. Otoparkların neredeyse hepsi dolu… Zor da olsa ulaştık gideceğimiz yere. Arabayı otoparka bırakıp birazcık yürüyüp etkinlik alanına ulaştık. Olsun spora da gereksinmemiz var. Bir yanda Karadeniz müziği, başka bir yerde ise farklı ezgilerin çalındığı bir sahne. Sesler birbirine karışınca bunun adı müzik olmayıp gürültü oluyor.

Acıkmış olduğumuz için baştan sona aşevlerini gezdik. Diğerlerine göre daha temiz ve düzenli gördüğümüz bir yere oturduk. Üç hamsi, iki de Laz böreği yedik. Ederini yazmayacağım. Ancak hamsi yerine kazık yediğimizi söyleyebilirim. Yediğimiz de hamsi olsa… Güya tavada yapılmış, ancak berbat bir yağ içinde. Eve gelinceye dek midem bulandı. Eve geldim, bulanma sürdü ne yaptımsa. Sabah dek doğru dürüst uyuyamadım.

Hamsinin yanında verilen lokma büyüklüğündeki ekmekler, kupkuru ve az pişkin. Ülkemizin en güzel ekmeklerini pişiren bölgeyi temsil eden bir aşevine bunu yakıştıramadık.

Laz böreğine gelince… Şerbete boğulmuş yufka kümesi…

Yurttaşlar, sıla özlemiyle yörelerinin yemeklerini yemek istiyorlar, ancak bunu fırsata çevirenler var. Yemeklerin sunumu, pişirilmesi özenli değil. Selden kütük kapma yarışı var. Bazı dükkâncılar, Karadenizlilerin bu yıl etkinliğe ilgisinin az olduğundan yakınmaktalar. Haklılar… Böyle yaparsanız önümüzdeki yıllarda beni, sabaha dek uyutmayan yemeklerinizi satacak kimseyi bulamazsınız.

Günümüzde teknoloji ve işbölümü gelişti. Her geçici dükkânda su akmalı. Gezici mutfak tezgâhları olmalı. Sağlık koşullarına ve temizliğe özel önem verilmeli. Ürünlerin sağlıklı ortamlarda hazırlanması için uygun yerler yapılmalı. Eskinin panayır havalarından kurtulmalı bu etkinlikler.

Biraz da yöresel ürünlerin satıldığı kapalı alandaki dükkânlardan söz edelim. Yöresel ürünler deniyor, ancak ülkemizin her yerinde yetişen ürünler satılmakta bu dükkânlarda. Birkaç dükkânda tamamen yöresel ürünler satılmakta. Bu durumdan da anlaşılıyor ki amaç yöresel ürünleri tanıtıp satmak değil, birtakım kişilerin kazanç sağlamasına önayak olmak. Üstelik satılan yöresel ürünlerinin çoğunun ederinin piyasa ederlerinin çok üstünde olduğunu söylemeliyim. Herkes emeğinin karşılığını elbet de almalı. Ancak böyle özel günleri fırsata çevirmemeli. Bu bölümün sağlık ve temizlik koşullarına uygunluğu aşevlerine göre daha iyi.

Kültürel tanıtımın olduğu bölüme geçtik. Birçok derneğin tanıtımları var. Ancak bunların ne denli başarılı bir tanıtım yaptıkları tartışılır. Kendi illerini, ilçelerini ilgi uyandıracak bir biçimde tanıtan bir yere rastlamadım. Bazı dernek başkanları “ben” özneli tümce kurmaktan kendilerini kurtarmalı. Doğaldır ki temsil ettiği bölge hakkında bilgileri olmayan başkanlar, kolay yoldan kendilerini tanıtma yolunu seçmekteler. Kendi övgüleri bitince yakınlarında bulunan bazılarını övmeye başlıyorlar. Sonra başkanları öven birileri çıkıyor ve o da bir konuşma yapmış oluyor.

Daha önce katıldığım farklı yörelerin birçok etkinliğinde benzer durumlara rastladım. Her yöremizde sayılamaz ölçüde değerlerimiz var. Her yöremiz, bin bir tadı saklamakta. Ülkemizin her yerinden bereket fışkırmakta. Şarkılarımız, türkülerimiz, oyunlarımız ilçeden ilçeye, neredeyse köyden köye değişmekte. Nedense bu değerlerimizi yörelerimize yakışır bir biçimde tanıtamıyoruz. Onları ulusal ve evrensel düzeylere taşıyamıyoruz. Bunu yapamayınca sürekli yakınıp başkalarını suçluyoruz.

Unutmayalım ki insanı da toplumları da geliştiren en önemli şey, eleştiri ve özeleştiridir. Eleştiriye katlanma, özeleştiri yapma yürekliliğini gösterdiğimiz zaman her şeyin ne denli iyi olacağını hep birlikte göreceğiz.

                                                                                   Adil Hacıömeroğlu

                                                                                   24 Ekim 2021