İSRAİL, GAZZE’Yİ İLHAK EDECEK


İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu yaptığı son açıklamada, Ramallah merkezli Filistin hükümetinin Gazze’yi yönetemeyeceğini belirtti. Bu ne demek? Gazze’yi Filistinliler yönetemez, demektir açıkça.

Netanyahu: “Savaştan sonra Gazze silahsızlandırılacak. Bunu yapabilecek tek güç, İsrail ordusu. Hiçbir uluslararası güç, bu sorumluluğu üstlenemez. Gözlerimi kapatıp bunu kabul edemem.” demekte. Sözler, çok açık; tabii ki anlayana…

7 Ekim 2023 günü İsrail’in Gazze’ye saldırısı başladığından beri söyleyip uyarıyoruz herkesi, İsrail’in asıl amacının ne olduğu konusunda. İsrail’in ayrım yapmadan tüm sivil hedefleri vurmasındaki amaç, Gazze’yi insansızlaştırma. Filistinlilere ölümü göstererek sürgüne razı etmek için saldırmakta gece gündüz. Çoluk çocuk demeden önüne gelen her Filistinliyi öldürmeleri, tarihte görülmemiş bir soykırım. Ne yazık ki batılı devletlerin çoğu bu soykırıma ses çıkarmayarak, hatta İsrail’i destekleyerek bu insanlık suçuna ortak olmakta. Batılı emperyalist devletlere göre de bunu adı, kendini savunma(!)… Gerekçesi de insan hakları, demokrasi ve özgürlük…

Batılı emperyalistlerin dillerine doladığı “İnsan hakları, özgürlük, demokrasi” sözleri yalnızca kendi egemenlikleri, çıkarları için. Ezilen halklar söz konusu olduğunda bu sözler, uslarına gelmez bile. Kendilerinin emperyalist çıkarları zedelenmeye başladığı an, zalimlikleri sınır tanımaz.

Her gün elinde silah olmayan onlarca Filistinli öldürülürken kılları kıpırdamayanların insan haklarından söz ettiklerini işiten var mı? İşitemeyiz. Çünkü onlar, hiçbir zaman insan haklarından yana olmadılar. Bu sözü, hep dünyanın gözünü boyamak için kullandılar. Batı’nın tarihi, insan kıyımlarının, kırımlarının tarihidir. Neredeyse varsıllıklarının tümünü insan kıyımı, sömürüsünden edindiler. Yeri geldiğinde, çıkarları söz konusu olduğunda birbirlerini de kırıma uğrattılar, Yüz yıl ve dünya savaşları bunun en güzel örneği…

Paraya tapınan Batı, her şeyiyle çöküşte. Devrimlerle elde ettikleri değerler, çoktan yok oldu. Parayı, emperyalist sistemi, faşistçe davranmayı siyasetlerinin merkezinee koyan değer sistemi büyük bir toplumsal çürüme içinde. Bu çürüme, kokuşmakta hızla. Kokuştukça da pusulaları şaşmakta, saldırganlıkları artmakta. Bu saldırganlık, çoğu zaman İsrail gibi terör devleti olan bir yapının kayıtsız, koşulsuz yanında durmakla oluyor. Saldırganın insanlık dışı yaptıklarının tümünü sonuna dek destekliyorlar. Üstelik kendi halkları bunu desteklememelerine karşın.

İsrail, açıkça Gazze’de Filistin otoritesini istemiyor. Hani Birleşmiş Milletler kararı vardı, iki devletli çözüm diye. İki devletten biri Filistin değil mi? Filistin devletini kim yönetecek, İsrail mi?

7 Ekim’de başlayan İsrail saldırıları sırasında Netanyahu ve hükümetinin sözcüleri, Gazze’nin güneyinin daha güvenli olduğunu söyleyip Filistinlilerin bir bölümünün güneye göç etmesine yol açtılar. Verilen tutsak değişimi arasından sonra İsrail bu kez Gazze’nin güneyini vurmaya başladı yoğun bir biçimde. Amacı, buradaki Filistinlileri Sina Yarımadasına, çöle sürmek. Böylece Gazze’yi insansızlaştırmak… Filistinlilerin olmadığı bu toprağı dünyanın gözünün içine baka baka ilhak edecek Siyonist yönetim. Zaten 1948’den beri yaptığı da bu değil mi?

İsrail, Gazze’de yaptıklarını yıllardır Batı Şeria’da da yapmakta. Filistinlilerin evlerine, işyerlerine, bahçelerine ve tarlalarına el koymakta. Filistin halkını bu topraklardan sürmek için geçim kaynaklarını hızla yok etmekte. Bunun en çarpıcı örneği de Batı Şeria’da kestikleri binlerce zeytin ağacı. Halkın en önemli geçim kaynaklarından olan zeytincilik, işgalcilerce yok edilmekte. Geçimini sağlayamayan Filistinlilerin göç etmesinin yolu açılmakta böylece.

Peki İsrail, Filistin topraklarını ilhak edeceğini açıkça ortaya koyarken uygar(!) denen batı ne yapıyor? Kendi uygarlıkları adına destek veriyorlar Siyonizm’e. Bu tavırlarıyla insanlık tarihine utanç sayfaları ekleyeceklerini bile bile. Bu da çok umurlarında değil. Çünkü onların tanrısı para… Bu nedenle tüm insanlık değerlerini çoktan terk ettiler.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  7 Aralık 2023

ATATÜRK’ÜN ELİ AÇIKLIĞI


Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Sivas’tan Ankara’ya doğru giderken yolların bozukluğu, karın aralıksız yağması, üstü açık arabalarda yolculuk etmeleri büyük sorunlar olarak karşılarına çıkmıştı. Söz konusu olan yurdun kurtarılmasıydı. Bu yolda her türlü zorluğa katlanıp önlerine çıkan engeli aşmak gerekiyordu. Hiç kimsede ne yorgunluk ne de vazgeçmek duygusu vardı. Çünkü yurt topraklarını işgalden kurtarmak, ulusu özgürlüğüne kavuşturmaktı amaçları. Bu amaca ölümleri pahasına, yürekten inanmışlardı.

Tokat üzerinden değil, Kayseri yolundan gidiyorlardı Ankara’ya. Kayseri yoluna saptıktan sonra bir köyde on beş dakika mola verildi. Bu dinlenme molası önceden düşünülmüştü. Arabalar, köy kahvesinin önünde durur. Arabalardan inenler, kahveye koşarak girdiler neredeyse. Amaçları ısınmaktı. Kar altında ıslanmış giysilerini biraz olsun kurutmak… Birer çay içtiler. Kemal Paşa, Sivas’tan ayrılırken Mazhar Müfit’e bankadan borç parayı alıp almadıklarını sormamıştı. Bir ara kahveden çıktı. Çıkarken Mazhar Müfit’e de çıkması için işaret etti.

Kahveden dışarı çıkınca Mazhar Bey’e: “Yahu, para alabildin mi?” diye sorar.

“Ben: Aldım amma, öyle bin lira değil, ancak yolluk miktarı.

Mustafa Kemal Paşa: Bizi Ankara’ya kadar götürebilir mi? Yeter mi?

Ben: İsraf etmezsek yeter gibi.

Mustafa Kemal Paşa: Yolda israf ne demek azizim?

Ben: Şuna on lira, buna beş lira bahşiş ver diye para sarfetmemek demek.

Mustafa Kemal Paşa: Güzel amma, yatacağımız yerlerde hizmet edenlere

bahşiş vermeyelim mi?

Ben: Tabii vereceğiz, fakat miktarını bana bırakınız. İki lira verilecek yerde on lira veremeyiz. Kime verilmesini sizden sorarım, fakat miktarını ben tayin ederim.

Mustafa Kemal Paşa: Tamam. Muvafık! dedi. Bu sırada Hüsrev Bey’in otomobillere binmek üzere birinci düdüğü öttü, herkes bindi. Biz yine öndeyiz. Hüsrev Bey tamam olduğunu görünce ikinci hareket düdüğünü çaldı ve saate bakarak: “Bir dakika geçirdik” dedi. (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber II. Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986, s. 489)” Görüldüğü gibi Atatürk, kendilerine hizmet edecek kişilere bahşiş vermek istemekte. Çünkü emekçi insanları mutlu etmektir amacı. Ne yazık ki ceplerinde para da yok! Var olan para ise zorlukla borç alınmış, ancak karınlarını doyuracak kadar.

Mazhar Müfit, Mustafa Kemal Paşa’nın eli açıklığını çok iyi bilmekte. Bunun içindir ki bankadan aldığı borcun tamamını söylemiyor ona. Söylese bahşiş miktarı artar, bu da yolda bazı zorlukların çıkmasına neden olabilir.

Atatürk, eli açık biri. Para onun için bir amaç değil, araç. Özellikle emekçilerin hakkını verip onların menün edilmesi onun için çok önemli. Çünkü çalışıp değer üreten insana çok saygı duymakta. Atatürk’ün eli açıklığı, emekçilerin haklarının verilmesi konusunda.

Yukarıdaki konuşmada ilgimizi çeken önemli bir nokta var. Kemal Paşa, eleştiriye açık biri. Eli çok açık… Bu davranışı, Mazhar Müfit tarafından eleştirildiğinde karşı çıkıp savunmaya geçmiyor. Onu diktatörlükle suçlayan günümüzün siyasal liderlerine bu tür eleştiriler yapmak olanaklı mı? Günümüz siyasal liderlerinin yanında bulundurdukları kişiler genellikle “Evet efendim, sepet efendim!” deyiciler. Liderlerin yanlış sözlerini ya da davranışlarını eleştirecek ne yürekleri ne de düşünsel birikimleri var.

Sık sık tanık olmuşuzdur bir eğlence yerinde ya da aşevinde dünyanın parasını harcarken umurunda olmayan birçok kişi, kendilerine hizmet eden emekçilere üç beş kuruş verirken elleri titrer. İşte, Atatürk birçok konuda olduğu gibi bu konuda da bizlere örnek olmakta. Çalışan, emek harcayıp alınteri döken kişilerin hakkı verilmeli. Verilmeli ki onlar, çalışırken coşkulu olsunlar. İşlerini severek yapsınlar.

Atatürk, yüce gönüllü bir insan… Kendisini de karşısındakini de mutlu etmeyi sevmekte. Bunu da yaşam biçimi olarak benimsemiş. Gönlü yüce insanlara bin selam olsun. Büyük Önder’imizin yüce gönüllüğü herkesçe örnek alınmalı. 

                                                                             Adil Hacıömeroğlu

                                                                             7 Aralık 2023

SİVAS’TAN ANKARA’YA GİDİŞ HAZIRLIKLARI


Mustafa Kemal Paşa, 2 Eylül 1919 Salı günü geldiği Sivas’tan ayrılma vaktinin geldiği düşüncesindedir. Artık Ankara’ya gitmenin zamanıdır. Bunun için öncelikle Temsil Heyeti’nin mali işlerine bakan Mazhar Müfit’e (Kansu) hazırlıklı olup olmadığını sorar. Mazhar Bey, para olmadığını söyler. Atatürk bu zor koşullarda para bulmanın bir yetenek işi olduğunu belirtir. Mazhar Müfit de bulduğu çareleri kabul etmediğini anlatır Paşa’ya.

Kemal Paşa; bankalardan, rejiden Temsil Heyeti adına borç alınmasına karşıdır. Çünkü Milli Mücadele karşıtlarının ipe sapa gelmez dedikodular yapacağından emindir. Bu nedenle düşmana iftira atacak fırsat tanınmaması kararındadır. Çünkü düşmanlar, böyle bir durumda Temsil Heyeti’nin Paşa öncülüğünde banka soyduğunu söyleyecek. Bir süre tartışıp çıkar yol bulmaya çalışırlar. Mazhar Müfit, Osmanlı Bankası’ndan kendi adına borç alma konusunu en sonunda Paşa’ya kabul ettirir.

Osmanlı Bankasının Sivas Şubesi direktörü Mazhar Bey’in çocukluk arkadaşıdır Edirne’den. Sivas’ta da birkaç kez görüşmüşler. Direktör, Temsil Heyeti’nin yaptığı çalışmalara sıcak bakmakta. İstenecek para bin lira.

Atatürk, borç alırken Temsil Heyeti ve Kuvayi Milliye adlarının hiç geçmemesini ister banka kayıtlarında. Mazhar Müfit de “Bitlis valii sabıkı Mazhar Müfit” imzasıyla borçlanacağını söyler. Bu konuda anlaşırlar.

Paşa: “Bu parayı sen alacaksın, hepimize sarf edeceksin, ödemekte müşterek olacağız, değil mi?” diye sorar. Mazhar Müfit, bu öneriyi kabul eder. Yine Mustafa Kemal’in şüpheleri vardır dedikoducu ve iftiracılardan. Para konusunun halledilebileceği düşüncesindedir Mazhar Bey. Paşa, direktörün parayı vermeyeceği olasılığından söz eder.

İkinci konuya geçilir. Bu, otomobillerdir. Üç araba var. İkisi dolama tekerli, diğeri şişme lastikli. Ayrıca arabalar karpit fenerlidir.  Ankara’ya gidecek kişiler belirlenir. Onların eşyaları da var doğal olarak. Ardından Hüsrev Bey’i de çağırır Paşa. Onunla yolculuğun izlencesi çıkarılır. Bu arada birçok gereksinim ortaya çıkar yolculuk için, ancak bu gereksinmeleri karşılamaları çok güç. Kemal Paşa sıkılıp ayağa kalkar:

“Yahu dedi, bunca mühim meseleler, isyanlar, şunlar bunlarla uğraştık, kararlar verdik, emin olunuz bu kadar sıkıldığım olmadı. Ankara’ya gideceğiz; köhne körükleri parça parça, bu kışta, karda binilmesi gayrı caiz otomobillere razı oluyoruz, fakat benzin, lastik, para bulamıyoruz. Fakat elbette bunlara da çare bulacağız. (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber II. Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986, s. 483)”

Mazhar Müfit, Sivas’taki Amerikan Koleji’nden benzin ve lastik alabileceğini söyler. Bunun üzerine Paşa, bunların parasız alınamayacağını anlatır ona. Önce yol harçlığını bulmak gerek bu arada.

Mazhar Müfit görüşmeden sonraki gün bankaya gider. Direktör yoktur yerinde, hastalanmış. Birkaç gün üst üste gider, yine yok! En sonunda evine haber gönderir. Direktör, 18 Aralık sabahı bankaya geleceğini ve onlar, Sivas’tan ayrılmadan parayı verebileceğini bildirir Mazhar Müfit’e.

Mazhar Bey, Amerikan Koleji’nden iki çift iç, iki çift de dış lastik alır; ayrıca altı teneke de benzin. Kolej’in müdiresi para almaz. Bunları armağan olarak saymalarını ister. Mazhar Müfit, sevinçle bunu Paşa’ya söyler.

Mustafa Kemal Paşa: “Şimdi para almıyorlar amma, Amerikalılar, Türkler cebren aldılar, diye bir döneklik yaparlar mı acaba? Buna mahal kalmamak üzere sen Müdireye: ‘Lastikler ve benzin de geldi, teşekkür ederiz. Fakat şifahen söylediğim veçhile bunların kaç kuruş tuttuğunu ve parasını derhal takdim etmek üzere, hatta hamal ve araba paralarının da ilavesini ve hareketimiz tekarrüp ettiğinden serian cevap verilmesini’ müş’ir bir tezkere yaz, tabii o yazısıyla para almayacağını bildirir. Bunu vesaik meyanında sakla. Hakikaten biz parasız istemiyoruz, onlar almıyor, evet amma, ileride ne olur ne olmaz, onların, bizim ısrarımıza rağmen para almadıklarına dair elimizde bir vesika bulunsun. (Aynı yapıt, s. 484-485)” Bu örnekten de anlaşıldığı gibi Atatürk. Milli Mücadele’nin başından beri parasal işlerde çok titiz davranmakta. Her şeyi bir hukuk çerçevesinde kayda geçirilmesini istemekte. Yoksa bu kurtuluş mücadelesinin örgütlerinin adı, Müdafaayı Hukuk olur muydu hiç?

Ağır eşyaları, sonradan arkalarından arabayla gidecekti Ankara’ya. Henüz bankadan borç alamamışlardı. Yol boyunca önemli gereksinimler karşılandı. Geride kalan parayla yirmi yumurta, bir okka peynir ve on ekmek aldırdı Mazhar Müfit. Kış kıyamette yapacakları yolculukta yiyecekleri bu, şimdilik.

“Filhakika hareketimiz günü sabah sekizde Yüzbaşı Bedri Bey’le bankaya gittik. Bitlis valii sabıkı (Eski Bitlis Valisi-AH) imzasıyla bir senet tanzim edildi. Bedri Bey de tüccardan diye kefil oldu, bin lirayı aldık. Karargâha geldiğimiz zaman dokuza beş on dakika kalmış, hareket üzereydiler. Otomobillere bindik, en önde hareket müdürü Hüsrev Bey’le ben ve Yüzbaşı Bedri ve Hakkı Behiç Bey’lerin bulunduğu otomobil ve sonra Paşa’nın ve arkasından heyetten bazı zevatın otomobilleri, tam dokuzda, karargâh olan mektebi sultaninin önünden hareket ettik. Tarih 18 Kânunuevvel 1335, yani 1919 Perşembe sabahı idi. (Aynı yapıt, s. 487)” Görüldüğü gibi bankadan borç alma işi, son dakikada hallediliyor.

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Ankara’ya doğru giderken bin bir sorunla karşılaştılar. Hiçbirinde bu sorunlardan ötürü zerre kadar yılgınlık ve kafalarında bir tek olumsuz düşünce yoktu. Çünkü onlar, yurdu kurtarmaya inanmış kişilerdi.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  6 Aralık 2023

 

SAHTE UYGARLIK, İNSAN KANIYLA BESLENİYOR


İnsanlığın birlikte yarattığı uygarlık, binlerce yılda gelişti. Her toplumun az ya da çok payı var bu gelişmede. Bilim, kültür, sanat, teknoloji, gelenekler, halkbilim, kentleşme ve devrimlerin hepsi uygarlığın bir parçası. Hepsi de insanlığın ortak kalıtı… Ancak bazıları, nedense bu insan uygarlığının dışına çıkarak dünyanın tümünün kendilerinin olduğunu düşündüler.

Kendine “Uygar Batı” diyen ve dedirten emperyalist ülkeler, son yüzyılda milyonarca insanın etini yiyip kanını içerek beslendiler. Emperyalizm çağından önce de feodal egemenler, insan eti yiyip insan kanı içtiler. Uygarlık, onların insan eti yiyip insan kanı içmelerini saklayan bir örtü. Batının uygarlığı (!); insanı sömürdüğünde, diğer insanlar ona hizmet ettiğinde göreceli bir suskunluk içindedir. Suskunluğu, kırıntı kadar bir çıkarı söz konusu olduğunda vahşete dönüşür. Çünkü emperyalizm, insan eti yemeyip insan kanı içmediğinde semizleşemez.

Batının uygarlık söylemleri, baştan sona sahte. Karşınızda gördüğününüz batının yüzü, sahte boyalarla kaplı. İnsan hakları dedikleri, yalnızca kendileri için. Çünkü kendilerinin dışında kimseyi insan saymaz bu kan içiciler Ezilen ulusların hakları, varlıkları söz konusunda olduğunda yüzlerindeki insan teninden sahte boyalar, aldatıcı gülücükler dökülür yerlere. O boyalar ve gülücükler, insan teninden, kanından yapıldığından yerde kaldıkça çürüyüp kokuşur.

Emperyalistlerin yöneticileri, acıklı bir olay karşısında üzülmek ya da ağlamak istediklerinde kendi yüzlerini, etini yiyip kanını içtikleri bir insanın yüzüyle örterler. Bakıp görenler de onları insan sanır. Oysa değiller. Çünkü yüzlerindeki insan örtüsü, en kolay yitirdikleri bir şey. Değeri olmayan şeylerden zaten kolay vazgeçilmez mi? Bu nedenle onlar da kolay vazgeçmekteler bu insan yüzlü örtüden.

Yaklaşık iki aydır batılı emperyalistler, İsraillilerle oturup Filistin yurdunda bebek, çocuk, kadın, yaşulu, sayrı demeden insan eti yiyip kan içmekteler. Filistinlinin eti onların ekmeği, kanı da kırmızı şarap olmuş bedenlerinde. Her gün onlarca Filistinli toprağa düşerken emperyalizmin, Siyonizm’in bombalarıyla Washington, Londra, Berlin, Amsterdam, Paris, Ottowa’daki sarayımsı inlerinde ellerini ovuşturmakta sahte uygarlığın sahtekârları.

Bir de emperyalistlerin çanak yalayıcıları var. Onlar olmadan olmaz sahte uygarlık resmi. İnsanın kurban edildiği masalarda arta kalan kemiklerin toplayıcılarıdır bunlar. Bunlar iyi oyuncusayılmalı. Döktükleri timsah gözyaşlarını, timsahlar bile kıskanır. Kendi halklarını kandırmakta ustalar. Emperyalizmin kan emiciliğine, insan düşmanlığına karşı gibi görünüp el altından onların işlerini kolaylaştırırlar. Bir söylev verirler ki, sanırsın gidip insan düşmanı emperyalist liderlerinin ağzını burnunu dağıtacaklar. Öyle ağzı açılmadık sözler söylerler ki, dinleyenler onların emperyalizme içtenlikle karşı olduklarını düşünürler. Ancak bu düşünüş, çok sürmez. Bir süre sonra onların yüzündeki sahte örtü düşüverir yerlere, gerçek yüzleri ortaya çıkar. Dillerinde Filistinli çocuklar, ellerinde ABD dolarları ve Netanyahu’nun elleri. Ağızlarında toprağa düşmüş Filistinlilere sahte ağıtlarla gözlerinden timsah gözyaşları şıp şıp damlarken uslarında Hayfa limanına gönderecekleri taze sebze ve meyve yüklü gemiler...

Ey Filistinli kardeşim, çocuklarının el kadar bedenleri sayrıevlerinin bahçelerinde, mahallelerin yıkıntıları arasında kalan alanlarda kefenler içinde apak devinimsiz yatarken göz pınarlarından, yaş, yüreğinden kan akmakta. Sen kanayan yüreğinle dimdik dikilirken emperyalist/Siyonist vahşete karşı tüm insanlık onurunla sahte uygarlık senin gözyaşlarından oluşan Gazze denizinde boğulmakta.

Ey kefene sarılı Gazzeli çocuk; utanma, acıma, üzülme gibi insana özgü duygularını çoktan yitirmiş emperyalistler ve onların çanak yalayıcıları ne kefenlenmiş küçücük bedenlerinize ne de anne ve babalarınızın gözyaşlarına bakabilirler. Çünkü bunlara bakmak insan işi…

Ey yurdundan kovulmak istenen Filistinli kardeşim, seni derdini ben anlar ve bilirim. Yüz yıl önce de aynı şey benim başıma geldi. Benim ulusum, emperyalist bir düzenle sürülmek istendi atalarının kanıyla sulanan topraklarından. Ulusça ayağa kalktık tek dişi kalmış canavara karşı. Yurdumuzu, vermedik ihanet güçlerine, kan emicilere. Akan gözyaşlarım, çarpan yüreğim, kuruyan dilim, gecem gündüzüm senin için… Benim gibi dünyanın dört bir yanındaki ezilip sömürülen halklar, emperyalist ülkelerde iliğine dek tüketilen yurttaşlar, Yahudi olup insan kalanlar senin için gecenin karanlığını yırtacak olan şafak vaktini beklemekteler. Çünkü şafak sonrası doğan gündür yarasaları inlerine kaçıran.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  5 Aralık 2023

 

 

ATATÜRK’ÜN SİVAS’TAN AYRILIŞI


Mustafa Kemal Paşa, 2 Eylül 1919’da Sivas’a geldi kongre için. 108 gün bu güzel kentte kaldı. Kurtuluş savaşımız ve devletimizin kuruluşu, Sivas’ta tartışılıp belli bir izlenceye bağlandı. Bu Orta Anadolu kenti, Heyeti Temsiliye’ye kucak açıp başkentlik yaptı 108 gün boyunca.

Elimde güzel bir kitap var: Sivas Milli Mücadele’nin 108 Günü… Bu araştırma kitabının yazarları: Prof. Dr. Vahdettin Engin ve Dr. Şefik Memiş… Beylikdüzü Belediyesi, 2018’de yayımlamış. Bu kitaba sahip olmamı sağlayan komşum, arkadaşım, yerdeşim Bektaş Kamburoğlu’na binlerce teşekkür…

Mustafa Kemal ve arkadaşları, 18 Aralık 1919 Perşembe günü sabah saat 09.00’da Sivas’tan yola çıktılar Ankara’ya gitmek için. Yolculuğu, günümüz koşullarına göre düşünmemek gerek. Kar yağışı var ve hava oldukça soğuk... Yollar yol değil. Arabalar, sorunlu… Güvenlik ise önemli bir sorun...

“Heyeti Temsiliye, son Osmanlı Meclisi’ni daha yakından izlemek amacıyla, İstanbul’la demiryolu bağlantısı olan Ankara’ya yerleşmek üzere Sivas’tan sabahleyin ayrıldı. Hareket saati 9’du ve üç otomobil harekete hazır bekliyordu. Öndeki otomobilde hareket müdürü olarak seyahati organize eden Hüsrev Bey bulunuyordu. Yolcular ise şunlardı: Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey, Alfred Rüstem, Mazhar Müfit, Şeyh Fevzi Efendi, Hakkı Behiç, Yaver Muzaffer, Yaver Cevat Abbas, Bedri, Hüsrev Bey ve Doktor Refik Bey. Binlerce Sivaslı mektebin önünde toplanmış, Heyeti Temsiliye’yi Ankara’ya uğurlamak için bekliyordu. Nihayet saat dokuz oldu ve otomobiller hareket etti. Halktan bazıları at ve araba ile otomobillerin arkasından gidiyor, belirli bir noktaya kadar onları yolcu ediyorlardı. (Prof. Dr. Vahdettin Engin-Dr. Şefik Memiş, Sivas Milli Mücadele’nin 108 Günü, Beylikdüzü Belediyesi Kültür Yayınları, İstanbul 2018, s. 387)”

Temsil Heyeti 108 gün boyunca Türk devriminin karargâhı olarak kullandığı Sivas’tan ayrıldı. Görüldüğü gibi halk, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına inanmış. Onları, sevinçle uğurladı Sivaslılar. Kar kış demeden Paşalarını uğurlayan bu halkın sırtı yere gelir mi?

“Heyeti Temsiliye’nin yola çıktığı perşembe günü Sivas karlar içindeydi. Hava oldukça soğuktu. Her taraf ve yollar karla kaplıydı. Bir yandan da kar yağmaya devam ediyordu. Maalesef otomobillerin üzeri açıktı ve kar doğrudan otomobilin içine, Milli Mücadele’nin simge isimlerinin üzerine yağıyordu. İncecikten yağan karı duyumsayarak, yollarına başlamışlardı Otomobillerin hızı ise ancak 20-25 kilometreydi. Şehirden çıkıldıktan sonra yolun kar altında kaldığı görülecek, lastik izleri takip edilerek yolculuk sürdürülmeye çalışılacaktı. (Aynı yapıt, s. 387)” Bu satırları okuyanların Sivas’tan karda kışta üstü açık arabalarla yola çıkılma anını gözlerinde canlandırmalarını isterim. Onlarla duygudaşlık yapmalı bir süreliğine. Buz gibi ıslak bir havada, soğuk ve sert ayazın estiği bir anda neredeyse kağnı hızıyla giden arabaların içindekilerin nasıl zor bir yolculuk yaptıklarını anlamak gerekir. Düşmanı yenmeden önce zorlu hava ve yol koşulları yenilmeliydi. İşte, Ankara yolculuğu sert doğa koşullarıyla savaşmakla başladı.

Mustafa Kemal Paşa, Sivas’tan ayrılırken Vali Reşit Paşa’ya konukseverliği ve yardımları için bir teşekkür telgrafı çekti. Paşa’nın buradaki inceliği de ilgi çekici ve övgüye değer.

Sivas-Ankara yolunda bugünkü gibi soba ya da ışıtaçların yandığı aşevleri, dinlenme yerleri yoktu. Sıcak çorba, birbirinden lezzetli yemekler, çay ve kahvenin içilebileceği soluklanacak alanlar bulunmuyordu o zamanlar. Yollar işlek de değildi.

Günümüzde her türlü konfora sahip sıcak evlerde oturup Kurtuluş Savaşı’na ve önderlerine asılsız, temelsiz eleştirilerde bulunanlar; o günün koşullarını bir dakika olsun düşünmeleri gerekmez mi? Çok zor koşullarda bir ulusu kurtaran çelik iradeli Atatürk ve arkadaşlarına ne denli minnet duysak azdır.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  4 Aralık 2023

BİR DERSANECİLİK ANISI (Pazar Yazıları)


1979’da başladığım MEB’deki devlet memurluğum, içinde bulunduğum koşullar nedeniyle 1990’da sona erdi. Çok sevdiğim devlet öğretmenliği görevimden istemeyerek ayrıldım. Zor oldu mu? Çok zor oldu doğal olarak.

Önce Ankara’da Ezgi Dersanesi’nde çalışmaya başladım. Burası mutlu olduğum bir yerdi. Kurumun sahipleri Nurten ve Firuzan hanımlarla Kazım Bey’in içtenliklerini, dostluklarını unutmam olanaksız. Yaşamımda bazı değişiklikler yapmam gerekiyordu. Bu nedenle İstanbul’a yerleşmeye karar verdim. Kazım Bey’in Ezgi’de kalmam yolundaki tüm ısrarlarına karşın istemeden ayrıldım oradan.

Bir otobüse binerek İstanbul’a gittim. Gider gitmez daha önce sözleştiğim tanıdığımı aradım. Buluştuk. Onun aracılığıyla Beşiktaş’ta yeni kurulan bir dersaneyle iş için görüşmeye gittik. Bana önerdikleri ders ederi, (Dersanelerde aylıkla çalışan öğretmen sayısı çok azdı. Öğretmenlerin büyük çoğunluğu ders başına para alırıdı.) Ankara’da aldığımın neredeyse on katı. Hemen “evet” demedim. “Düşüneyim.” diyerek ayrıldım oradan. Bu dersane, derslerde kullanılacak kitapları, testleri yazan öğretmenlerini, aileleriyle yaz boyu Bodrum’da beş yıldızlı bir konukevine götürmüştü. Öğretmenler hem çoluk çocuk dinlencelerini rahatça geçirdiler hem de kitap ve testleri hazırladılar. Bu durum, dillere destan olmuş. Öğretmenler, burada çalışmak için can atmaktalar. Üstelik ders ederleri de piyasanın çok üstünde… Görüştüğüm kurumun müdürü, bunu ballandırarak anlattı bana.

Ankara’dan Kazım Bey’in selamını iletmek üzere aynı gün Bakırköy’de bir dersaneye gittim. Selamı ileteceğim kişiler, karı koca… İkisi de gittiğim eğitim kurumun kurucuları ve öğretmen kökenliler… Kuruculardan kadın olanı Türkçe öğretmeni… Kazım Bey’in adını işitince ikisi de çok mutlu oldu. Eskiye dayanan bir arkadaşlıkları varmış. Hoşbeşle çaylar gelip gitti. Türkçe ile ilgili söyleştik. Söyleşimizin ortasında ikisi birden bana kendileriyle çalışıp çalışmayacağımı sordular. Çalışma koşullarımı anlattılar. Ben dinledim. En sonunda ders ederimi söylediler. Beşiktaş’taki dersanenin önerdiği ederin yarısından az aşağıda. Bana mantıklı geldi bu durum. Çünkü yeni, tanımadığım bir kente gelip yerleşeceğim. Ayağımı sağlam basmalıyım yere. Bir macerayı kaldıramam.

İşi, Bakırköy’de bulunca buraya yerleştim. Artık yıllarca bu kentte yaşayacaktım. İlk çalıştığım dersanede bazı sorunlarla karşılaştım. Yeni olduğum için zamana gereksinmem vardı. Kendimi, işimde kanıtlamam gerekiyordu. Bu nedenle sıktım dişimi, işimi en iyi biçimde yapmaya çalıştım. Çünkü başarmalıydım.

Beşiktaş’ta iş için ilk görüştüğüm dersaneden haberler alıyorduk ara sıra. Zaten öğretmen odasında konuşuluyordu öğretmenlerce çok bilinen bir yer olduğundan. Öğretmenler, ilk aylıklarını almışlardı, ancak ardı gelmedi bu aylığın. Herkes perişan… Dersane kapandı kapanacak. Yasal soruşturmalar başladı. İş, yargıya ve basına yansıdı. Bir banka müdiresi ve anlamadığım kredi ve para işleri yazılıp çizildi. Dersanenin kurucusunun kardeşi, bu yüksek kredinin öznesi. Bu eğitim kurumun fiyakalı kuruluşu da o krediyle yapılmış. Değirmenin suyunun nereden geldiği ortaya çıktı. Bankadan hortumlanan para, öğretmenlere verilerek büyük bir tanıtım kampanyası yapıldı. Buna karşın yeterli öğrenci bulunamayınca çark işlemez oldu, sistem çöktü.

Beşiktaş’taki dersaneye gitmediğimi öğrenen arkadaşlarım bana kızmışlardı o zaman. “Böylesine yüksek para veren, Bodrumlarda dinlence yaptıran bir yer reddedilir mi?” diye sorarlardı bana.  Ben de: “Bıldır yediğin hurmalar, gün gelir kıçını tırmalar.” diye yanıtlardım onları. Bazıları ileri giderek arkamdan “akılsız” olduğumu bile söylediler. İşin aslı ortaya çıkınca bana kızıp beni suçlayanlar: “Ne akıllı adammışsın. Buranın batacağını nasıl anladın?” diye sordular bana sık sık. Ben de: “Ben İstanbul’da da dersanecilikte de yeniyim. Piyasanın çok üstünde bu denli yüksek bir parayı bana niye versin bu adamlar? Üstelik öğrencilerden alınan paraları toplayarak bir sınıfın toplam ederini çıkardım kafamda. Öğretmenlerden en az eder benim için uygun görülmüş yeniyim diye. Öğretmenlere verilen para, öğrencilerden alınanın çok üstünde. Üstelik bu kurumun başka giderleri de var.” diye yanıtlardım onları. Onlar da bana: “Gerçekten sana ne kadar ders ederi alacağın söylenince bu hesapları yaptın mı?” diye sorarlardı şaşkınlıkla. Ben de: “Evet, dersane müdürü bana alacağım parayı söyleyince yerimden kalkmadan bu hesabı yaptım.” derdim.

Şimdilerde gündem, bir banka dolandırıcılığı… Aklı başında sandığımız ve toplumun önünde olan kimileri, yüksek kazanç elde etmek için tuzağa düştüler keklik gibi. Neredeyse her gün basın yayın organlarında ağlaşmaktalar. Ağlamakla yârin ele girmeyeceğini bilmiyorlar nedense. Belki yaşadıkları deneyimlerle bunu öğrenirler.

Atalarımız: “Hesapsız kasap ya bıçak kırar ya masat.” sözünü boşuna mı söylediler? Anlayana…

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  3 Aralık  2023

AKARSULAR, İNSANA BENZER


Evet, akarsular insana benzer. İnsan gibi yatakları var. Kimi zaman yatakların da uyur gibidirler. Kimi zaman da sağa sola çarpıp döne döne yatarlar kendi yerlerinde. Yataklarından akıp gider ve denize ya da bir göle kavuşur. İnsanın da akarsuların da yatakları en rahat ettikleri yerdir.

Akarsular; insan gibi doğar, yatağı boyunca büyür, iyice büyüdükten sonra bir denize ve göle kavuşarak son bulur o anki yaşamı. Aslında bu, bir ölüm sayılabilir. Akarsuların bir denize kavuşarak sona erer akışları; ancak onlarını sona erişleri denizleri ya da gölleri ortaya çıkarır. Yani onların ölümleri, denizlerin doğumu, varoluşu. Evrendeki her yok oluş, bir varoluşu getirir. Bu doğal döngü, milyonlarca yıldır sürüp gider.

İnsanın da akarsuyun da yatağı var. İnsan yatağında uykuya dalıp düşler görür. Gerektiğinde sağa, sola döner. Kimi zaman yan, kimi zaman sırtüstü yatar. Yeri gelir yüzü koyun dalar uykuya. Uykuda bacağını, kolunu oynatır. Kimi kişi horlar, kimisi de dişlerini gıcırdatır.

Yatakta insan özgürlüğü sınır tanımaz hele uykudayken. Toplumsal kurallar, insanın koyduğu yasalar yatakta işlemez. Uykudayken insan, dilediği gibi yellenip sayıklayabilir. Kiminin ağzı akar yastığa, kiminin burnu. İnsan uykusunda orasını burasını kaşır. Bunalıp üstündeki yorganı tekmeleyip atar. Bir uyanır ki buz kesmiştir. Buz kesen kişi, her yanı tutulmuş olarak kalkar yatağından.

Kimi zaman yatağını paylaştığı eşine sevgiyle sarılır; kimi zaman ise sırtını döner ona karışık duygular içinde.

Çok seyrek de olsa insanların uykularının orta yerine girer karabasan. Ne soluk alabilir ne de umudu kalır yatağın yumuşaklığında.

Çoğu kişi, yatağında bir melek gibidir. Uykuya teslim olduğunda düşleriyle melek olup kanat açar uçsuz bucaksız göklere. Günlük sorunlar, yaşam zorlukları kâğıttan uçurtmalar gibi yellere kapılıp gider.

En kötüsü ise ölüm, çoğu kişiyi yatakta yakalar. Böylece yatak, doğumun da ölümün de yeri olur çoğu kişi için.

Akarsular, yataklarında özgürce akar. Kimi zaman sağa sola çarpar suları. Yüksekten düşerken suları çağıl çağıl çağlar. Gücüyle önündeki her şeyi sürükler. Yatağına girenleri, su yumuşaklığında tekmeleriyle uzaklaştırır. Çevresindeki bitkileri besler sularıyla. Fırtınalı havalarda çoğalan suları çevresinde el bebek gül bebek besleyip büyüttüğü bitkileri kökünden söküp götürür bilinmez bir sona. Bu sırada akışı homurtularla doludur. Yıllarca aktığı yatağındaki çakıl taşlarını kuma dönüştürür sürekli darbelerle ve sessizce. Yaşamını boyunca gözlemleseniz bir akarsuyu, bir kumun nasıl oluştuğunu göremezsiniz. Ancak o, sizin bir yaşam boyunca göremediğiniz bir kum tanesinin oluşumunu binlerce kumu her gün oluşturarak sürdürür işini, akışını.

Çocukluğum o zamanlar Of’a bağlı olan Hayrat’ta Baltacı Deresinin çağıltılarını işiterek geçti. Bu çağıltılar, çocukluğumun büyük düşlerinde yer aldı. Saatlerce derenin akışını gözlemlediğim zamanlar oldu. En durgun zamanında da en fırtınalı anında da gözlemledim onu.

Liseye başladığımda Of’a taşındık. Orada da Solaklı Deresiyle buluştuk. Her iki derenin akışı da birbirine benzerdi. Doğu Karadeniz dağlarından alırlardı güçlerini. Dört mevsim kesilmezdi suları. İkisi de güneyden kuzeye akarak Karadeniz’e kavuşurdu. Baltacı ve Solaklı derelerinin geniş yatakları vardı. Birkaç yıl yataklarını doğusuna yaslanarak akarlardı. Dereler doğuya geçince batı yakada yaşayan insanlar, derenin terk ettiği alanları ekip biçerlerdi.

Anlaşılmaz bir nedenle yataklarının doğusundan akan dereler, bir fırtına sonrası yataklarının batısından akmaya başlarlardı. Bu, yıllarca böyle sürüp giderdi. Dereler de insanlar gibi yataklarında sağa sola dönerlerdi demek ki. Nasıl olsa yataklar, onlarındı istedikleri gibi dönüp durabilirlerdi orada.

İnsan farklı bir yerde yattığında, dinlenceye gittiğinde, bir yere konuk olduğunda yatağını yadırgamakta. Siz, derelerin yataklarını değiştirdiğinizde onları daracık yerlere hapsettiğinizde yerlerini yadırgamadıklarını mı sanıyorsunuz?

Zamanla birileri gelip derelerin çakılına, kumuna göz dikti. Yatağın ortasına büyük demir araçlar geldi. Yatak kazılıp taşındı. Giderek yataklar daraltıldığından ne doğu ne de batı yakaya yaslanabildi yaşamın kaynağı dereler. Açgözlü insan, derenin yatağını iyice daraltıp duvarlar çekti çevresine. Bu duvarlar, dereleri yavruları gibi besledikleri bitkilerden kopardı. Koyunlarında besledikleri balıkların yuvalanma alanları yok edildi hoyratça. Bir de yetmezmiş gibi hidroelektrik santralleri yapıldı üstlerine. Suların yatakları değiştirildi. Boyunlarına, kollarına, ayaklarına kelepçeler vuruldu. Böyle yaparak onu zapt edeceğini sandı insanoğlu. Fırtınalı havalarda dereler öfkelendi, yıkıp geçti duvar denen bentleri. Zararı insana oldu derelerin öfkesinin. Yitiren ise insan her durumda.

Bırakalım dereler özgür aksın; insanlar özgür, rahat, erinç içinde uyusun yataklarında. Derelerin de insanların da yataklarına dokunduğumuzda ne doğa ne insanlık ne de yaşam kalır.

                                                                            Adil Hacıömeroğlu

                                                                            2 Aralık 2023

 

 


ATATÜRK’ÜN SİVAS LİSESİ’NDEKİ ODASI


Mustafa Kemal Paşa, Sivas’a geldiğinde ilk önce merdivenlerden üst kata çıkınca geçeneğin sağındaki odaya yerleşmişti. Bir süre sonra daha büyük olan geçeneğin solundaki odaya taşındı. Mazhar Müfit Kansu, İbrahim Süreyya Yiğit ise Paşa’nın kaldığı yerin yanındaki odada kalmaktaydılar.

Mustafa Kemal’in odası nasıl döşenmişti?

“Lord Kinross, Paşa’nın kaldığı oda hakkında şunları yazıyordu: ‘… Onun için hazırlanmış yatak odasında geniş bir demir karyola, yaldız taklidi pirinçten lambalar ve özel toplantılar için birkaç sandalye bulunuyordu. Yatağın üstünde fiyonklarla, çiçek motifleriyle ince ince işlenmiş ipek bir örtü serili idi. Bu örtüyü, Sivaslı bir genç kız, çeyiz sandığından çıkararak, Mustafa Kemal Paşa’ya hediye etmişti. (Prof. Dr. Vahdettin Engin-Dr. Şefik Memiş, Sivas Milli Mücadele’nin 108 Günü, Beylikdüzü Belediyesi Kültür Yayınları, İstanbul 2018, s. 40)” Görüldüğü gibi Atatürk’ün kaldığı oda, çok sade döşenmiş. Yerde halı, kilim yok! Yalnızca bir yatak ve birkaç sandalye… Sivaslı genç kızın Paşa’ya armağanı olan ipek yatak örtüsü, övgüye değer… Çünkü düşünü kurduğu mutlu evliliğinin yurdu kurtulmadan olmayacağını bilmekte. Kim bilir bu genç kız, yaşululuğa erdi mi? Çocukları, torunları bugün yaşıyor mu acaba?

“Kumandan paşaların Sivas’a davetleri üzerine, Kâzım Karabekir Paşa’ya da oda tahsisi düşünülmüş, bizim oda münasip görülmüş. Doktor Refik Bey bana: ‘Sizin odayı misafir olarak burada bulunduğu müddetçe Kazım Karabekir Paşa’ya vereceğiz, siz de aşağı kattaki odada muvakkatten yatarsınız’ dedi. Ben de: ‘Bu emir kimden, senden ise, bu emri vermek salahiyetini kendinde nasıl buldun?’ dedim. Refik Bey (Saydam): ‘Hayır efendim, size söylemekliğimi Paşa bana emretti. Yoksa ben sizin odalarınıza ne sıfatla karışabilirim?’ cevabını verince ‘Arkadaşım Süreyya Bey’le görüşeyim.’ dedim.

Süreyya Bey’e Doktorun ifadesini söyledim, görüştük; kararımız şuydu: Bizim, Kazım Karabekir Paşa’ya hürmetimiz vardır. Mesele o değildir. Biz burada misafir olunan Van sabık valisi Haydar Bey’i de odamıza aldık, üç kişiyiz. Burada başka odalar var. Üç kişiyi çıkarmaktan ise onlardan birini tahsis etsinler, dedik.

Bu fikrimizde ısrar ettik. Nihayet Mustafa Kemal Paşa: ‘Peki öyleyse ben çıkarım.’ demiş, aşağı katta kahve ocağı odası boşaltılarak temizlettirilmiş ve kendisi oraya nakl ile, kendi odasını Kâzım Karabekir Paşa’ya tahsis suretiyle Kâzım Karabekir Paşa’yı orada misafir etmiştir.

İçtima bittikten sonra, defaatle odasına çıkması kendisine teklif edildiği halde, Sivas’tan ayrıldığımız güne kadar aşağı kattan yukarıdaki odaya çıkmamıştır. (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber II. Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986, s. 446-447)”

Karabekir, 14 Kasım 1919’da Sivas’a geliyor komutanlar toplantısı için. Toplantı 15 Kasım’da başlayıp 28 Kasım’da sona eriyor. Kurtuluş Savaşı’mız için çok önemli tartışmalar yapıldı komutanlar arasında, ulusumuz için yaşamsal kararlar alındı bu toplantıda. Kazım Paşa, Sivas’tan 1 Aralık 1919’da ayrıldı.

Atatürk, çok değer verdiği okul arkadaşı ve yazgı birliği yaptığı can dostu Karabekir’le yan yana odalarda kalmak istiyor. Ne yazık ki bazı arkadaşları yüzünden bu isteği gerçekleşmiyor.

Görüldüğü gibi olmaması gereken bir oda sorunu çıkıyor ortaya dar düşünenler yüzünden. Sorunu, yine Atatürk çözüyor. Mustafa Kemal Paşa, tüm ısrarlara karşın alt kattaki odada kalmayı sürdürdü Sivas’tan ayrıldığı 18 Aralık 1919 gününe dek. Demek ki büyük adam olmak için büyük odalarda, üst katlarda yatıp uyumak, yaşamak gerekmiyor. Atatürk’ün ne denli özverili ve alçakgönüllü olduğu bu olayda görülmekte. Onun derdi oda değil, yurdun kurtuluşu...

Büyük adamlar, küçük işlerle uğraşmaz. Onlar, büyük amaçların adamlarıdır. Atatürk, büyük adamdı; onun için küçük şeylerle uğraşmak, zaman savurganlığıydı.

Atatürk; herkesin, her koşulda örnek alacağı bir önder… Onu tanıdıkça ne büyük değer olduğunu anlıyor insan. Bu nedenle toplumumuzun her bireyi, Atatürk’ü doğru olarak anlaması gerek. Atatürk’ü tanımayanlara, bilmeyenlere, yarım yamalak ya da kulaktan dolma bilgilerle anlayanlara acırım. Çünkü çok büyük bir değeri anlamayarak hem kendilerini hem de toplumlarını düşünsel, siyasal bir çoraklığa, tinsizliğe, ulusal amaçsızlığa tutsak etmekteler, ne kadar yazık!

                                                                            Adil Hacıömeroğlu

                                                                            1 Aralık 2023

 

                                                                           

ATATÜRK’ÜN SİVAS’TAKİ YASTIĞINDA YAZANLAR


Atatürk, 2 Eylül 1919 akşama doğru Heyet-i Temsiliye adına Sivas’a gelir. Yanında Rauf Bey, Erzurumlu Raif Efendi, Şeyh Fevzi Efendi ve diğer arkadaşları vardı. Sivas’a beş kilometre kala çadırlar kurulmuş, neredeyse bütün Sivaslılar toplanmıştı Mustafa Kemal Paşa’yı karşılamak için.

Sivas’a girildiğinde caddenin iki yanına dizilmiş halk, “Hoş geldin Paşa!” diyerek sevinç ve güvenle bağırmaktaydı.  Onu ve yanındakileri Sivas Valisi Reşit Paşa, Sivas Sultanisinin (lisesinin) kapısında “Hoş geldiniz.” diyerek karşılar. Karşılama oldukça sıcak ve coşkuludur. Halkın sevgi gösterileri bitmez.  

Lisenin birinci katında merdivenlerden çıkılınca sağ yandaki birinci oda, Mustafa Kemal Paşa’ya ayrılmıştı. Yatağı özenle düzenlenmişti. İki küçük yastık vardı yatakta. Bu yastıkların her birine sarı ibrişimle işlenmiş birer dize vardı. Yastıklardaki dizeler, Paşa’nın ilgisini çekti:

“Merakla dizeleri okudu. Tam da her şeyinden vazgeçip, canını millet için ortaya koyduğu zamana denk düşen dizelerdi bunlar:

‘Cihanın câhına mağrur olup incitme insanı

Süleyman-ı zaman olsan bırakırsın eyvanı’

Günümüz Türkçesiyle, ‘Cihanın makamıyla gururlanıp incitme insanı/ Zamanın Süleyman’ı olsan bırakırsın sarayı’ anlamına gelen mısraları okuyan Paşa, derhal sürekli yanında bulunan ve en güvendiği adamlardan biri olan Bitlis Eski Valisi Mazhar Müfit Bey’in gelmesini istedi. Mazhar Müfit gelince Paşa beyitleri ona da okuttu. Mazhar Müfit, bu sözlerin kendisi için yazılmadığını söyleyip bir kasıt olmadığını açıklamaya çalıştı. Mustafa Kemal Paşa; bu açıklamanın neden gereksiz, bu dizelerdeki derin mananın ise ne kadar gerçekçi ve geçerli olduğunu şu sözleriyle vurguladı:

‘Bu uyarı, hepimiz için ve her şey için bir prensip olmalıdır. (Prof. Dr. Vahdettin Engin-Dr. Şefik Memiş, Sivas Milli Mücadele’nin 108 Günü, Beylikdüzü Belediyesi Kültür Yayınları, İstanbul 2018, s. 40-41)” Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, Sivas’taki ilk gününde bile yastıklardaki dizelerden öğrenip ders çıkarmakta. İşte, büyük adam olmak bu. Öğrenmeyi, yaşamdan ders almayı, alçakgönüllü olmayı bilmeyen ve davranışa dönüştürmeyen birinden büyük adam olmayı bekleyemeyiz. Atatürk olmak kolay değil, herkese nasip olmaz bir ulusun kurtarıcısı ve önderi olmak.

Atatürk’ün yukarıdaki anısı, yediden yetmişe herkese örnek olmalı, öncelikle de kendilerini dünya mülkünün sonsuza dek sahibi sananlara.  Ata’mızla ne denli onur duysak az…

                                                                            Adil Hacıömeroğlu

                                                                            30 Kasım 2023

 

 

 

 

FEVZİ ÇAKMAK VE DİVRİĞİ’NİN DEMİRİ


Elimde İstanbul Ticaret Odası’nın (İTO) çıkardığı bir kitap var. Adı: Hayallerini Uçuran Adam Nuri Demirağ… Yazarı: Mehmet Bahattin Adıgüzel… Bu arada İTO’nun güzel kitaplar basıp yayımladığını söylemeliyim. Daha önce hem eski hem de yeni Türk abecesiyle basılan Nutuk’u almıştım İTO’dan. O günkü mutluluğumu anlatamam beş kiloya yakın kitabı kuş tüyü hafifliğinde taşıdım sevinçle evime.

Elimdeki kitap iyi bir araştırma kitabı… Büyük bir Türkiye ülküsüyle varını yoğunu ülkesi için harcayan Nuri Demirağ’la ilgili birçok bilgiyi öğrendim bu yapıttan. Hz. Ali, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” demiş yüzyıllar önce. Bu kitaptan yüzlerce harf öğrendim. Bu nedenle böylesine güzel bir araştırma kitabını Türk kültürüne kazandıran Değerli Yazar Sayın Adıgüzel’e ve basılmasına öncülük eden İTO’ya binlerce teşekkür…

Kurtuluş Savaşı sonrası ülkemiz, büyük bir kalkınma seferberliğine girişti. Özellikle sanayinin gelişmesi için büyük bir çaba gösterildi. Demiryolları, bir uygarlık projesi olarak yaşama geçirildi. Demiryollarının yapımında ise Nuri Demirağ’ın büyük emeği var.

Cumhuriyet döneminde en zor yapılan demiryolu, Sivas-Erzurum hattı... Bu işin yüklenicisi Sayın Demirağ. Bu demiryolunun yapımı için Nafia (Bayındırlık) Bakanlığı iki seçenekli bir proje hazırlar. Bunlardan ilki: Sivas-Zara-Erzincan-Erzurum, diğeri de Sivas-Divriği-Erzincan-Erzurum hattı… Divriği hattının çok sarp ve kayalık olması nedeniyle bakanlık, yolun Zara’dan geçmesini yeğlemekteydi. Üstelik Zara hattının maliyeti daha ucuz olacaktı. Anacak halk arasında yayılan dedikoduda demiryolunun yüklenicisi Demirağ’ın Divriğili olması nedeniyle yolun bu ilçeden geçeceği yolundaydı.

Atatürk döneminde yapılan fabrikalar ve yollar konusunda genelkurmay başkanlığının görüşü alınırdı. Bu yatırımların savunması ön plandaydı. Sivas-Erzurum demiryolu için de proje, iki seçenekleriyle Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’a zamanın bakanı Hilmi Uran tarafından sunulur. Harita üzerinde her iki hattın maliyeti, zorluklarını Mareşal’e anlatıp bilgi verir Sayın Uran.

Fevzi Çakmak, kararlılıkla hattın Divriği’den geçmesini ister. “Hiç tereddüt etme… Bu hat güneyden geçmekle göreceksin çok daha ekonomik olacak… Ben Cihannüma’da okudum, o taraflarda demir madeni varmış dedi. (Mehmet Bahattin Adıgüzel, Hayallerini Uçuran Adam Nuri Demirağ, İTO Yayınları, 2. Baskı, 2019, s. 76)” Bakanlık da Mareşal’in bu isteğine uyarak çalışmalara başlar.

“Divriği istasyonuna girmeden önceki tünelin yapımında çalışanlar yön tayini için pusula kullanmaktadırlar. Ancak inşaat esnasında bir gün pusulayı takip ettiklerinde, tünel çıkışının doksan derece ters istikamet gösterdiğini görürler. Bir anlam veremezler ve yetkili kısım şefine haber verirler.

Kısım şefinin de yaptığı deneme aynı sonucu verince, bu defa da mühendislere haber verilir. Maden Teknik Arama (MTA) mühendisleri gelir ve tünelin içinde çalışma yaparlar. Bu incelemenin sonucunda bölgede çok kuvvetli bir mıknatıs alanı olduğu ve bunun da demir madeninden kaynaklandığı tespit edilir. (Aynı yapıt, s. 78-79)” Görüldüğü gibi Fevzi Paşa haklı çıkmıştır ve dedikodulara da son vermiştir. Böylece Divriği demiri, yapılan demiryoluyla Karabük’e taşınarak Türkiye’nin ilk demir-çelik sanayisi kurulur.

Cihannüma, Kâtip Çelebi’nin bir kitabı… Böylesine eşsiz bir yapıtı okuyan Fevzi Çakmak, buradan edindiği bir bilgiyle ülkemizde demir-çelik sanayinin kurulmasının yolunu açtı. Kitap okumanın ne denli yararlı ve yaşamsal olduğu bu örnekten ne güzel anlaşılmakta. Demek ki okuyan, bilir. İnsan okumalı ki öğrenmeli. Yoksa gelişmenin, kalkınmanın yolu bulunamaz.

İnsanlara vereceğimiz en güzel armağan kitap… Çocuklara, gençlere okuma alışkanlığını kazandıran bir toplumun sırtı yere gelmez. Annelerin, babaların, öğretmenlerin biricik görevi çocuklara okuma alışkanlığını kazandırmaları. Bunu yaparken kendileri de okumalı. Savaşta siperde kitap okuyan bir önderin düşmandan kurtarıp kurduğu bir ülkenin çocukları Atatürk’e layık olmaları için bol bol okumaları gerek. Bundan başka ileri gitmenin yolu yok!

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  28 Kasım 2023

 

 

İSRAİL, KENDİ VARLIĞINI YOK EDİYOR


İsrail, 14 Mayıs 1948’de kuruldu. Kurulduğu günden başlayarak neredeyse her günü savaşla geçti. Her savaş sonunda topraklarını genişletti. Her toprak genişlemesiyle on binlerce Filistinli binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sökülüp atıldı. Bu devlet, Filistinlilerin yurdunu emperyalistlerin desteğiyle ele geçirdi yıllar içinde.

İsrail, büyüyüp geliştikçe Filistin küçüldü. Dünyanın dört bir yanından Yahudiler, bu topraklara yerleştikçe Filistinliler topraksız kaldı. Bu topraklara yapılan her Yahudi göçü, o oranda Filistinlinin sürülmesini, kıyımını, yurtsuz kalmasını getirdi. Bu topraklara göç eden Yahudilerin sevinci, Filistinlilerin gözyaşı ve kanlarıyla ıslanan topraklar bıraktı geride.

7 Ekim 2023 günü İsrail, yeniden saldırdı Filistin’e. Amacı, Gazze topraklarında yaşayanları sürüp öldürerek buraya sahip olmak. İsrail durmuyor yetmiş beş yıldır. Sürekli toprak kazanıp sınırlarını genişletmek istemekte. Yarın başka komşularına sıranın geleceğinden hiç kuşkum yok!

İsrail’in saldırganlığı, kural tanımazlığı, insan kıyımı, bir ulusu yok etme isteği, komşularının topraklarını kazanma amacı; NAZİ’lerin yaptıkları Yahudi soykırımın onlara kazandırdığı masumiyeti yok etti zaman içinde. Bu son saldırı ise bardağı taşıran son damla oldu. Dünya halkları, Siyonistlerin gerçek yüzünü gördü. Onların insanlık dışı uygulamalarına, ülkelerinin yöneticileri sessiz kalsa da halklar ayakta. Dünyanın dört bir yanında Siyonizm’e karşı yükselen sesler kesileceğe benzemiyor.

İsrail, zaman içinde düşmanını çoğalttı. Nerdeyse tüm dünya insanlığını karşısına aldı. Böylece kendi geleceğini yok etmek için elinden geleni yaptı. Birleşmiş Milletler kararı uyarınca iki devletli sistemin uygulanması, İsrail ve Filistin devletlerinin yan yana yaşaması olanaksız. Bu olanaksız durumu da yaratan İsrail yönetimi. Bu denli düşmanlık tohumları eken, gözünü kırpmadan insan öldüren bir devletin var olma olasılığı olur mu?

Filistinli bebeklerin rahat uyuyamadığı bir coğrafyada İsrailli bebeklerin rahatça yataklarında uyumaları olanaklı mı?

Yetmiş beş yıldır süren savaş ortamı, İsrail halkını yordu. Her günü güvenlik kaygısıyla geçen halkın tinsel sağlığının yerinde olduğu söylenemez. Ezici çoğunluğunun kökleri başka ülkelerde. Bu nedenle ateşkes sağlandığında birçok İsraillinin başka ülkelere gideceğini düşünmekteyim. Ayrıca başka ülkelerde yaşayan Yahudilerin bundan böyle İsrail’e göç etmeleri de kesilecek gibi. Göç almayan, karşılığında göç veren bir İsrail’in var olma olasılığı azalmakta hızla. Hem bölgede hem de dünyada Siyonizm karşıtlığı hızla yayılmakta. Bu koşullarda bir devletin varlığını sürdürmesi çok zor. Ne yazık ki bu koşulları İsrail, kendi eliyle ve uyguladığı saldırgan politikalarla yarattı.

Haksızlığı hak, yasadışılığı yasa, kan dökmeyi kahramanlık, insanların yaşadığı yeri cehenneme çevirmeyi beceri, daha çok düşman yaratmayı siyaset, dünyayı umursamamayı güç, binlerce yılda oluşan insanlık erdemlerini görmezden gelmeyi büyüklük, söz dinlememeyi onur, insana değer vermemeyi inanç sanan bir İsrail yönetimi var karşımızda. Aklı başında Yahudileri bile dinlemeyen bir Siyonist yönetim ve devlet anlayışı, uzun süre ayakta kalabilir mi?

İşte, Netanyahu yönetimi Gazze ve Batı Şeria’da yaptığı son insan kırımıyla yönettiği devletin geleceğini, varlığını tehlikeye attı. İsrail’in bundan sonra var olması çok zor. Dünyanın tüm zalimleri gibi İsrail’de yitirecek bu savaşı. Çünkü kendi kuyusunu, kendisi kazdı. İnsanın kendine yaptığını kimse yapamaz. İsrail de ne yaptıysa kendine yaptı. Ona kötülüğü yapanlar, kendi yöneticileri… Bu nedenle dışarıda düşman aramalarına gerek yok, çünkü düşman kendi devletlerinin başında. Başka diyecek söz kalır bize bu durumda?

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  27 Kasım 2023

 

AMAN, BAŞINIZA CEVİZ DÜŞEBİLİR (Pazar Yazıları)


Sonbaharı bitirmek üzereyiz. Kış yaklaşmakta. Canlıların tümünde olağanüstü bir devinim var kışa hazırlanmak için. Kış zor bir mevsim… Yiyecekler azalmakta doğada. Günler kısalmakta… Bu kısa günlerde yiyecek arayışı için zaman dar… Kış soğuğuna dayanmak için de iyi beslenmek gerek.

Hayvanların bir bölümü kış uykusuna yatar. Nedeni, yiyecek yokluğu... Güz mevsiminde iyice beslenip yağlanırlar. Bedenlerinde depoladıkları yağları tüketirler kış boyu uykudayken. Nasıl olsa kışın sonu bahar… Bahar geldiğinde kış uykusundayken yitirdikleri yağları, yavaş yavaş biriktirirler yeniden. Kış uykusuna yatan hayvanların herhangi bir yere yiyecek saklamaları söz konusu değil, çünkü her şey bedenlerinde depolanmıştır.

Bazı hayvanlar, yiyecek biriktirir kış için. Bazıları da doğa ananın mevsimine göre onlara sunduğu besinlerle geçirir kışı.

Güz geldi, geçiyor. Bu mevsimde sarı ve kahverenginin her türlü tonunu görmek olanaklı doğada. Bu renk varsıllığı; insanın gözü, tini, yüreği için bir görsel toy. Güz renklerinin esin kaynağı olmadığı bir insan var mıdır acaba dünya üstünde?

Sonbaharın insana yaşama sevinci veren en güzel yanı, bence ılık ılık esen yeli. İnsanın içini ürpertir, türlü türlü duygular yaşatır bizlere. Esen yelin gücüyle dalından kopmuş sararmış bir yaprağın döne döne havayı süzerek yere düşmesini izlemek kadar güzel bir şey var mı?

Her ağacın yaprağı, yele kapıldığında havada farklı süzülüp değişik biçimde düşer yere. Ağaç türlerinin yapraklarının yerdeki duruşu, üzerine basınca çıkardığı hışırtı birbirine benzemez. Bazı yapraklar, sararınca dümdüz dururken bazıları içe doğru kıvrılır yavrularını sarıp sarmalamak isteyen anne gibi. Kimi yapraklar yerde kolayca dağılıp ufalanırken kimileri ise kış boyu bütünlüğünü bozmaz, her türlü dış etkiye dayanıp göğüs gerer.

Ağaçlık bir yerde sarı ve kahverengi tonlu yaprakların üstünde yürümenin insana verdiği mutluluğu nerede bulabilirsiniz?

Güz mevsimini yaşadığımız bu günlerde olanak buldukça çok yürürüm. Mevsimin tadını çıkarmaktır amacım. Hem fırçasız ressam doğa ananın eşsiz tablolarını hayranlıkla izler hem de hayvanların sonbahardaki yiyecek savaşımını gözlemlerim.

Kimi zaman yolda yürürken sağıma soluma cevizler düşer. Düşer düşmez de bir karga belirir yanımda. Karganın yere iniş hızı, neredeyse cevizin yere çakılma hızına yakındır. Karga yere iner inmez cevizi evirip çevirir, kontrol eder. Kırılmışsa sorun yok, başarmıştır. Hemen cevizin içini afiyetle yer. Kırılmamışsa ceviz, yeniden meyveyi sıkıştırıp gagasına havalanır. Gerekli yüksekliğe çıkınca yeniden cevizi bırakır taşlık ya da beton yere. Kırılıncaya dek dener cevizi yere atma işini inatla. Onun defterinde vazgeçmek yazmaz.

Kimi zaman ceviz yere düştüğünde başka kargalar da iner yere cevizi çalmak için. İnsanın hırsızı olur da kargaların hırsız olmaz mı?

Bazı kişiler, kargaların kırmak için yere hızla bıraktığı cevizi alıp yer. İşte, beni en çok kızdırıp üzen de bu. Karganın onca çabayla ele geçirdiği cevizi alıp yemek de ne oluyor?

Kargalar, güzün kentlerde bazı çatı altlarına ceviz saklar kışın yemek için. Mahallemizde bir fırının önündeki oluklu gölgeliğinin altında kargalar cevizleri her kış depolar. Fırının sahibi bunu bildiği için gölgeliğin üstünde biriken tozu toprağı, kuru yaprakları temizlemez. Açılıp kapanan gölgeliğe ellemez kış boyunca kargaların yiyecekleri dağılmasın diye. Fırıncımızın kargalara karşı gösterdiği duyarlılığı tüm yurttaşlarımızdan beklemek hakkımız. Çünkü hayvanlar varsa doğa var. Doğa varsa biz varız. Doğanın bütünlüğü bozuluşa biz var olabilir miyiz?  

Kentlerimizde bunca ağaç kıyımına karşın ne çok ceviz ağacı kalmış. Ağaç kıyıcılarına inat, her meyvenin dalları bin bereketle dolmakta her yıl. Ceviz ağaçlarının her köşede bitip yetişmesinde kargaların payını yadsımamak gerek. Çünkü bu kuşlar, cevizleri toplayıp yere atıp kırarken bazılarını bulamıyorlar. Bunda kendi aralarındaki yiyeceği kapma savaşı da etkili olmakta. Toprağa düşen meyveler, zamanla ağaca dönmekte.

Yine de siz dikkatli olun yürürken her an başınıza ceviz düşebilir güz mevsiminde.

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  26 Kasım 2023

 

 

 

FİLİSTİN’LE İSRAİL’İN TUTSAK DEĞİŞİMİ


24 Kasım 2023 Cuma günü Filistin’le İsrail arasında tutsak değişimi başladı. Tutsak değişimi yapılırken İsrail saldırıları dört günlüğüne durduruldu. Buna da “insani ara” dediler. Bu arada Gazze’ye yardım götürecek kamyonların da Refah Sınır Kapısından geçişine izin verildi.

Çoğu kişi gibi benim de asıl ilgimi çeken tutsakların değişimi sırasında olanlar… Daha önce Hamas, elinde bulunan iki İsrailli kadını serbest bırakmıştı. Bu sırada yaşananlar başta İsrail olmak üzere Filistin düşmanlarının hoşuna gitmemişti. Çünkü iki Yahudi kadın, Hamas militanlarının kendilerine iyi davrandıklarını söylediler. Zaten kadınların Kızılhaç’a teslimi sırasında davranışları her şeyi anlatmaktaydı. Dostlarından, yakınlarından ayrılır gibi vedalaştılar Filistin askerleriyle. Yüzlerinde mutsuzluğun, korkunun kırıntısı bile görülmemekteydi.

24 Kasım akşamı, önce Hamas bıraktı elindeki tutsaklardan on üçünü. Bu kişiler arasında çocuk ve kadınlar vardı. İsrailli bir erkek çocuk vardı ilgimi çeken. Gözlüklü, güleç yüzlü, sevimli biri… Yüzünde korku yok, mutluluk var. Hamas askerlerinin ona davranışı çok insancıl, sevgi ve saygı dolu… Hamaslıların bu davranışlarının anlık, göstermelik olmadığını anlıyoruz çocuğun davranışlarından. Çünkü yanındaki Filistinlilere güvendiği her durumundan belli. Tutsaklığı sırasında incitilmediği, kötü davranışlarla karşılaşmadığı çok açık. Bu arada tutsakların teslimi sırasında Hamas askerlerinin silahlarının omuzlarına asılı ve namlularının yere doğru olduğu da ilgi çekici. Bu durum, salıverilen kişilere güven vermek açısından çok önemli.

İlgimi çekenler arasında İsrail tutukevinden salıverilen bir Filistinli erkek çocuk da var. Çocuk, salıverilirken İsrailli askerlerce koluna sıkıca yapışılmış. Bir diğer asker ise üzerine silah doğrultmuş. Çevresindeki İsrail askerlerinin hepsi korku, kaygı içinde, sert duruşlu ve tüfekleri tutsakların ve onları karşılamaya gelen ailelerinin üzerine çevrili. Çocuk, yaka paça teslim ediliyor İsraillilerce. Bir çocuğa böyle davrananlar yetişkinlere neler yapmaz ki?

İsrail tutuk evinde gençliği çalınan Filistinli bir kız vardı dünyaya, insanlığa çok şey anlatan. On altı yaşında tutuklanmış. Sekiz buçuk yıl içerde kalmış. Açıklamasında sekiz buçuk yıl niçin tutukevinde kaldığını bilmediğini söylemekte. İçinde zerre kadar insanlık kalmış bir kişinin bu genç kızla duygudaşlık yapması gerekmez mi?

Peki, yıllarca İsrail tutukevinde kalmış, bakıldığında yoğun işkencelerden geçtiği belli olan, saçı sakalı birbirine karışmış bir genç erkek; kendini karşılamaya gelen ailesini bile tanımaması nasıl açıklanabilir? Bu kişinin durumuyla ilgili dünyada insan hakları savunuculuğunu kimseye bırakmayan batılı ülkelerin söyleyeceği bir söz vardır sanırım.

Hamas, İsrail’de çalışan Taylandlı tarım işçilerini de salıverdi. İsrail hükümeti, Taylandlı işçilerin ülkelerine dönmelerine izin vermiyor, acaba niye? Çünkü ne halt işlediğini biliyor Siyonistler. İşçilerin Filistinliler lehine konuşacağından çok emin Netanyahu yönetimi. Mızrağın çuvala sığmayacağını ne zaman anlayacak İsrail’i yöneten Nazi yoldaşları?

İsrail, tutsakları teslim ederken onları karşılamaya gelen ailelerine, komşularına şiddet uygulayıp dağıttı. Bu sırada yaralananlar, hatta ölenler oldu. Filistinlilerin çocuklarını, yakınlarını, eşlerini, kardeşlerini, akrabalarını, arkadaşlarını karşılamaları yasaklanmakta İsrail tarafından. Kısacası, insanların yakınlarına kavuşup sevinmelerini bile istemiyor İsrail yöneticileri. Demek ki Siyonistlere göre insan olmak, insanca düşünüp duygulanmak ve davranmak sıra dışı bir şey. İnsan olmak, çok başka bir şey… İnsan kılığında görünmekle insan olmak çok farklı…

                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                  26 Kasım 2023